• Tidak ada hasil yang ditemukan

3 IŞIK TARLALARI

N/A
N/A
Protected

Academic year: 2021

Membagikan "3 IŞIK TARLALARI"

Copied!
88
0
0

Teks penuh

(1)

BETA YAŞAM EL KİTAPLARI DİZİSİ 3

Cemal BENCAN

ışık

(2)

IŞIK TARLALARI

1. Baskı

OCAK 2004

Bu kitabın bütün hakları yazarına aittir. Dizgi :

Mevlüt PARLAK Büge AKKANIM Kapak Tasarım :

İlyas TANDEMİR & Büge AKKANIM Derleyen:

Loryn Fotokopi ve Yazılım Çizimler : Mustafa BENCAN

Baskı :

Temiz İş Matbaası Tic. Ltd. Şti.

ISBN: 975-92055-2-1

İnisiye Evi: 0.232.788 11 33 İzmir İrtibat: 0.232.239 64 27

Cep: 0 532 292 22 00

Cemal BENCAN

Eski Kuşadası Yolu Üzeri 40. Km Çile Köyü No:125

Menderes/İZMİR www.dogaterapi.com www.takemore.info/paradise [email protected]

(3)

İÇİNDEKİLER

Işık Tarlaları 6

İnsani Prototipler 9 Dejenere Olmuş İnsanlar (Habis Aktif Canlar) 14 Orint Galaktik Federasyonu 22

Başka Dünya Yok 28

Bir Üst Programa Geçiş 32

Birkaç Söz 71

Put 73

Kendi Kendine Şifa Terapisi 74 Öykünün Bazı Ayetlerle Karşılaştırılması 75 Kıyamet Cennet ve Cehennem Hakkında 78

Yunus’tan İnciler 82

Yunus'tan Uyarılar 85

Yunus'tan Öğütler 86

Kıssadan Hisse 87

(4)

Bu küçük kitapçık daha detaylı ve kapsamlı bir kitabın dozu hafifletilmiş ön bilgilerini ihtiva etmektedir. dünyadaki her şey herkese aittir. Bilgi de evrenseldir. Herkese ait olup, bundan her can yararlanabilmelidir. Savaşlarla, kötülüklerle elde edilecek her şeyi aslında bilgi bize verebilir. Ve zaten vermektedir. (Tabii bilgi tüccarlarının sakladıkları dışındakiler.)

(5)

“ İnsan bedenleri, dünya tarlasına ekilmiş birer tohumdurlar. Bu tohumlar çimlenebildiği takdirde, kendisine hiç benzemeyen insan üstü, muhteşem bir varlığı ortaya çıkaracaklardır. K i m i l e r i d e b u n u b a ş a r a m a y ı p ç ü r ü y ü p gideceklerdir”.

(6)

IŞIK TARLALARI

Evrenin bilinmeyen çok uzak bir köşesinde, çok özel bir zaman mekan ve boyutta, çok özel bir yaşam sürmekte iken, bu boyutun bir bölümünde Eflatun rengi ışık yayan bir güneş ve bu güneşin içerisinde yaşayan bir grup; kendini göreve adamış, yüksek evrimli hizmet varlığı, uykuyla uyanıklık arasındaki bir halde kendilerine verilecek görevleri bekliyorlardı. Dilan ile Leyna, Yüce yaradan için çalışan iki hizmet varlığıdır ve yan yana uyumakta iken yavaş yavaş göz kapakları kımıldamaya başlar. Akıcı ve çok değişik bir müzik, kulaklarını okşamaya başlamıştır.

Dilan- Üzerimde bir manyetik alan oluşmaya başladı. Tanrım! Sanki yavaş yavaş dönmeye başlıyorum, giderek hızlanıyor, içimde bir hafiflik ve ürperti var. Sanırım yeni bir görev. Gözlerimi açmamalıyım, açarsam mesajı net alamam.

“Müzik giderek azalır ve yerini göklerden gelen uhrevi bir sesin mesajına bırakır.”

