Paul Wittek - Osmanlı İmparatorluğunun Doğuşu (Trc. Fatmagül Berktay)

68 

Loading....

Loading....

Loading....

Loading....

Loading....

Teks penuh

(1)

Paul Wittek

Osmanlı

İmparatorluğu' nun

Doğuşu

Brüksel Hür Üniversitesi Doğu ve İslâv Dilleri ve Tarihi Enstitüsü Üyesi

(2)

Bu kitab ın y a y ın hakları P en cere Y ayın ların a aittir B irinci Baskı: H a zira n 1995

Kapak: İbrahim Karakaş K apak Baskı: N is a n M atbaası

Baskı: D o y u r a n M atbaası Cilt: G ü rk an C iltevi ISBN 975-7814-28-8 PENCERE YAYINLAR I: 44 S a lk ım sö ğ ü t Sok. 2 / 4 C a ğ a lo ğ lu - İST A N B U L Tel: 0212 51 3 2 7 1 7

(3)
(4)

İÇİN DEKİLER

Ö NSÖ Z 7

I. GELENEĞİN ELEŞTİRİLMESİ VE SO RUNUN

O R TA Y A KONM ASI 9

II. OSM ANLILARA DEK TÜRK K ÜÇÜK AS YASI 27 III. UÇ-SAVAŞÇILARI BEYLİĞİNDEN İMPARATORLUĞA 47

(5)
(6)

ÖNSÖZ

Bu kitapta yayınlanan konferansları 4, 5 ve 6 Mayıs 1937 tarihlerinde Londra Ü niversitesi'nde verm ek şerefine ulaşmıştım. D oğaldır ki bu konferanslar, konunun yalnızca bir özetini sunabilir. Bu kitaba eklenen notlar kesinlikle gerekli olanlarla sınırlanm ıştır ve genel olarak yalnızca, daha fazla bilgi ve başvuru kaynağının bulunabileceği ön­ ceki yayınlanm a1 gönderme yapmaktadırlar; kaynaklar ve otoriteler, sadece benim şimdiye kadar ele almamış oldu­ ğum ayrıntıları içeren pasajlarda zikredilmiştir.

Sir Denison R oss'a bana verdiği cesaret ve eserime gös­ terdiği ilgi, Royal Asiatic Society'ye de eserim i yayınla­ mayı kabul ettiği için teşekkürlerim i sunmak isterim. Ayrı­ ca, bu konferansların İngilizce'ye çevrilebilmesinde Miss

1Zurd Geschichte Aııgoras im M illelaller; Festschrift Georg Ja-

cob, (Leipzig. 1932) içinde, ss. 329-354. - D os Fiirslentum Menlesche. Studie zar G eschichte tt'estklelnasiens im 13. - 15. Jahrhunderl (Istan- buler M itteeilungen, hg. Von der Abteilung İstanbul des Arclıaelogisc-

hen İnslituls des Deutscheıı Reiches. ii), İstanbul 1934, xvi. - Von der

Byzcıntinischen zur Türkischen Toponynıie; Byzantlon, x. 1935 içinde,

ss 11-64 - Denx chcıpiîres de l'histoire des Turcs de Roıtm; Byzcıntion, xi, 1936 içinde, ss. 285-319.

(7)

Elizabeth K aıa-M ikhailova, M iss Joan Hussey ve Mr. Pe- ter Charanis'in büyük yardım ları dokunduğunu belirtm eli­ yim. Son olarak, yayınlam adan önce kitabı dikkatle oku­ yarak düzeltm elerde bulunan Profesör H. A. R. Gibb'e minnettarlığımı belirtmeyi bir borç bilirim.

Brüksel P a u l YViltek

(8)

GELENEĞİN ELEŞTİRİLM ESİ ve SORUNUN ORTAYA KONM ASI

I

Dünya tarihinin bilinen büyiik evrensel monarşileri ara­ sında Osm anlı İm paratorluğu, topraklarının çok geniş bir alana yayılması ve varlığının uzun süreli olması dolayısıy­ la, özel bir yere sahiptir. 1300'lerde son derece mütevazi bir kökenden doğduktan yalnızca bir yüzyıl sonra açıkça evrensel egem enlik düşüncesini benim sem iş ve daha sonra eski dünyanın üç kıtasında, A vrupa, A sya ve Afrika'da ge­ niş topraklan işgal ederek bu düşünceyi hayata geçirm iş­ tir. Bu muazzam alanda O sm anlı imparatorluğu, yüzyıllar boyunca, bütün siyasal olayları belirleyen rakipsiz bir güç olduğu gibi, bu ülkeler için aynı zam anda izleri im parator­ luğun kendisinin yokoluşundaıı çok sonra bile silinmeyen bir kültürel dönem in tem silcisi olmuştur.

D ünya tarihinde O sm anlIların kurduğu bu im parator­ luk, her şeyden önce, yeniçağın başlangıcından çok yakın yıllara denk modern çağların egem en İslam gücünü temsil eder. G erçekten de, İslam dünyasının eh geniş ve en önem li bölüm ünü kendi yönetim i altında birleştirmiştir.

(9)

Suriye, Filistin, Irak ve M ısır, Arap yarım adasının en önemli ülkeleri, Osm anlı sultanının "gölgesi altında"ydı. Bu m uazzam alan, Batı A kdeniz’deki Tunus ve Cezayir gi­ bi bağımlı devletlerin ve Güney Rusya Hanlığının eklen­ mesiyle daha da genişlemişti. Modern çağlarda başka hiç­ bir İslam hükümdarı, İslamın iki kutsal kenti M ekke ve M edine ile Halifelerin eski yerleşme merkezleri Şam, B ağ­ dat ve Kahire'yi elinde tutan Osmanlı sultanı ile karşılaştı­ rılabilecek bir durumda değildi. Orduları bir Viyana kapı­ larında, bir H azar Denizi kıyılarında boy gösteren, P olon­ ya'yı ve Habeşistan'ı işgal eden; donanm ası Hint Okyanu- sıı'nda ve Atlantik'te kol gezen ve Cebel-i Tarık Boğazını denetim altında tutan O sm anlı'nın muazzam gücü ile karşı­ laştırıldığında, Fas ve İran'ın, Türkistan prenslerinin, hatta Hindistan'ın Büyük M oğollannın lafı mı olurdu? Ve İsla- mın manevi yaşamı da, bir kez daha İstanbul'da, O sm an­

l I ' n ı n payitahtında, eski Bağdat ve Kahire kütüphaneleri­

nin hâzinelerinin toplandığı ve İslam entelektüel faaliyeti­ nin zengin bilim kurum larınca büyük ölçüde desteklendiği bir m erkeze kavuşmuştu. Bu m erkez, biraz kuru da olsa görkemli bir mimari yaratm ış ve bu mimari, im paratorlu­ ğun bütün diğer kentlerinin görünüşünü biçim lendirm iş ve H indistan'a dek yayılmıştı.

Ancak Osmanlı tarihine daha yakından baktığımızda, İslam dünyasındaki bu egem enliğin im paratorluğun kendi­ si için yalnızca ikincil bir öneme sahip olduğunu görürüz. Daha önce saydığımız, im paratorluğa bağlı Eski İslam ül­ keleri, yalnızca daha eski bir çekirdeğe eklenmiş bir dış bölgeyi tem sil ederler. Daha sonra aldığı biçim iyle İslam dünya-im paratorluğundan çok daha küçük olm akla birlik­ te, bu eski çekirdeğin kendisi, aynı şekilde evrensellik id­ diası taşıyan biv im paratorluk haline gelmişti bile. K üçük A sya ve Balkanlarda daha önce Bizans'ın egemen olduğu bölgelerde doğup büyüm üş olan bu çekirdek, en sonunda

(10)

bu bölgenin doğal m erkezi olan Konstantinopl'u ele geçir­ miş ve böylece bin yıldan uzun bir zaman im paratorluk geleneğine zemin olm uş ve bir başkente kavuşmuştu.

O sm anblann kendilerinin, kapladığı "Rum" -Roma, y a­ ni Bizans- böyleleri nedeniyle verdikleri adı kullanarak, "Rum Sultanlığı" diyebileceğim iz bu daha eski Osmanlı İm paratorluğu, sonraki ve daha geniş İslam im paratorluğu içinde hiçbir zaman tamamen erim edi, bütünün canalıcı çekirdeği olma durum unu her zaman korudu ve kendi özel siyasal geleneğinin İslam im paratorluğunda sürmesini sağ­ ladı. Osm anlIların ilk ortaya çıkışlarından itibaren, bu si­ yasal geleneğin başlıca unsuru Hıristiyan kom şularla m ü­ cadele olmuş ve bu m ücadele, Osm anlı İmparatorluğu için canalıcı önemini hiç yitirm em işür. Osm anlılar, İslam dün­ yasında giriştikleri büyük fetihler sırasında bile, aynı anda A vrupa'daki sınırlarım genişletm e çabalarından geri dur­ mamışlardır. 17. yüzyıla dek Osm anlılar, bu sınırda hâlâ saldırı durum undaydılar; 1669'da Girit'i Venediklilerden, 1672'de Podolya'yı PolonyalIlardan aldılar. 1683'de Viya- na'yı kuşattılar. G erçekte yalnızca A vrupa'daki toprakla­ rıyla ilgili olduğu halde "Osmanlı İm paratorluğunun par­ çalanması" adı verilen yavaş, adım adım çözülme süreci­ nin başlam ası ise, ancak 1699 Karlofça barışı ile olmuştur. Ne var ki, im paratorluğun tümünün çapıyla karşılaştırıldı­ ğında halitada küçük görünseler de, A vrupa'da yitirilen toprakların, bütün üzerinde derin izler bıraktığı ve A vru­ pa'da aldığı yaralardan hem en sonra im paratorluğun geri­ lemeye ve çöküşe gittiği yorumu haklı olarak yapılmıştır. Gene de, bu gerilem enin hızlı olm adığını söylemeliyiz. Bu süreç, ancak 19. yüzyılda hız kazanm ış ve 20. yüzyılın ba­ şında da sona ermiştir. Nihai çöküşün, Balkan Savaşı so­ nucunda A vrupa'daki topraklan neredeyse tüm ünün kay­ bından hem en sonra gerçekleşmiş bulunm ası da son dere­ ce anlamlıdır. Balkan yenilgisi, Osm anlIların Hıristiyan ül­

(11)

kelerini egem enlik altına alm a ihtiraslarından kesinlikle ve sonsuza dek vazgeçm eleri dem ekti ve bu da yönlendirici düşüncelerinden, devletlerinin varlık nedeninden (raison d ’etre) vazgeçmeleri anlam ına geliyordu. Dolayısıyla B al­ kan Savaşı'ndaki yenilgi. Osm anlı İmparatorluğu'nun kal­ bine indirilm iş bir darbeydi ve birkaç yıl sonraki Büyük Savaşın yol açtığı çözülme, yalnıza kaçınılm az bir sonuç­ tan ibaretti. Bu vazgeçiş, en iyi ifadesini, Osmanlıl.arın Bü­ yük Savaş sırasında ezeli düşmanları H absburg monarşisi ile yaptıkları ittifakta bulur. Bu ittifak ile hem Avusturya, hem de Türkiye im paratorlukları en temel gelenekleriyle olan bağlarını koparm ışlar ve böylece ömürlerini tam am la­ mış olduklarını ortaya koymuşlardır. Her iki im paratorlu­ ğunda Büyük Savaş sınavından geçemeyip kesin olarak ortadan kalkması, hiç de şaşırtıcı değildir.

