• Tidak ada hasil yang ditemukan

David Foster Wallace - İğrenç Adamlarla Kısa Görüşmeler CS

N/A
N/A
Protected

Academic year: 2021

Membagikan "David Foster Wallace - İğrenç Adamlarla Kısa Görüşmeler CS"

Copied!
343
0
0

Teks penuh

(1)

. ""

(2)

· . .

DAVID FOSTER WALLACE

. . ·•· ... -:::-... •· ... y.·.·

• : '-."T· .. ••• ;.::;

· : . · •• 9' David Foster WaiJace, yeni kuşak Amerikan

edebiya-.:·· . . � (

·. · . . . :. -\

· ·

tının en özgün ve benzersiz yazarlanndan biridir.

Ken-. .

- ' dine özgü stili, ağırlıklı olarak kullandığı ve hiperaktif

zihninin kıvılcımlarını yansıtan dipnotlan, dolambaçlı ifadelerin ve kannaşık konulann altından duru, muzip ve dürüst manevralarla kalkmasıyla dikkat çekmiştir. Wallace, kendi içinde adeta matematiksel bir kurgusu olan roman, kısa öykü ve denemelerinin yanı sıra mag­ num opusu kabul edilen lnfinite Jest romanıyla çağı­ mızın ve tüm zamaniann en önemli edebiyatçılanndan biri sayılır.

Felsefe ve edebiyat öğrenimi gören Wallace, ilk romanı

Broom of the System yayımlandığında 24 yaşındadır.· Çeşitli üniversitelerde yaratıcı yazarlık dersleri venniş, deneme ve öyküleri Might ve GQ'dan Playboy ve Paris Review'a uzanan geniş bir yelpazede çeşitli dergilerde yer al­

mıştır. Yaşamı boyunca içine kapanık ve depresif olduğu söylenen, çeşitli antidepresanla­ nn yanı sıra elektro konvülsif tedavi yoluyla da "iyileştirilmeye" çalışılan Wallace, 2008

y1hnda ömrü boyunca direndiği depresyona yenilmiş ve Kalifomiya'daki evinde kendini asarak hayata veda etmiştir. Yanın bıraktığı ve ölümü ardından yayımlanan romanı The Pa/e King, 2011 yılımn Nisan ayında okurla buluşmuş ve büyük heyecan yaratmıştır.

iğrenç Adamlarla K1sa Görüşmeler, birbirleriyle bağıntılı öyküler yardımıyla insanilk durumunun Polaroid bir resmini çekiyor. Kendi içine doğru kıvnlan bir tünel benzeri kur­ gusu ile iğrenç Adamlarla K1sa Görüşmeler, "öteki" diye adlandırdıkJanmızın aslında ne denli bizden, bizlerden olduğuna işaret eden, ayna niteliAinde ve düşündürücü bir yapıt.

Eserlerinden bazıları: The Broom of the System, Infinite Jest, The Pa/e King, Gir/ with

Curious Hair, Oblivion, Consider the Lobster, A Supposed/y Fun Thing 1'11 Never Do Again, This is Water (Bu Su; 2009 yılmda yayımlanmıştır.)

Sabri Gürses

YayJmJaomış çevirilerinden bazıJarı: Öksüz Brooklyn, Jonathan Lethem;

Soğuk,

John

Smolens; Semenderlerle Savaş, Karel Çapek; Petersburg, Andrey Belıy; Glosso/alia,

Andrey Behy (2009 Rus Edebiyat Enstitüsü, onur ödülü); Dubrovski, Aleksandr Puşkin;

Faust, ivan Turgenyev; Para/aks, Slavoj Zizek; ikiz, Fyodor Dostoyevski; Oblomov, ivan Aleksandroviç Gonçarov (2010 Dünya Kitap Yılın Çeviri Kitabı ödülü.)

(3)

ı

SREN

YAYlNlARI

Brief lnterviews With Hideous Men

© David Foster Wallace, 1999

Bu kitabın Türkçe yayın hakları, Anatolialit aracılı­ ğıyla Siren Yayınları'na aittir. Kaynak gösterilerek yapılacak kısa alıntılar haricinde yayıncının özel izni olmaksızın çoğalhlamaz .

Siren Yayınları -Aykırı Metinler Sertifi.ka No: 16232

ISBN: 978-605-5903-28-2 Üçüncü Baskı: Mart 2013

Yayın Yönetmeni: San em Si.rer Yayın Danışmanı: Erol Aydın Çeviren: Sabri Gürses

Kapak Tasarım: Nazlı m Dumlu İç Tasarım: Adem Şenel

Baskı: Yuylacık Matbuası

Fatih Sanayi Sitesi, No: 12/197-203

Topkapı, Istanbul. Tel: 212 567 Bo 03

Asmalı Mescit M ah. Ensiz Sokak No. 9/312

Beyoğlu-İSTANBUL

t (212) 243 45 65 f (212) 251 05 32 www.sirenyayinlari.com

[email protected] sireninsesi.blogspot.com

(4)

.

'

. .

.

..

DAVID FOSTER WALLACE

I

Çeviren: Sabri Gürses

' .

EN

(5)

. . b . ?-· �s. ... .. . �. SUNUŞ

Ayna mekanizması nasıl işler? Wallace'ın İğrenç Adamlarla Kısa Görüşmeler'i, aynalar hakkında düşünmeyi gerektiren bir kitap.

Metinde, yazarın anlatıya kılcal damarlar misali bağladığı dip­ notların bütünlü�ünü bozmamak adına kendi notlarımızı en sona yerleştirdik. Metnin, bir deniz kabuğu gibi, kendi tınısına sahip olmasını, böylelikle Wallace'ın tasarladığı şeklinden ödün verilme­ mesini yeğledik. Metnin sonunda göreceğiniz notlar, okuma

tecrü-.

besine müdahale etmek amaçlı değil, metindeki birtakım

nüansla-ra dikkat çekme ve bu büyük yazarın evreninde her okuru n kendi izleyeceği yörünge için bazı koordinatlar verme çabasından ibaret.

İlk romanı Broom of The System'ı yayınevlerine gönderdiğinde .

çeşitli red cevaplarıyla karşılaşmış Wallace. Okurunu zaman zaman zorladığı, hedefine dosdoğru bir ratayla değil de daireler çizerek ileriediği söylenebilir. Zadie Smith, David Foster Wallace için "va­ rını yoğunu okura veren bir yazar" diyor; kim bilir, belki de varını, yoğunu ve daha fazlasını ortaya koymuştur. Yakınları, Wallace'ın hayata veda ettiği dönem öncesinde depresyon tedavisine yönelik aldığı birtakım antidepresanlar ve gördüğü şok tedavisi yüzünden perişan halde olduğunu belirtmişler. Wallace'ın dünya sancısının izlerine, İğrenç Adamlarla Kısa Görüşmeler'in hemen her sayfa­ sında rastlamak mümkün.

İyi edebiyatın ebedi ve kutsal olduğunu belirten Wallace, şöyle diyor: "Yetenekle ilgisi yok bunun. Yet�nek araçtır sadece. Yazma­ yan bir kaleme. değil de yazanına sahip olmak gibi. Bunu başar­ dığım iddiasında olduğumdan değil; metnin arkasındaki bilinç, sanatın kalbindeki amaç belirler iyi ile idare-eder olan arasındaki farkı. Sevmekle ilgili biraz. Benliğinizin sevilmek isteyen değil de, sevmek isteyen yanıyla okura seslenme disiplinine sahip olmanızı gerektiriyor." - David Foster Wallace (1962-2008.)

(6)

İGRENÇADAM

. .­

KISA

GÖRÜŞMELER

(7)

SANAYİ SONRASI YAŞAMIN

RADİKAL BİR ŞEKiLDE KISALTILMIŞ TARİHİ

Tanıştırıldıkları zaman, kendini beğendirme umuduyla, bir esp­

ri yaptı. Kız, kendini beğendirme umuduyla, bol bol güldü. Sonra

ikisi de eve arabalarıyla yalnız döndüler, dosdoğru ileri bakarak,

suratlarında aynı çarpıklıkla.

Onları tanıştıran adam ikisini de pek sevmezdi ama sever

gibi davranır, her zaman iyi ilişkiler kurması gerektiğine inanır­

dı. Kimse bilemez, sonuçta, şimdi biri biliyordu biri daha biri

daha.

(8)

ÖLÜM SON DEGİL

Elli altı yaşında, Amerikalı, Nobel ödülü sahibi ve Amerikan

edebiyat çevrelerinde "şairlerin şairi" ya da bazen sadece "Şair"

diye bilinen şair taşların üzerinde yatıyordu; üstü çıplaktı, ha­

fif kiloluydu, yarı yatık bir şezlongda, güneşin altında, okuyor­

du, yarı miskin, biraz kiloluydu ama fazla değil. İki kere ınusal

Kitap Ödülü kazanmıştı, bir Ulusal Kitap Eleştirmenleri Cemi­

yeti Ödülü, bir Lamont Ödülü; Ulusal Sanat Fonu'ndan iki kere

burs almış; bir Prix de Rome, bir Lannan Vakfı Üyeliği, bir Mac­

Dowell Madalyası, Amerikan Sanat ve Edebiyat Akademisi ve

Enstitüsü'nden bir Mildred ve Harold Strauss Yaşam Ödülü, bir

PEN fahri başkanlığı sahibi; Amerika'da iki farklı kuşağın kendi

kuşaklarının sesi olarak yücelttiği şairdi o, şimdi elli altı yaşın­

da, kuru bir XL Speedo mayoyla evinin havuzunun yanındaki

taşların üzerinde, kademelİ olarak ya tırılabilir kanvas şezlongda

uzanıyor. Prestij li John D. ve Catherine

T.

