• Tidak ada hasil yang ditemukan

A.S.Puşkin - Tüm Öykü ve Romanları - Cem yay - 1991.pdf

N/A
N/A
Protected

Academic year: 2021

Membagikan "A.S.Puşkin - Tüm Öykü ve Romanları - Cem yay - 1991.pdf"

Copied!
576
0
0

Teks penuh

(1)

cc

<

o

GC

LU

>

O

* >

-O

* c / > 3 a

I *1 Sk İ \

tüm öykü ve romanlar

Büyük Petro'nun Arabi

Byelkin'in Hikâyeleri

Goryuhino Köyü Tarihi

Mektuplarla Roman

Roslavlev

Dubrovski

M a ça Kızı

Kırcali

Mısır G eceleri

Erzurum Yolculuğu

Yüzbaşının Kızı

ce m ya yın e vi

(2)

TÜM

(3)

P U J K l N

TÜM

ÖYKÜ VE ROMANLAR

Türkçesi': A taol B ehram oğlu

Nuruosmanfye Caû. Kardeşler Han 3/3 C agaloglu-taianbul Tel: 527 17 41 - Fax: 526 97 42

(4)

Baskı

Papirüs Matbaacılık

(5)

ÖYKÜ VE RO M AN Y A Z A R I O LA R A K ALEK SA N D R PUŞKİN

Aleksandr Puşkin her şeyden önce ozandır. Rus ve dünya yazınına, aralarında «Ruslan ile Ludmila», «Çingeneler», «Bah- çesaray Çeşmesi», «Kafkas Tutsağı», «Y ev geni Onegin» gibi an­ latı - şiirler de bulunan ölümsüz bir şiir mirası bırakmıştır. Fa­ kat onun «Byelkin’in Hikâyeleri», «Dubrovski», «Yüzbaşının Kızı» v.b. öykü ve romanları da, şiir türündeki yapıtlarından da­ ha az ünlü değildir. Hatta, şiir çevirisinin özet güçlükleri nede­ niyle, kendi ülkesi dışında şiirlerinden çok, öykü ve romanlarıy­ la tanındığı söylenebilir.

1799’da, zengin ve aydın bir ailenin çocuğu olarak Mosko­ va’da doğdu. Zamanın soylu aile çocuklarının tümü gibi, ilköğ­ renimini Fransızca gördü. Yine çocukluk yıllarında Y unan- Latin klasiklerini, Voltaire, Rousseau gibi özgürlükçü, aydınlan- macı Fransız yazarlarını okuma olanağı buldu. Bir Rus köylü kadını olan dadısından da, Rusçayı, Rus halk masallarını öğ­ rendi.

Puşkin öncesi Rus yazınının ana yönelişleri, romantizm ve klasisizm akımlarıydı. Bunlar da daha çok Batı yazınlarının et­ kisi altında doğmuşlar, ulusal temele yeterince oturmamışlardı. Puşkin, Batı kültürü ve özgürlükçü düşünceyle Rus halk duyar­ lığını kaynaştırdığı yapıtlarında, Rus yazın dilini gerek sözcük dağarı gerekse tümce yapısı ve anlatım özellikleri bakımından arındırmış ve zenginleştirmiş, bu dile çağdaş ve ulusal bir yapı kazandırmış, yapıtlarında ilk kez Rus toplumunun halksul özel­ liklerini yansıtan tipler yaratmakla Rus yazınında ulusal ve ger­

(6)

çekçi çığrın öncüsü olmuştur. Puşkin sonrası 19. yüzyıl Rus ya­ zınının bütün büyük yazarları onun yapıtlarıyla beslenerek yetiş­ mişlerdir.

Puşkin’in anlatı türünde ilk yapıtı, 1827 yılında yazmaya başladığı «Büyük Petro’nun Arabadır. Bu özyaşamsal - tarihsel roman denemesi tamamlanmamış olmasına karşın, sağlam kuru- luşu, yalın anlatımı, kişilerin gerçekçi betimlenişleriyle göze çar­ par. Puşkin öncesi Rus yazınında anlatı dili şiir dilinden henüz tam olarak ayrılmamıştı. «Büyük Petro'nun Arabi» bu ayrımın oluşmasında önemli bir adım olmuştur.

1830 yılının ürünü olan «.Byelkin’in Hikâyeleri», süssüz, ya­ lın bir üslupla yazılmış, gerçekçi, özlü sanat ürünleridir. Bu öy­ külerde Puşkin, halk insanlarını büyük bir yalınlık, gerçekçilik ve ustalıkla çizmiştir. «Menzil Bekçisi» öyküsünde bekçi ve kı­ zı, «Tabutçu»da tabut yapımcısı ve kızları, «Köylü Genç Bayan» da hizmetçi kızlar, uşaklar, sevecen bir alaycılık ve duyguyla çizilmiş bütün bu tipler, gerçekçi Rus yazınına örnek oluşturmuş­ lar; Dostoyevski, Nekrasov, Tolstoy, Çehov v.b. daha sonraki dö­ nemlerin birçok büyük yazarı için tükenmez esin kaynakları ol­ muşlardır. Bütün bu öyküler ince bir alay, zekâ, yalın ve şen bir insan sevgisiyle örülüdür. Yine 1830 yılı ürünü olan «Goryuhino Köyü Tarihi», toplumcu gülmecenin, parodinin gerçekçi yazın­ da güçlü bir örneğidir.

1832-33 yıllarının ürünü olan «Dubrovski» adlı romanı, yukarda adı edilen yapıtlarının ortak özelliklerini taşır. Yalın, akıcı anlatımıyla «Byelkin’in Hikâyeleri»ne yakındır. Bu anlam­ da, «Büyük Petro’nun Arabı»na göre, Puşkin’in romancılığında ileriye doğru önemli bir adımdır. Kurgusu da çok daha işlek ve sağlamdır. Haydut olmak zorunda kalan soylu kişi, romantik edebiyatın bilinen bir kahramanıdır. Puşkin, «Dubrovski»de, bu romantik kahramanı ve çevresinde gelişen olayları, yine roman­ tik renkler taşımakla birlikte, halksal, ulusal, gerçekçi bir teme­ le oturtmayı başarmıştır. Romanda dönemin Rus derebeylik dü­ zeni ve ona uşaklık eden bürokrasiyle acımasızca alay edilmek­

(7)

te, Kirila Petroviç tipinin çevresinde Rus derebeylik düzeni, gün­ lük yaşam özellikleriyle, sevecenlikten de yoksun olmayan ince bir alaycılıkla sergilenmektedir. Bu bakımdan «Dubrovski», Go- gol’ün bazı ilk dönem yapıtlarıyla da ortak özelikler taşır. Puş- kin’in Rus halk tiplerine, onlarm yaşamlarına, konuşmalarına, göreneklerine duyduğu (bu kez alaycılıktan yoksun olmayan) il­ gi ve sevgi, «Byelkin’in Hikâyelerhnde ve daha sonraki «.Yüzba­ şının Kızı»nda olduğu gibi, «Dubrovski»de de büyük yazarın başlıca özellıklerindendir. Yine «Dubrovski»de, romantik aşk öyküsü çevresinde, Puşkin’i çok ilgilendirmiş olan «halk ayak­ lanması» konusu ilk kez yansımaktadır. Sonradan, 17. yüzyıl Rus köylü ayaklanması ve ayaklanmanm ünlü önderi Pugaçev konusunda «Pugaçev Ayaklanması Tarihi» adlı bir inceleme de yazacak olan Puşkin, «Boris Godunov» adlı tragedyasında ve «Yüzbaşının Kızı» romanında da bu konuyu işlemektedir.

«Dubrovski»yi, konunun romantik örgüsüne karşın, acımasız,

baskıcı bir yönetime karşı bir halk ayaklanmasını konu alışıy­ la, yazıldığı dönem bakımından, oldukça gözüpek bir yapıt saymak gerekir.

Yine aynı dönemin ürünlerinden «Maça Kızı»nda, hedef bu kez Petersburg sosyetesidir. «Maça Kızı»nı bir fantezi, traji - ko­ mik bir öykü olarak görmek olası. Fakat öykünün kahramanı Hermann konusunda Dostoyevski'nin değerlendirmesi, bu anla­ tıyı biraz daha derinliğine irdelemede ışık tutucu olabilir. Şöyle niteliyor Dostoyevski, «Maça Kızı»nm kahramanmı: «... muaz­ zam bir kişilik, Petersburg döneminin (Puşkin’in Petersburg dö­ nemi ürünlerinin / A.B.) alışılmadık bir tipi... Onda bir Napol- yon profili ve bir iblis ruhu var...» Dostoyevski’nin bu değerlen­ dirmesinden yola çıkarak, Hermann’ı, Raskolnikov’un (Dosto- yevski’nin ünlü kahramanının) hazırlayıcısı, bir ön örneği ola­ rak da görebiliriz... Hermann tipinin Gonçarov’un «Oblomov» undaki Ştolts tipiyle yakınlığı da, Puşkin’in «Maça Kızı»nda «Rusya'nın yeni, kapitalist döneme girişini» incelikle yansıttığı konusundaki yargılara bir kanıt sayılabilir.

(8)

«Mısır Geceleri» yine yüksek sosyete çevrelerine yönelik acı bir alaydır. Modem bir anlatım ve kurgu özellikleri taşıyan öy­ küsünde Puşkin, dönemin resmi yazm çevrelerine ve baskıcı yö­ netime karşı, sanatın özgürlüğü konusunda düşüncesini ustaca yansıtmaktadır:

«Çünkü yasak tanımaz rüzgâr,

Zincir vurulamaz kartala, genç kız kalbine. Şair de öyledir işte

İçinden geldiği gibi yaşar...»

«Mısır Gecelerhnde, Puşkin, romantik esinlenme anlayışı­ na karşı, sanatı bir ustalık, bir beceri olarak gören kendi ger­ çekçi anlayışını da yine ustaca ortaya koymaktadır...