Konuya giriş oluşturan bu yorumlarda, az sonra O s­

m a n l I im pratorluğu’nun doğuşunu açıklam aya çalışırken kullanacağım bakış açısını şimdiden vurgulam ış oldum. Biz, 16. yüzyılda Selim ile Süleyman'ın fetihleri sonucun­ da ortaya çıkan büyük İslam im paratorluğunu değil, daha eski olanı; İslam dünyasında üstünlük kurulm asından ziya­ de Hıristiyan kom şularıyla mücadeleyi vurgulayan esas geleneği, aynı zamanda o daha büyük İslam im paratorlu­ ğunun da sonuna dek genel eğilimini oluşturm uş olan Rum Sultanlığını ele alacağız. Dolayısıyla esas olarak şu sorularla ilgileneceğiz: Osm anlı devletinin siyasal gelene­ ği, itici gücü nasıl oluştu bu tür idealler üzerine kurulu bu devlet, geri kalan İslam dünyasının daha geniş bölüm üne yayılm ası yalnızca zorunlu bir sonuç ve bir zaman sorunu olan bir im paratorluk haline nasıl geldi?

Hemen belirteyim ki, im paratorluk yönündeki gelişm e­ nin belirleyici dönüm noktasının, 1453'de Konstantinopl'u fetheden II. Sultan M ehmet zam anında gerçekleştiğini dü­ şünüyorum ; dolayısıyla incelem em izi, yakın geçmişte aynı

(12)

sorunu ele alan kitaplardan çok daha öteye götüreceğiz. Bu kitapların en eskisi olan, H erbert A dam Gibbons'un

1916’da Oxford'da yayınlanan The Foundation o fth e O

tta-■man Em pire’ı (Osmanlı İm paratorluğu'nun Kuruluşu) Os-

manlı tarihinin ilk dönem leriyle ilgili çok sayıda soruna işaret ettiği için çok değerlidir. Ama anlatısını, henüz bir im paratorluğun gerçekleşmesinin sözkonusu olamayacağı 1403 yılında sona erdirir. O ysa tam tersine, Ankara'da T i­ mur'a feci bir şekilde yenilen OsmanlIların bu yılda, kendi siyasal varlıklarını bile tehlikeye sokan ve devletlerinin gelişmesini neredeyse yarım yüzyıl durduran son derece kritik bir durum a düşm üş olduklarını, ileride göreceğiz. A ynca, Doğubilimci (Orientalist) olm ayan birisi tarafın­ dan yazılan bu kitap, D oğubilimcilerin araştırm aları sonu­ cunda oıtaya çıkan son derece ayrıntılı incelem eleri ve so­ nuçları gözardı etmektedir. D aha yakın geçm işte, bu konu hakkındaki bütün ayrıntılı sonuçlar, biri İsviçreli Rudolf Teschudi, diğeri de W illiam L. Langer ve Robert P. Blake adlı A m erikalılar tarafından yazılan iki açık seçik araştır­ mada ortaya konm uştur.2 Doğal olarak daha ilgi çekici olanı, bu konuda kendisi de önemli m iktarda araştırma yapm ış olan ünlü Türk bilimadamı M ehm et Fuat Köpıü- lü'nün incelem esidir. Les Origiııes de I ’Em pire Ottomaıı1 [Osmanlı İm paratorluğu'nun Kuruluşu] adlı ilginç ve önemli kitabı, 1935 yılında Sorbönne'da Cercle d'Etudes

Turques'c [Türk A raştırm aları Merkezi] verdiği konferans­

lardan doğm uştur. Ne yazık ki bu kitap da, en erken dö­

2. R. TSRCH UDI, Vom ailen Osmanischen Reich (Tübiııgen, 1930); W. L. LANGER and R. P. BLAKE, The R ise o f the Oıtoman

Turks and its H isto h c a l Backgroıuıd; Am erican H istoricial Revieu-, xxxrii, 1931 içinde, ss. 468 505.

3. Paris, 1935 (E tudes O rientales, publiĞes par I'Institut Français d'Archeologie de Stamboul, iii).

(13)

nem le sınırlıdır ve 14. yüzyılın başından öteye geçmez. D olayısıyla, im paratorluğa doğru gelişmenin açıklanması açısından özellikle önemli olan bütün sorunlar, bu çalış­ m ada tüm üyle eksiktir. Köprülii'nün konferanslarından bir yıl sonra, Paris'deki aynı Ç e r d e d'Etudes'c ben de konuya ilişkin kendi görüşümü oıtaya koyan bir konferans ver­ dim"1. Bu birkaç değinmeden de anlaşılacağı gibi, bu konu çeşitli ülkelerden çok sayıda bilim adamının ilgi odağı du­ rumundadır. D aha önce belirttiğim gibi ben, im paratorlu­ ğun doğuşu sorunu üzerinde yoğunlaşacağım ; birçok araş­ tırma bu başlığı taşısa da, bugüne dek ihmal edilmiş bir bakış açısıdır bu. Bütün araştırm alar OsmanlIların kökeni­ ni ve siyasal varlıklarının ilk başlangıçlarını incelemekle yetinm ekte ve bu başlangıçların, örneğin bir II. Mehmet'in kurduğu sonraki evrensel m onarşiden henüz ne kadar uzak olduğunu ortaya koym akta, devletleri bir im paratorluk ha­ line gelm eden önce O sm anlılann gerçekleştirm ek zorunda kaldıkları önem li gelişmeyi ele almamaktadırlar. A m a biz de dikkatim izi, kökenlere çevirm ek zorunda kalacağız. A raştırm am ızı bu ilk başlangıçlara yönelten şey safça bir m erak değil, O sm anlı Devleti tarihinin, bütün kendine öz­ gü yanlarıyla, ancak kökeni incelediği zaman anlaşılabile­ ceği inancıydı. H er devletin, varlığını, onu yaratan neden­ lere borçlu olduğu yolundaki iyi bilinen önerm e, Osmanlı Devleti için de kesinlikle geçeriidir ve onun kökenleri hak­ kında daha açık bir kavrayışa ulaştığım ız şu gün, Osmanlı talihinin sonraki, hatta en yakın dönem lerini daha iyi anla­ yabildiğim izi söyleyebilirim.

Çok yakın zam anlara dek, O sm anlılann kökeni hakkın­ da Türk resm i tarih yazıcılığının söylediklerini

yinele-4 . Konferanslarım, ek referanslar v e bibliyografya ile birlikte,

Byzantion, sayı xi'dc yayınlanmıştır. (Deux chapitres de l'histoire d es Turcs de Roum).

(14)

eklle yetinilirdi. A vrupa'da çok erken bir zamandan itiba­ ren, H ıristiyanlık aleminin müthiş düşm anı ama aynı za­ manda da Avrupa devletlerinin kendi aralarındaki çatışm a­ larda çok aranan bir m üttefik olan renkli Osmanlı D evleti­ ne ilişkin pek geniş bir edebiyat mevcuttur. Ve bu resmi Türk geleneği, daha 16. yüzyılda kabul edilmiş durum da­ dır. Josef von H am m er-Purgstall, standart Osmanlı tarihi sayılan anıtsal çalışm ası, tümüyle özgün kaynaklara daya­

nan G eschichîe cles Osmanischen Reiches [Osmanlı D ev­

letinin Tarihi] adlı eserine hiç sorgulanm aksızm alınca, bu görüşe sonraki biitün anlatılarda değişm ez bir yer kazan­ dırmış oldu.

Bu geleneğe göre Osm anlı Tiirkleri, 13. yüzyılın başın­ da M oğol istilasının baskısıyla, devletlerinin kurucusu olan ve ona ismini veren Osman'ın büyükbabasının önder­ liğinde A nadolu'ya göçetm ek zorunda kalan göçebe bir aşiretti. En sonunda, Eskişehir yakınlarında Bizans- Selçuklu sınırında yerleşm işlerdi. C ihangirâne bir devlet çıkardık bir aşiretten: Osmanlı şairi Namık Kemal, 19. yüzyılda, Osmanlı atalarının bir mucize olarak değerlen­ dirdiği siyasal başarısını bu sözlerle övüyordu. Eğer olay­ lar geleneğe göre cereyan etmiş olsaydı, gerçekten de bir mucizeden sözetm ek durum unda olurduk. Tarihte, göçebe aşiretlerin çok sayıda geniş egem enlikler kurdukları bili­ nen bil- gerçektir, ama bunların hiçbiri O sm anlılannki ka­ dar uzun ömürlü olmamıştır. A yrıca, kuruluşları da çok farklı koşullarda gerçekleşm iş, önce göçebelerin kendi aralarında şiddetli m ücadeleler olmuştur; bu m ücadeleler içinde aşiretlerden biri üstünlüğü ele geçirir ve diğerlerini zor yoluyla tek bir birim de birleştirir. Bu birleşik göçebe güç daha sonra bütün o müthiş ve karşı konulm az kuvve­ tiyle bir kasırga gibi çevredeki uygar ülkelere saldırır ve onları az ya da çok geçiçi bir im paratorlukta eritir. 13. yüzyıl K üçük A syası'nın koşullan hakkında bugünkü bil­

(15)

gim iz, göçebe T üık aşiretleri arasında böyle şiddetli çar­ pışm aların hiç söz konusu olmadığını söyleyebilm em ize imkan verm ektedir; ve OsmanlIların fetihleri bizlere çok hızlıym ış gibi görünse de, göçebe istilaları ile, örneğin M oğollarınki ile karşılaştırıldığında alabildiğine yavaştır. İkinci ve üçüncü bölümlerin, bu noktalarda kesin yargılara varm ayı sağlayacağını umuyorum.