MacArthur Vakfı'ndan

"Deha Ödülü" alan ilk on Amerikalıdan biri, hayattayken Nobel

Edebiyat Ödülü alan üç Amerikalıdan biri,

ı

metre

74

santim,

82

kilo, kahverengi saçlı/kahverengi gözlü, çeşitli Saç Ekme Sis­

temlerinin transplantlarını tutarsız bir şekilde kabulfred ettiği

için alnı açılmış olan şair, evinin böbrek şekilli havuzunun kena­

rında siyah bir Speedo mayayla oturuyor ya da yatıyordu - ya da

en doğrusu sadece "uzanmıştı" havuzun taş kıyısına,* şimdi taş­

ların mozaiklerine göre

35°

açıyla dört çentik yatık olan portatif

* Nobel Edebi yat Ödü lü 'nün 94 y1lhk seçkin tarihinde, gıpta edilen Nobe l

Ede-biyat Ödü lü 'nü a lan ilk ve tek Amerika doğu mlu şairdi a ynı za manda.

(9)

.... ..

.. ;. 1

. .

'

·

şezlongdaydı,

ıs

Mayıs 1995 günü, sabah saat ıo.2o'de, Ameri­

kan edebiyatının antoloji1ere alınan şairleri arasında dördüncü

sıradaki isim, şemsiyenin yakınında ama şemsiyenin gölgesine

tam girmeden,

Newsweek

dergisini okuduğu sırada,* karnın­

daki hafif şişliği dergiye açı vermek için destek gibi kullanıyor,

tokyoları da ayağında, tek eli başının arkasında, diğer eli yana

sarkmış ve pahalı fayansların İspanyol işi boz ve toprak rengi

filigranında geziniyor, bazen bir parmağını ısiatıyor sayfayı çe­

virmek için, mercekleri ışığın yoğunluğuna bağlı olarak kademe­

li şekilde kararmak üzere kimyasal işlemden geçirilmiş reçeteli

bir güneş gözlüğü takmış, sallanan elinin bileğinde orta kalite

ve fiyatta bir kol saati var, ayaklarında kauçuk taklidi tokyolar,

hacakları topuklarından birbirine çapraz ve dizleri biraz ayrık

duruyor, gök bulutsuz ve sabah güneşi yukarıya, sağa doğru yük­

seldikçe aydınlanıyor, bir parmağını tükürük ya da terle değil

şezlongun hemen sol üst kısmına gövdesinden düşen gölgenin

..

tam kıyısında duran ve gölgede serin kalması için ittirilmesi ge­

reken ince buzlu çay bardağının üzerindeki nemle ıslatıyor, ıslak

parmağını aylak aylak sayfaya doğru uzatmarlan önce bardağın

kenarında gezdiriyor, 19 Eylül 1994 tarihli

Newsweek

dergisi­

nin sayfalarını yavaş yavaş çeviriyor, Amerika sağlık reformu ve

USAir'in 427 numaralı trajik uçuşu hakkında bir şeyler okuyor,

Sıcak Bölge

ve

Yaklaşan Veba

adlı popüler araştırma inceleme

kitaplarıyla ilgili bir özet ve olumlu bir tanıtım yazısı okuduğu,

bazen peş peşe birkaç sayfa çeviriyor, bazı makalelerle özetiere

göz gezdiriyor, elli yedinci doğum gününe dört ay kalmış olan

ünlü bir Amerikan şairi o,

Newsweek

dergisinin baş rakibi

*

Fakat John Simon Guggenheim Vakfı'ndan burs almamıştı: Meslek hayatının başlangıcında üç kez reddedildiğinden Guggenheim burs komitesinde kişisel

ve/veya politik bir şeyler döndüğüne inanıyordu ve tamamen aç kalmadığı sü­ rece o bezdirici, üç kopyalık Guggenheim burs başvuru fonuunu dolduıınak için yine yüksek lisans öğrencisi bir asistan tutup "nesnel" değerlendirıne deni­ len o yorucu ve rezil maskaralığa maruz kalmamaya yemin etmişti.

(10)

Time'ın

bir keresinde saçma bir şekilde "şu anda yaşayan ve ede­

bi olarak hakiki anlamda ölümsüzlüğe en yakın kişi" dediği şair,

hacakları neredeyse tüysüz, açık şemsiyenin elips biçimi i gölgesi

hafifçe daralıyor, tokyolarının taklit kauçuğu topuklarının iki

yanından ezilmiş, alnı boncuk boncuk terlemiş, koyu ve yoğun

bir şekilde bronzlaşmış, baldırların ın iç kısmı neredeyse tüysüz,

penisi dar mayonun içinde sıkıca kendine doğru kıvrılmış, keçi

sakalı titizce taranmış, demir masada bir kül tablası duruyor,

buzlu çayını içn1iyor, boğazını temizliyor bazen, tek ayağının üst

kısmını diğer ayağının başparmağıyla tokyosunu çıkarmaksızın

iki ayağına da bakn1adan aylakça kaşımak için ara ara pastel

renkli şezlongda hafifçe kıpırdıyor, tüm dikkatini dergi ye vermiş

gibi görünüyor, mavi havuz sağında ve evin kalın camlı, sürgülü

arka kapısı solda, kör noktasında kalıyor, onunla havuz arasında

beyaz işlemeli yuvarlak demir masa ve masanın ortasında gölge­

si artık havuza ulaşmayan büyük plaj şemsiyesi var; tartışmasız

ölçüde başarılı bir şair, evinin arkasındaki havuzun kenarındaki

taşların üzerinde, şezlonguna oturmuş dergisini okuyor. Evin

havuzunun ve taşlık alanın üç yanında ağaçlar ve çalılık var. Üç

yıl önce dikilmiş olan ağaçlar ve çalılık yoğun bir şekilde iç içe

geçerek birbirine dalanmış ve kızılağaçtan bir çit ya da taştan

bir duvarla aynı işlevi görüyor. Baharın tam ortası ve ağaçlarla

çalılığı yaprak bürümüş, yoğun biçimde yeşil ve durgunlar, kar­

maşık gölgeleri var, gök de baştan sona mavi ve durgun, o yüz­

den havuzu ve taşlığı ve şairi ve şezlongu ve masayı ve ağaçları

ve evin arka cephesini içine alan tablo fazlasıyla durgun ve sakin

ve neredeyse hiç ses yok, havuzun pompa ve giderinin tatlı şırıl­

tısı ve şairin ara sıra boğazını temizlemesinin ya da

Newsweek

dergisinin sayfalarını çevirmesinin sesi tek duyulan -ne bir kuş,

ne uzaklarda bir çim biçme makinesi ya da çalı budama veya ot

biçme aletleri, ne tepeden geçen bir jet ne de şairin evinin iki

yanındaki evlerin havuzlarından gelen boğuk sesler- havuzun

(11)

solumasından ve şairin ara sıra temizlediği boğazından başka

ses yok, bütünüyle durgun·, sakin ve korunaklı, ağaçlarla çalılı­

ğın yapraklarını kıpırdatacak bir esintinin belirtisi bile yok, çi­

çeklerin kıpırtısız yeşilini örten sessiz yaşam canlı ve kaçınılmaz

ve ne görünüşü ne çağrıştırdıklarıyla dünyadaki hiçbir şeye ben­

zemiyor.*

Bu, tümüyle doğru değil.

. . . .. • • • . '

: ·. � ;,. 1 • • • . . ' ' . . 1 5 • • 2' . . • ·' J. ·- r" c • ••• t •• � • . .

(12)

DAiMA YUKARlDA

Doğum günün kutlu olsun. On üç yaşın önemli. Belki de herkesle

kutlayacağm ilk günü

n

bu senin. On üç yaş, insanların başına

önemli şeyler geldiğini anlamaları için bir fırsat.

Yarım yıldır bir şeyler oluyor sana. Sol koltuk altında yedi

kıl var artık. Sağında on iki. İnce ve siyah kıllardan oluşan ka­

lın tehlike sarmalları. Gevrek, hayvan kılları. Artık organının

çevresinde sayarken hesabını şaşıracağın kadar çok sayıda, sert

ve kıvrık kıl var. Dahası. Sesin tiz ve gıcırtılı, hiç belli etmeden

oktav değiştiriyor. Yüzün, yıkamadığın zamanlar parlıyor artık.

Ve bu bahar iki hafta süren derin ve korkutucu bir ağrı ile için­

den bir şeyler boşaldı: artık takımlar dolu ve hassas, korunma­

sı gereken bir mülk. Kalçalarında kıpkırmızı izler bırakan dar

haya bağlarıyla bastırılmış ve sarılmış. Yeni bir kırılganlık hali­

ne adım attın.

Ve düşler. Aylar boyu daha önce hiç görmediğİn türden

düşler gördün: yapış yapış, hareketli ve dalgın; kendini bırak­

mış kıvrımlar, delice çalışan pistonlar, ısı ve büyük bir d üşüşle

dopdolu. Ve gözkapaklarının titreyişi sonrasında birdenbire

püsküren, hiç bilmediğin derinliklerden gelen ve seni tepeden

tırnağa utandıran bir duygu patlamasına, derin ve tatlı bir

acının kasılmalarına uyandın; jaluzilerinin arasından sızan

sokak ışıkları yatak odasının siyah tavanına keskin yıldızlar

gibi savruluyor ve üzerindeki koyu beyaz reçel, bacaklarının

arasına yayılıyor, yapışıyor, üzerinde soğuyor, sertleşiyor ve

(13)

dağılıyor; sonunda sabah duş aldığın sırada geriye sadece dü­

ğüm düğüm olmuş ve birbirine yapışmış sarı hayvan kılları

kaldığını görüyorsun ve o ıslak arapsaçı senin içinde yapılan

bir şeyden kaynaklanabileceğine hiç mi hiç inanamadığın fe­

rah ve tatlı bir koku saçıyor.

Bu koku, her şeyden çok bu yüzme havuzunun kokusuna

benziyor: çamaşır suyu tatlılığıyla karışık tuz, kimyasal taçyap­

rakları olan bir çiçek. Havuzun güçlü, ferah, mavi bir kokusu

var; ama biliyorsun ki koku şimdi, sen içindeyken öncekinden

daha baskın; yüzrnekten yorgun düşmüş halde havuzun sığ ya�

nında dinlendiğİn ve kalça yüksekliğindeki su değişen şeylerin

etrafında şıpırdadığı sırada.