«Roslavlev», Napolyon’un Rusya seferi sırasındaki Rus yük­

sek sosyetesini incelikle eleştiren bir küçük anlatıdır. Yine de, bu birkaç sayfalık anlatının, «Savaş ve Barış»ta Lev Tolstoy’u etkilemiş olduğu söylenebilir... Anlatının kahramanı genç kız, Puşkin’in pek'çok yapıtının kahramanları gibi, o dönem ve daha sonraki gerçekçi, ulusal Rus yazınının ilk örnek tiplerinden bi­ ridir.

Yurt dışına yolculuk, Puşkin’in büyük bir özlemiydi. Yazık ki bu özlem gerçekleşemedi. Baskıcı çarlık yönetimi yurt dışına çıkış izni vermedi ona. 1829 yılında, Osmanlı - Rus savaşı sıra­ sında Rus ordusuyla birlikte yola çıkışı, bu yurt dışı yolculuğu özlemiyle ilgilidir. Bu yolculuğun izlenimlerini yansıtan (1836’ da yayınlanan) «Erzurum Yolculuğu»nda belirttiği gibi, ayak bastığı yabancı topraklar Rus ordusunca ele geçirilmiş yerler ol­ duğu için, yine de yabancı bir ülkeye ayak basmış olmuyordu... «Erzurum Yolculuğu» Puşkin'in çok yönlü zekâsının, kültü­ rünün ışıltılarıyla parlayan bir yapıttır. Kafkas doğası betimle­ rinin, yıllar sonra, bir başka büyük yazarı, Maksim Gorki'yi et­ kilemiş olduğu rahatça söylenebilir. Savaş alanı betimlerinin ise, «Sivastopol»da ve hatta «Savaş ve Barış»ta Lev Tolstoy'u derin­ liğine etkilemiş olduğu açıklıkla görülebilmektedir. Savaş alanı

(9)

betimlerinde, dönemin siyasal koşullarmm çok ötesinde, insan­ cıl bir yaklaşımı var Puşkin’in: «Yolda yanlamasına uzanmış ya­ tan genç bir Türk’ün cesedi önünde durdum. 18 yaşlarında bir delikanlıydı bu. Bir kızınkini andıran solgun yüzü henüz tazeli­ ğini yitirmemişti. Sarığı tozlar içinde yatıyordu. Tıraşlı ensesin­ de bir kurşun yarası vardı...» Bu tümceler, bütün tarih kitapla­ rından çok daha belirgin ve elle tutulurcasına gözlerimizin önün­ de canlandırmaktadır bir savaş alanı görüntüsünü...

Puşkin anlatı alanında başyapıtı olan «Yüzbaşının Kızt»nı da 1836 yılında tamamlayıp yayınladı. Gogol bu romanla ilgili olarak şöyle demektedir: «Yüzbaşının Kızı ile karşılaştırılınca bütün romanlarımız ve büyük hikâyelerimiz yavan kalıyor. Saf­ lık, yumuşaklık öyle bir yüksekliğe ulaşıyor ki bu yapıtta, ger­ çek bile yapmacık ve karikatürize edilmiş gibi görünüyor. Orta­ ya gerçekten de ilk olarak Rus karakterleri çıkıyor. Kalenin ba­ sit komutanı, karısı, bayraktar, biricik topuyla kalenin kendisi, zamanın karışıklığı, sıradan insanların o alçak gönüllü büyüklü­ ğü. Bütün bunlar yalnızca gerçek değil, onu da aşan bir şey.»

«Yüzbaşının Kızı» yazdmasaydı, Tolstoy’un «Savaş ve Ba­ r k ın ın da yazılmamış olacağı görüşü ileri sürülmektedir. Ger­ çekten de, savaşın abartılmadan, bütün yalınlığı ve karmaşıklı­ ğı içinde anlatılması, roman kahramanlarının gerçek yaşamdan kopuk, savaştan başka bir şey düşünmeyen yapay kişiler olarak değil de, kendilerine özgü yaşamları ve aile yaşantılarıyla birlik­ te verilmiş olmaları bakımından, bu iki roman arasında bir ya­ kınlık vardır.

Bağımsız, özgürlükçü kişiliği ve dönemin ilerici okur yığın­ ları arasında geniş yaygınlık kazanan yapıtları nedeniyle monar­ şi yönetiminin sürekli baskıları altında yaşayan Aleksandr Puş­ kin 1837 yılında komploya çok benzeyen bir düello sonucunda yaşammı yitirdiğinde henüz 38 yaşındaydı. Fakat yapıtlarıyla yoktan ölümsüzlüğe ulaşmıştı.

Ataol BEHRAMOĞLU

(10)
(11)

BÜYÜK PETRO'NUN ARABİ

1828

(12)
(13)

1

P a r is 'te y im :

S o lu k a lm a d a n y a ş a m a y a ko yu ldu m . <tDimitriyev»

tG e z g in in G ün lüğ ü»

Y enileştirilen devlet için gerekli bilgileri edinsinler diye, Büyük P etro ’nun yabancı ülkelere gönderdiği genç­ ler arasında Ç ar’m vaftiz oğlu A rap İbrahim de vardı. P a ­ ris savaş okulunda öğrenim gören delikanlı, topçu yüzba­ şısı olarak okulu bitirdi, İspanya savaşında başarılar k a ­ zandı ve ağır b ir y ara alarak P aris’e döndü. İm parator, yı­ ğınla çalışmaları arasında gözdesini sorup soruşturm ayı da unutm uyor, onun başarılan ve davranışları hesabına sevindirici yan ıtlar alıyordu h e r zaman. P etro çok m em ­ nundu ondan ve durm adan Rusya’ya çağınyordu İbrahim ’i. Fakat, İbrahim bu konuda acele etmiyor, kim i zam an y a­ rasım , kim i zam an görgüsünü arttırm a isteğini,, kim i za­ m an da p ara yetersizliğini bahane olarak ileri sürüp,, dön­ meye yanaşm ıyordu R usya’ya. P etro da onun dileklerini hoşgörü ile karşılıyor, sağlığına özen gösterm esini istiyor, öğrenim konusunda gösterdiği titizliğe teşekkür ediyor ve kendi özel harcam aları alanında son derece tu tu m lu

(14)

olmasına karşın babaca öğütlerinin yanısıra hâzinesini de esirgem iyordu İbrahim ’den.

B ütün tarihsel belgelerin tanıklık ettiğine göre, o dö­ nem Fransa’nın dolu dizgin hoppalığı, çılgınlığı ve lüksüy­ le hiçbir şey karşılaştırılam az. XIV. Louis’nin, sarayın ko­ yu sofuluğu, görkemi ve nezaket kurallarına tam bağlılı­ ğıyla kendini gösteren son saltanat yılları, hiçbir iz bırak­ m adan geçip gitmişti. Kendinde en parlak niteliklerle h er türden ayıbı birleştiren Orleans dükünde ikiyüzlülükten eser yoktu ne yazık ki. Royal Palas âlemleri gizli kapaklı bir şey değildi Paris için ve örnek yaygındı. Bu sırada Law (*) çıktı sahneye. Para hırsıyla zevk ve sefahat düş­ künlüğü birleşti. Y urtluklar yok oluyor, ahlâk yıkılıyor, Fransızlar gülüyor ve birtakım hesaplar yapıyorlar, dev­ let satirik vodvillerin n akaratları altında parçalanıyordu. Bu arada sosyete son derece ilgi çekici b ir tablo gö­ rünüm ündeydi, K ültürlülük ve eğlence gereksinimi bütün sınıflan b ir araya getirmişti. M erak uyandırıcı ya da eğ­ lence vaat eden ne varsa; zenginlik, sevimlilik, şan, ye­ tenek, en aşırı cinsinden tuhaflık; aynı açlk gönüllülükle kabul görüyordu hepsi. Edebiyat, bilim ve felsefe, sessiz yazı odalarını bırakm ış, düşünceleriyle modayı yönetm ek ve ona yaranm ak için yüksek sosyetede boy gösterm eye başlam ışlardı. K adınlar saltanat sürüyorlar, fakat tapınış istem iyorlardı artık. Derin saygı, yerini yüzeysel b ir in­ celiğe bırakm ıştı. Yeni A tina’ların Alkibiades’i olan Dük Richelieu’nün çapkınlıkları artık tarihin m alıdır ve o gün­ lerin ahlâk anlayışı üstüne b ir fikir verm ek için yeterlidir.

Tem ps fo rtu n é , m a rq u é p a r lic e n c e O û la fo lie , a g ita n t son g re lo t.

(15)

D 'u n p ie d lé g e r p a rc o u rt to u te la F ra n c e , O u n u l m o rte l n e d a ig n e ê tre d évo t. O u l'o n l a i t to u t e x c e p té p é n ite n c e . ( * )

İbrahim ’in ortaya çıkışı, dış görünüşü, k ü ltü rü ve do­ ğal zekâsı genel bir ilgi uyandırdı P aris’te. Bütün hanım ­ lar Le N eare du czar’ı (**) kendi salonlarında görmek is­ tiyorlar, yolunu kesip yakalıyorlardı onu. Saltanat naibin­ ce sık sık akşam eğlencelerine çağrılıyor; A rouet’nin genç­ liği, C haulieu’nin yaşlılığı, Montesquieu ve Fontanelle’in sohbetleriyle canlanan akşam yem eklerinde hazır b u lu ­ nuyor, hiçbir baloyu, hiçbir açılışı kaçırmıyordu. Gençli­ ğinin ve soyunun bütün ateşiyle genel kasırgaya k ap tır­ mıştı kendini. Fakat İbrahim ’i R usya’ya dönmekten alı­ koyan şey; bu gamsız yaşamı ve parlak eğlenceleri, P e­ tersburg sarayının sert yalınlığıyla değiştirm ek düşünce­ si değildi sadece. Onu P aris’e bağlayan daha güçlü başka ilişkiler vardı. Âşıktı genç Afrikalı.