Ses- Kalk Dilan! Vakit geldi, çok uzaklarda, madde evrenindeki ışık tarlalarını kontrol etmen gerekiyor. Donanım ve yetkilerin her zamanki gibi belleğine yüklendi. İhtiyacın olan her şeyi biliyor olacaksın. Yardımcı olarak yanına Leyna'yı alacaksın. Şimdi gidin ve gereğini yapın. Sevgiyle gidin, sevgiyle dönün.

Dilan- Aman Tanrım! Bu sesi her duyduğumda sanki yeniden doğuyorum, tüm hücrelerim yenileniyor. Bu ses ile gelen cevher, içimi dolduruyor. Hımm... madde evreni, mesaj çok net madde evrenine gidilecek. Leyna ve ben. Çok uzak ve zorlu bir mekan. Titreşimleri kesif ve kaba. Anlaşılan orada yolunda gitmeyen bir şeyler var.

“Bu ara da Leyna'da esnemeler yaparak yavaş yavaş uyanmaktadır.”

(7)

Dilan- Selam Leyna! En yüce sevgi senin olsun.

Leyna- Günaydın efendim. Mesajı aldınız mı? Galiba siz ve ben...

Dilan- Evet aldım. Yeni bir görevde birlikte olacağız.

Leyna- Efendim, mesaj çok netti. Madde evrenindeki ışık tarlaları

Dilan- Evet Leyna, madde evrenindeki ışık tarlaları, bir zamanlar sen de oradan ışık açmıştın; ancak şimdi bunu hatırlamıyorsun, belki oraya gittiğimizde çağrışım yapabilir, ama emin değilim, belki diyorum gittiğimizde göreceğiz.

Leyna- Siz daha önce hiç gittiniz mi efendim? Yani görevli olarak

Dilan- Evet, gideceğimiz yerin yerel zaman birimiyle on bin yıl kadar önceydi, yeni ekimler yapmıştık, daha sonra başka görevlilerin gittiğini duydum; ama onlar ufak ayarlamalar, teknolojik, sanatsal ve bilimsel destek için gitmişlerdi. Şimdi, görev bize verildi ve içimdeki ses kıyam, yani hasat zamanı diyor.

Leyna- Çok heyecanlanıyorum, hem benim ilk görevim, hem de oldukça zorlu bir göreve benziyor. Hem merak, hem heyecan, karmaşık duygular içindeyim.

Dilan- Hiç merak etme, çok kolay olacak. Unutma her şey yerli yerinde. Şimdi güzergahı belirleyelim: Hazır olduğumuzda birleşeceğiz, sonra kendi evrenimizin boyut kapısına kadar yatay düzlemde gidip, boyut kapısına geldiğimizde, Nur Tünelinden aşağıya, oldukça aşağılara inip madde evrenin boyut kapısına varacağız. Sonra o kapıdan girip en uzak köşesinde bulunan mavi gezegenin yörüngesine ulaşacağız. Orada yaşayanlar, adına Dünya diyorlar.

(8)

Leyna- Efendim, şu anda Dünyaya odak-landım ve oradan hiç iyi titreşimler almıyorum, ters giden bir şeyler var gibi.

Dilan- Evet, ben de farkındayım. Neyse, gidip göreceğiz. Hazır mısın?

Leyna- Hazırım; ama oraya giderken hangi bedeni kullanacağız?

Dilan- Tabiiki, hologramik bedenlerimizi kullanacağız. Şimdi benimle bir ol ve kendini bana bırak, gözünü kapat, açtığında orada olacağız.

Leyna- Peki efendim!

“Binlerce ışık yılı, ışık yolu ve boyut duvarları bir renk armonisi bir müzik ve ışık şöleni eşliğinde aşılır.”

Dilan- Leyna, iyi misin? Gözünü yavaşça açabilirsin, geldik.

Leyna- Efendim, açmaya çalışıyorum; ama zorlanıyorum. Sanki, üzerimde tonlarca ağırlık var.