Theson'ın bab kısmındaki bu eski halka açık havuzun üst

kısmında kalay renginde tel örgü bir çit var, kilitli bisikletlerin

karman çarman ışıltısıyla süslenmiş. Çitin ardında beyaz çiz­

giler ve göz alıcı arabalarla dolu sıcak, simsiyah bir park yeri.

Kurumuş çimen ve yabani otlarla dolu boş bir arazi; yaşlı bin­

dibaların tepeleri esen rüzgarda patiayıp kar gibi dağılıyor. Ve

bütün bunların ötesinde ağır ağır ilerleyen yuvarlak Eylül gü­

neşiyle kızaran dağlar; inişli çıkışlı doruklarının keskin açıları,

koyu kızıl ve yorgun bir ışık altında kararıp belirginleşiyor. Bir­

birine bağlanan sivri dorukları inişli çıkışlı bir çizgi oluşturuyor,

ölmekte olan günün EKG'si.

Bulutlar göğün kıyısında renkleniyor. Su, mavi mavi şerit­

ler halinde parlıyor, saat beş gibi ıl ık ve havuzun kokusu, tıpkı o

diğer koku gibi, kimyasal bir pusla birleşiyor içinde; ışığı kendi

niyetince büken bir belirsizlik, neyin başladığı ve neyin bittiği

arasındaki farkı yumuşatıyor.

Kutlama bu akşam. Bu öğleden sonra, doğum gününde, seni

havuza getirmelerini istedin. Tek başına gelmek istemişti n, ama

doğum günleri aileyle geçirilir, ailen seninle birlikte olmak

(14)

yor. Hoş bir davranış bu, neden tek başına gelmek istediğini an­

latamazsın, zaten aslında belki de gerçekten tek başına gelmek

istememiştin, o yüzden onlar da burada. Güneşleniyorlar. Annen

de baban da. Şezlongları bütün öğleden sonra bir saatin ibreleri

gibi döndü ve yumurtaınsı bir tabaka gibi ısınan çöl göğünde gü­

neşin izlediği yolu izledi. Kız kardeşin senin yakınında bir yerde,

sığ kısımda kendi sınıfından incecik kızlarla Marea Polo1 oynu­

yor. Kör olma sırası onda, onun Marea'su Polo'lanıyor. Gözlerini

kapatm ış, farklı yerlerden gelen çığlıklara dönüp duruyor, bone­

li ve cırtlak sesli kızlardan oluşan bir dairenin göbeğinde dört

dönüyor. Bonesinde plastik çiçekler var. Göremediği sese doğru

atılırken pörsümüş, eski, pembe taçyapraklar sallanıyor.

Havuzun diğer ucunda dalış tankı ve atlama kulesi yer alı­

yor. Üst kısmın arkasında KAF TERYA ve iki yanda da karanlık

duş ve dalapiarın oraya giden beton kapıların üstüne çakılmış

gri madeni hoparlörler var, havuza radyodan müzik yayını salı­

yorlar. Cızırtı kuruluğunda ve teneke inceliğinde bir sesle.

Ailen seni seviyor. Akıllı ve uslusun, büyüklerine saygılısın

-ama d-amarına basması nlar. Genel olarak iyisin. Küçük kız karde­

şini kolluyorsun. Onun yanındasın. O sıfırken sen altı yaşındaydın

.

ve onu çok yumuşak, sarı bir battaniye içinde eve getirdikleri

sıra-da kabakulak olmuştun. Kabakulak kapmasın diye ayaklarınsıra-dan

öperek selamladın onu. Annenle baban bunun iyiye işaret

oldu-.

ğunu söylediler, gidişatı belirleyeceğini. Şimdi haklı olduklarını

hissediyorlar. Seninle her konuda gurur duyuyorlar, hoşnutlar

senden ve duydukları gurur ile hoşnutlukları içinde sıcak bir me­

safeye çekilmişler. İyi anlaşıyorsunuz.

Doğum günün kutlu olsun. Büyük bir gün bu, tüm bu koca gü­

neybatı göğü kadar büyük. Aklında ölçüp biçtin. İşte atlama tah­

tası. Birazdan eve dönmek isterler. Tırman ve bitir artık bu işi.

(15)

O

temiz maviden kurtul. Neredeyse ağarmışsın; gevşemiş, yumuşamış ve tazelenmişsin; parmak uçların buruş buruş. Ha­ vuzun fazla temiz kokusunun pusu gözlerinde, ışığı hafif renkle­ re kırıyor. Elinin kenarıyla kafana vur. Bir taraf sönük bir yankı yapıyor. Kafanı yana eğ ve sıçra - kulağın aniden ısınsın, tatlı tatlı ısınsın ve beyin sıcaklığındaki su, kulağının nautilus denen dış kısmında soğusun. Tenekemsiliği artan müziği daha yüksek sesle duyuyorsun şimdi, bağrışlar daha yakında, suda hareketli­ lik artıyor.

Havuz bu geç vakitlerde hiç olmadığı kadar kalabalık. Sıska çocuklar, kıllı ve hayvansı erkekler var. Vücutları oransız erkek çocuklar boyun, bacak ve fırlak eklemlerden ibaretler, kaburga­ ları sayılıyor, biraz kuşa benziyorlar. Senin gibi. Yaşlı adamlar

var; sığ kısımda çırpı bacaklarıyla dikkatle ilerliyor, elleriyle suyu yokluyorlar; tek tek, her zerresini.

.

Ve kız-kadınlar, kadınlar, müzik aleti ya da meyve gibi

kıv-'

rımlı, tenleri yanıp kahverengi olmuş, bikini üstleri o gizemli

ağırlıkların çekişine karşı koyan incecik renkli ipierin hassas düğümleriyle bağlanmış, bikini altları seninkine hiç benzerne­ yen kalçaların tatlı çıkıntıları üzerinden uzanıyor, abartılı süsler

ve kurdeleler bu yumuşak kıvrımları değerli şeyler gibi saran ve

içine alan koruyucu bir ortama dönüşüyor ışığın altında.

Az

bu­

çuk anlıyorsun.

Havuz, bir hareket sistemi. Şimdi burada şunlar var: kucak­ lamalar, su sıçratma kavgaları, köşe kapmaca, yakartop, elim sende, yüksekten atlamalar, Marco Polo (kız kardeşin hala Ebe ve ağlamak üzere, epeydir Ebe o, oyun acımasızlık sınırlarında geziniyor, onu kurtarmak ya da utandırmak senin işin değil.) Pa­ muklu havlulara sarınmış iki temiz, küçük, bembeyaz erkek ço­

cuk havuzun kıyısında koşarken havuz görevlisi megafonundan bağırıp onları oldukları yerde çiviliyor. Görevli, bir ağaç kadar

1 9 • ' .ı. ·.� . . ' . o • . . • • .. .•. ' . ' . ı . . :.x If ı : ·1 · .. n ı' of, • • '

��.

.. , ı. • .... � '

(16)

kahverengi, karnında dikey bir çizgi halinde sarı tüyler uzamış, kafasında cangıl kaşifi şapkası var, burnu kremle beyaz bir üç­ gen. Onun o küçük gözetierne kulesinin bir ayağına kızın teki ko­ lun u dolamış. Adam sıkkın.

Şimdi çık ve başlarını yukarı kaldırmadan güneşlenip bir şeyler okuyan büyükleri n yanından geç. Havlunu boş ver. Havlu için durmak, konuşmak demektir ve konuşmak da düşünmektir.

Korkuya yol açan şeyin düşünmek olduğunu anladı n. Yanlarından öylece geç, havuzun derin kısmına doğru. Havuzun üzerinde kir­ li beyaz renkte büyük bir demir kule var. Kulenin tepesinden bir tahta, dil gibi uzanıyor. Havuzun beton zemini bembeyaz ayakla­ rının altında sert ve sıcak. Ayak izierin gitgide ince ve soluk hale geliyor. Yerdeki sıcak taşta küçülüp kayboluyorlar.

Havuzun çevresinde sıra sıra plastik sosisler var, buraya özgü bir şey bu, havuzun geri kalanındaki sersemletici kafa ve kol ba­ lesinden uzak. Havuz enerji kadar mavi, küçük ve derin ve tam

kare şeklinde, kulvarlarla ve

KAF

TERYA ile ve sert, sıcak ze­

minle ve kuleden ve tahtadan düşen eğri akşam gölgesiyle ku­ şatılmış. Havuz sessiz ve durgun, atlamalar arasında düzleşerek sağalıyor.

Bir ritmi var. Nefes almak gibi. Makine gibi. Tahtaya çıkma sırası kulenin merdiveninden geriye doğru uzanıyor. Sıra kıv­ rılarak ilerliyor, merdivene gelince düzleşiyor. İnsanlar tek tek merdivene varıp tırmanıyor. Tek tek, kalp atışlarının aralığıyla,

yukarıdaki tahtanın ucuna varıyorlar. Ve tahtaya çıkınca önce duraksıyorlar, her biri tam olarak aynı biçimde duraksıyor, mi­ nicik bir kalp atışı süresince. Sonra hacakları taşıyor onları uca,

orada hepsi aynı sıçramayı yaparak kollarını dairesel, bütünsel bir şeyi betimler gibi büküyorlar; tahtanın kıyısına bütün ağır­ lıklarıyla basıyor ve onun kendilerini yukar1 ve uzağa atmasını

sağlıyor lar.

(17)

Bir paraşüt sistemi bu, tatlı bir akşamüstü pusunda kekeme hareketlerle ilerleyen sıralar. Havuzun soğuk mavi düzlüğüne çarptıkları anı kenardan seyredebiliyorsun. Her atlama ken­

di kendine köpüklenen ve savrulan, her şeyi yepyeni kılan bir beyazlık yaratıyor. Sonra beyazlığın ortasında mavi beliriyor ve puding gibi yayılıyor, her şeyi silip yeniliyor. Havuz kendi kendi­ ni iyileştiriyor. Sen oradan geçerken üç kez yaptı bunu.