Kontes D. artık gençlik yıllarının defterini kapatm ış­ tı ama, hâlâ ünlüydü güzelliğiyle. On yedi yaşında m a­ nastırdan çıktığında, onu, sevemediği bir adama verm işler, kocası da b ir süre sonra bu durum u umursam az olmuştu artık. Âşıkları olduğu söyleniyordu ya, sosyetenin hoşgö­ rülü yasaları sayesinde saygı gören bir kişiydi yine de. Çünkü gülünç ya da patırtılı b ir serüvene girmişliği yok­ tu; kimse bu konuda suçlayamazdı onu. Evi sosyetenin uğrağıydı. P aris’in kaym ak tabakası onun salonunda b ir araya gelirdi. İbrahim ’i, herkes tarafından onun son sev­

(*) Çılgınlığın, çalarak çıngırağım, baştan başa bütün Fransa' yı hafif adım larla dolaştığı, h e r şey hazır olunan, tövbeden başka, hiçbir ölümlünün dua etmeye yanaşmadığı mutlu çağ, o özgür ahlâk çağı. (Metindeki Rusça çeviriden.) (Çev.) (**) Çar'ın zencisi. (Rusça yayıncının notu)

(16)

gilisi sayılan ve bunu hissettirm ek için elinden geleni ar­ dına kom ayan genç M erville tanıttı, Kontese.

Kontes incelikle, fakat hiçbir özel ilgi göstermeden kabul etti İbrahim ’i. Delikanlının g u ru ru nu okşadı bu. Genç zenciye genellikle b ir harikaym ış gibi bakıyorlar, çevresini kuşatıyorlar, selâmlara, sorulara boğuyorlardı onu. B ir iltifat perdesi arkasından gizlenmiş olmakla b ir­ likte, bu m erak onurunu kırıyordu İbrahim ’in. K adınların tatlı ilgisi, ki çabalarım ızın biricik am acıdır aşağı yukarı, onun yüreğine m utluluk verm em ekle kalm ıyor, acıyla, öfkeyle dolduruyordu hattâ. Kendisini onların gözünde seyrek rastlan ır b ir canavar, dünyaya rastlantısal olarak getirilm iş ve hiçbir dünyasal yanı bulunm ayan özel, y a­ bancı b ir y aratık olarak hissediyordu. H attâ kim senin gö­ züne çarpm ayan silik kişilere im reniyor, b ir esenlik sa­ yıyordu onların hiçliğini.

Doğanın onu karşılıklı b ir tu tk u için yaratm adığı dü­ şüncesi İbrahim ’i kendine güvenme duygusundan ve guru­ ru n iddialarından alıkoyuyor, bu ise kadınlara karşı dav­ ranışına az raslanır b ir hoşluk katıyordu. Fransız esprisi­ nin bitm ek tükenm ek bilmez şakalarından, ince im âların­ dan bıkm ış olan Kontes D., İbrahim ’in yalm, ağırbaşlı h a ­ lini çok beğendi. Delikanlı sık sık ziyaret ediyordu onu. Kontes yavaş yavaş genç zencinin dış görünüşüne alıştı, h a ttâ salonundaki pudralı perukalar arasında kara kara kım ıldayan bu kıvırcık saçlı başta hoş b ir şey bulm aya başladı. (Başından yaralı olan İbrahim p eruk a yerine b ir sargı taşımaktaydı.) Yirmiyedi yaşında, boylu boslu, düz­ gün vücutlu b ir delikanlıydı. Onu basit b ir m eraktan öte hoş bakışlarla h ayran h ay ran süzen dilberler yok değildi. F akat önyargılara sahip olan İbrahim b un ları ya hiç far- ketm iyor, ya da sadece hoppalık sayıp geçiyordu. Bakış­ la rı Kontesin bakışlarıyla karşılaştığı zam an ise, kendine güvensizliğinden eser kalmıyordu. K ontesin gözleri öyle

(17)

tatlı b ir iyi yüreklilikle doluydu. İbrahim ’e karşı davra­ nışları öyle yalın, öyle kendiliğindendi ki, en ufak b ir hoppalık ya da alaydan kuşku duym ak olanaksızdı.

Aklında aşk düşüncesi yoktu gerçi, ama Kontesi h e r gün görmek İbrahim için bir gereklilik olm uştu artık. H er yerde onunla karşılaşm ak istiyor, h er karşılaşm aları T a n n ’nın beklenilm edik b ir lû tfu gibi görünüyordu ona. İbrahim ’in duygularını Kontes ondan daha önce keşfetti. Kim ne derse desin, karşılık beklemeyen ümitsiz b ir aşk, b ü tün baştan çıkarm a hesaplarından daha güvenilir b ir biçimde etkiler kadın kalbini. Kontes, İbrahim ’le birlik­ teyken onun bü tün davranışlarm ı izliyor, sözlerini ilgiy­ le dinliyor, o olmadığı zam anlarsa; düşüncelere dalıyor^ h er zam anki dalgın haline dönüyordu... İlk olarak M er- ville farkına vardı bu karşılıklı eğilimin ve İbrahim ’i k u t­ ladı. Hiçbir şey b ir başkasının yüreklendirici u y a n la rın ­ dan daha fazla alevlendiremez aşkı. Aşk kördür, kendine güveni yoktur ve herhangi b ir dayanak buldu mu, hem en s a n lır ona. M erville’in sözleri İbrahim ’i uyardı. Sevilen kadına sahip olma düşüncesi o zamana k ad ar hayalinden bile geçmemişti delikanlının. İçi birdenbire um utla ay­ dınlandı ve çılgınca kapıp koyuverdi kendini. İbrahim ’in tutkusunun şiddetinden ürken Kontes, sadece dost olduk­ larını söyleyerek ve akimı başına toplama öğütleri v ere­ rek, boş yere bu tutkuya karşı koymak istedi, ya, o da gevşemeğe başlamıştı artık. Gözüpek davranışlar birb iri­ ni izledi. Sonunda kendisinin esinlemiş olduğu tu tk un un gücüne kapılan ve bu tutkunun etkisi ile elden ayaktan kesilen Kontes, m utluluktan deliye dönen İbrahim ’in kol­ la n arasında buluverdi kendini...

Dikkatli sosyetenin gözünden hiçbir şey kaçmaz, Kon­ tesin yeni ilişkisini herkes öğrendi kısa b ir süre sonra. Onun bu seçimi, kimi h anım lan şaşırttıysa da, çoğuna pek doğal göründü. Kimileri gülüyor, kim ileri de bağışlana­

(18)

maz bir pervasızlık sayıyorlardı Kontesin bu davranışını. Tutkularının ilk coşkunluğu içinde İbrahim ve Kontes hiçbir şeyin farkında olm adılar ama, az sonra erkeklerin iki anlamlı nükteleri ve kadınların iğneli sözleri, onlara k ad ar ulaşm aya başladı. İbrahim ’in tum turaklı, soğuk tavrı, şimdiye kadar bu gibi saldırılardan esirgemişti onu. Şimdi nasıl karşı koyacağını bilemiyor, sabırsızlıkla k a t­ lanıyordu bunlara. Sosyetenin saygısına alışkın olan Kon­ tes ise kendini dedikodu ve alay konusu olarak görmeyi soğukkanlılıkla karşılayamazdı. Kimi zaman gözyaşları içinde İbrahim ’e dert yanıyor, kimi zaman acı acı yakını­ yor, kimi zaman da onu şurda b urd a savunmaya kalkışıp boş yere gürültü çıkarmaması, büsbütün mahvetmemesi için yalvarıyordu delikanlıya.

Yeni b ir olay Kontesin durumum ! iyice karıştırdı. Bu pervasız aşkın izi dışa vurm uştu. A vuntular, öğütler, akıl verm eler gücünü tü k etti ve geri çevrildi. Kontes felâke­ tin kaçınılmazlığını görüyor, ümitsizlik içinde bekliyor­ du onu.

Kontesin durum u öğrenilir öğrenilmez, söylentiler yeni bir güçle alevlendi. Duygulu hanım lar dehşet çığlık­ ları koparıyorlar, baylar Kontesin kara mı, yoksa ak b ir bebek mi doğuracağı konusunda bahse giriyorlardı. Bü­ tü n P aris’te olaydan haberi olm ayan ve kuşku duymayan tek kişi Kontesin kocasıydı. H akkında nükteli şiirler dü­ zülüyordu K ont’un.

Uğursuz an yaklaşm aktaydı. Kontesin durum u kor­ kunçtu. İbrahim her gün Kontesle birlikteydi. Onun ru h ­ sal ve bedensel gücünün yavaş yavaş nasıl tükenm ekte olduğunu görüyordu. Kadının gözyaşları, korkusu h er an yeniden başlıyordu. Sonunda ilk sancılar gelip çattı. H e­ m en önlemler alındı. B ir yolunu bulup Kontu uzaklaştır­ dılar. Doktor geldi. B undan iki gün önce yoksul b ir k a ­ dınla, yeni doğurduğu bebeğini alm ak konusunda anlaş­

(19)

m aya varm ışlardı. Bunun için güvenilir b ir adam gönde­ rildi. İbrahim , m utsuz Kontesin yatak odasının bitişiğin­ deki çalışma odasındaydı. Kontesin boğuk iniltilerini, hiz­ m etçi kadınm fısıltısını, doktorun b uy ruklarını işitiyor, soluk almaya bile cesaret edemiyordu. Kontes uzun süre ıstırap çekti. Onun h e r çığlığı İbrahim ’in içini koparıyor, sessizlikle geçen h er arada dehşet içinde kalıyordu. A n­ sızın güçsüz b ir bebek bağırışı duydu ve coşkusunun gü­ cüne karşı koyam ayarak Kontesin odasına daldı. K ara b ir bebek yatıyordu annenin ayaklarının ucunda. İbrahim b e ­ beğe yaklaştı. Yüreği güm güm atıyordu. T itreyen eliyle oğlunu kutsadı. Kontes güçsüzce gülümsedi, bitkin elini uzattı ona. Fakat doktor .hastanın şiddetli sarsıntılara uğ­ rayabileceği kaygısıyla İbrahim ’i çekti, yatağın yanından uzaklaştırdı. Y avruyu ü stü kapalı b ir sepete' yatırdılar, gizli b ir m erdivenden indirerek evden çıkardılar. Öteki bebeği getirip lohusam n yattığı odadaki beşiğe y erleştir­ diler. İbrahim biraz yatışm ış olarak ayrıldı evden. Kont beklendi. Geç saatlerde eve döndüğünde eşinin m utlu bir doğum yaptığım öğrenince pek m em nun oldu. Büyük b ir skandal bekleyen sosyete böylelikle um duğunu bulam a­ mış, sadece b ir yergiyle yetinm ek zorunda kalmıştı.