Dilan- Anlıyorum Leyna, birazdan alışırsın, şu muhteşem görüntüye bakar mısın?

Dilan- İşte bir evren harikası mavi gezegen! Mükemmel bir laboratuvar ve aynı zamanda madde yaşam platformu.

Leyna- Bu platformda hangi alanda çalışma yapacağız efendim

Dilan- Her alanda; ama bizi daha çok hümanoidler ilgilendiriyor.

Leyna- İnsani Prototipler mi?

Dilan- Evet, insani prototipler, yani düşünce aygıtı olan biyokompütüre sahip olanlar. Bunların çok değişik modelleri yaratılmış Yaradan tarafından; ama bu gezegende Âdem modeli prototipler kullanıl-makta.

 8

(9)

İNSANİ PROTOTİPLER

İnsani protototipler yaradan tarafından özel bir statüde yaratıldı. Zaten kutsal kitapta da belirttiği gibi diğer yarattıklarına ona secde etmelerini söyledi. Çünkü o özeldi. Bu özelliği ona bahşettiği programının kapsamından ileri geliyordu. Duygular, vicdan, akıl, gönül, merhamet gibi diğer madde boyutu varlıklarına vermediği program insana yüklemişti (Emaneti, dağlar taşlar almadı ama insan kabul etti). Madeni prototiplerde, hayvanilerde ve Nebat ve ateşilerde (cinnilerde) böyle bir program yoktur. Bu tür hasletler insani hasletler adı altında yalnızca insani prototipe yüklenmiştir.

İnsani prototiplerin orjinali Âdem modelidir. İlk insan yani Âdem tam donanımlı olarak dünyasal zaman diliminde yaratılmış ve gezegen üzerinde yaşamaya bırakılmıştır. Bu prototipin özelliği bünyesinde her alemde iletişim kurmaya elverişli bir programa sahip olmasıdır. Prototip derken bedenden bahsediyoruz, içinde onu kullanan kaptan, yani ruh ayrı bir programa ve özelliğe sahiptir. Yalnız yaradan öyle mükemmel yaratmıştır ki madde alemde tezahür etmiş bulunan varlar, elle tutulup gözle görülen, en düşük titreşimli fizik bedenimiz vasıtası ile, bunun algıladığı, görme, dokunma, tatma v.s. gibi duyuları, verileri ruha sunulurken, akıl, mantık, düşünce, vicdan, merhamet gibi fenomenlerin oluştuğu iç içe bulunan çeşitli seyyal bedenlerimizce de algılanırlar. Bu seyyal bedenlerden birine bu günün terminolojisi ile enerji beden diyebiliriz. Bir diğerine zihin beden, bir diğerine 6 - 7 - 8 duyular, yada astral beden diyebiliriz. İşte Hz. Âdem bütün bu bedenleri sağlıklı çalışan bir insan olarak dünya zamanıyla ne bileyim kaç yıl cennette yaşadı. Cennette diyorum; çünkü en yüksek titreşime sahip olan

(10)

özü yani ruhu ile en kesif titreşime sahip fizik bedeni arasındaki tüm geçiş bedenleri (iki rengin kaynaştığı noktalardaki tramları düşünün) tam bir uyum halindeydi ve hastalıklar yoktu. Dejenerasyon yoktu, Fizik bedeniyle, yani parmağıyla bir otu koparıp yemek istediğinde, o ot ile enerji bedeni iletişim kurabiliyordu. Ve o ot eğer kendisine uygun bir ot değilse bunu titreşimleriyle ifade ediyor, o da bu titreşimlerin şifresini kendi programındaki mükemmel kripto sistemiyle çözümleyip, otun belki başka bir hayvanın sindirim sistemine uygun olduğunu anlıyor, ve koparıp yemekten vazgeçiyordu. Susadığında telepatik olarak suyun aktığı yere yöneliyor, acıktığında ihtiyacı olan besinle buluşuyordu. Madde bedeniyle dünyayı yaşayıp deneyimler iken, madde olmayan enerji bedeni ile madde alem dışındaki alemlerle iletişim kurup orayı deneyimliyordu. Yani şimdiki bizler gibi değil, çok daha geniş bir bantta yaşam sürmekteydi. Yani ihtiyacı olan her şeyi bilen, bulan, ekmek elden su gölden, rahmetin gani gani verildiği, bolluk, bereket ve uyumun bir çok boyutta her canlı tarafından paylaşıldığı bir ortamı yaşamaktaydı. Cennette herhalde böyle bir yaşam olsa gerek.