Sıradasın. Çevrene bak. Sıkıntılı görün. Sıradakiler pek ko­ nuşmuyor. Herkes kendi havasında gibi. Çoğu merdivene bakıyor

ve sıkıntılı görünüyor. Hemen hepiniz kollarınızı kavuşturmuş­ sunuz, sırhnızı ve omzunuzu kaplayan öbek öbek, tertemiz, mavi klor lekelerine doğru esen kuru akşamüstü rüzgarında üşüyorsu­

nuz. Gerçekten herkesin bu kadar sıkılmış olması olanaksız gibi. Yanında kulenin gölgesinin kıyısı var, tahtanın görüntüsünün arkaya kıvrılmış dili. Gölge sistemi devasa, uzun, yana yatık ve kulenin zeminiyle akşamüstünün dik açısında birleşiyor.

Atlamak için sıraya girmiş olan hemen herkes merdivene ba­ kıyor. Büyük erkek çocuklar yukarı çıkan büyük kız çocukların kıçlarını seyrediyor. Kıçlar yumuşak ve ince kumaşa, dar ve ger­ gin naylona sarınmış. İyi kıçlar merdivenden yukarı bir sıvının içindeki sarkaçlar, hassas ve kırılması imkansız şifreler misali tırmanıyor. Kızların hacakları sana geyikleri hatırlatıyor.

Sıkıl-•• ••

mış gorun.

Daha öteye bak. Karşıya bak. Çok iyi görüyorsun. Annen şezlongda, okuyor, gözlerini kısmış, yanaklarını yakmak için yüzünü yukarı kaldırmış. Senin nerede olduğunu görmek için

bakmadı. Parlak bir kutunun içinden tatlı bir şeyler içiyor. Ba­ ban koca karnının üzerinde ve sırtı bir balinanın kamburunu çağrıştırıyor, omuzları hayvansı sarmallarla kıvrım kıvrım, de­

risi yağlanmış ve aşırı güneşten kızıl-kahve bir renge bürünmüş. Havlun sandalyeden sarkmış ve bir köşesi hareketlendi şimdi

(18)

- annen kutudan içtiği şeyi seven bir balarısını eliyle kovarken havluya çarptı. Arı hemen geri geldi; tatlı bir sarhoşlukla kutu­

nun üzerinde kıpırtısız asılı kalmış gibi. Havlunun üzerinde Ayı Yogi'nin kocaman suratı var.

Bir ara arkandaki kuyruk önündekinden daha uzun hale gel­ miş. Şimdi önünde ince merdivenin üzerindeki üç kişi dışında kimse yok. Hemen önündeki kadın en alt basamaklardan yuka­

rıya bakıyor; siyah naylondan tek parça, dar bir maya giymiş. Tırmanıyor. Yukarıda bir gümbürtü kopuyor, sonra büyük bir

atlama sesi, ardından köpük ve havuz eski halini alıyor. Şimdi merdivende iki kişi var. Havuz kurallarına göre merdivende sa­ dece bir kişi olabilir, ama görevli bu yüzden bağırmıyor hiç. Gö­ revli gerçek kuralları bağırarak ya da bağırmayarak belirliyor.

Önündeki bu kadın üzerindeki gibi dar bir maya giymemeli.

En az annen kadar yaşlı ve onun kadar iri. Çok büyük ve çok be­ yaz, mayasunu tıka basa doldurmuş. Kalçalarının arkası maya­ nun içinde sıkışmış, peynir gibi görünüyor. Bacaklarının beyaz derisinin altındaki parça parça damarların donuk mavisinde kü­ çük dalgalanmalar var, sanki hacaklarında bir şey kırılmış, ya­ ralanmış gibi görünüyor. Bacakları sıkılsa acıyacak sanki, don u k ve kırık mavi, kıvrım kıvrım Arapça satırlarla kaplı gibi. Onun hacaklarına baktıkça kendi hacakların acıyarmuş gibi hissedi­

yorsun.

Basamaklar çok ince. Bunu beklemiyordun. İnce, yuvarlak demir basamaklar ıslak ve kaygan güvenlik keçesiyle kaplanın ış. Gölgedeki ıslak demirin kokusundan metal tadı alıyorsun. Her

basamak ayaklarının altını eziyor ve onları çökertiyor. Çentikler batıyar ve acıtıyor. Ağırlaşmış hissediyorsun. İri kadın kim bilir nasıl hissetti. Merdivenin iki yanındaki korkuluk da çok ince. Thtunamayabilirsin. Kadının da tutunmasını umman lazım. Ve

(19)

elbette uzaktan sanki basamaklar daha azmış gibi görünüyordu. Aptal değilsin.

Yarı yola vardın, açık havada yukarıdası n, iri kadın hemen üze­ rinde, kaslı ve dazlak bir adam da merdivende ayaklarının altında. Tahta hala yukarılarda, buradan görünmüyor. Ama salianıyor ve

ağır bir takırtı çıkartıyor, sonra ince basamakların arasından bir iki metre ötede bir an için düşen bir erkek çocuk görüyorsun,�tek

dizi göğsüne doğru bükülmüş, cuppa diye düşüyor.

Görüş alanında köpük dev bir ünlernin noktası gibi beli­ riyor, sonra büyük bir fışkırtıyla etrafa savruluyor. Ardından havuzun yine yeni bir maviyle sağalmasının sessiz sesi geliyor. Birkaç ince basamak daha. Sıkı tutun. Radyonun sesi yükseli­

yor orada, giysi dolaplarının beton girişindeki bir hoparlör tam kulak seviyesinde. Giysi dolaplarının içinde serin bir küf koku­ su var. Demir çubukları sıkıca tut, dönüp aşağıya, arkana bak,

yeme içme mekanları göreceksin aşağıda. Ta aşağıya kadar gö­ rebiliyorsun: satıcının şapkasının temiz beyaz tepesi, dondur­ ma kutuları, duman saçan pirinç buzdolapları, meşrubatla dolu

tüpler, yılan gibi kıvrılmış gazoz hortumu, güneşte ısınmış ve

r

tuzlu patlamış mısır dolu kutular. Artık en tepedesin, bütün her yeri görebilirsin.

Rüzgar var. Yukarı çıktıkça artıyor rüzgar. Rüzgar keskin; gölgelerin arasında ıslak tenin üşüyor, merdivenin üzerinde göl­ gedeyken tenin çok beyaz görünüyor. Rüzgar kulaklarında ince ince ıslık çalıyor. Dört basamak sonra kulenin tepesine varıyor­ sun. Merdivende ağırlığın iyice arttı. Yer sen_i çekiyor.

Merdivenin tepesinin hemen yukarısını görüyorsun şimdi.

Tahtayı görüyorsun. Kadın orada. Topuklarındaki iki sıra kır­ mızı, yara görünümlü nasırı görüyorsun artık. Tahtanın başında

duruyor, gözlerin ayak bileklerine takılıp kaldı. Şimdi kulenin 23

(20)

gölgesinden çıktın. Altındaki yapılı adam, kadının atlarken gö­ rüneceği basamakların arasındaki dar boşluğa bakıyor.

Kadın sadece bir an, öylesine duruyor. Ağırdan almıyor ke­ sinlikle. Üşüyorsun bakarken. Bir anda tahtanın ucunda; yuka­ rı-aşağı, sanki onu istemiyormuş gibi bükülüyor tahta. Sonra bo­ yun eğiyor, salianıyor ve onu şiddetle yukarı ve öteye fırlatıyor, kadının kolları o daireyi çizmek üzere açılıyor ve o kadar. Bir

göz kırpışı sırasında kayboluyor. Bir süre sonra aşağıdaki suya çarpma sesini duyuyorsun.

Dinle. Kadının dalışı ardından sesinin gelmesine dek geçen sürede kaybolması pek hoş değil. Kuyuya atılan bir taş gibi. Ama

kadın böyle düşünmemiştir sanıyorsun. O da düşünmeyi dışla­ yan ritme katılmıştı. Şimdi sen de kendini o ritme kattın. Ritim kör gibi. Karıncalar gibi. Makine gibi.

Buna dair düşünmek gerektiğine karar veriyorsun. Sonuç­ ta, ürkütücü bir şeyi düşünmeden yapmak fena olmayabilir, ama ürkütücü olan şey düşünmemenin kendisi olunca öyle de­ ğil. Düşünmemenin yanlış olduğu anlaşılınca değil. Bir noktada yanlışlıklar birbirinin ardından, körlemesine geldiler: sıkılmış gibi yapmak, yükseklik, ince basamaklar, acıyan ayaklar, kat kat basamakların arasında açılan ve sadece biraz zaman alan bir kayboluşta yeniden kaynayan boşluk. Merdivendeki o hiç bek­ lenmedik rüzgar. Tahtanın gölgeden ışığa geçmesi ve ucundan

ötesini görememen. Her şeyin farklı olduğu anlaşılınca düşün­ mek lazım. Bu, gerekli olmalı.

Altındaki merdiven tün1üyle dolu. Herkes birkaç basamak aralıkla yığılmış. Merdiven, kulenin eğik gölgesinin karanlığı­

na doğru kalın bir çizgi halinde uzayan sıra ile tıka basa dolu. Sıradakiler kollarını kavuşturmuş. Merdivende duranların

ayakları acıyar ve hepsi yukarı bakıyor. Bu, salt ileri giden bir makine.

(21)

Kulenin diline ilerle. Tahta uzunmuş. Durduğun zaman kadar uzun. Zaman yavaşlıyor. Kalbin her saniyeyle, aşağıdaki havu­ zun sistemindeki her hareketle giderek hızıandıkça zaman etra­ fında yoğunlaşıyor.

Tahta uzun. Durduğun yerden hiçliğe doğru uzayıp gidiyor sanki. Uzunluğuyla görmene engel olduğu bir yere gönderecek seni, hiç düşünmeden kendini bırakmak yanlış görünüyor.

Başka bir açıdan bakıldığında, aynı tahta sadece kaba ve beyaz plastik malzemeden ibaret, uzun ince düz bir şey. Beyaz yüzey çok sert ve pütürlü ve soluk, seyrek bir kırmızıyla çizgi çizgi, ama yine de kırmızı, pembe değil - su damlalarının kalın­ tıları keskin dağların üzerinde batan güneşin ışığını yakalıyor. Tahtanın sert, beyaz yüzeyi ıslak. Ve soğuk. Ayakların ince basa­ rnaklarda acıdı ve hissetme kabiliyetleri arttı. Ağırlığını hisse di­

yorlar. Tahtanın hemen üzerinden başlayıp uzanan korkuluklar var. Az Önceki merdiven korkuluğu gibi değil. Kalın ve basıklar, o yüzden onlara tutunmak için neredeyse eğilmen gerekiyor. Sırf göstermelik, kimse tutunmuyor onlara. Thtunmak zaman alıyor

ve makinenin ritmini bozuyor.