H er şey yoluna girm işti yine. Fakat İbrahim , alınya­ zısının değişmek zorunda olduğunu, ilişkilerinin er geç Kont D.’nin kulağına k adar gideceğini sezinliyordu. O za­ man, ne olursa olsun, Kontesin çok kötü b ir durum a dü­ şeceği açıktı. İbrahim büyük b ir tutk u y la seviyor, aynı ölçüde seviliyordu; fakat Kontes aklına eseni yapan uça­ rı b ir insandı. O nun ilk aşkı değildi bu. N efret ve kin, y ü ­ reğindeki en tatlı duyguları değiştirebilirdi. İbrahim Kon­ tesin kendisinden soğuyacağı sezintisini atam ıyordu için­ den.

O zam ana kadar kıskançlığı tanım am ıştı ama, şimdi korkuyla bu duygunun ön sezilerini buluyordu içinde.

(20)

Düşündü taşındı, ayrılık acılarının daha az ıstırap verici olacağı sonucuna v ardı ve bu m utsuz ilişkiyi sona erd ire­ rek P aris’i bırakm aya, P etro ’nu n ve ü stü örtülü b ir ödev duygusunun çoktandır kendisini çağırdığı R usya’ya dön­ m eye k a rar verdi.

2

G ünler, ay lar geçip gidiyor, sevdalı İbrahim baştan çıkardığı kadım bırakıp gitmeye k a ra r verem iyordu b ir türlü. Kontes de gittikçe daha fazla bağlanıyordu ona. O ğullan taşrada b ir yerde yetiştiriliyordu. Sosyete dedi- kodulan dinm eye yüz tu tm u ştu ve sevdalılar geçip giden fırtınayı sessizce anım sayarak, gelecek üzerine de dü- şünm enıeye çalışarak, sessiz ve rah at b ir hayatın tadını çıkarm aya başlam ışlardı.

İbrahim b ir gün O rleans dükünün h u zuru na çıkmıştı. Dük, delikanlının yanından geçerken durdu, uygun b ir zamanda okuması buyruğuyla b ir m ektup verdi ona. Mek­ tup Birinci P etro’dandı. İbrahim ’in yokluğunun gerçek n e ­ denini anlayan hüküm dar, onu hiçbir şeye zorlam ak ni­ yetinde olmadığını, R usya’ya dönüp dönm em ekte serbest bıraktığını, fakat ne olursa olsun, evlâtlarını hiçbir za­ m an terketm eyeceğini yazıyordu Dük'e.

Bu m ektup İbrahim ’in yüreğine k ad ar işledi. Talihi o dakikada çizilivermişti. Ertesi gün saltan at naibine b ir an önce R usya’ya dönmek niyetinde olduğunu bildirdi. Dük ona: «Ne yaptığınızı düşünün bir,» dedi .«Rusya ana­ yurdunuz değil sizin. Sıcak ülkenizi b ir gün yeniden gö­ receğinizi sanıyor değilim anıa, uzun süre F ran sa’da kalı­ şınız sizi y a n yabanıl Rusya’nın iklim ine ve yaşam a ta r­ zına yabancılaştırdı. P e tro ’nun uyruğu olarak doğmadı­ nız siz. İnanın bana, onun bu yüce gönüllü izninden

(21)

ya-rarlanm alısm ız. Uğrunda kanınızı da akıtm ış olduğunuz F ransa’da kalın ve inanın ki; hizm etleriniz, yetenekleri­ niz h ak ettikleri ödülü burada da kazanacaktır.» İbrahim içtenlikle teşekkür etti D ük’e, fakat kararından da cay­ madı. Saltanat naibi ona: «Çok üzgünüm, fakat bununla birlikte haklısınız,» dedi. İstifasını kabul edeceğine söz verip, durum u Rus Ç an ’na yazdı.

İbrahim b ir an önce yola koyulm ak için hazırlığa baş­ ladı. H areket gününden bir önceki akşam, h e r zaman ol­ duğu gibi Kontes D. ile birlikteydi. Kontes hiçbir şey bil­ miyordu. İbrahim de ona açılacak gözüpekliği bulam ıyor­ du kendinde. Kontes sakin ve neşeliydi. İbrahim ’i birkaç kere yanm a çağırıp, düşünceli halinden ötürü takıldı ona. Akşam yem eğinin bitiminde konuklar dağıldılar. Salonda, Kontes, kocası ve İbrahim kaldılar sadece. Zavallı İb ra­ him Kontesle başbaşa kalabilm ek için varım yoğunu v e­ rebilirdi ama, Kont D. görünüşe göre şöminenin yanm a öylesine rah at b ir biçimle yerleşm işti ki, onu odadan se­ petlem eyi üm it etm enin olanağı yoktu. Üçü de susuyor­ lardı. Sonunda Kontes, «Bonne nuit» (*) dedi. İbrahim ’in yüreği daraldı ve ayrılığın b ütün şiddetini ansızın hisset­ ti. Hiç kıpırdam adan öylece kaldı. Kontes, Bonne nuit, messieurs» (**) diye tekrarladı. O hâlâ h areket edem iyor­ du. Sonunda gözleri karardı, başı döndü ve güç belâ k en ­ dini odadan dışarı atabildi. Evine gelip, neredeyse kendin­ den geçmiş b ir halde şu m ektubu yazdı:

«Gidiyorum sevgili Leonora, sonsuzca terkediyorum seni. Düşüncelerimi başka tü rlü anlatm aya gücüm yetm e­ diği için sana bu m ektubu yazıyorum. M utluluğum sü rek­ li olamazdı. Alın yazıma ve doğaya karşın tadıyordum onu. Sen benden soğumak zorundaydm , büyü bozulmak

(*) İyi geceler, (r.yjı.) (**) Baylar, iyi geceler (r.y.n.)

(22)

zorundaydı. Bu düşünce h er zaman, h a ttâ senin tutkuyla kendini verişin ve sınırsız tatlılığınla ayaklarının dibinde kendinden geçtiğim, h e r şeyi u n u tu r gibi olduğum daki­ kalard a bile izliyordu beni... U çarı sosyete, sözle izin v er­ diği şey gerçekleştiği zam an acımasızca ezer onu. Sosye­ ten in soğuk alaycılığı er geç seni yenecek, senin ateşli ru h u n a boyun eğdirecek ve sen tutkundan ötürü utanç duyacaktın sonunda... O zaman durum um ne olurdu? Ha­ yır! Ölüp gitmek, seni bu korkunç dakikadan daha önce terketm ek daha iyi...

Benim için en değerli şey senin rahatm dır. Sosyete­ nin bakışları üzerim ize dikili olduğu sürece bu rah ata kavuşm azdın sen. Çektiklerini, k ın la n onurunu, korku­ n un verdiği ıstırap lan anımsa. O ğlumuzun korkunç do­ ğum unu aklına getir. Düşün bir, daha uzun zaman bu gi­ bi heyecanlara ve tehlikelere uğratm alı mıyım seni? Bu k ad ar tatlı, bu kadar güzel b ir varlığın alın yazışım in­ san adına güç belâ yaraşan zavallı b ir yaratığın, b ir zen­ cinin acıklı alın yazısıyla niçin birleştirm eli?

Elveda Leonora, elveda biricik sevgili dost. Seni ter- ketm ekle, yaşam ın ilk ve son m utluluklarını da terkedi- yorum . Ne b ir anayurdum , ne de yakınlarım var. O rada tam bir yalnızlığın benim için tek avuntu olacağı kederli R usya’ya gidiyorum. B undan böyle kendim i vereceğim sı­ kı çalışmalar, eğer heyecan ve m utluluk günlerim in ıstı­ rap verici anılarını uyuşturam azsa bile, hiç olmazsa bi­ raz oyalayacak onları. Elveda Leonora. Senin kucağından kopup ayrılırcasına ayrılıyorum bu m ektuptan. Elveda, m utlulukla kal ve zavallı zencini, sadık İbrahim ini ara sıra anımsa.»

Aynı gece Rusya’ya hareket etti.

Yolculuk, beklediği kadar korkunç gelmedi ona. H a­ yal gücü gerçeği yenm işti. Sonsuzca bıraktığı şeyleri,

(23)

Pa-riâ’ten uzaklaştıkça daha canlı b ir biçimde ve daha yakın olarak gözlerinin önünde canlandırıyordu.

Farkında bile olm adan Rusya sınırında buldu k en ­ dini. Sonbahar başlam ıştı. F akat arabacılar, yolun kötü­ lüğüne bakmaksızın, rüzgâr gibi götürüyorlardı onu. Yol­ culuğunun on yedinci günü, sabahleyin, o zam anlar bü­ yük bir yolun geçtiği Krasnoye Selo’ya vardı.

Yirmi sekiz v erst kalm ıştı P etersburg’a. A rabasına atlar koşulurken, İbrahim menzil kulübesine girdi. Uzun boylu, yeşil kaftanlı b ir adam, ağzında toprak b ir pipo, dirseklerini masaya dayam ış H am burg gazetelerini oku­ yordu b ir köşede. İçeriye birinin girdiğini işitip başm ı kaldırdı.

— Vay! İbrahim! diye bağırdı kanepeden kalkarak. M erhaba vaftiz oğlum!

P etro ’yu tanıyan İbrahim sevinçle ona doğru atılm ak üzereyken saygıyla durakladı. H üküm dar yaklaştı, onu kucakladı, alnından öptü:

— Gelişini h aber almıştım, dedi. K arşılam aya çıkmış­ tım seni. Dünden beri burada bekliyordum.

İbrahim m innettarlığını belirterecek sözcükler b u la­ mıyordu. Hükümdar:

— Em ir ver, diye sürdürdü sözlerini. Senin arabanı bizim kilerin arkasından getirsinler. Sen de benim ara­ baya gel, bana gidelim.