19. yüzyılda gelişen eleştirel tarih araştırmacılığı bize, iyi bilinen bir örneği verecek olursak, Livy'nin Roma İm- paratorluğu'nun kuruluşuna ilişkin açıklamasını bir efsane olarak almayı öğretm iştir. D olayısıyla, Omanlı geleneğine de aynı şekilde kuşkuyla yaklaşıp dilbilimsel (Filolojik) eleştiri yöntem lerini uygulayarak bu geleneği daha titiz bir incelem eye tabi tutm ak için, her türlü gerekçeye sahibiz dem ektir. Bu, önce bu geleneği geriye doğru eldeki en eski kaynaklara dek izlem ek, sonra da kendi içinde çelişkili öğeler ve içinde doğduğu çevrede de bilindiği varsayılabi- lecek diğer efsanevi ya da tarihsel anlatılardan parçalar ta­ şıyıp taşım adığını gözden geçirmek demektir.

Ç 6 . yüzyıl saray vakaniivisliğinden bu yana, O sm anlı­ larca kaleme alınmış bütün tarih eserlerine damgasını vu­ ran resmi O sm anlı geleneği Osman'ı 52 göbekten (hatta daha bile uzaktan) Nuh Peygam berin soyuna bağlar. O s­ man'ın soyacağının Gök Alp'i ve babası O ğuz Kaan'ı da içermesi önem lidir, çünkü böylelikle Oğuzların aşiret efsa­ nesiyle bağlantı kurulm uş olm aktadıı^ Oğuzlar, T üık kav- m inin en önemli kollarından biri ve hatta, tarihte oynadık­ ları rolü gözöniinde tutarsak diyebiliriz ki, en önde geleni­ dir. 10. yüzyılda O ğuzlaıyO rta A sya'dan güneye ve batıya doğru göçe başlam ışlar; büyük kitleler halinde İran'a, E r­ m enistan'a, A nadolu'ya, Kafkasya ve Güney Rusya'ya gir­ mişler; bir kısm ı oradan Tuna'yı aşıp Balkanlara, diğerleri de M ezopotam ya ve Suriye'ye ulaşm ışlardır. 11. yüzyılda, Selçukluların İslam dünyasının büyük bölüm ü üzerinde

(16)

egem enlik kum lalarına yardım cı olan Türk kitleleri de O ğuz idiler. G ene, Selçukluların önderliğinde Oğuz göçü­ nün gerçekleştiği bu 11. yüzyıla ait bir eser, Oğuzların 24 aşirete ayrıldığını anlatmaktadır. Bu, 1077 yılında Bağ­ dat'ta Kaşgarlı M ahm ut adlı bir Türk tarafından Arapça olarak yazılan ve Tiirklerin yalnızca dillerini değil, coğraf­ yalarını, tarihlerini ve folklorlarını da ele alan ünlü D

ivan-ii Lilgat-it Türk'tür’. Bu eski tanıklığa karşın, Oğuzların 24

aşirete ayrılmasını tarihsel bir gerçek olarak kabul etme­ miz çok zordur ve Oğuzların "ceddi âlâ"sı O ğuz Han'a 6 oğul, oğullardan her birinden de dörder tane olmak üzere 24 torun yakıştıran bu sav, daha çok sistem leştiıiei bir ef­ sane niteliğindedir. Kaşgarlı M ahm ut6, kendi zamanında bu 24 aşiretten İlcisinin tarihten silindiğini söylem ekle bir­ likte, bu 24 sayısının herhangi bir dönemde gerçekten va­ rolm uş olması olasılığı iyice zayıftır. Başlangıçta şu ya da bu sayıda olan aşiretlerin isimleri, sonradan, O ğuz Han'ın 6 efsanevi oğlunun soylarına dörder dörder bağlanabilm e­ lerini sağlamak için, üzerlerinde oynanarak 24'e denkleşti­ rilm iş olsalar gerektir7. Sözü edilen 6 efsanevi oğul Gün Han, Ay Han, Yıldız Han, G ök Han, Dağ Han ve Deniz Han'dır. İlginç olan nokta, O ğuz ile oğlu Gök Han'ın Os­ man'ın ataları arasında sayılm asına karşın, O ğuz soykiitü- ğündeki en önem li isim olan ve gerçekten varolan bir

5. Kitabın vazılış tarilıi için, bkz: A. Zeki VELİDİ, A lsı: Mecmua­

s ı, ii, İstanbul' 1932, s. 77 ya da KÖPRÜLÜZADE M. FUAT, Tiirk D ili ve E debiyatı, İstanbul, 1934, s. 35. Burada, birinci yazarın tezi iyi

bir şekilde tanıtılmıştır.

6. İstanbul basımı, 1333-1335, iii 307, 5 s.

7. Bu soyküıüğü düzenlem esine ilk kez 1300 dolaylarında REŞİ-DEDDİN'in Cami üt-Tevari h'indc rastlanmaktadır; bkz: M. Tlı. HO-U TSM A, D ie Ghuzentânıme, \Viener Zeitşchrift f ü r die Kunde des

(17)

O ğuz aşiretini sim gelem esi gereken torun adının, gelenek­ sel isim lerden herhangi birisiyle çakışm amasıdır. Osmanlı soyağacı ile ilgili bir araştırm am da8, 52 isim arasında 31 tanesinin Osman'ın soykötüğüne sonradan, büyük bir ola­ sılıkla Osman ile Nuh arasında 21 isimlik bir soyağacmın kronolojik tutarsızlığını ortadan kaldırm ak amacıyla, ek ­ lenmiş olduğunu gösterm iştim . Bıı 21 isimlik özgün soya- ğacının varlığına, 15. yüzyıl vekayinam eleri de tanıklık et­ mektedir. Sultan II. M ehm et zamanının tarihçelerinden Şiikrullah, Osman'ın babası Ertuğrul'un, O ğuz Han yoluyla Nuh Peygam berin 21. göbekten torunu olduğunu yazm ak­ ladır. Ertuğrul'un atalarının isimleri verilmem ekle birlikte, metne sonradan eklenmiş 31 isimlik bölüm, gözardı edebi­ lecek ve böylece ilk baştaki soyağacı yeniden oluşturulabi­ lecek derecede belirgindir. Bu ilk "silsile-name"de (soykii- tiiğü) ise. Gök Han'dan sonra ve Oğuz'un torunu olarak

"Çamundur" diye bir adla karşılaşm aktayız; bu adın, Gök

Han'ın O ğuz Efsanesindeki 4 oğlundan biri olan

"Çavıü-dur" olduğunu bu üstelik de gerçek bir kabile adı olan

"Çavdar"a denk düştüğünü rahatlıkla çıkarabiliriz.

"Silsile-nam e''ye sonradan yapılan ekleme, en geç, 21 isimlik eski soyağacm ın daha önce gördüğüm üz gibi hâlâ belleklerde olduğu, K onstantinopl fatihi II. M ehm et zam a­ nında yapılmış olmalıdır. Bütün soy bağlantısını bölen böylesi bir eklemenin yapılabilmesi ve kendini kabul ettir­ mesi, herhangi bir kabile duygusunun eğer var idiyse, d a­ ha o zam andan ortadan kaybolm uş olduğunun kanıtıdır. Bu yargı, diğer bazı olgularca da desteklenmektedir. Ö rne­ ğin, II. M ehm et zam anında Osman hanedanına birbirinden çok farklı kökenler, sözgelimi bir Arap kökeni yakıştırıldı- ğını görüyoruz. Bu dönem in tarihçileri, OsmanlIların

ata-8. D er Stanımbaum der O sm anen; D er İslam, xiv, 1925 içinde, ss.

(18)

a n arasında, 12. yüzyılda Konya'ya göçederek orada M üs­ lüman olan ve Selçuklu Sultanının kızlarından biriyle ev­ lenen, Kommen hanedanından Bizansh bir prensi bile say­ maktadırlar. Y azarlann m uhayyilesinin uydurm akta ser­ best olduğunu ve yaşayan güçlü bir gelenekle bağlı olm a­ dıklarını görüyoruz.

Bütün bu soykütiikleri arasında en başarılı olanı ise, ge­ ne bir O ğuz "silsile-name"sidir; buna göre Osm an'ın soyu, Oğuz'un oğullarından en büyüğü olan Gün Han'ın 4 oğlun­ dan en büyüğü Kayı'ya dayanm aktadır. Bu "silsile-name", Gün H an'a değil de kardeşi Gök H an'a dayanan diğer "sil­ sile-name" ile çelişm ektedir; bu çelişki, örneğin 16. yüzyı­ lın titiz ve bilgili Osm anlı tarihçesi Sadettin’i epey uğraş­ tırmış ve sonunda çareyi, her iki O ğuz geleneğine birlikte yer verm ekte bulm uştur9. 148l'd e özel bir küçük soy araş­ tırması yapan bir başka Osm anlı yazarı B ayati10 ise bu güçlüğü, diğer isim leri değişdrm eksizin Gök Han'ı Gün Han'a çevirip Kayı'yı Gün Han'ın oğlu yaparak çözmüştür. Çağdaş yazarlar G ök H an geleneğini .gözardı etm işler ve soyun Kayı'dan geldiğine inanmışlardır. H atta Fuat K öprü­ lü bile bu geleneği reddedem em iştir; hâlâ, O sm anlılann Kayı O ğuzlan olduğunu ve devletlerinin de başlangıçta kabile bağlan üzerine kurulu olduğunu savunm aktadır11. Ama, gerçek ortadadır. Kayı'nın O ğuz'un en büyük oğlu­ nun en büyük oğlu olm ası ve dolayısıyla O ğuz'un meşru varisi olan Kayı aşiretinin bütün O ğuz aşiretleri arasında en önde geleni sayılması, daha başından şüphemizi çekm e­