Uzun, soğuk, sert, beyaz plastik ya da fiberglas bir tahta bu; boktan şekeriere özgü o üzücü, pembemsi renk damar damar uzanıyor üstünde.

Ama beyaz tahtanın ucunda, kıyıda, seni yukarı atması için bü­ tün ağırlığıola abaoacağın yerde, iki karanlık alan var. Aydınlık­

ta iki düz gölge. Belli belirsiz iki siyah ova

I.

Tahtanın ucunda iki

kirli nokta.

Senden önce atiayan insanlardan kalmış hep. Orada durur­ ken ayakların ezik büzük, sert ve ıslak yüzeyde ineiniyar ve o iki

koyu lekenin insanların derilerinden geriye kaldığını görüyor­ sun. Gerçek ağırlığı olan insanların ortadan kaybolma şiddetiyle

(22)

ayaklarından soyulan deriler bunlar. Senin sayamayacağın ka­ dar çok insan, iz bırakmadan kaybolmuş. Ortadan kayboluşları­ nın ağırlığı ile sürtünüş, yumuşak ve hassas ayaklarından küçük

parçalar bırakıyor geriye; deri zerreleri, kırıkları ve parçaları tahtanın ucunda, güneş altında küçücük ve yayvan bir halde du­ rurken kirlenip kararıyor, bronzlaşıyor. Kümelenip yayvan olu­ yor, birbirlerine karışıyorlar. İki daire halinde kararıyorlar.

Dışında, zaman hiç geçmiyor. Hayret verici. Aşağıdaki akşamüs­ tü balesi ağır çekim, mavi bir jölenin içine yayılan sessiz bir pi­ yes. Eğer isteseydİn gerçekten sonsuza dek orada kalabilirdin;

zamanda kıpırtısız yüzecek denli hızla kendi içinde titreşerek, tatlı bir şeyin üzerindeki arı gibi.

Ama tahtayı temizlemeleri lazım. Bunu bir an düşünen biri bile tahtanın ucundan insan derilerini, eskiden burada olanın iki siyah hatırasını, buradan bakıldığında göz gibi duran, kör ve şaşı gözler gibi duran benekieri temizlemeleri gerektiğini anlar.

Durduğun yer dingin ve sessiz. Rüzgar, radyo, bağı rtı, su sesi yok b:urada. Zaman ve gerçek ses yok, sadece kafanın içinde çığ­ lık atan kanın var.

Burada, yukarıda, her şey görüntü ve koku. Kokular mah­ rem, yeni yeni belirgin. Klorun o özel çiçek kokusunu alıyorsun ama ondan yukarıya, otları bürüyen kar beyazı tohum kokusu gibi başka şeyler yayılıyor. Koyu sarı patlamış mısırın kokusunu alıyorsun. Sıcak hindistancevizi gibi tatlı güneş yağı. Ya sosisli­ ler ya da mısır koç anları. Kağıt bardaklar içindeki Pepsi'nin belli

belirsiz ve acımasız rahiyası. Ve tonlarca deriden boşalan tonlar­ ca suyun o özel kokusu, yeni doldurulmuş bir küvetten yükselen buhar gibi yükseliyor. Hayvan ısısı. Yukarıdan bakıldığında bu, her şeyden daha gerçek.

(23)

Bak ona. Karmaşanın tümünü görebilirsin, mavi ve beyaz ve esmer ve beyaz, koyulaşan kızıila pul pul olan suya bulanmış. İnsanların manzara dediği şey bu işte. Ve aşağıdan baktığında,

yukarıdan o kadar yüksek görünmeyeceğini sanmıştın. Şim

i

yukarıdayken ne kadar yüksek olduğunu görüyorsun. Aşağıda­ kilerin anlayamayacağını biliyordun.

Yapılı dazlak adam arkandan sesleniyor, ayak bileklerine çe­ virmiş gözlerini, Hey ufak lık. Bak soruyorlar. Bütün günü orada geçirmeyi falan mı planlıyorsun, ne oluyor. Hey ufaklık iyi misin.

Bu esnada zaman geçmiş. Kalbinle öldüremezsin zamanı.

Her şey zaman alır. Oldukları yerde durabilmeleri için arıların çok hızlı hareket etmeleri gerekir.

Hey ufaklık diyor adam Hey ufaklık iyi misin.

Metal çiçekler tomurcuklanıyor dilinde. Artık düşünmeye zaman yok. Artık zaman var diye senin zamanın yok .

Hey.

Şimdi ağır ağır, her şeyin ötesinde dışarıda, çarprnayla ya­ yılan su halkaları misali bakıyorlar sana. Merdivenden aşağı yayılmasını seyret. Keskin gözlü kız kardeşin ve sıska, beyaz arkadaşları, seni işaret ediyorlar. Annen önceden durduğun sığ yere bakıyor, sonra elini gözlerine siper ediyor. Balina titreyip kıpırdanıyor. Görevli yukarı bakıyor, hacağına dalanmış kız da

yukarı bakıyor, adam megafonuna uzanıyor.

Sonsuza dek aşağıda, bir zamanlar olduğun yerde sert ze­ min, çerezler, madeni ve tenekemsi müzik; kuyruk yoğunlaşmış, geriye çıkış yok ve su da, elbette, sadece sen içindeyken yumu­ şak. Aşağı bak. Şimdi kıpırdıyor güneşte, teninin tatlı tuzunun

buğusuyla kızıl kızıl parlayan ışık benekleriyle uzanıyor. Kare havuz soğuk, mavi bir çarşaf. Soğuk, sadece bir tür sertlik. Bir tür körlük. Savunmasız kaldıiı. Doğum günün kutlu olsun. Bunu

bir daha durup düşündün mü. Evet ve hayır. Hey ufaklık.

27 : ' ' . • ' ., .. . . ı ' . ; ı :.ı

(24)

İki siyah leke, şiddet ve sonrasında kaybol zamanın kuyu­ sunda. Yükseklik önemli değil. Aşağıya indiğinde her şey değişir. Çarptığın zaman, ağırlığınla.

Peki, hangisi yalan? Sert mi, yumuşak mı? Sessizlik mi, za­ man mı?

Yalan ya biri ya öteki denmesi. Dingin, havada asılı duran bir arı düşünebildiğinden daha hızlı hareket eder. Yukarıdan baktı­ ğı zaman, tat çılgına çevirir onu.

Tahta başıyla onayiayacak ve sen atlayacaksın ve deriden gözler, sonsuz denen sivri taşın arkasından boşalan ışıkla ve bu­

lutlarla yama yama olmuş göğe kapanacak. Sonsuza değin. Bas deriye ve kayboL

Merhaba.

(25)

. .:.

.

İGRENÇ ADAMLARLA KISA GÖRÜŞMELER

K.G. No: 14 08-96

ST. DAVIDS, PENNSYLVANIA .

"Seks hayatıının içine etti. Neden yaptığımı bilmiyorum. Politik biri falan ·değilim. Önce Amerika2 diyen lerden, gazete

okuyanlardan, B nchanan seçilecek mi diye kafa yoranlardan de­ ğilim. Kızın tekiyle iş tutmuşum, kimse kim. Tam boşalacrığım sırada. Tam o zaman oluyor. Demokrat falan değilim. Oy bile vermem. Bir keresinde iyice korktum da radyo programlarından birini aradım, radyodaki doktorlardan birini, isim vermeden, herif küfürlü ya da müstehcen sözleri istemsiz ve kontrolsüzce bağırma teşhisi koydu ban.a, bilimsel adı coprolalia'ymış. Fa­ kat tam boşalırken bağırmaya b�şlamamda küfürlü bir şey yok,

. .

müstehcen falan da değil, üstelik hep aynı şey, hep çok tuhaf .

ama küfür değil. Sadece tuhaf işte. Tabii kontrolsüz. M eni nasıl

fışkırıyorsa bu da öyle fışkırıyor, aynı onun gibi. Nereden geldi­ ğine dair hiçbir fikrim yok, durduramıyoruro üstelik."

s.

'"Zafer Demokratik Özgürlük Kuvvetlerinin Olacak!' Ama

yüksek sesle. Hani bağırırkenki gibi. Kontrolsüzce. Ağzımdan .

çıkanı kulaklarımla duymadan önce aklımdan geçmiyor bile.

'Zafer Demokratik Özgürlük Kuvvetlerinin Olacak!' Ama daha

.

yüksek sesle:

'ZAFER-*'

29

. . .

(26)

s.

"Tabii hepsinin ödü bakuna karışıyor. Doğal, değil mi? Ben de yerin dibine geçiyorum. Diyecek söz bulamıyorum. Sen ne derdin, "Zafer Demokratik Özgürlük Kuvvetlerinin Olacak!" diye bağırsaydın tam boşaldığın sırada? "

s.

"Bu kadar tuhaf bir şey olmasa utanmam tabii. Yani ne olup bittiğini biraz olsun anlasam. Anlıyor musun? "

s ...

"Tanrım, yerin yedi kat dibine geçtim şimdi."

s.

"Ama zaten sadece bir defa oluyor. İçine etti derken kastetti­ ğim de bu işte. Kızlar nasıl dehşete kapılıyorlar görüyorum, ben

de utançtan araınıyorum onları tekrar. Açıklamaya çalışsam bile. Zaten beni en çok utandıranlar da hiç aldırma.mış gibi, sorun yok­

muş gibi, anlıyormuş gibi yapıp önemli değil falan diyenler, çün­ kü çok tuhaf, saçma sapan bir şey 'Zafer Demokratik Özgürlük Kuvvetlerinin Olacak!' diye bağırmak boşalırken, o yüzden deli gibi korktuklarını ama lütfedercesine anlamış gibi yaptıklarını görmek kolay ve zaten gerçekten, sonunda gerçekten öfkelendik­ lerim, araınıyorum ve görüşmüyorum diye utanmadıklarım da

onlar, yani, "Sanırım seni yine de sevebilirim" diyenler."