H üküm darın arabasını getirdiler. Petro ve İbrahim , birlikte arabaya oturup dörtnala yola koyuldular. B ir b u ­ çuk saat sonra P etersburg’a varm ışlardı. İbrahim , Ç arlı­ ğın eliyle bir bataklık üzerinde yükseltilen bu yeni doğ­ muş başkenti m erakla seyrediyordu. Açık su bentleri, sessiz kanallar ve ta h ta köprüler, insan istem inin doğa güçleri karşısında, kısa b ir süre içinde, h e r alanda elde etmiş olduğu b aşarılan belgeliyorlardı. Evler b ir çırpı­ da kuruluverm iş gibiydiler. K entte, henüz granit çerçe­

(24)

vesiyle bezenmemiş olan, fakat üzeri şim diden savaş ve ticaret tekneleriyle kaplı Neva nehrinden başka görkemli b ir şey yoktu. H üküm darın arabası, «içerisinin bahçesi» diye adlandırılan sarayın önünde durdu. P etro ’yu otuz beş yaşlarında, güzel, en son Paris modasm a göre giyin­ miş b ir kadın karşıladı basam aklarda. P etro onu ağzın­ dan öptü ve İbrahim ’in elinden tutarak:

— K atinka, tanıdın mı vaftiz oğlumu? dedi. Onu es­ kisi gibi sevmeni ve gözetmeni rica ediyorum senden.

K aterina, kara, anlayışlı gözlerle İb rah im ’e baktı ve sevimli b ir tavırla elini ona uzattı. Genç, uzun boylu, düz­ gün endamlı, güller gibi taze iki dilber K aterina’nın a r­ kasından saygıyla P etro ’ya doğru yaklaştılar. İm parator onlardan birine:

— Liza, dedi. O ranienbaum ’da sana verm ek için ben­ den elma aşıran küçük A rabi anım sıyor m usun? Burada işte: Onu sana takdim ediyorum.

Büyük prenses güldü, yanakları pem beleşti. Yemek salonuna geçtiler, H üküm darın geleceği bilindiği için, sof­ ra donatılmıştı. Petro, İbrahim ’i de çağırarak b ü tü n aile­ siyle birlikte yemeğe oturdu. Yemek süresince çeşitli ko­ n ular üzerinde konuştu İbrahim ’le. İspanya savaşıyla, F ransa’nın iç işleriyle, eleştirdiği pek çok yanları olm akla birlikte yine de sevdiği b ir kişi olan saltanat naibiyle il­ gili sorular sordu. Bu konuşma sırasında İbrahim sağlam ve dikkatli m antığıyla sivrildi. P etro çok m em nun kalm ış­ tı onun yanıtlarından. İb rahim ’in çocukluk çağlarıyla il­ gili bazı şeyler anımsıyor, bunları öyle b ir yüreklilik, öy­ le b ir keyifle anlatıyordu ki, bu ta tlı ve konuksever ev sahibinin Poltava kahram anı, R usya’nın k u d retli ve m ü t­ hiş yenileştiricisi olduğuna kimse inanmazdı.

H üküm dar yem ekten sonra, R uslarda âdet olduğu üzere, dinlenm eye çekildi. İbrahim , İm paratoriçe ve bü ­ yük prenseslerle birlikte kaldı. O nların m erakını gider­

(25)

m eye çalıştı. P aris’te yaşanan hayatı, oradaki şölenleri ve başına b u y ru k moda akım larını anlattı. Bu sırada, h ü ­ küm darın yakını olan bazı yüksek rütbeli kişiler sarayda toplanm aktaydılar. İbrahim , K aterina’yla konuşan A rabi görüp, ona kibirli b ir bakış fırlatan görkem li P rens Men- şikov’u, P etro ’nun çetin danışm anı P rens Yakov Dolgo- ru k i’yi, halk arasında adı Rus F aust’u olarak yayılan b il­ gin B ryus’u, eski arkadaşı genç Raguzinski’yi h ü küm dara rapor sunm ak ve buyruk alm ak için gelen öteki kişileri gördü.

H üküm dar iki saat sonra geldi. İbrahim ’e:

— Bakalım, eski görevini unutm uş musun? dedi. Ka- rataş tahtayı al da gel benimle.

Petro çalışma odasına kapandı, devlet işleriyle u ğ raş­ m aya koyuldu. Sırasıyla; Bryus, Prens Dolgoruki, polis şefi G eneral D eviyer’le görüştü; İbrahim ’e bazı k a ra rn a ­ m eler ve yönergeler yazdırdı. İbrahim onun kavrayış ça­ bukluğuna, sağlam mantığına, dikkatinin gücüne ve es­ nekliğine, uğraştığı konuların çeşitliliğine h ayran olm aya doyamıyordu. Çalışmaların bitim inde Petro, o gün için yapm ayı tasarladığı işlerin bitirilip bitirilm ediğini an la­ m ak üzere çıkarıp cep defterine baktı. Sonra çalışm a oda­ sından çıkarken, İbrahim ’e:

— Geç oldu, dedi. Yorulm uşsundur. Geceyi eskisi gibi burada geçir yine. Yarın seni uyandırırım .

İbrahim yalnız kalınca, güçbelâ toparlayabildi aklı­ nı. P etersburg’daydı. Çocukluk yıllan, o zam anlar değe­ rini anlamaksızm y akınındı geçirmiş olduğu büy ük insa­ nı, yeniden görüyordu. A yrılıktan sonra ilk kez, neredey­ se nedam ete benzer b ir duyguyla, bütün b ir gün tek dü­ şüncesinin Kontes D. olmadığını itiraf e tti içinden. Onu bekleyen yeni yaşama tarzını, eylem lerin ve sürekli ça­ baların; tu tkular, başıboşluk ve gizli b ir m utsuzlukla y o r­ gun düşmüş olan ruhunu canlandırabileceğini anladı. B ü­

(26)

yük b ir kişinin yardımcısı olmak ve onunla birlikte bü­ yük b ir halkın alın yazısını etkilem ek düşüncesi ilk kez soylu b ir yücelme duygusu uyandırdı içinde. Kendisi için hazırlanan portatif karyolaya uzanırken düşündükleri bunlardı ve uyuyup kaldığında, alışkın olduğu düşler, onu uzak P aris’e, sevgili Kontesinin kollarına taşıdı.

3

Petro, söz verdiği gibi, ertesi gün İbrahim ’i uyandır­ dı ve kendisinin de yüzbaşısı olduğu Preobrajenski ala­ yının topçu bölüğü üsteğmeni olarak kutladı onu. Saray danışm anları İbrahim ’in çevresini aldılar. H er biri yeni gözdeye kendine göre b ir iltifatta bulunuyordu. K ibirli Prens Menşikov dostça elini sıktı onun. Şerem etyev, P a­ ris’teki tanıdıklarını soruşturdu. Golovin ise İbrahim ’i ye­ meğe çağırdı. Bu son örneğe ötekiler de uydular. Öyle ki, İbrahim en azından b ir aylık çağrı aldı.

İbrahim günlerini tekdüze, fakat eylem içinde geçiri­ yor,. sonuç olarak da canı sıkılmıyordu. H üküm dara gün geçtikçe daha çok bağlanmış, onun yüksek ruhunu daha iyi kavram ıştı. Büyük b ir kişinin düşüncelerini izlemek, çalışm aların en öğreticisidir. Petro’yu senatoda B uturlin ve Dolgoruki ile tartışarak önemli yasam a sorunlarına çö­ züm ler getirirken, am irallik kurulunda R usya’nın deniz­ le r üzerindeki egemenliğiyle ilgili görüşlerini belirtirken görüyordu. Feofan’la, G avriil Bujinski ile, K oriyeviç’le birlikte; dinlenme saatlerinde ise yabancı yazarlardan y a ­ pılan çevirileri incelerken, ya da bir tüccarın fabrikasını, b ir zanaatçının işliğini, b ir bilginin çalışma odasını ziya­ ret ederken görüyordu. Rusya sadece m akinelerin işledi­ ği ve h e r işçinin, kurulu düzen uyarınca kendi işiyle u ğ ­ raştığı muazzam b ir işyeri gibi görünüyordu İbrahim ’e. O,

(27)

kendini de kişisel tezgâhında emek harcam akla yüküm lü sayıyor, Paris’teki şen şakrak yaşam ını elden geldiğince az anımsamaya çalışıyordu. Ama bir başka tatlı anıdan uzaklaşmak daha güç geliyordu ona: Sık sık Kontes D.'yi düşünüyor, onun haklı öfkesini, gözyaşlarını ve m utsuz­ luğunu hayal ediyordu... Fakat bazen de korkunç bir dü­ şünce sıkıştırıyordu yüreğini: Yüksek sosyete um ursa­ mazlığı, yeni bir ilişki, b ir başka m utlu kişi! Tüyleri ü r ­ periyor, Afrikalı kanında kıskançlık ayaklanıyor, gözleri kara yüzüne akmaya hazırlanan kızgın gözyaşlarıyla do­ luyordu.

Bir sabah çalışma odasında, evraklar arasında otu­ rurken ansızın biri yüksek sesle Fransızca selâmladı onu. İbrahim çevik bir hareketle döndü ve P aris’te yüksek sosyete kasırgası içinde bıraktığı genç Korsakov sevinçli b ir haykırışla kucakladı onu.

Korsakov:

— Az önce geldim, dedi. Ve doğru sana koştum. P a­ ris’teki bütün tanıdıklarım ızın selâmı var. Senin yoklu­ ğuna hayıflanıyorlar. Kontes D. seni m utlaka çağırmamı em retti. İşte m ektubu da burada!

İbrahim m ektubu titrey en b ir elle yakaladı ve gözle­ rine inanam ayarak baktı o tanıdık el yazısına.

Korsakov :

— Şu barbar P etersburg’da can sıkıntısından henüz ölmeyişine çok sevindim! dedi .Ne yaparlar, neyle uğra­ şırlar burada? Terzin kim? Opera kuruldu mu bari?

İbrahim dalgın dalgın, hüküm darın şu sırada galiba b ir gemi işliğinde çalışmakta olduğunu söyledi. Korsakov güldü.