İşte orijinal insani prototip böyle bir prototipti. Bütün mevcudatla uyum ve işbirliğine girebilecek şekilde donanıma sahipti. Gerektiğinde kuşlarla, taşlarla, balıklarla otlarla kuantsal iletişim kurabilen gerektiğinde fizik bedenini ışınlayabilen, aynı anda birden fazla boyutu yaşayabilen bir programa sahipti. O bir biyoenerjik kompitürdü. Ne mutlu böyle bir prototipi kullanmak üzere dünyaya sevk edilen ruha. Düşünün, piyangodan size son model bir araba çıksa ne kadar mutlu olursunuz, ama o araç ki asfalt yol olmazsa düzgün gitmez, yakıt olmazsa çalışmaz, sadece ulaşım içindir, konuşmaz, duygu üretmez, aşk yaşamaz, gülmez, ağlamaz, sevmez.

(11)

Oysa bir insan için yiyebileceği her şey hareket etmesi için ona bir yakıttır, yiyecek ve su toprak tarafından ona karşılıksız ve fazlasıyla sunulmaktadır. Yaradan; bu dünyada deneyim yapmamız için her birimize, koşan, yürüyen, yüzen, gülen, ağlayan, şaka yapan, konuşan, şarkı söyleyen, seven, aşık olan, bağışlayan, ödül veren, sanat üreten, sex yapan, düşünen, araştıran, icat eden ve saymakla bitiremeyeceğimiz insani özelliklere sahip bir deneyim prototipi hediye etmiştir. Bu da bizim ruh olarak sevk ve idare ettiğimiz bedensel külliyemizdir. Eğer değerini bilirsek böyle nadide bir prototipe sahip bulunmaktayız. Bunun için ne kadar şükür etsek azdır.  Leyna- Peki bu uğultu, nedir bu, dünyadan mı geliyor?

Dilan- Evet Leyna, burada çok garip şeyler olmuş. Bakacağız ve birazdan durumu anlayacağız.

Leyna- Bu aletler de nedir? Uçuşup duruyorlar, uydu gibiler.

Dilan- Onlar, insanların yaptıkları yapay haberleşme uyduları. Bunları iletişim ve haber almak için kullanıyorlar.

Leyna- Telepati kullanmıyorlar mı?

Dilan- Hayır, henüz o imkanlarını kullanmayı öğrenemediler, şimdilik hep maddeye bağımlı hareket ettikleri için tüm sorunlarının çözümünü de maddede arayıp maddeden çıkarmaya eğilimliler. Bakalım bu yol, onları nereye götürecek?

Leyna- Öyleyse telepatiden başka, diğer güçlerini de kullanamıyorlar öyle mi?

Dilan- Tabii, bunlar daha ilk basamaklardalar. Beyinlerinin bile çok küçük bir bölümünü kullanıyorlar. Fakat, Homo Sapiensten bu yana yine de epey yol almışlar.

(12)

12

Leyna- Şu uyduların titreşimleri, hiç hoş değil efendim.

Dilan- Doğru bildin. Bilim adına buldukları her yeniliği insanlığa hediye etmeden önce hep kazanç hesabı yaparak para kazanmak ya da savaş kazanmak hep kazanmak için kullandıklarından, egolarına hizmet edip egolarını geliştirmişler. Sonunda da Orintlilerin ilgisini çekmeyi başarmış görünüyorlar.