K.G. No: 15 08-96

• ••

MASSACHUSETTS ISLAHEVI - BRIDGEWATER GOZLEM &

DEGERLENDİRME BİRİMİ

BRIDGEWATER, MASSACHUSETTS

"Böyle bir eğilim var ve zorlama minimum olduğu, ciddi bir zarar da verilmediği sürece özünde zararsız, sanırım siz de

(27)

' .

. .

. .

bul edersiniz. Zaten zorlanması gerekenierin sayısının çok az

ol-. .

duğunu da bilmenizde yarar var."

'

s.

. . .

. .

''Psikolojik bir bakış açısından kökenieri apaçık belli. Başka

.

. . . .

.

terapistler de kabul edecektir, burada ya da farklı bir yerde

ol-sun. Yani olay net."

s.

. . .

" Evet, babamın doğasında iyi bir adam olma eğilimi bulun­ madığı, ama buna rağmen yine de ısrarla iyi' bir adam olmaya çalıaladığı söylenebilir. Sinirle falan alakalı."

s.

.

. .

" Demek istediğim, sonuçta onlara işkence yaptığım,

yaktı-ğı m falan yok."

s ..

.

'

'

" Babamın öfkeye eğilimi olması, özellikle de [anlaşılmıyor

ya da bozulmuş] kendi sinirinden ve evde şiddet göstermeye olan

.

eğiliminden korkarak defalarca acile gitmesi, belli bir zaman

içinde bir birilcime yol açtı ve sonunda, bir süre sonra ve

başarı-. .

sız terapi süreçleri ardından bizimle birlikteyken ne zaman

ken-dini kaybedecek olsa bileklerini arkadan kelepçelerneye başladı. Evin içinde. Aile arasında. İnsanın sinirini zorlayan o küçük aile

'

içi hadiselerde, falan. Bu kendi kendini dizginleme zaman içinde

öyle bir hale geldi ki içimizden bi�ine ne kadar öfkelense, o kadar zorla dizginlemeye başladı kendini. Genellikle günün sonunda zavallı adam salonun ortasında eli kolu bağlı halde debeleniyor, o lanet olası taşak kılıklı tıkacı ağzına tıkmamız için öfkeyle bağırıyor olurdu. Orada olma ayrıcalığını tatmamış biri için bu geçmiş bitmiş hadise nasıl bir önem arz ederse artık. Isırılma..:

dan ağzına tıkacı sokmaya· çabalamak. Ama elbette, bu sayede benim ·eğilimlerimi açıklayıp kökenierine kadar uzanabilir ve her şeyin sizin için güzel�e, sağlam ve sevimli bir şekilde derle­

nip toparlanmasını sağlarız, değil mi."

31 • • • t . . •\; .. . . ' . . . 1 • : i' .. . . ' '!':lı .. � )to •• lot .. . : � 1 ı � "

(28)

K.G. No: 11 06-96

VIENNA, VIRGINIA

" Tamam, peki, evet, ama dur biraz, tamam mı? Beni anla­ rnan gerek. Tamam mı? Bak. Huysuz olduğumu biliyorum. Ba­ zen biraz içe kapanık olduğumu da biliyorum. Benimle beraber

olmanın kolay olmadığını biliyorum, tamam mı? Tamam mı? Ama ne zaman huysuz olsam, içe kapanık olsam, benim seni terk

ettiğimi ya da sepetlerneye hazırlandığıını düşünüyorsun - da­ yanamıyorum buna. Sürekli korkman. Yoruyor beni. Hangi ruh hali içinde olursam olayım saklarnam gerekliymiş gibi geliyor, çünkü sen hemen seninle ilgili olduğunu ve seni sepetleyip terk

etmeye hazırlandığıını düşünüyorsun. Bana güvenmiyorsun. Güvenmiyorsun. Yaşadıklarımıza bakarak bana kayıtsız şartsız

güvenmen gerektiğini falan söylemiyorum. Ama sen de hiç gü­ venmiyorsun bana. Ne yaparsam yapayım bana karşı güvenin sıfır. Değil mi? Seni terk etmeyeceğime söz veriyorum dedim ve sen de bu beraberliği uzun soluklu gördüğüme inandığını söyle­ din, ama inanmadın. Değil mi? Bunu olsun kabul et, edebilir mi­ sin? Bana güvenmiyorsun. Hep kaygan zemindeyim. Görmüyor musun? ikide bir sana güven vermekle uğraşamam ki."

·

s.

" Hayır, güven verme değil tabii ki

bu. Bu,

sadece sana gös­ termeye çabalamak - tamam, bak, her şeyde inişler ve çıkışlar yaşanır, tamam mı? İnsanlar birbirlerine bazen daha ilgili dav­ ranır. Böyledir bu. Ama sen inişlere katlanamıyorsun. inmek ya­ sak sanki. Ama biliyorum, kısmen benim hatarn aslında, değil mi? Biliyorum, güvende olduğunu hissettiremedim kimi zaman sana. Ama bunu değiştiremem, tamam mı? Şimdi başka. Ve ne zaman konuşacak halim olmasa ya da biraz düşüneeli veya içe kapanık bir hal alsarn hemen seni sepetleyeceğimi sanıyorsun.

(29)

Bu da kalbiınİ kırıyor. Tamam mı? Kalbirn i kırıyor. Belki seni bi­ raz daha az sevseydim ya da sana bu kadar özen göstermeseydim kaldırabilirdim.· Ama yapamam. Yani evet, bavullar bunun için, seni terk ediyorum."

s.

.

"Ve ben - tam da böyle karşılamandan korkuyordum. Biliyor-dum. Bunun sürekli korku içinde olmanı, bana hiç güvenmemeni

.

ve kendini güvende hissetmemeni haklı çıkardığına inanacağını biliyordum. "Bak, yapmayacağım dediğin halde terk ediyorsun beni," halini alacağını biliyordum bunun. Biliyordum ama yine de açıklamaya çalışıyorum, tamam mı? Senin büyük olasılıkla anla­

mayacağını da biliyorum, ama -dur- şunu bir dinle de kafana sok­ maya çalış, tamam mı? Hazır mısın? Benim gidiyor olmam bana

dair duyduğun bütün korkuların onaylanması demek

değil.

Öyle

değil.

Ama onlar

yüzünden.

Tamam mı? Bunu anlamıyor musun?

Korkunu kaldıramıyorum. Mücadele etmeye çalıştığım şey, senin güvensizliğin ve korkun. Ama artık katlanamıyorum. İçim tüken­ di. Eğer seni daha az sevseydim kaldırabilirdim. Seni sürekli kor­

ku

içinde yaşattığıını ve güvende hissettiremediğimi bilmek

malı-.

vediyor beni. Anlıyor musun?"

s.

"Senin bakış açından durum

ironik,

tamam. Tamam. Ben­

den resmen nefret ettiğini de görebiliyorum artık. Senin bu yüz­ den benden nefret etmeni kabullenebileceğim noktaya gelmek için çok uğraştım, yüzünde bütün korku ve kuşkuların onaylan­

mış gibi bir bakışın belirmesine de hazırım, tamam mı? Yemin

ı

ederim şu anda suratını gören herkes anlardı neden gittiğimi."

s.

. . '

.. .. ·. . .

· · · "Özür dilerim. Bütün suçu sana yıkmak istemedim.

Üzgü-,

nüm. Sorun sende değil, tamam mı? Yani� bu kadar haftanın

(30)

dından bana güvenemiyorsan, biraz sıradan bir iniş çıkışa katla­ namayıp her seferinde seni terk etmeye hazır olduğumu düşünü­ yorsan, sorun bende olmalı. .Ne olduğunu bilmiyorum, ama öyle olmalı. Tamam, geçmişimiz de çok parlak sayılmaz, biliyorum, ama sana yemin ederim söylediğim her şeyde ciddiydim, yüz­ de yüz denedim. Yemin ederim denedim. Çok özür dilerim. Seni ineitmernek için neler vermezdim. Seni seviyorum. Hep sevece­

ği ın. Umarım inanırsın, ama seni inandırmaya çalışmayacağım artık. Sadece inan ki denedim. Seninle ilgili bir sorun olduğunu da düşünme. Yapma kendine bunu. Sorun biziz, bizim yüzüroüz­

den gidiyorum ben, tamam mı? Bunu görebiliyor musun? Soru­ nun senin hep korktuğu n şey olmadığını görebiliyor musun? Ha?

Yanılmış

olabileceğini,

bir

ihtimal

bile olsa görebiliyor musun?

Bana bu kadarını olsun veremez misin, ne dersin? Yani, bu be­ nim için de hiç hoş değil, tamam mı? Seni böyle terk etmek, ak­

lımdaki son görünt ü olarak yüzünü bu halde hatırlamak. Benim

de iyice perişan olduğumu görebiliyor musun? Görebiliyor mu­ sun? Bu işte yalnız olmadığını görebiliyor musun?"

K.G. No: 3 11-94

TRENTON, NEW JERSEY (KULAK MİSAFİRLİGİ)

.

R-: "Yani ben yine son inen oldum, her zamanki gibi işte .. "

A-: "Evet, bekle, koltuğunda gevşe, son inen sen ol, herkes hemen her seferinde durur durmaz koridora yığılmak zorunda diye çantaların elinde, sırılsıklam tere bulanmış bir halde orada beş dakika dikiliyarsun ayakta, sırf-"

R-: "Bekle biraz, sonunda körükten çıkıyor ve şu çıkış kapı­

larının oradaki karşılama alanına geliyorum, her zamanki gibi taksiye bineceğim diye düşünerek-"

(31)

A-: "Aslında üzücü oluyor bu ani müşteri ziyaretleri, çıkış ka­

pısındaki yolcu karşılama alanında herkesin _bekleyeni olduğunu

ve· çığlıklar eşliğinde kucaklandıklarını ve limuzin şoförlerinin

.

ellerinde senin ismin yazılı olmayan kağıtlar-"

. .