9. SA'DEDDÎN, Tâcü't-Tevarih, İstanbul, 1279-1280, i, 13. sayfa­ nın sonu ve 15. sayfa.

10. H A ŞA N B. M A H M U D BAYATİ, Câm -ı Cem-Ayin, A li Emi-ri-yayını, İstanbul, 1331.

11. M. FUAT KÖPRÜLÜ, L es O rigines de l'Empire Ottoman, ss. 82-86.

(19)

lidir. K ayı'ya atfedilen efsanevi paye daha sonıa, Osm anlI­ ların bil- im paratorluk haline geldiği dönem de verilm iş ol­ m asaydı, durum tüm üyle farklı olurdu. O zaman, Osm anlı- lıların gerçekten Oğuzların Kavı boyundan oldukları görü­ şünü kabul edebilirdik; Kavı boyuna verilen olağanüstü paye de, O sm anlıların yüksek siyasal kaderleriyle geleneği bağdaştırm ak için sonradan uydurulm uş bir şey olarak açıklanabilirdi. A m a Kayı aşireti bu en öndeki yerini daha 11. yüzyılda, Osm anlıların sözkonıısu bile olmasından çok önce almış durum dadır. Kayıların Kaşgarlı M ahmut'un verdiği Oğuz aşiretleri listesinde12 ikinci sırayı tuttuk!an doğrudur ama bu, birinci sıra kadar değerli bir yerdir; çün­ kü ilk sıradaki aşiret, o dönem de egemen olan Selçuklu hanedanınınkidir ve onların sarayında yazılan bir eserde, bu aşiretin birinci sırayı alması zorunludur. Gelgele!im, başta yer alan bu Kayı aşireti, Oğuzların talihinden bildi­ ğim iz kadarıyla, pek sivrilmiş bir aşiret değildir; tersine, daha ünlü O ğuz sülaleleri, başka aşiretlere mensuptur. M enkıbe, iktidarın en sonunda meşru sahibine, Oğuz'un en büyük torunu Kayı'nın aşiretine geçeceği kehanetini yapa­ rak durumu ku llan ılıştır13. Dolayısıyla, Osm anlı yönetici­ lerini bu aşiretin soyundan geliyor gösterm ek pek çekici bir şeydi. Bu kökenin O sm anlılar arasına ilk ne zaman gir­ miş olduğunu bilm ek ilginç olurdu, çünkü bu, onların im­ paratorluk ülkülerinin gelişm esinin kesin bir göstergesidir. O sm anlılann soyağacına II. M ehm et zam anında dahil edi­ len bu kökenin, daha M ehm et'in babası II. M urad zam a­ nında varolduğunu kanıtlayabiliriz. II. M urad'ın son za­ m anlarında yazılm ış olan bir tarih, Yazıcıoğlu Ali'nin ibni

12. D ivaıı-ı Liigat-iı Türk, i, 56 s.

13. D ede Koıkucl Kitabı'm n ilk satırlarına bakınız; KİLİSLİ M U­ ALLİM RIFAT yayını, İstabul, 1332.

(20)

Bibi'nin Selguknâme'sinden yaptığı Türkçe uyarlam a14, tü­ müyle bu Kayı geleneğine bağlıdır. A m a aynı II. Sultan M urad zam anında Osm an'ın soyu Gök Han'a dayandıran ve dolayısıyla Gün Han'ın oğlu Kayı'nın soyuna dayanm a savıyla çelişen başka bir "si.lsile-name"nin yalnızca O s­ m a n lIla r ın kendileri tarafından değil, iyi ilişkiler sürdür­ dükleri doğulu bir Türk hüküm darı olan Kaı akoyunlu Ci- hanşah'ın13 sarayında da ortaya atıldığını ve kabul gördü­ ğünü görüyoruz. Birbiriyle çelişen bu iki O ğuz geleneğini, II. M urad'ın zamanından, yani 15. yüzyılın birinci yarısın­ dan daha geriye izleyem em em iz, pek de rastlantı değildir. O dönemin edebi gelişm esinin ışığında, Kayı geleneğinin, ilk "romantik" hareketin doğduğu ve ulusal Türk geçmişi konusunda bir ilgi uyanm asına yol açtığı II. M urad zam a­ nında geliştirilmiş olduğunu varsayabiliriz. Daha II Murad dönem inde bu Kayı geleneği, Osmanlı sarayı tarafından açıkça benim senm iş durum daydı. Bu sultanın kestirdiği bir sikke16 üzerinde, Kayıların aşiret simgesi, yani "tam- ga"sı bulunm aktadır; bu sim ge sonradan İstanbul tophane­ sinin arması olm uştur17.

14. Bu Türkçe Selçukndme ya da Oğuznâme'nm bölümü. M. Tlı. HOUTSM A tarafından yayınlanmıştır: Recueil de ie.xtes relatifs â

l ’histoire des S eldjoucides, cilt iii. Leiden, 1891-1902: ayrıca bkz: P.

WİTTEK, Der İslam. xx 1 9 3 1 .2 0 2 s.

15. KÖPRÜLÜZADE M. FUAD'ın Türk E debiyatında İlk M uta­

savvıflarında, (İstanbul, 1918) s. 278, not 2'de ŞÜKRULLAH'laıı ak­

tardığı parçaya bakınız.

16. HALİL EDHEM , M eskiikât-ı Osm aniye, i, İstanbul. 1334, No. 159, 193 ve 225.

17. Örneğin, Victoria and Albert Museum'da 100 M asterpieces

Mohammedan and O riental (London, 1931) içindeki 13. levhada gö ­

rülen miğferin, sağ göz için bırakılan yarım daire şeklinde deliğinin hemen üzerinde (ı Y ı) şekline benzer bir işaret, yani Kayı "tamga"sı' bulunmaktadır

(21)

Ö te yandan G ök versiyonunun, bir soykütüğüne dönüş­ müş biçimiyle aynı "romantik" hareketin ve dönem in bir ürünü olm akla birlikte, daha eski geleneklerle bağlantılı olduğu kesindir. 1400'lerde yazılmış bir İskender destanın­ da, A hm edi'nin İskendernâm e'ûnde., OsmanlIların kısa bir tarihçesinin yer aldığı bir bölüm vardır18. Bu bölüm , 14. yüzyılın sonuna ait olan ve korunm uş olm amakla birlikte, içinde erim iş olduğu daha sonraki vekayinam elerde hâlâ ayırdedilebilm esi A hm edi'nin dizeleri sayesinde mümkün bulunan bir vekayinam enin m anzum hale getirilmesinden ibarettir. Bu en eski kaynakta, O sm an’ın babası Ertuğrul’u belirli bir Gök Alp ve başka birçok O ğuz ile birleştirm iş olan silah arkadaşlığı anlatılm aktadır19. D aha sonraki soy- kütüğü spekülasyonlarının soyu Oğuz'a dayandırm asının kaynağı, işte bu metindir. A yrıca, Gök O ğuz koluna m en­

sup Çaviildur aşiretinin, erken Osm anlı talihinde gerçek­

ten bir rol oynam ış olduğunu gösteren bir belirti de vardır. Bu aşiret başlangıçta, önemli bir kom şu em irlik olan Geı- miyan beyliğinin hizm etindeki tehlikeli bir düşm andı ve O sm anlıları epey uğraştırm ıştı; am a sonunda Osm anlIlara yenildiler ve daha sonra Osmanlı topraklarında yerleşen G erm iyanhlar arasında m uhtemelen bu aşiretin bazj m en­ suplan da bulunm aktaydı20. Bunlar, eski vekayinam eleıde-

ki "Çavdar Tatarları"dıı. Bugün Çodarhisar denen yerde,

Rom alıların büyük Ezani tapınağının kalıntıları arasında, K ütahya'nın güneyinde kale benzeri bir üsse sahiptiler.

18. Bkz: P. WITTEK, D e r Islanı, xx, 1931 içinde, 205 s; ve

Byzan-tion, xi, 1936 içinde, s. 304, not 1.

19. D i e altosm anischen anonymen Chroniken, ed. F. GIFSE, i, Breslav, 1 9 2 2 ,3 ,1 ,1 2 ; ve ii (Almanca çevirisi), Leipzig, 1925,7,1.6.

20. NEŞRİ; Th. NÖLDEKE'nin Zeitschrift d e r deutschen

morgen-landischen G esellschafı, xiv, 1859 içinde, Neşri'yi ele aldığı yerler; ss.

(22)

Dolayısıyla, O sm anlılar arasındaki en eski O ğuz geleneği­ nin, G ök Han'ın oğlu Çavuldur'un adıyla bağlantılı olması hiç de şaşırtıcı değildir. A ncak, OsmanlIların kendilerinin -bu önemli olguyu vurguluyorum -, tarihlerine sonradan eklenm iş olan bu gelenekle, köken itibarı ile hiçbir bağlan yoktur.

Şimdi, resmi geleneğe dönelim. Bu gelenek, M ahan pa­ dişahı olup sonradan M oğolar ülkeyi talan edince buradan göçeden, Ertuğrul'un babası ve Osman'ın da büyükbabası Süleym an'ın tarihçesini vermektedir. Süleyman, Rom alıla­ rın ya da BizanslIların ülkesi olan Diyar-ı Rum'a yani Kü­ çük Asya'ya doğru hareket etmiş, ama sonradan Suriye'ye yönelerek, Halep yakınlarında Caber kalesine çok yakın bir yerde Fırat'ı geçm eye çalışırken nehirde boğulmuştur. Geleneğin bu bölüm ünü de II. M ehmet zamanı kadar geri­ ye izleyebilir ve bir kez daha, Osm an'ın büyükbabasıyla il­ gili bir diğer farklı geleneğin varlığını saptayabiliriz. Bu gelenekte büyükbabanın ismi başkadır ve ne Süley­ man'dan, ne de yaptığı işlerden sözedilm ektedir21. Ayrıca, en eski kaynakta, yani A hmedi'nin eserindeki tarihçe bölü­ münde, Osm an'ın babası Ertuğrul'dan daha geriye giden herhangi bir bilgi yoktur. Bütün bunlar, burada da, gerçek tarihsel olgularla değil, sonradan uydurulmuş edebi öykü­ lerle karşı karşıya bulunduğum uzu kanıtlam aktadır. Bu öykülerin unsurlarının, o dönem de K üçük Asya'da yaygın olan menkıbe ve destanlardan ödünç alınmış olduğu açık- tu\ Horasan ile Türkistan arasındaki Merv ülkesinde bulu­ nan M ahan, Abbasileı in önünü açm ış olan ve Türklerin de kendilerinden kabul ederek ulusal kahraman mertebesine

21. 15. yüzyılın ikinci yarısında yaşamış tarihçilerden RUHİ ve KARAM ANLI MEHMED PAŞA'nın verdiği şecerelere bkz:

Miıtei-lu n g en zü r Osmanischen G eschicte, ii, s. 135, ve Türk Tarih Encüme­ ni M ecm uası xiv, s. 87.