— Görüyorum ki benimle uğaraşacak durum da de­ ğilsin şimdi, dedi. Başka bir zaman bol bol konuşuruz. Ben hüküm darın huzuruna çıkmaya gidiyorum.

(28)

Bu sözü söylemesiyle birlikte üzerinde dö­ nüp, koşarak odadan çıkması b ir oldu.

Yalnız kalan İbrahim m ektubu çabucak açtı. Kontes onun kendini aldatışından, güvensizliğinden tatlılıkla ya­ km ıyor, şöyle diyordu:

«Benim rahatım ın senin için dünyada en değerli şey olduğunu söylüyordun, İbrahim! Eğer buna içtenlikle inansaydın, beklenilm edik ay n lık haberini aldığımda düş­ tüğüm durum a beni sokar miydin hiç? Seni korku tan şey; sana engel olacağım düşüncesiydi. Kesinlikle inan ki; se­ nin esenliğin ve senin boynuna borç bildiğin şey için, ben gözümü bile kırpm adan aşkımı feda ederdim.»

Kontes m ektubuna tutkulu sevda sözleriyle son v eri­ yor, eğer b ir gün yeniden görüşm eleri um udu yoksa bile, hiç değilse arada b ir yazması için yalvarıyordu delikan­ lıya.

İbrahim paha biçilmez satırlarını coşkuyla öptüğü bu m ektubu baştan sona dek belki yirm i kez okudu. K ontes­ le ilgili b ir şeyler duym ak arzusuyla içi içine sığmıyordu. Tam, K orsakov’u hâlâ orada bulabileceğini um arak, gemi işliğine gitm eye hazırlanırken kapı açıldı ve yeniden Kor- sakov içeri girdi. H üküm darın huzuruna çıkmıştı. Âdeti üzere çok hoşnut görünüyordu kendisinden. İbrahim ’e:

— E n tre nous (*), hüküm dar çok tu h af b ir adam. Dü­ şün ki onu, yeni b ir geminin, elimdeki telgraflarla tırm an­ mak zorunda kaldığım direğinin tepesinde, sırtında keten b ir fanilayla buldum. İp m erdivende duruyor ve uygun b ir reverans yapabilm ek için yeterli yer bulam ıyordum . H ayatım da bu kadar elim ayağıma dolaşmamıştı. Fakat hüküm dar, kâğıtları okuyup beni tepeden tırnağa süzdü ve öyle sanıyorum ki, giyimimin zarifliği, inceliği çok ho­ şuna gitti. Hiç değilse gülümsedi, bu geceki baloya çağır­

(29)

dı beni. Fakat P etersbu rg’da tam b ir yabancıyım. A ltı yıl­ lık yokluğumda büsbütün unutm uşum buranın âdetlerim . Lütfen kılavuzluk et bana, uğrayıp al ve orada takdim et beni.

İbrahim buna razı oldu ve konuşm ayı kendisi için da­ ha ilgi çekici olan konuya çevirm ekte acele etti:

— Peki, Kontes D. ne yapıyor?

— Kontes mi? A yrılışın hiç kuşku yok, önce çok üz­ müştü onu. Fakat zam an geçtikçe yavaş yavaş avunup, yeni bir sevgili buldu kendine. Hem de kim , biliyor m u­ sun? Şu uzun boylu M arki R! Niçin ağ arttın Arap gözle­ rini? Yoksa sana pek mi tu haf geldi bütün bunlar? Uzun bir kederin doğasına, özellikle de kadın doğasına aykırı olduğunu biliyor m uydun? Sen düşüne dur, ben dinlenip yol yorgunluğunu çıkarm aya gidiyorum şimdi. Bana uğ­ ramayı unutayım deme sakın.

İbrahim ’in içini dolduran duygular nelerdi dersiniz? Kıskançlık mı? Öfke mi? Ümitsizlik mi? Hayır, hiçbiri değil. Sadece derin ve iç daraltıcı b ir keder.

— Önceden sezmiştim bunu, olacaktı bu, diye tek ­ rarlayıp duruyordu kendi kendine.

Sonra Kontesin m ektubunu açtı, onu yeni baştan okudu, dertlendi ve hüngür hü n g ür ağlamaya başladı. Gözyaşları yüreğini hafifletiyordu. Saate bakıp gitme za­ manı geldiğini gördü. İbrahim bu işten kurtulabilse çok memnun kalacaktı ya, balolara gitmek görevden sayılı­ yordu. H üküm dar, yakınlarının kesin olarak katılm asını isterdi bunlara. Delikanlı giyindi, Korsakov’u almaya çıktı.

Korsakov sırtında robdöşambr, oturm uş Fransızca bir kitap okuyordu. İbrahim ’i görünce:

— E rken değil mi? diye sordu. İbrahim :

(30)

— İnsaf, diye yanıtladı. Saat beş buçuk oldu geciki­ yoruz, hem en giyin de çıkalım.

Korsakov telâşlandı, çıngırağı bütün gücüyle salladı, adam lar koşuştular, çabucak giyinmeye koyuldu. Fransız oda uşağı kırmızı ökçeli potinleri, mavi kadifeden p an­ tolonu ve üzerine pullar dikilmiş pembe kaftanı uzattı ona. Dış odada perukayı çabucak pudralayıp getirdiler. Korsakov tıraşlı kafasını soktu ona. Kılıcını ve eldivenle­ rini istedi, aynanın karşısında belki on kez ileri geri gi­ dip geldikten sonra, hazır olduğunu bildirdi İbrahim ’e. Ü niform alı uşaklardan, ayı kürkünden kaputlarını alarak kışlık saraya yollandılar.

Korsakov bir soru yağm uruna tu ttu İbrahim ’i. Pe- tersb u rg ’un en gözde dilberi kim? En iyi danseden adam ününe kim sahip? Şimdilerde hangi dans moda? İbrahim gönülsüzce gideriyordu onun m erakını. Bu arada saraya vardılar. Bir sürü uzun kızak, eski binek arabası ve y al­ dızlı kupa arabaları çimenli alana dizilmişti bile. Basa­ m aklarda, üniform aları içinde, bıyıklı uşaklar, sırm alar içinde parlayan, tüy sorguçlu, topuzlu ulaklar; hafif sü­ vari askerleri, içoğlanları, efendilerinin kürklerini ve el kürklerini taşıyan kaba görünüşlü yol uşakları, yani o za­ m an derebeylerinin anlayışına göre, gerekli b ir kalabalık birikm işti. İbrahim görününce genel b ir fısıltı yükseldi bu kalabalıktan:

«— Arap, Arap, Ç a n ır Arabi!»

İbrahim , Korsakov’u çabucak geçirdi bu alacalı bu- lacalı hizm etçiler yığını arasından. Uşağı kapıyı ardına kadar açtı onlara, salona girdiler. Korsakov donakaldı. O m uzlan gök mavisi renginde çapraz şeritli ileri gelenler takım ının, elçilerin, yabancı tüccarların, yeşil üniform a- la n içinde muhafız alayı subaylannın, ceketleri ve çubuk çizgili pantolonlanyla gemi yapım u stala n m n oluşturdu­ ğu b ir kalabalık, donyağmdan m um lann donuk donuk ay­

(31)

dınlattıkları tü tü n dum anıyla kaplı ve b ir nefesli sazlar orkestrasının hiç durm adan çınladığı geniş bir salonda ileri geri hareket ediyordu. H anım lar duvarların çevre­ sinde oturm uşlardı. Genç olanları m odanın bütün görke­ m iyle parlam aktaydılar. Robların üstünde altınlar ve gü­ m üşler ışıldıyordu. Bir çiçek sapı gibi incecik belleri, gös­ terişli jüponlarının üzerinde yükseliyordu. K ulaklarında, uzun buklelerinde ve boyunlarında, elm aslar parlıyordu. D ansların başlam asını ve kavalyeleri bekleyerek neşe için­ de, sağa sola dönüp duruyorlardı. Yaşlı hanım lar giysile­ rin yeni biçim lerini geçip gitmiş olan eski ile kurnazca bağdaştırm aya çalışmışlardı: Hotozları Çariçe Natalya Ki- rilovna’nın (*) sam ur şapkasına benziyordu. Robları ve şallan ise yelek ve k ü rk astarlı kolsuz ceketleri andırı­ yordu. O nların bu yeni moda danslı toplantılarda hoşnut­ luk tan çok şaşkınlık duydukları görülüyordu. HollandalI gemi kaptanlarının, kabartm a çizgili pam uk bezinden etekleri ve kırm ızı blû zlan içinde oturup, sanki evlerin­ deymişçesine kendi aralarında gülüşüp konuşarak çorap ören karılarına ve kızlarına can sıkıntısıyla yan yan b a ­ kıyorlardı. Korsakov kendine gelemiyordu bir türlü.

Uşak, yeni ko nuk lan farkederek, içinde bira ve bardak­ la r bulunan b ir tepsiyle onlara yaklaştı.

Korsakov usulca:

— Que diable est-ce que tout cela? (**) diye sordu İb­ rahim ’e.

İbrahim elinde olmaksızın gülümsedi. İmparatoriçe ile büyük prensesler güzellikleri ve giyimleri içinde pırıl pırıl konuk dizileri arasında dolaşıp güleryüzle söyleşi­ yorlardı onlarla. H üküm dar öteki odadaydı. Ona görün­ m ek isteyen Korsakov, durm adan hareket eden kalabalı­

(*) Büyük Petro'nun annesi. (Çev.) <**) Nedir bütün bu şeytanlıklar? (r.y.n.)

(32)

ğın arasından güçlükle süzülüp geçebildi. Odada, pipola­ rını görkem le tü ttü rerek ve b ira kupalarını boşaltarak o tu ran yabancılar vardı büyük çoğunlukla. M asalara b i­ ra ve şarap şişeleri, meşinden tü tü n keseleri, punç dolu bardak lar ve satranç takım ları dizilmişti. Petro, bu m a­ salardan birinde geniş omuzlu b ir İngiliz kaptanla dama oynuyordu. B irbirlerini pipolarından çıkan dum anla yay­ lım ateşine tutuy orlard ı büyük b ir çabayla. H üküm dar rakibinin um ulm adık b ir ham lesi karşısında o k adar şaş­ kınlığa düşm üştü ki, çevrelerinde dönüp duran Korsa- kov'u farkedem edi bile. O sırada göğsünde kocaman b ir buket bulunan şişman b ir adam, telaşla içeri girdi yü k ­ sek sesle, dansların başladığını bildirdi ve hem en çıktı. K onukların çoğu, bu arada Korsakov, onun arkasından çıktılar.