R: "Bir saniyeliğine kapa çeneni de şunu dinle, çünkü bir

baktım ki dışarı çıktığım zaman kimseler kalmamış."

A-: "O vakte kadar oradakilerin çoğu dağılmış oluyor yani, onu diyorsun."

R-: "Bir tek kenarda bir kız var, kordonun öteki yanında kal­ mış, yolcu körüğünün içine bakıyor, sonra dışarı çıktığım sırada ona baktığıını görünce gözlerimiz buluşuyor falan işte, ondan baş­ ka kimse yok orada ve n'apıyor, kalkıp ağlayarak dizlerinin üze­ rine çöküyor, iki gözü iki çeşme döşemeyi dövüyor ve hep ucuz malzeme aldıkları için düşük kalite zamk birden atıyor ve döşeme hemen yerinden sökülerek onların çeyrek milyonluk masraflarını üç katına çıkarıyor ki eminim sana bunu söylememe gerek bile yok ve o öyle iki büklüm olmuş halde malzemeyi tırnaklar ve bağırıp çağırırken eğilmiş, hani birazdan göğüslerini göreceksin. İki gözü iki çeşme, iyice kendinden geçmiş durumda."

A-: "Dayton'a yaptığınız bu boktan, ani müşteri ziyareti için neşeli bir karşılama, buyrun, sizi karşılamaktan mem-"

R-: "Hayır ama hikaye tahmin edeceğin gibi yanına gidip de iyi misin, bir sorun mu var falan dediğim ve emin ol o daracık küçük tişörtün, paltasunun altına giydiği streç tişörtün, Aero­

bik kıyafeti gibi olanlardan hani işte, onun altında acayip gü­ zel göğüsler olduğuna yakından şahit olduktan sonra başlıyor,

o böyle yerlere kapanmış, kendini yumruklar gibi iki büklüm olmuş, sevdiği bir herif falan varmış onu anlatıyor ve he rif bunu

çok sevdiğini söylemiş. ama tanışıp da ateşli bir aşka düştükleri sırada biriyle nişanlıymış meğer ama sonra oradan oraya

sürük-.

lenip durmuşlar ve ben de durmuş bu karıyı dinliyorum ama

(32)

nunda diyor, sonunda herif kararını vermiş ve sonunda bu dol­ gun göğüslü karıya körkütük aşık olduğunu ve Tulsa'daki, herif orada yaşıyormuş, Thlsa'daki kıza gidip olan biteni anlatacağını ve 1\ılsa'yla işini bitirip göğüsleriyle histeri krizi geçiren ve ha­ yatta her şeyden çok bu herifi seven ve onunla "ruhlarının" kay­ naştığına inanan ve tüm o diğer teraneler işte, bir sürü pisliğin

peşinde koşturduktan sonra sonunda güvenip sevebileceğine ve palavralarla kalplerle falan "ruhların ı" kaynaştıracaklarına ina­ nan bu kıza kendini teslim edip bağlanacağını söylemiş herif-"

A-: "Ve falan filan feşmekan."

R-: "Falan filan diyerek herif Thlsa'ya uçuyor eski kızla ni­

şanı bozmak ve sonra da geri gelip onu Kle enex ve göğüsleriyle Dayton'da havaalanı kapısında iki gözü iki çeşme hüngür hüngür ağlayarak bekleyen bu kıza dönmek için."

A-: "Ah, sanki anlamadık ne

olacağınL"

R-: "Siktir ya, herif elini kalbine koymuş işte ve döneceğine yemin etmiş, bilmem kaç uçuş numaralı uçakla döneceğini, sa­ atini falan söylemiş ve kız da göğüslerini kapıp onu karşılamaya geleceğini söylemiş, bütün arkadaşlarına artık cidden aşık oldu­ ğunu ve herifin ilişkisini bitirip hemen ona koşacağını anlatmış ve döndüğü zaman kalsın diye ortalığı temizlemiş ve saçlarını yaptırmış, spreylerle falan kocaman yapmış saçını, üzerine par­ füm sıkmış, hem de her yerine anlarsın ya, yani bildiğİn hika­ ye, hazırlığı yapmış ve en güzel pembe katunu giymiş, söylemiş miydim, pembe kotla yüksek topukinlar vardı üzerinde hani şu dünyanın bütün dillerinde sik beni sik beni diye bağıran-"

A-: "He

he."

R-: "Tam da bu sırada, hani şu USAir çıkış kapısının oradaki küçük kahvecideyiz, hani iki dolarlık bok gibi kahve alıp sandal­

ye mandaiye vermedikleri için elinde numune dosyası ve

(33)

. .

' .

.. .

la masaların başına dikilrnek zorunda kaldığın ve çantanı falan

. .

yerdeki halıya bile değil harçları çoktan dökülmeye başlamış ucuz

. .

taşların üzerine koymak zorunda kaldığın o baktan kahvecilerden

birinde ve ona kağıt mendil verip d uruyorum

·

ve bir yandan da ara­

bayı nasıl elektrik süpürgesiyle süpürdüğünü ve hatta elikiz ayna­

sında asılı duran pa

rfüm

ü bile değiştirdiğini ve bu sözde güven ve­

rici herifin baktan anası üzerine yemin ederek geleceğini söylediği

uçuşa yetişrnek üzere havaalanına koşturduğunu dinliyorum."

A-:

"Herifharbiden götün tekiymiş."

R-:

"Kes sesini, kız havaalanına koştururken herifin onu ara­

dığını, hem de tam parfümün son damlasını orasına burasına sı­

kıp saçını dört bir yandan spreylerken aradığını söyledi, telefonu

açmış ve karşısına bu herif çıkmış ve hatta parazit olduğunu ve

havadayken aradığını, romantik bir şekilde onu uçuş sırasında

aramak istediğini, uçaktayken hani o önündeki koltuğun arka­

sından çıkarıp kartını içine takarak kullandığın o uçuş telefo­

nundan aramasının romantik olduğunu söylemiş ve telefonla-"

A-: "O

şeylerle konuşmanın dakikada altı dolar olması tam

bir soygun, bir de üzerinden geçtiğİn eyaletin vergileri falan bi­

nince iki katına çıkıyor, hele haritadaki kesişmeler yüzünden-''

R-:

'1\ma asıl olay bu değil, yani eğer dinlemek istiyorsan asıl

olay bu kızın oraya erken gidip çıkıştaki karşılama kapısında aşk

ve bağlılık teranelerinden uçmuş bir halde ve hafif hafif gözleri

dolarak güven içinde beklerneye başlaması ve neşeyle orada diki­

lip zavallı bir budala gibi güven saçarak dururken sonunda uçağın

inmesi, herkesin sürü halinde büyük bir telaşla yolcu körüğünden

çıkıp gelmesi ama ·adamın ilk sürünün içinde olmaması ve ikinci

sürüde de olmaması ve çıkanlar sanki bir bok varmış gibi dışarıda

deli deli küçük sürüler le dışarı savrulduğu sırada-"

A-:

"Tanrım o körüklerde harcadığım vaktin haddi hesabı

yok desem şim-"

(34)

R-: "İşte diyor ki, zavallı bir budala gibi inancı bir an bir damla olsun tükenıneden bütün o kucaklaşmaların arasında herkesin birileriyle buluşup bagaj teslim bölümüne gittiği sırada o plastik kordonun öteki yanına, kestane renkli örme kordonun öteki yanına bakıp durmuş ve her seferinde bu herifin bir sonra­ ki grupla birlikte çıkıp gelmesini beklemiş, sonraki, sonraki diye

diye bekleyip durmuş."

A-: "Zavallı küçük aptal."

R-: "İşte sonra her zamanki gibi en son ben çıktım, hepsi

birbirine benzeyen bavullarını, beni nedense hep sinir eden o bavullarını çekerek yürüyen uçuş ekibinden başka kimse yoktu

arkamda ve işte beni de sonuncu olarak görünce-"

A-: "Yani demek senin yüzünden bağırıp kendini yerlere at­

mamış, sadece en son sen çıktın ve sen de bu dallama değilsin diye yapıyormuş öyle. Piç herif o telefonu uydurmuş bile olabilir, saç kurutma makinesini çalıştırırsan tam da öyle bir parazit yapar-"

R-: "Diyorum ya böylesini görmemişsindir hiç, hani kalbi

kırılmış falan filan deyip geçersin ya, işte burada bu laf cuk otu­ ruyordu, eliyle kafasını dövüp duruyor, nasıl böyle aptallık ettim

. diye diye ve güçlükle, acayip nefesler alıyor, sallanıyor, masayı

dövüp duruyor, yere düşmesin diye kahveyi alıyorsun masadan ikide bir ve erkeklerin pislik olduğunu haykırıp duruyor, onla­ ra güvenınemek gerektiğini söylemişti arkadaşlarım bana diyor, ama sonunda tanışmıştım güvenip kendimi teslim edebileeeğim biriyle, kendimi bırakıp doğru şeyi yapabileceğim biri, meğer

onlar haklıymış, kız budalanın tekiyın iş, erkekler pislikmiş."

A-: "Erkekler genellikle pisliktir, haklısın, he he."

R-: "Ben de öyle, orada duruyoruro elimde kahveyle, hem de

saat çok geç ve kafeinsiz bile değil, kulak veriyorum ona, ilgi gös­ teriyorum, söylemem lazım, kalbirn de boş değil sanki bu

(35)

bi kırık kıza karşı. Yemin ederim sana, bu koca memeli kızdaki kadar büyük bir kalp kırıklığı görmemişsindir, sonra ona haklı olduğunu, herifin tam bir pislik olduğunu ve onu hak etmediğini söylemeye başlıyorum, haklı olduğunu, erkeklerin çoğunun pis­

lik olduğuna yürekten hak verdiğimi falan." · ·

A-: "He he� Peki sonra ne oldu?"

R-: "He he."

A-: "He he

he."

R-: "Soruyor musun?"

A-: "Seni piç kurusu. Dallama.''

R-: "Yani bilirsin bu işleri, geldi mi kaçmaz."