(23)

çıkardıkları, eski ve ünlü bir halk destanında yücelttikleri22 Ebu M üslim'in doğum yeridir. M oğollardan kaçış, A nado­ lu'nun en büyük ermişi, M evlevi deı\'iş tarikatının kurucu­ su Celaleddin-i Rum i'nin23 yaşamında da görülen bir öğe­ dir. Üstelik, bu tür açık bağlantılara, bu öykünün yer aldığı en eski Osm anlı vekayinameleri de işaret e tm e k te d ir4. Sü­ leym an'a ve onun Rum diyarına yaptığı sefere gelince, bu­ nun o sıralarda Türk A nadolu'da çok yaygın olmuş olması gereken bir destandan uyarlanm ış olduğu açıktır. Çünkü Küçük Asya'nın Türkler tarafından 11. yüzyılda fethi, 1097'de H açlıların eline geçene dek İznik kentinde uzıın yıllar egemen olan Süleym an'ın, yani Selçuklu prensi, Sü­ leym an İbni Kutulm uş'un ismi ile yakından ilişkilidir. Sü­ leym an bundan sonra Suriye'ye yönelmiş ve H alep dolay­ larında bir zafer kazandıktan hem en sonra ölmüştür; ancak bu ölümün boğulma yoluyla olm adığı kesindir. Ne var ki oğlu Kılıç Arslan hayatını aşağı yukarı aynı ülkede, Habur nehrinin dalgalan arasında yitirmiştir. Bu nehrin adı, sözlü ya da yazılı gelenek tarafından kolayca, büyük Fırat'ın üzerinde bulunan bir kale olan ve zaten Türk destanlarında daha önceden iin salmış bulunan Caber'e çevrilm iş olabi­ lir25. Halk hikâyelerinin, oğulun ölümüyle ilgili öyküyü, ilk Türk istilası döneminin önde gelen kişisi olarak Küçük A sya Türkleri arasındaki halk destanlarının kahram anı ol­ m ası gereken babaya yakıştırm ış bulunması, çok olasıdır. Böyle bir öykü, Süleyman'ı Osman'ın büyükbabası yapa­ rak, O sm anlıların tarihine sonradan eklenmiştir.

22. Bkz: W. BARTH OLD, E ncyclopedia of-Islâm içinde "Abu Müslim" maddesi.

23. Yâqût, ed. F. W ÜSTENFELD, ivs, 379, satır: 22; s. 380. satır: 4.

24. D ie ahosm , anon, Chroııiken, i, 4 (ii, 10).

25. Bkz: tBN KHALLIKAN, çev. MAC GUCKIN DE SLANE (Paris London, 1843-71), 1 ,3 2 9 .

(24)

Bu nedenle, geleneğin dilbilim açısından eleştirisinden, O sm anlılann soyunun bir O ğuz aşiretine dayandırılm ası­ nın ve bu aşiret ile önderinin kaderi hakkındaki öykünün, daha sonraki spekülatif tarih yazıcılığının uydurması oldu­ ğu ve 14. yüzyıldan kalan en eski kaynakta hiçbiri yer al­ mayan bütün bu menkıbelerin 15. yüzyıla ait sayılması ge­ rektiği sonucu çıkmaktadır. Bu dönem de tarihçilerin, bir- biriyle çelişen öyküler uydurabilm ekte özgür olmaları, gerçek bir kabile geleneğinin varolm adığının yeterli kanı­ tıdır. Dolayısıyla, Osmanlı Devletinin birliği doğal kabile bağlan üzerinde değil, başka bir temelde kurulm uş olm alı­ dır.

Daha sonraki spekülasyon bolluğuna karşın, OsmanlIla­ rın tarih geleneğinde, onların ilk siyasal yaşamının bu te­ melini açıkça ayırdetm em ize yeterli belirtiler bulmaktayız. G erçek geleneğin bu izlerinin siirülebilmesi için, önce, dil­ bilimsel eleştirinin yolu açması gerekiyordu. En eski Os- manlı tarihsel kaynağının, A hmedi'nin m anzum vekayina- mesinin büyük önemini kavradığım ıza göre, O sm anlılann kendileri ve devletleri hakkında tam olarak ne düşündükle­ rini gene Ahm edi'den izleyebiliriz: O sm anlılar bir Gaziler, İslam dininin savunucuları topluluğuydular; kendilerini çevredeki kâfirlerle m ücadeleye adamış bir İslam uç- savaşçıları topluluğu!

A hm edi'nin İskendernâm e'de Osmanlı sultanlarına, 1. Bayezid'in oğlu ve kendi koruyucusu olan Süleyman Çele- bi'nin atalarının tarihine ayırdığı bölüm , şairin bir

Gaza-vatııâme, yani Gazilerin kutsal savaşını anlatan bir kitap

yazm a niyetini açıklayan bir girişle26 başlar. Ahmedi, "Ne­ den G aziler en sonda ortaya çıktılar?" sorusunu sorar ve buna şu cevabı veriı: "Çünkü en iyiler her zaman en son gelir. Tıpkı son peygam ber M uham m ed'in diğerlerinden

(25)

sonra gelinesi gibi; tıpkı K uran'ın Tevrat, M ezm urlar kita­ bı ve Incil'den sonra gelmesi gibi, G aziler de yeryüzünde en son ortaya çıktılar" O G aziler ki hüküm ranlıkları, O s­ m a n lI la r ın hüküm ranlığıdır. Şair daha sonra, "Gazi kim ­ dir?" sorusunu sormakta ve cevabını da şöyle vermektedir: "Gazi, Allah dininin aracı, yeryüzünü çok tannlılık pisli­ ğinden arındıracak tann hizm etkârıdır (İslamiyetin, Hıris­ tiyan Üçlemesini -teslis-çok tannlılık olarak gördüğünü hatırlayalım ); Gazi, Allah'ın kılıcı, müm inlerin koruyucu ve sığınağıdır. Eğer Allah uğrunda şehit düşerse, öldüğüne inanmayın: o Allah'ın saadetine ve rahmetine kavuşm uş­ tur, ölüm süzlüğe ulaşmıştır."

Yazar, Osmanlı tarihinin tüm ünü, işte bu giriş dizele­ rinde geliştirdiği, bakışın ışığı altında ele almaktadır. Bu­ rada, "peki öyleyse, bu da yalnızca yazarın uydurduğu bir edebi öykü olamaz mı?" sorusu akla gelebilir. Bir Osmaıı- lı hüküm darından günümüze kalan en eski kitabeye bir göz atmak, bu konudaki biitün kuşkulan dağıtacaktır. 1337 yılında, Bursa'nın fethinden 11 yıl sonra bu şehirde bir ca­ mi yaptırılm asıyla ilgili-olan bu kitabede27 Osm anlı hü­ küm darı kendisine şu unvanları vermektedir: "Sultan, G a­ ziler Sultanının oğlu, Gazi, G azinin oğlu, ufuklar serdarı, cihan kahram anı21*." Bu unvanlar demetinin, genellikle Selçuklu dönem inin klasik ve çok farklı form iilasyonlan- nın kullanıldığı Osm anlı protokolü içinde, bir benzeri daha kesinlikle yoktur. D olayısıyla, bu garip form ülasyonun, ta­ rihsel bir gerçeğin, A hm edi'nin eserindeki bölüme dam ga­ sını vuran aynı gerçeğin ifadesi olduğundan em in olabili­ riz.

2 7. AHM ED TEVHİD, Târih-i Osnıani Encümeni Mecmuası'nda (v. 1914, s. 318 vd.) bu kitabeyi ilk kez okumaya teşebbüs etmiştir.

28. Sultan ibn sultan el-Ghuzât, gh âzi ibıt el-ghâzi, şu câ ed-devle

(26)

II

O SM A NLILA RA DEK TÜ RK KÜÇÜK ASYASI

Peygam berin ölüm ünün hem en ardından Suriye'nin tü­ m ünü BizanslIlardan zapteden Arapların saldırılan, M üs­ lüm an ordularının yinelenen çabalarına karşın Bizans'ın elinde tutmayı başardığı K üçük A sya’nın sınırlarında dur­ durulm uştu. Hatta, 9. yüzyıldan itibaren B izanslılar saldın durum una geçm eyi ve sının güneye ve doğuya doğru önem li ölçüde genişletm eyi bile başarmışlardı. Ancak bu, kısa süreli bir dönem oldu ve 11. yüzyılda durum , kesin olarak tersine döndü. A nadolu'nun kaderi, 107 l ’de, Erme­ nistan’ın dağlık bölgelerindeki M alazgirt savaşıyla belir­ lendi; bu savaşta Selçuklu sultanı A lp A rslan, Bizans or­ dusunu ağır bir yenilgiye uğrattı ve imparatoru da esir al­ dı. Bu olaydan birkaç yıl sonra T ürk kuvvetleri, batı kıyı­ larına dek K üçük A sya'nın tüm ünü istila ettiler ve şeflerin­ den biri, daha önceki bölümde sözünü ettiğim iz Selçuklu prensi Süleym an, K onstantinopl'dan pek uzakta olmayan İznik'te üslendi, ilk bakışla insan bu fütuhatı, Selçuklu D evletinin bir siyasi ve askeri eylem i sanabilir. O ysa daha dikkatli bir bakış, durumun böyle olm adığını; fütuhatın,

(27)

Selçuklu D evletiyle yalnızca zayıf bağları olan unsurların kendiliğinden bir hareketi olduğunu ortaya koyar.