Beklenm edik b ir görünüm delikanlıyı şaşkına çevir­ di. D am lar ve kavalyeler ağlamaklı b ir müziğin çınladığı dans salonunu boydan boya, karşılıklı iki sıra halinde kap­ lam ışlardı. K avalyeler eğilerek selam veriyorlar, dam lar daha da aşağıya çömeliyorlardı. Önce kendi önlerine, son­ ra sağa dönüyor, sonra sola, sonra te k ra r önlerine, sonra te k ra r sağa dönüyor ve bu böylece sürüp gidiyordu. K or­ sakov gözlerini faltaşı gibi açtı, dudaklarını ısırdı, bu tu ­ h af zaman tüketim ine bakakaldı. Çömelmeler ve selam ­ lar yarım saat k adar sürdü. Sonunda kesildi ve buketli şişman adam törensel dansların sona erdiğini ilân ederek m üzisyenlere m enuet (*) çalm aları buyruğunu verdi. K or­ sakov sevindi, kendini göstermeye hazırlandı. K onüklar- dan genç b ir bayan, özellikle hoşuna gitmişti. On altı yaş­ larında b ir genç kızdı bu. Zengin, fakat zevkli b ir biçim­ de giyinmişti. O turaklı, sert görünüşlü, yaşlı b ir adamın yanında oturm aktaydı. Korsakov uçarcasına ona yaklaştı

(33)

kendisiyle dans etm ek şerefini verm esini diledi genç kız­ dan. Genç dilber şaşırdı, bozuldu, sanki ne diyeceğini bil­ mezcesine baktı delikanlıya. Kızın yanında o turan adam kaşlarını daha da çattı. Korsakov genç kızın kararım b ek ­ lerken buketli bay ona yaklaştı, salonun ortasına götürdü delikanlıyı ve kurum lu bir tavırla:

— Sayın bayım, kabahat işlediniz! dedi. Genç b ay a­ na gerekli üç reveransı yapm adan yaklaştınız, bu bir. İkincisi m enuetlerde eş seçme hakkı kavalyeye değil da­ m a ait olduğu halde, dansa davet ettiniz onu. Bu yüzden cezalandırılm anız gerekiyor. Yani b ir ku p a Büyük K ar­ ta l’ı b ir dikişte içmek zorundasınız.

Korsakov gittikçe daha çok şaşırıyordu. O anda ko­ nuk lar dâ çevresini almış, bağıra çağıra, yasanın b ir an önce uygulanm asını istiyorlardı. Bu gibi cezalandırm alar­ da bizzat bulunm aya m eraklı olan Petro, kahkahaları ve bağırışları işiterek öteki odadan çıktı. H üküm dar açılan kalabalığın arasından geçerek, hüküm lünün ve onun k a r­ şısında, elinde keskin şarapla dolu kocaman b ir kupa ile d u ran balo teşrifatçısının bulunduğu çem bere girdi. Y a­ saya iyilikle boyun eğmesi için suçluyu boşu boşuna k an ­ dırm aya çalışıyordu adam. Petro, K orsakov'u görünce:

— Vay! dedi. Yakalandın kardeş, pardon. Mösyö! İç ve yüzünü buruşturm a.

Yapacak b ir şey yoktu. Zavallı züppe soluk alm adan b ir kupa şarabı b ir dikişte silip süpürdü, kupayı te şrifa t­ çıya geri verdi.

— Bana bak Korsakov, dedi Petro, senden çok. daha zengin olduğum halde benim giymediğim cinste kadife­ den pantolon giymişsin. Savurganlıktır bu. Dikkat et, bu yüzden bozuşmayalım seninle!

Korsakov bu azan da sineye çektikten sonra çem be­ rin dışına çıkmak isterken sendeledi, düşecek gibi oldu. H ü küm dann ve neşeli topluluğun keyfine diyecek yoktu.

(34)

Bu olay asıl eyleme herhangi bir zarar verm ek şöyle d u r­ sun, daha da canlandırdı onu. Büyük b ir h araretle ve m ü­ ziğin ritm ini büsbütün hiçe sayarak kavalyeler topukla­ rını şakırdatıp selam vermeye, dam lar ise çömelmeye, ök- çecikleriyle yeri dövmeye başladılar. Korsakov bu genel neşeye katılacak durum da değildi. Az önceki genç kız, ba­ bası G avrila Afanasyeviç’in buyruğu üzerine İbrahim ’e yaklaştı, mavi gözlerini yere indirerek elini ürkekçe ona uzattı. İbrahim onunla bir m enuet yaptıktan sonra yerine götürdü. Sonra Korsakov’u arayıp buldu, salondan çıkar­ dı, arabaya o tu rttu ve eve taşıdı. Korsakov yol boyunca ilkin belli belirsiz: «Lânet olası balo! Lânet olası balo! Lâ- net olası Büyük K artal kupası!» diye sayıkladı. F akat az sonra öylesine derin b ir uykuya daldı ki, eve nasıl gel­ diğini, nasıl soyulup yatırıldığını farketm edi bile. Ertesi gün b ir baş ağrısıyla ve topuk şakırtılarını, çömelmeleri, tü tü n dumanını, bir de buketli bayla, Büyük K artal k u ­ pasını bulanık b ir biçimde anımsayarak uyandı.

4

A tla rım ız yem eğ i a ğ ır a ğ ır yer Ve a ğ ır a ğ ır su n u lu rd u .

K e p ç eler, g ü m ü ş k a d e h le r K ö p ü klü b ira ve ş a ra p la dolu

R u slan v e L u d m ila( * )

Şimdi iyiliksever okuyucuyu G avrila Afanasyeviç Rjevski ile tanıştırm alıyım . Kendisi eski b ir derebeyi so­ yundan gelmekteydi ve çok büyük bir y u rtlu ğ a sahipti.

(35)

K onuksever b ir kim se olup, şahin avından hoşlanırdı. Pek çok uşağı vardı. Tek sözcükle, köklü b ir Rus beyiydi o. Kendi deyişiyle, A lm an yönetim ine katlanam az, ev yaşan­ tı m d a sevgili geçmişin geleneklerini korum aya çabalardı. Kızı on yedi yaşındaydı. A nnesini yitirdiğinde bebek­ ti daha. Eski yöntem e göre, yani süt ninelerle, dadılarla, halayıklarla yetiştirilm işti. Sırm a işler, okuma yazma bil­ mezdi. Babası, yabancı olan h e r şeye karşı duyduğu nef­ rete karşın, kızının evlerinde yaşam akta olan tutsak İs­ veçli subaydan A lm an dansları öğrenm ek konusundaki is­ teğine karşı koyamadı. Bu em ek tar dans öğretm eni elli yaşındaydı. N arva savaşında b ir kurşunla yaralanm ış olan sağ ayağı m enuet ve C ourant (*)’lara pek elverişli değil­ di ya, buna karşılık sol ayağı en güç figürlerin bile şaşı­ lacak b ir beceriklilik ve çeviklikle üstesinden geliyordu. Öğrencisi de onun çabalarının hakkını veriyordu doğru­ su. N atalya G avrilovna, balolarda en iyi danseden genç kız olarak ün salmıştı. K orsakov’un suçlu bulunuşu biraz da bundandı. Delikanlı ertesi gün G avrila A fanasyeviç’ ten özür dilemeğe gelmiş, fakat guru rlu bey, genç salon efendisinin çıtkırıldım lığından ve züppeliğinden hiç hoş­ lanmadığı gibi, çok yerinde olarak, Fransız m aym unu d i­ ye adlandırm ıştı onu.

B ir bayram günüydü. G avrila Afanasyeviç birkaç dost ve akrabasını yemeğe bekliyordu. Eski salonda uzun bir sofra kurulm uştu. K onuklar, hüküm darın buyrukları, b ir de kendi kişisel yaşantısında örnek olması sayesinde en sıkıcı ev hayatm dan k u rtu lan k a rıla n ve kızlarıyla b ir­ likte sökün etm eye başladılar. N atalya Gavrilovna altm kadehlerle dolu gümüş b ir tepsiyi tek er teker h e r konu­ ğa götürüyor, h e r biri, b u olay sırasm da alm an öpücük âdetinin, bu eski geleneğin a rtık y ü rü rlü k ten kalkm ış ol­

(36)

masına üzülerek yuvarlıyorlardı kadehlerini. Sofraya otu- ruldu. Baş köşeye, ev sahibinin yanında, onun kayınba- bası olan yetm iş yaşlarında b ir bey, Boris Alekseyeviç Lı- kov kuruldu. Öteki konuklar ise soylarının eskiliğini gö­ zeterek, böylelikle de kasıtlı toplum un m utlu çağlarını anarak, erkekler b ir yanda kadınlar öte yanda olmak üze­ re yerleştiler. Eski tip bir bluzla, yine eski tip b ir tören başlığı giymiş olan kâhya kadın ile otuz yaşında b ir b e ­ bek olan ciddi, bum buruşuk yüzlü kadın cüce ve aşınmış üniform ası içinde tutsak İsveçli subay, m asanın en sonun­ daki alışılmış yerlerini aldılar. Üzerinde pek çok servis tabağı bulunan m asanın çevresini telâşlı uşaklar yığını kuşatm ıştı. Baş uşak sert bakışları, kocaman göbeği ve tum turaklı hareketsizliği ile b un ların arasında göze çarp­ m aktaydı. Yemeğin ilk dakikaları sadece bizim eski m utfa­ ğımızın ürünlerine gösterilen ilgiye ayrıldı. Genel sessiz­ liği tabakların ve gidip gelen kaşıkların şıkırtısı bozuyor­ du sadece. Sonunda k onuklan sohbetle eğlendirm ek za­ manı geldiğini gören ev sahibi, uşaklara dönerek:

— Peki, Yekimovna nerede? diye sordu. B uraya ça­ ğırın onu.