A-: "Seni dallama.,,

R-: "Kaçmaz."

K.G. No: 30 03-97

DRURY, UTAH

"itiraf etmeliyim ki bu, onunla evlenınemin önemli bir ne­ deniydi, çocuk yapmış olmasına rağmen güzel bir vücudu vardı, ben de bundan daha iyi bir fırsat yakalayamayacağımı düşün­

düm. İnce, düzgün, hacakları güzel - çocuk yapmıştı -ama buna

rağmen şişmiş, damarlanmış, pörsümüş falan değildi. Herhalde .

biraz sığ geliyor kulağa, ama doğrusu bu. Eli yüzü düzgün bir

kadınla evleneceğim ama çocuğumuz olunca doğum yüzünden vücudu bozulacak fakat yine de sırf hayatım boyunca onunla

sevişmek için imza attım diye onunla sevişmek zorunda kala­ cağım; en büyük korkum buydu benim. Herhalde tatsız geliyor

. '

kulağa, ama hani bir tür testten geçmiş gibiydi - çocuk vücudunu bozma mı ştı, o yüzden iyi bir yatırım sayılırdı, imza yı atıp, çocuk sahibi olup yine de sevişebilirdik. Çok mu sığ geliyor kulağa? Ne

39

(36)

düşünüyorsunuz? Yoksa bu tür şeylerde asıl gerçekler hep sığ mı olur, herkesin gerçek nedenleri yani? Ne dersiniz? Nasıl geliyor kulağa?"

K.G. No: 3 1 03-97

ROSWELL, GEORGIA

"Gerçekten nasıl muhteşem olunur bilmek ister misin? Muh­ teşem Sevgili bir kadını gerçekte nasıl memnun eder? O sıradan, lokum tipi arkadaşların hep bildiklerini söylerler, bu konularda otorite olduklarını falan. Canım, sigara değil bu, nefesi içinde tutman lazım. Bu adamların çoğunun bir kadını gerçekten nasıl

memnun edecekleri hakkında en ufak fikirleri yoktur. Gerçek­ ten. Doğrusunu istersen, çoğu da aldırmaz zaten. Karşılaşacağın ilk tip budur, Joe Altılık Kutu Bira yanında-da-çerez tipi, bildi­

ğin domuz işte. Bu herif zaten yaşam konusunda da pek bilinçli sayılmaz, hele olay sevişıneye geldiğinde bencilliğin dorukların­

da gezer. Elde edebileceği her şeyi ister ve aldığı sürece de baş­ ka şeyle ilgilenmez. Yuvarlanıp üzerine çıkar kadının ve boşal­ dığı anda yana devrilip horlamaya başlar. Orada dur bakalım. Eminim bu senin eski kafalı, basmakalıp ve daha yaşlıca erkek alıhaplarından biridir, yirmi yıldır evli olan ve karısının boşalıp

boşalmadığını bile bilmeyen biri. Sormayı bile düşünmez.

Kendi

boşalır, onu ilgilendiren tek şey budur."

s.

"Benim bahsettiklerim bunlar değil ama. Hayvan bunlar resmen, üzerine yuvarlan ve yatağa devril, hepi topu o kadar işte. Orada, ucuna yakın bir yerde tut onu ve öyle sıradan bir sigara gibi çok içine çekme. İyice içinde tutman gerek. Bu benim, ben yetiştirdim, dört yanı Mylar naylon film ve ışıkla kaplı bir

adam var, tatlım, burada kaça sattıklarına inanamazsın bunu.

(37)

Bu herifler hayvan sadece, bu taraklarda bezleri yoktur. Neyse, bahsedeceğimiz ikinci tipleme, Muhteşem Sevgili olduklarına inanan adamlar. Ve bu adamların Muhteşem olduklarını sanma­ ları kendileri adına gerçekten önemlidir. Mesai harcarlar buna, Muhteşem olduklarını ve bir kadını nasıl memnun edeceklerini bildiklerini düşünürler. O duyarlı, erkek lokum .tipleri bunlar­ dır işte. Bu mevzulara hiç kafa yarmayan varoş heriflerin tam tersi gibi görünürler. Bu böyle, ama çok da abartmamak lazım.

Bu adamların senin bildiği n o domuzlardan daha iyi olduklarını

sanma sakın. Muhteşem olduklarına inanmaları onlara o do-.

muzlardan bir nebze bile fazlasını katmaz, aslında içten içe en az

onlar kadar bencildirler yatakta. Bu tipler küçükhanımı sekste . delirtecek türden Muhteşem Sevgililer olduklarını zannederek tatmin olurlar. Tek dertleri kadına haz vermektir. Bu tip in bütün olayı budur."

s.

'�,

işte, onun yingyang'ıyla saatlerc_e uğraşmalar, boşalına­

yıp saatlerce kendilerini tutmalar, G-noktasını, Haz Duruşunu bilmeler falan. Barnes

&

Noble'a koşa koşa gidip kadın cinselliği

konusunda en son çıkan kitapları alarak neler olup bittiği ne dair bilgilerini taze tutarlar falan işte. Şimdi bakıyorum da senin de bir iki kez bir lokumla karşılaştığın besbelli; onun ferornonlu tıraş losyonu, çilek yağı, el masajları, sarılma ve dokunmaları,

kulak memesi hakkında her şeyi bilmesi, hangi kızarıklık ne an­ lama gelir ve yüzün ışıması ve dizin arka kısmı ile G'nin hemen

arkasında buldukları o yeni, küçük, aşırı hassas nokta nedir; bu tip adamlar hepsini bilir ve sana da nasıl yapılacağını bildik­

lerini belli edeceklerine emin olabilirsin - bak, ver şunu bana.

Göstereyim. Evet, şimdi, tatlım

bu

tip herifin kadın geldi mi gel­

medi mi, kaç kez geldi, onun yaşadığı en iyisi miydi - falan filan, bunları bilmek isteyeceği kesindir. Anlıyor musun? Dumanı üf­ lediğinde bir şey göremez halde olman lazım. O zaman tümünü

41

(38)

içine çekebildin demektir. Bunu daha önce yaptığını söylemiştİn sanki. Senin bildiği n, o sıradan çerezlik otlardan değil bu. Bu he­ rifler kadın ne zaman boşalsa bir çentik atarlar sicillerine. Olayı böyle görürler. Yarısını dışarı üflemek için fazla iyi bu ot, sanki Porsche almışsın da sadece kiliseye giderken kullanıyormuşsun gibi. Hayır, bu herifler Çentikçidir. Senin bildiğİn o domuzlar, yattıkları herkes için bir çentik atarlar, onların çentiği budur, al­

dırmazlar. Ama Muhteşem Sevgili tipindeki herif, her gelen için bir çentik atar. İkisi birden Çentikçidir aslında. Aynı türden he­ riflerdir içten içe. Tripleri farklıdır, ama yine de sadece kendi triplerini yaşarlar; kadınlar ikisiyle de aynı şekilde kullanılmış

hissederler kendilerini. Tabii azıcık akılları varsa. Tatlım, bi­ raz daha söner gibi olduğunda onu sigara gibi ezme yerde. Par­ mağının ucunu azıcık ıslat ve hafifçe vurarak söndürüp sakla, koyacak bir şey var yanımda. Bende küçük ve özel bir şey var bunun için, ama genelde o küçük film kutuları kullanılır, bu

yüzden kimse atmaz onları. Düşün bakalım, çöpte o kutular­ dan hiç gördün mü diye."

S.

"Hayır, ama bunların o Muhteşem Sevgililerden biri olup ol­ madıklarını klasik semptomlarına bakarak anlayabilirsin, yani yatakta bir hanım ın yingyang'ını uzun uzun yalayıp onu on yedi

kez falan dolu dolu boşalttıktan sonra

kadın

dönüp

onun

o de­

ğerli küçük aletiyle oynamaya başladığında izin verip vermedi­ ğine bakarak. Bakalım, nasıl, ah, bebeğim, hayır, dur, ben seni emeyim, tekrar geldiğini görmek istiyorum bebeğim, oh, bebe­ ğim, sen yat şöyle, bırak da ben aşk hünerimi çalıştırayım, hadi. Ya da bütün o özel Kore masajı saçmalığını falan biliyordur ve kadının sırtına derin doku masajları yapar ya da özel böğürtlen yağı falan sürer ve ayaklarını, ellerini ovar -canım, itiraf etmek lazım ki eğer şöyle iyi bir el masajı yaptırmadıysan daha önce hiç yaşamamışsın demektir, emin ol- ama küçükhanımın dönüp de

Referensi

Dokumen terkait

disebabkan oleh perlunya seseorang untuk mengatur suatu organisasi dalam melaksanakan administrasi usaha sebaik-baiknya untuk mencapai tujuan. Suatu administrasi usaha akan

Hasil dari pengolahan data mentah SBP dengan Matlab di dekat lokasi B19 diperoleh profil 2D dari lapisan sedimen dimana terlihat jelas dasar laut dan reflektornya serta memiliki

ü Karena subyek pada jawaban adalah semua artis studio B pandai berakting dan menyanyi, maka tidak boleh ada kata tidak pada berakting dan menyanyi.. Cek pada jawaban ternyata

Penelitian ini difokuskan pada pengujian kinerja membran zeolit terhadap pencucian membran yaitu untuk mengukur nilai koefisien rejeksi dan nilai fluks pada air limbah

Sebagai contoh karena pengunjung dianggap sebagai individual-individual yang sama, maka akses museum sendiri masih tertutup bagi masyarakat dengan kebutuhan khusus dan bagi kelompok

Program JKBM adalah sebuah kebijakan yang ditujukan untuk memberikan rasa keadilan kepada masyarakat dengan menyediakan pelayanan kesehatan yang pembiayaannya disubsidi

Setelah menjelaskan semua indikator dan tujuan pembelajaran dan hasil akhir dari pembelajaran ini, siswa mengikuti mencari informasi produk dan pengemasan karya kerajinan

Dalam rangka penulisan karya tulis ilmiah dengan judul, “Faktor – Faktor yang Mempengaruhi Kejadian Hipoglikemia pada Diabetes Melitus di Poliklinik RSUP