Selçuklu Devleti, Türkistan'dan İslam dünyasına yapı­ lan bir O ğuz göçünün ürünüydü. 11. yüzyılın ortalarına gelindiğinde, bu hareketin önderleri olan Selçuklu sülalesi. Doğu İslam aleminin efendileri haline gelmişti. Yeni hane­ dan, kısa zam anda, fethedilen toprakların geleneklerine boyun eğdi. Tüm üyle İraıı-İslam modeline göre kurulmuş olan devletleri, bütün çabalarını İslam dünyası üzerinde yoğunlaştıran gerçek bir İslam devleti oldu. İlk ağızda, or- todoks İslamın, yani artık kendi denetimleri altında bulu­ nan Abbasi H alifeliğinin alanını Suriye ve M ısır'da geniş­ letme hedefini güttüler; bu iki ülke, Şii Fatım ilerin ege­ m enliği altındaydı. Selçukluların Bizans üzerinde herhangi bir em elleri yoktu. Tersine, Suriye'de savaşırken kanatlan­ ın güvenceye alabilm ek için, kesinlikle Bizans ile barış ha­ linde olm ak istiyorlardı. M alazgirt zaferiyle sonuçlanan sefere girişm elerinin biricik nedeni de, BizanslIlarla banşı sağlam anın başka yolu olmadığını görmeleriydi. Bu, fatih­ lerin tutum unda kendisini gösterir: Ordu lan Bizans toprak­ larının içinde daha fazla ilerlemedi; esir aldıkları im para­ tora çok iyi davrandılar ve dostluğunu kazanm ış olduklan inancıyla onu ülkesine geri y o lla d ıla r9. D olayısıyla, M a­ lazgirt savaşından sonra gerçekleşen Küçük A sya fütuhatı, hiçbir şekilde Selçuklu yönetiminin başardığı bir iş değil­ di. Bu fütuhatın gerçekleşm esinin altında yatan güçleri açıklayabilm ek için, Bizans ile İslam dünyası arasındaki sınırın durum una kısaca bir göz atm am ız gerekir30. Bu iki güç arasındaki sürekli savaşlar, sınırın her iki yanındaki

29. Bkz: Cl. CAHEN, La Ccınıpagne de M anziken d'cıprâs les

so-urces mıtsulmanes; B yzantion, ix, 1934 içinde, ss. 613-642.

30. Aşağıdakiler için bkz. B yzantion, ix, 290 s, ve D a s Fiirstentum

(28)

bölgelerde özel bir askeri örgütlenm enin ortaya çıkmasına yol açmıştı.

Uç adını vereceğim iz bu bölgelerdeki koşullar, hem Bi­ zans hem de İslam tarafında, birbirine çok benziyordu. Uç­ larda yaşayan lıalk, hiç bitmeyen sınır çalışmaları içinde öm ür tüketmek zorundaydı. Bu uç-savaşçılar düşmanın akınlarına karşı sürekli tetiktedir ve kendileri de sık sık düşman topraklarının içlerine doğru benzer akınlar yapar­ lar. Bu bölgelerdeki ekonom ik yaşamın temelini, yağma oluşturur. Askeri uç bölgeleri ile barış içindeki ve çalışkan iç bölgeler arasında büyük bir kültürel karşıtlık vardır ve bu karşıtlık, ırk farklılıkları nedeniyle daha da keskinleş­ miş durumdadır. Dünyanın en uzak köşelerinden kopup gelm iş savaşçı unsurların sayısının aıtm ası, sınırın her iki yanında, garip bir kavim ler ve diller karışımına, iç bölge- İerdekinden çok farklı bir insan bileşiminin oluşmasına yol açar. Ayrıca, uçlar ile iç bölgeler arasında şiddetli siyasal ve dinsel gerilim ler de vardır. Sürekli sınır çatışması, hü­ küm etle ilişkilerinde kendi önem lerinin tam olarak bilin­ cinde, şeflerine çok sadık ve m üm kün olan en yüksek ba­ ğım sızlık düzeyine ulaşmayı am açlayan ceııgaver aşiretler yaratmıştır. Bunlar, her türlü yönetsel m üdahaleye karşı çıkm a eğilim dedirler ve özellikle vergiye bağlanmaktan nefret ederler; tersine kendileri hükümetten şeref payeleri, para ve askeri yardım talebinde bulunurlar. Dinsel konu­ larda da benzer bir direniş içindedirler. Devlet dininin lıışı- m ına uğrayan sapkınlıklar, buralarda güvenli bir sığınak, çoğu zaman da coşkulu bir kabul görürler.

Yukarıda saydığım ız bütün bu gerginlik unsurları, ko­ layca açık çatışm alara yol açar ve bunun üzerine uç- savaşçıları, sınınn ötesindeki düşmanın tarafına geçmeye hazır bir durum a gelirler. Çünkü, kendi iç bölgelerindeki halktan ne ölçüde farklılarsa, düşm anın uç-savaşçılarına da o ölçüde yakındırlar. Aynı Doğu A nadolu bölgesinde

(29)

kök salm ış, aynı yerli halkla karışmış ve kültürel özellikle­ rini aynı yaşam koşullarından edinmiş olarak, birbirleıiyle günlük ilişki içindedirler ve üstelik bu ilişki her zaman düşm anca da değildir. Karşı taraftan alınan esirler, kadın­ lar ve saf değiştirenler de, kültürel değişim ve özümlemeyi kolaylaştırır.

İslam uçlarında Tiirk unsuru daha 9. yüzyılda hakim durum a gelmişti. Bu çağda Türkler, askeri sınıfın esas temsilcileriydiler. Y alnızca düzenli ordularda değil, ilk başta doğuda H orasan'da ve M averaiinnehir'de oıtaya çık­ mış yaygın bir halk hareketi olan G aziler arasında da ege­ mendiler. Bu Gaziler, yani "din mücahitleri" hareketi, kâfirler ve sapkınlarla mücadele etmek amacıyla bütün iş­ siz güçsüz ve durum undan hoşnutsuz savaşçı unsurları kendi bayrağı altında toplamaktaydı. Bu unsurları biraraya getiren kuşkusuz esas olarak ganimet umuduydu. Gazi ha­ reketi, ilk zamanlarda İslamın en önemli sınırı olan Doğu A nadolu'da da varolmuş olmalıdır. Daha sonra ise buralar­ da öylesine baskın durum a gelmiştir ki, bu sınırdaki İslam uç-savaşçılarını, tıpkı Bizans uç-savaşçılarına Bizans des­ tanı Digeııis Akritas'm yaygınlaştırdığı isim le Akritai (Ak- ritler) dediğim iz gibi, G aziler olarak adlandırabiliriz.

Bizans topraklarına saldıran Gazilerin çok güçlü hale gelmesi, özellikle 11. yüzyılın başlarındadır. Selçukluların önderliğindeki büyük O ğuz hareketi sırasında göçetmiş olan T üıklerin önemli bir bölüm ünün, yeni Selçuklu dev­ letiyle fiyef sahibi, askeri bir sınıf olarak bütünleştikleri doğrudur. Gene de, küçüm senm eyecek sayıdaki azçok özerk savaşçı grubu, aynı zamanda da İslam ülkelerinin göbeğinde kendi göçebe yaşantılarını sürdüren çok sayıda bağım sız kabile, bu sistem in dışında kalm ış durumdaydı. Bu savaşçı gruplan ile göçebe kabileler, hanedana pek gevşek bir biçimde bağlıydılar ve çoğu zam an da onun b a­ şına bela oluyorlardı. Bütün bu unsurlar, sınırı zorlam ak

(30)

ve akınlan günden güne sıklaşarak gözüpekleşen G azilere katılm ak eğilimi gösteriyorlardı. Bunlar, daha M alazgirt savaşından çok önce O rta A nadolu’nun Sebastia (Sivas), Caesarea (Kayseri) ve İconium (Konya) gibi büyük kentle- ri bile yağm alam ışlardı31.

Öte yandan değindiğim iz bu son olgu, sınır bölgelerin­ deki Bizans örgütlenmesini bu dönem de artık gerilemeye başladığını gösterm ektedir. 11. yüzyıl imparatorlarının merkezileştirme siyaseti, vergilendirm e önlemleri ve Er- meniler ile Ermeni Kilisesine karşı tutum lar, Ermeni unsu­ runun önemli bir rol oynadığı uçlardaki hayati çıkarlara ve kavinısel ve dinsel duygulara dokunmuştu. Bizans ordusu­ nun 1071 'deki yenilgisinin ve imparatorunun esir düşm esi­ nin ardından ülkede başgösteren kargaşa, sınır bölgelerin­ de isyanın patlak vermesi için bir işaret oldu. Kilikya'da ve Toroslar bölgesinde bir dizi Ermeni prensliği ortaya çıktı ki, -bunlar daha sonra küçiik Erm enistan krallığında birleş­ tiler; Kayseri ve M alatya çevresinde ise benzer Ermeni prensliklerinin kurulm asına ram ak kaldı. Bağımsız yerel prenslikler oluşturulması yönündeki bu girişimler, bütün bu bölgelerde bir anarşi durumu yarattı ve Bizans savun­ ma sistemi tümüyle çöktü. Geçmiş yirm i-otuz yılda Bi­ zans'ın zayıflığının giderek anm ası, Gazilerin de giderek daha cüretkar eylemlere girişm esine yol açmış bu eylem le­ rin başan.sı ise daha fazla insanın bunlara katılm asına ne­ den olmuştu; şimdi ise Bizans'ın tüm üyle çöküşü, Selçuklu devletiyle henüz kesin olarak bütünleşm em iş tüm unsurla­ rı Küçük A sya’ya çekiyordu. Bu geniş ve heterojen kitlele­ rin önderliği, uzun süredir buralarda yaşam akta oldukları için "diyar-ı Rum"u yani Bizans Anadolusu'nu çok iyi ta­ nıyan Gazilerin elindeydi. Gaziler, kendilerini burada

ev-31. Bkz: W. BARTHOLD, Turkestan dow n to the M ongol

(31)