Birkaç uşağın sağa sola koşuşm asıyla birlikte, pud­ ralı, allıklı, çiçeklerle ve sırm alarla bezenmiş, üzerinde boynu ve göğsü açık, kaba ipek dokumadan bir rob bulu­ nan yaşlı b ir kadının, şarkı söyleyip, dansederek içeri gir­ mesi b ir oldu. Gelişi, genel b ir hoşnutluk uyandırdı.

Prens Lıkov:

— M erhaba Yekimovna, dedi. Nasılsın bakalım? — Şarkı söyleyip dansederek, koca bekleyerek, git­ tikçe daha iyi, daha sağlıklıyım azizim.

Ev sahibi:

— Kaçık, neredeydin? diye sordu.

(37)

ta n n n m bayram ı için, Çarın yönergesi, beyin b uyruğu üzerine, âleme eğlence olsun diye, Alman yöntem ine gö­ re süsleniyordum.

Bu sözler üzerine şiddetli kahkahalar yükseldi ve k a­ çık, ev sahibinin sandalyesi arkasındaki yerini aldı.

Ev sahibinin ablası Tatyana Afanayevnaki büyük say­ gı görmekteydi kardeşinden:

— Kaçık saçmalar, saçm alar ya, doğruyu da söyle­ yiverir işte! dedi. Doğrusunu söylemek gerekirse, bu gü­ nün giyimleri âleme eğlence değil de ne? Baylar! Hele sizler sakallarınızı kesip, daracık, kısa k aftan lar giydik­ ten sonra, kadınların pılı pırtısı üzerine söyleyecek söz kalmıyor. F akat sarafana (*), kızlık kurdelasına, povoni- ke (**) yazık oldu doğrusu. İnsan, günüm üzün dilberleri­ ne bakınca, hem gülesi geliyor, hem de acıyor. Saçlar k ı­ tık gibi kabartılıp, Fransız pudrasına bulanmış. K arınları öylesine sıkıştırılm ış ki, neredeyse parçalanacak. İç etek ­ likleri bir çembere geçirilmiş! A rabaya y an yana biner, bir kapıdan girerken iki büklüm olurlar. Ne ayakta du­ rabilir, ne oturabilir, ne de soğuk alabilirler. Zavallıcık­ la r kendi kendilerine işkence ediyorlar.

Bir zam anlar Ryazan valiliğinde bulunm uş olan ve bu sırada oldukça kuşkulu yollardan üç bin toprak k ö le­ siyle genç bir karı elde eden K irila Petroviç T,

— Oh, Tatyana Afanasyevna anne! dedi. K arım is­ te r köylü k an sı gibi, ister Çin im paratoriçesi gibi giyin­ sin, bence hava hoş; y eter ki h er ay yeni giysiler ısm ar­ lamasın; ötekileri de henüz eskimeden çıkarıp atm asın. Eskiden büyük anne sarafanın toruna çeyiz kaldığı o lu r­ du. Fakat günümüzün robları bugün hanım ın sırtında y a­

(*) Uzun kollu gömleğin üzerine giyilen kolsuz kadın giysisi. (Çev.)

(38)

rın b ir bakıyorsun hizmetçi kadına geçmiş. Ne yaparsın? Rus soylular sınıf mm yıkımı! Felâket vesselam.

Bu sözleri söylerken, ne eski zam anların övülmesin­ den ne de yeni âdetlerin yerilmesinden hiç de hoşlanm a­ dığı anlaşılan M arya İliniçna’sına bakıyordu içini çeke­ rek. Öteki dilberler de M arya İliniçna’nın hoşnutsuzluğu­ nu paylaşıyorlardı ama, alçak gönüllülük o zam an genç kadınlarda bulunm ası zorunlu bir özellik sayıldığı için, seslerini çıkarmıyorlardı.

G avrila Afanasyeviç maşrapasını köpüklü kvasla dol­ du rarak :

— Suç kimde? dedi. Bizde değil mi? Genç kadınlar hoppalık ediyorlar, biz de görmezlikten geliyoruz bunu.

K irila Petroviç:

— Eğer bu bizim istemimiz dışında olan b ir şeyse, ne yapabiliriz? diye karşı çıktı. Adam karısını evinin k u ­ lesine kapatsa çok m em nun olacak ama, kadını davul ça­ larak baloya çağırıyorlar. Koca kamçı korkusuyla, kadın ise cici bicilerini gösterm ek için gidiyor oraya. Oh, bu ba­ lolar yetti artık! Tanrı günahlarım ıza ceza olarak gönder­ di onları bize.

Marya İliniçna iğne üstündeymişçesine oturuyor, dili de kaşındıkça kaşınıyordu. Sonunda kendini tutam ayıp kocasına döndü, balolarda hoşuna gitmeyen şeyin ne ol­ duğunu sordu ekşim trak b ir gülümsemeyle.

Kirila Petroviç gittikçe öfkelenerek:

— O nlar ortaya çıkalı beri kocalar karılarıyla başa çıkamaz oldular, işte ben bundan hoşlanmıyorum, diye yanıtladı karısını. K adınlar Apostolos'un (*) sözünü u n u t­ tular: Kadın kocasından korksun. Şimdiki kadınlar evle­ rini yönetmek için değil, yenilikler için çırpm ıyorlar. Ko­ calarını nasıl m em nun edeceklerini değil de, zibidi su­

(39)

bayların nasıl hoşuna gideceklerini düşünüyorlar. Peki sayın bayan, W Rus baym a ya da bayanına Alman tü- tünkeşleri ve onların işçi kılıklı kadınlarıyla b ir arada bulunm ak yakışır mı? Gece yarılarına k ad ar genç erkek­ lerle çene çalmak işitilmiş şey mi? Hele b u n la r kendi ak­ rabaların değil de, yabancı bilinm edik kim selerse?

G avrila Afanasyeviç som urtarak:

— B ir şey söyleyecektim ya, korkarım gider yerin kulağına! dedi. F akat itiraf ederim ki, bu balolar beni de pek sarm ıyor. Daha neye uğradığınızı anlam adan sarho­ şun birine toslarsınız ya da m askara olasınız diye sizi s a r­ hoş ederler. Y ahut da çapkının biri kızınıza b ir yaram az­ lık yapm asın diye gözünüzü dört açarsınız. Zamanımızın gençliği o kadar şım ardı ki, insan söyleyecek şey bulam ı­ yor. Söz gelişi, geçen baloda m erhum Yevgraf Sergeye- viç K orsakov’un oğlu benim Nataşa ile ilgili öyle bir skan­ dal y ara ttı ki, u tançtan yüzüm kızardı. Ertesi gün bir de baktım b ir araba geliyor avluya doğru. Allah allah, kim ­ dir acaba, Prens A leksandr Daniloviç olmasın bu diye d ü ­ şünürken, arabadan İvan Yevgrafoviç çıkmasın mı? A ra­ basını avlu kapısında durdurup basam aklara kadar y ü ­ rüm ek zahm etine k atlan ır mı hiç! Uçarcasına girdi içeri! Topuk şakırdatm alar, gevezelikler!... Kaçık Yekimovna çok güzel taklit ediyor onu. İyi ki aklıma geldi. Kaçık! Şu Fransız m aym ununu tak lit etsene...

Kaçık Yekimovna b ir sahan kapağını kaptığı gibi, şapkaymışçasına koltuğunun altına aldı; «Mösyö... Mam- zel... balo... pardon...» diyerek kırıtm aya topuk şakırdat­ maya, eğilip dört b ir yana selam verm eye başladı. Ko­ n u k lar sürekli kahkahalarla hoşnutluklarını yeniden b e­ lirttiler.

K ahkahalar yavaş yatışırken, yaşlı P rens Lıkov, gül­ düğü sırada gözlerinden akan y a şlan kurulayarak:

(40)

cı ülkelere gidip de kutsal R usya’ya m askara olarak dö­ nen ne ilk ne de son kişidir o. Çocuklarımız ne öğreni­ y o rlar orada? Topuk şakırdatm ak, tu h af b ir şeyler geve­ leyip durm ak, yaşlılara saygısızlık ve onun bunun k arı­ sına sarkıntılık. Yabancı ülkelerde öğrenim gören genç­ le r arasında T anrının gücüne gitm esin ya, insana en çok benzeyen, yine de Çarın Arabi.

G avrila Afanasyeviç:

— Hiç kuşkusuz, diye atıldı. Ağır başlı, dü rüst b ir adam o. Uçarı cinsten değil. Şu avlu kapısından giren de kim olur ki? Yine bizim Fransız m aym unu olmasm?

U şaklara dönerek sürdürdü sözlerini:

— Ne esneyip duruyorsunuz hayvanlar! Koşun içeri alm ayın onu! Bundan sonra da...

Kaçık Yekimovna:

— Sen neler sayıklıyorsun koca ihtiyar! diye söze karıştı. K ör m üsün, hüküm darın kızağı bu! Çar geldi!

Gavrila Afanasyeviç telâşla m asadan kalktı. Herkes pencerelere atıldı. G erçekten de em irerinin omzuna da­ yanarak basam akları çıkm akta olan hüküm darı gördüler. O rtalık karıştı. Ev sahibi, P etro ’yu karşılam aya koştu. U şaklar sersem gibi sağa sola koşuşm aya başladılar. Ko­ nukların ödü koptu. H attâ kim ileri kirişi kırm ak, b ir an önce evlerine dönmek için çare arandılar. Ansızm P etro’ nun gür sesi çınladı sofrada. H erkes sesini kesti ve h ü ­ küm dar, sevinçten şaşakalan ev sahibinin eşliğinde, içeri girdi. Neşeli b ir yüzle:

— M erhaba baylar, dedi.

Orada b ulunanlar yerlere kadar eğilip selam ladılar onu.

Çar, gözleriyle kalabalığı taray arak ev sahibinin genç kızı üzerinde durdu, yanına çağırdı onu. N atalya Gavri- lovna oldukça gözüpek b ir tavırla, fakat yalnız k u lak ları­

Referensi

Dokumen terkait