leıinde hissediyorlar, fethedilen toprakların ahalisi de on­ ları tümden yabancı saymıyordu. Tersine, Gaziler, çok uzak ülkelerden gelen Türklere ve daha da fazla göçebe kabilelere karşı, doğal koruyucular olarak kabul edilm iş olabilirler. Türk fütuhatında önderliği, bunun için hazır olan Gazilerin yapmış olması, Anadolu'nun kültürel gele­ neklerinde köklü bir kopmanın gerçekleşmesini önlem iş­ tir. Türk istilasının her şeyi silip süpürmesi gibi bir durum kesinlikle yoktur. Fetihten sonra, eski yer isim lerinin var­ lıklarını şaşırtıcı ölçüde korum ası32, başlıbaşına, fethedilen toprakların yerel kültürünün sonraki gelişm eler içinde önemli bir unsur olarak yerini koruduğunun kanıtıdır. G a­ zilerin getirdiği hayat tarzı, onlarla pek çok ortak yanı bu­ lunan yerli halk tarafından kolayca özümlendi. 11. yüzyıl fütuhatından sonra ise, bu karma sınırboyu uygarlığı, bü­ tün Türk Küçük Asyası'nın belirleyici özelliği haline geldi. G erçekte ortadan kalkan, yalnızca, yerini daha sonra bir İslam cilasına bırakan Bizans cilası oldu. Yevel altyapı ise olduğu gibi kaldı. Fatihlere katılan çok sayıda A nadolulu, özellikle Ermeni unsur da vardı. Ve eski bir geleneğe göre, bu fütuhatı gerçekleştiren G aziler içinde yönetici sülale olan Danişm endlilere bile bir Eım eni kökeni atfediliyordu. D anişm endliler ise kendilerinin, Fııat-İslam uçlarının ve A nadolu'nun sonraki Türk Gazilerinin ve hatta diyebilirim ki Balkanlardaki Osmanlı Gazilerinin de ünlü kahramanı olan Seyyid Battal G aziy e dayandıklarını öne sürüyorlar­ dı.

32. J. LAURENT, B yzance et les Tıırcs Seldjoucides dans I'Asi e

occidentale jusc/u'en 1081, Nancy. 1 9 1 3 ,2 4 vd.

32. Örneğin Ankara (Ancvra), Amasya (Amasia), Ereğli (Heracle-ia). Kayseri (Caesarca), Konya (Iconium), Niksar (Neocaesarea), Si­ vas (Sebastia), vb. Bizim , Von d er byzantinisehen :u r Türkischen

(32)

G ördüğüm üz gibi Küçük A sya Selçuklu yönetiminin katkısı olmadan fethedilm işti. A ncak elbette, Selçuklu yö­ netimi fiili durumu gözönüne almak ve kendi payına, yeni fethedilen topraklar üzerinde denetim sağlayabilm ek için eylem e geçmek zorundaydı. Bövlece yönetici sülaleden bir prens, K utulm uş oğlu Süleym an'ın, Küçük Asya'ya gönderildi. Kutulm uş'un kendisi, hanedanın başına karşı isyana kalkmış ve bu yüzden kellesinden olmuştu. Süley­ man'ın Küçük A sya'ya yollanm asında, yeni fethedilm iş topraklara duyulan ciddi bir ilgiden çok, bu prensden kur­ tulm a kaygısının rol oynadığı sezilmektedir. Süleym an’ın kendisi ise görevini yalnızca bir atlama taşı olarak; Anado­ lu'da Türk!er arasında bir ordu toplayıp sonra onların yar­ dım ıyla, daha talihli amcalarının ve am cazadelerinin yaptı­ ğı gibi Eski İslam uygarlığının topraklarında kendisine bir prenslik yaratabilm ek için doğuya yönelmek açısından bir fırsat olarak görüyordu. Eline geçen ilk fırsatta da bu planı uygulam aya kalktı ama, bu çaba içinde hayatını yitirdi. Oğlu da gözlerini eski İslam dünyasına dikmişti. Bu oğul, M ezopotam ya'da, H abur nehrindeki Ölümünden birinci bö­ lüm ünde sözettiğim iz Kılıç Arslan'dı. Süleym an'ın Konya dolaylarında yerleşm iş ardıllarının. Eski İslam dünyasına ilişkin hayallerinden vazgeçip K üçük Asya'yı yurtlan ve eylem alanları olarak kabul etmeyi öğrenmeleri, 12. yüzyı­ lın ortalarına rastlar. Tarihte kendilerine verilen Rum Sel­

çukluları adını haketmeleri, ancak o zamandır. K onya Sel­

çuklularının K üçük Asya'ya karşı tutum lanndaki bu deği­ şiklik, o zamana dek Küçük A sya'nın tartışm asız önderi olan D anişm endlilerle kaçınılm az bir çatışmayı da berabe­ rinde getiriyordu.

R um Selçukluları ile D anişm endliler arasında Küçük A sya'da üstünlük uğrundaki m ücadele, tem elden farklı iki siyaset ve kültür geleneğinin m ücadelesiydi. D anişm endli­ ler G azi idiler ve öyle kaldılar; G azi olduklarını söylemek­

(33)

ten gurur duydular ve biricik görevlerinin fütuhatı sürdür­ m ek olduğunu düşündükleri için de, topraklan üzerinde hiçbir zaman gerçek bir siyasal örgütlenme kuramadılar. Y ıldızlan ne denli çabuk parladıysa, o denli de çabuk sön­ dü. Çünkü bu arada Bizans, ilk Komnen imparatorunun yönelim inde ve esas olarak da Haçlıların yardımıyla, Kü­ çük Asya'nın batısını ve kuzeydeki kıyı bölgelerini -yani, henüz sınırboyıı uygarlığının etkisi altına girmemiş yerle­ ri- geri almış; bıına karşılık ıızun süredir uçların karma kültürüyle içli dışlı olmuş orta ve doğu Anadolu bölgeleri kesinlikle Türklerin elinde kalmıştı. Böylece yeni siyasal sınır, eski kültürel sınır ile neredeyse aynıydı. Bizans, bu­ rada istilacılara karşı yeni bir savunma barikatı oluşturmuş ve onları durdurmayı başarmıştı. Türk fütuhatı, bir durak­ lama, noktasına ulaşmıştı. Bu durumun i stil acılat' açısın­ dan önemli sonuçlan olacaktı; çünkü fetih için ve fetih sa­ yesinde yaşayan istilacılar, böylece geçim araçlarından yoksun kalmış oluyorlardı. Danişmend hanedanının, süla­ lenin geniş topraklarını -bu topraklar M alatya'dan A nka­ ra'ya dek Kiiçiik Asya'nın kuzeyine ve batısına uzanıyor­ du- kendi aralarında paylaşm ış olan üyeleri, Bizans ile m ücadele çok zorlaşınca birbirlerine düştüler ve karşılıklı kan davalarında helak olup gittiler. Bu olaylarda, çoğu kez, Bizans ile K onya!nın görünm ez parmağı da rol oynu­ yordu.

D anişm endlilerin tersine R um Selçukluları Bağdat, Su­ riye ve İran hüküm darlarıyla olan ilişkilerinde dikkatliydi­ ler ve Eski İslam uygarlığına m ensup ülkelerin yönetsel ve kültürel geleneklerinin izleyicisivdiler. Bu nedenle, Konya çevresindeki topraklanın, yalnızca siyasal ve askeri açılar­ dan değil, düzen, idare, refah ve kültür yönlerinden de kom şu Suriye ve M ezopotam ya em irliklerine benzeyen gerçek bir İslam prensliği haline getirm ek için çaba harcı­ yorlardı. Selçuklulann devleti ve ülkesi de, doğal olarak,

(34)

Danişm endlilere ait topraklara d am gasını vuran özellikle­ rin etkisi altındaydı; b urada d a aynı k a rm a kültürün ilk başta baskın olduğunu ve devletin küçü k beyliklere bölün­ mesi tehlikesinin varolduğunu görüyoruz. A n c a k , Eski İs­ lam uygarlığının hayat tarzını ve geleneklerini K üçük A s ­ ya'ya aktarm ak çabası çok belirgindir; bu eğilim başarı k a ­ zandı ve giderek daha istikrarlı ve refah dolu bir devletin kurulm asına yol açtı. K o n ya hanedanının ünlü büyük Sel­ çuk sülalesine m en su p bulunm ası, devletlerine öylesine yaygın bir itibar kazandırm ıştı ki, bu devletin gelişmesini sağlam aya yetecek sayıda İslam din bilgininin, tüccarının ve z e n aatk annın buraya ç ekilebilmesi m ü m k ü n olmuştu.

Selçuklular ile D a nişm endliler arasındaki mücadeleyi, Selçukluların kazanacağı belliydi. Bu m ü cadele, B izanslI­ ların, k ü ç ü k E rm enistan krallığının, A nad olu 'nu n doğu sı­ nırındaki yerel İslam beyliklerinin ve Suriye ile M ezo po ­ tam y a emirliklerinin sürekli m üdahaleleri ile, 1180 yılına dek sürdü. 1180'lerde D anişm end liler ve onlarla birlikte K üçük Asya'daki (Bizans’ın bel bağlam ış olduğu) istikrar­ sızlık unsuru d a oıtadan kalktı. Dolayısıyla, D anişm endo- ğ ullann ın sonunun gelm esi ile, Bizans ile K o ny a devleti­ nin büyük ordularla çatışm aları d ö nem inin de sona ermiş olması, hiç de rastlantı değildir. İm parator 1. Manuel'in, 1176’da M yıiokephaloi'de B izanslIların kesin yenilgisiyle sonuçlanan b ü y ü k seferi sınırlarda geniş çaplı askeri e y­ lem yoluyla esaslı bir değişiklik y a p m a y ö n ü nd ek i son gi­ rişimdi. 12. yüzyılın sonlarında ufak tefek seferlere girişil­ di ama bir bütün olarak d e n g e bozulmadı; bu durum , 13. yüzyılın hem en başında yapılan bir barış anlaşm ası ve hat­ ta bir ittifak ile onaylanm ış oldu. T ü ık -B iz a n s ilişkilerin­ deki bu kesin değişikliğin nedenlerinin açıklanm ası gere­ kir.

1180 yılında her iki devletin, varolan sınırlarda daha fazla bir değişiklik yapılm asının m ü m k ü n olm adığı gerçe­

(35)

ğini kabullendiklerini belirtmiştik. Söz konusu sınır, bir sı­ nır çizgisiden çok bir sınır bölgesi, o ldukça geniş bir sa­ hipsiz kuşaktı33. Bizans tarafında sınır bölgesi, eski ve d e ­ nenm iş gelenek uyarınca, tekrar A krit u çlan olarak örgüt­ lenmişti. Bizanslılar bu sınır bölgesini, Ttirk istilacılan kı­ yı bölgelerden içlere doğru iterek yeniden ele geçirmeyi başarmışlardı; dolayısıyla, sınır boyundaki sahipsiz bölge doğal olarak, bir z a m an lar Ege Denizine dek zaferle ilerle­ yip sonra geri çekilm ek zorunda bırakılm ış unsurlarla do ­ luyordu. Bu unsurlar, kaynaklarda, "uç Türkleri" ya da "Türkm enler" olarak nitelenmektedir. "Bitiş noktası", "sı­ nır", "sınır bölgesi" anlam larına gelen uç, dolayısıyla, B i­ zans sınır-savaşçılarına verilen "Akritai" adının türetildiği Y u n a n c a Akra'mfi tam karşılığı olmaktadır. Bizans tarafın­ daki yeni Akritai'nin (A k ritlerin) eski T oros ve Fırat sınır bölgelerindeki gelenekleri y a şatm alan gibi, Türkleri de M alatya ve Kilikya'daki Gazilerin geleneklerini sürdür­ müşlerdir: Ö rneğin, güneybatıda sının oluşturan Dalaman ırm ağını, o d ön e m de Seyyid Battal Gazi anısına Battal adı v erilm işti34; bu sınır bölgelerinin m erkezindeki eski bir B i­ zans manastırı da, ünlü Seyyid G azi ibadethanesine d ö n ü ş­ türülmüştü. Danişmeııd oğullarının y o kolm asından sonra, eski D an işm en d topraklarındaki ben zer unsurlar bu G a z i­ lere katıldı. D evrik hanedanın üyeleri, m aiyetleriyle birlik­ te, batı sınır bölgelerine sığındılar ve doğal olaraİc buralar­ d a ö n d e r rolü oynadılar. Bu bölgelerdeki T ü rk le ıe verilen diğer ad olan "Türkm en" ise, d a h a çok, bu dağlık sahipsiz b ölgede kendilerine ideal bir sığınak bulan göçebe kabile­ leri nitelem ek için kullanılır. Bunlar, m evsim in gerekleri­ ne göre, sürülerini h e m Bizans kıyı bölgelerine, he m de Selçuklu topraklanılın içlerine götürebilirlerdi. Kadınları,

33. Bkz: Byzantion, \ , 38-41,46, 34. Das Fürstentum Memese he, 2.

(36)

ocukları v e sürüleriyle diyar diyar dolaşan bu kabileler, barışçı çobanlarm ış gibi görünürler, am a fırsat buldukları anda gözüpek çapulcu ve savaşçılara dönüşüverirleıdi. Bu göçebeler, özellikle, sahipsiz bölgede k u ru lm u ş olmakla birlikte hâlâ Bizans'a ait olan az sayıdaki kent açısından tehlikeliydiler. G öçebe Tiirkm enler bir kez böyle bir kenti çevreleyen dağları işgal ettiler mi. kentin yalnızca geri bölgesiyle olan bütün ilişkisi ko p m ak la kalmaz; aynı za­ m an d a kent surlarının yakın çevresinde bile hareket olana­ ğının tümü kaybolurdu. Eğer B izans birliklerinden yardım görm e umudu yoksa, geriye, çoğunlukla geçici olmakla birlikte, bir tek çare kalırdı: K o ny a Sultanının kanatları al­ tına sığınm aya çalışmak. Bu yolla, 12. yüzyılın sonlarında K üçü k A sya'm batısındaki önemli sayıda kent, kendi güç­ lerine d a y anm ak için um utsuz bir çabanın harcandığı kesin bir tecrit d önem inden sonra, yavaş yavaş Selçukluların egem enliği altına girdi35. G enç Tü rk m en savaşçıları, G azi­ lerin saflarına k a tılm akta istekli davranıyorlar ve böylece uç-savaşçılarının güçlerini genişletiyorlardı; buna karşılık G aziler de, T ü rk m e n le ıe askeri destek sağlam aya hazır oluyorlardı. Bu şekilde, sınırdaki sahipsiz bölgede yer alan birçok Bizans kenti zaptedilm işti36

1180'i izleyen 25 yılda37, B izans sınırı önemli ölçüde çözüldü. O sırada im paratorluk ailesi içinde büyük bir kar­ gaşalık hiikiim sü rü y o r ve bu durum , sınırların korunması am acıyla ciddi bir askeri sefer düzenlenm esini önlüyordu. A yrıca çok sayıda Bizans feodal lordunun sınır bölgelerin­ de bağım sız yerel prenslikler k u rm a çabası içinde oldukla­ rını da görüyoruz. K om n en hanedanına m ensup oldukları­ nı öne sürüp tahta talip olan v e T ü ık le r arasından topladık­

35. Byzanlion, x, 44. 36. Byzanlion, x, 39.

(37)

ları ordularla Selçuklu topraklarından im paratorluğa karşı savaş açan çok sayıda prens de peydahlanmıştı. Bizans'ın şansı, 12. yüzyılın bu son kritik yıllarında K o n y a devleti­ nin de hanedan içi m ü cad eleler yüzü n den felce uğram ış ol- m asındaydı. D a n işm e n d o ğ u lla n n a ait toprakların Selçuklu devletine katılması, Sultanlığın birliği açısından ciddi bir tehlike doğurm uştu, çünkü bu eyaletler, başlarında burala­ rı y ö n e tm e k üzere atanm ış Selçuklu beyleri olmak iizere, habire eski bağım sızlıklarını k azan m a k için ayağa kalkı­ yorlardı. Sultanlığın m eşru varisi 1. K eyhüsrev, bu iç m ü ­ cadeleler sırasında Konstantinopl'a sığınm ak zorunda kal­ mıştı. İsyancı kardeşlerinden biri olan Rükneddin, sultanlı­ ğı zorla birleştirm eyi başardı. 1204 T e m m u z u 'n d a A n k a ­ ra'yı zaptteti v e böylece son b ağım sız Selçuklu beyliğinin v a rlığına son verm iş oldu. Ne v ar ki, birkaç gün sonra, ar­ kasında h a le f olarak b ir çocuğu bırakarak öldü.

K o n y a devletinin bütün Türk K ü ç ü k Asyası’nı e g e m e n ­ liği altına aldığı, a m a aynı zam an d a d a birliğinin güçlü y a ­ ratıcısını ansızın kaybettiği 1204 yılı, Bizans tarihinde de önemli bir d ö n ü m noktasıdır. D ördüncü Haçlı Seferiyle Latinlerin Konstantinopl'u ve imparatorluğun A vru pa top ­ raklarını ele geçirmeleri, bu yıla rastlar. Bizans, Kiiçük A sya'nın batısındaki eyaletlere sıkışmış ve burada yeniden kurulm uştu: İznik İm p a ra to rlu ğ u n u kastediyoruz. Bizans açısından son derece acılı olan bu olaylar, Yunan Aııado- lusu için pek talihli so n u çlar vermişti. Çünkü eskiden ih­ mal edilm iş olan bu sınır bölgeleri artık im paratorluğun gerçek ülkesini temsil ediyor, im parator bütün ordusu ile bu rad a yaşıyor v e ilgisini tüm üyle burada y o ğ u n l a ş ı y o r ­ du. B öylece sınn- b o y la n , eskiden hiç bulam adıkları sa­ v u n m a olanaklarına k a v u şm u ş oldular. Bizans İm parator­ luğu k ü ç ü k A s y a ’nın batısında gerçekten yeniden k u ru l­ m u ş o lduğu için, bütün İznik dönem i boyunca toprakları­ nın tü m ü n ü rakipsiz b ir biçim de k orum ayı başardı. Türk

(38)

kom şuları, sınıra saldırm anın son u çsu z ve yararsız ve m a­ cera olduğunu çab u ca k kavradılar. Y arım yüzyıldan fazla bir süre bu sınır, Gazilerin ak ın la n n d an ve TLirmenlerin çapullarından bile uzak kaldı. Bizans ile K on ya devleti arasında yalnızca barış değil, hatta bir ittifak vardı.

Konya'da, tahtı gaspeden R ükneddin'in 1204'de ölü­ m ünden sonra, yönelim in henüz çocuk yaştaki oğluna dev­ redilmesi m üm kün değildi; bunun üzerine Bizans'ta sür­ gün hayatı yaşayan m eşru sultan Keyhüsrev tahta geri çağ­ rıldı. K eyhüsrev, Konstantinopl'd aki ikameti sırasında, ile­ ride İznik imparatorluğu'nu kuracak olan T h e o d o r Laska- ris'in dostluğunu kazanmıştı. D a h a sonraları. Latin fütuha­ tının yol açtığı kargaşalık sırasında K eyhüsrev, Yunan K ü ­ çük A svasında bir yerlere gitmiş ve orada, sınıra yakın bir m evkide, Tiirk uçlarında yerleşmiş olduklarını d a h a önce belirttiğimiz D anişm entlerin ardıllarıyla ilişki k urm u ştu38. İşte, 1205 yılında tahtına yeniden kavuşm ası, h em bu uç- savaşçılannın, h em de BizanslIların y ardım ıyla oldu. D o­ layısıyla, Bizans ile dostluğu sağlam tem ellere dayanıyor­ du. İznik dönem inin başlangıçtaki kritik yıllarında Selçuk­ lularla iyi ilişkiler sürdürm enin Bizans açısından d a caııa- lıcı bir önemi vardı ve bu dostluk yalnızca bir kere, 1210 yılında bozuldu. O d a fetih arzusunun değil, Sultanın eski im parator III. A lexios lehine m üdahalede bulunmasının yol açtığı kısa süreli bir savaştı. O sırada İznik İmparator­ luğu bu saldırıyı püskürtebilecek güçteydi; hatta saldın, Keyhü'srev'in hayatına bile maloldu. Bu kesintiden sonra, her iki taraf için de bir zorunluluk olduğu kanıtlanan dost­ luk ve ittifak kısa z a m anda yeniden kuruldu. Bizanshlar bütün güçleriyle Latinlerle uğraşıyorlar ve statükoyu oldu­ ğu gibi kabul ettikleri doğu sınırında barış istiyorlardı. Sel­ ç uklular ise, BizanslIların K ü ç ü k Asya'daki güçlü durunv

Figur

Memperbarui...

Referensi

Memperbarui...

Related subjects :