Leyna- Evet efendim, yalnız uzaya yaydıkları zararlı titreşimlerin oranı, yaydıkları sevgi titreşimine oranla çok daha fazla. Artık bu titreşimler, atmosferlerinden dışarıya sızmaya başlamış ve uzayı kirletiyor. Bunu nasıl başarmışlar?

Dilan- Tahmin edebiliyorum, Leyna. Kısa sürede iyice anlarız. Bakalım neler oluyor orada?

Leyna- Yere inecek miyiz efendim?

Dilan- Şimdilik hayır, önce buradan, yaşayanların bir kısmının ses ve düşünce repliklerini yakalayıp analiz edeceğiz, bu sayede yere inmeden onları tanımış olacağız. Bak, şimdi şu bölgeden çok yoğun gürültüler ve düşünce sinyalleri geliyor. Oraya odaklanmanı istiyorum insanların düşünce sinyallerini ve seslerini yakala. Bakalım, evrim ve olgunlaşma bakımından ne düzeydeler?

Leyna- Tamam efendim! Şimdi odaklandım, şunu seçiyorum; bu bir kadın, çığlık atıyor.

“Birden, sessiz ortam yerini otomobil ve trafik,seyyar satıcılar, yoğun bir kalabalık ve yüzlerce insanın çıkardığı homurtulardan oluşan gürültülü bir ortama bırakır.”

“Bir kadın çığlık atmaktadır.”

(13)

Kadın- İmdaat, yardım edin! Çantam çantamı çaldılar, yakalayın, işte orada koşuyor, yakalayın lütfen!

Adam- Tutun, yakalayın! Kadının çantasını çalmış, işte orada; gri montlu, kaçırmayın.

Kadın- Kolum çok acıyor, inanmıyorum, kolumu kesmiş. Eyvah! nasıl da kanıyor. Yardım edin! Lütfen bir şeyler yapın!

Adam- Sakin olun! Bayan, kolunuz kesilmiş; ama fazla derin bir yara değil. Şununla bastırıp sıkıca saralım hahh. Şimdilik böyle tutarsak kanamayı engellemiş oluruz. Şimdi hemen bir taksi çağıralım da sizi en yakın hastaneye ulaştırsın. Hay Allah, ne günlere kaldık? Adam yere düşen kimliği alır, Bu kimlik size mi ait bayan, Hazel siz misiniz?

Kadın- Evet, çok teşekkür ederim kardeş, uff kolum çok acıyor.

Adam- Çantayı keseyim derken jilet kolunu biraz sıyırmış anlaşılan bunu yapan bir insan olamaz. Bunu yapan başka bir şey olmalı.

(14)

DEJENERE OLMUŞ İNSANLAR (HABİS AKTİF CANLAR)

İnsanların tümü sevgiyle dolu, dengeli, hoşgörülü, iyi niyetli değildir. Diğer tüm varlıklarda olduğu gibi denge yasası gereği insanlarda da habis karakterli olanlar vardır. Küçük bir örnek, bal arısı ile yaban arısını ele alalım. Form olarak birbirine çok yakındırlar ama programları yani daha dünyaya gelirken o minicik bedenlerine yerleştirilen ruhlarındaki yönetim programlarında, yada yaşamsal karakterlerini oluşturan DNA mikroçiplerinde nasıl yaşayacakları yaradan tarafından belirlenmiştir. Birisi (bal arısı) doğadaki sanat eserleri olan en güzel çiçeklerden birini bırakıp diğerine konarak, polen ve çeşitli mineraller toplayıp, besin ve şifa kaynakları haline gelen çok kıymetli ürünler meydana getirip bir tür hizmet vererek selim aktif yaşam sürerken, diğeri (yaban arısı yada kızıl arı) tam bir katil arı olarak hiçbir şey üretmeden böcekleri ve bal arılarını birer birer yakalayıp onları yemekle aksi yönde bir yaşam sürdürmektedir.

Yine bal arısıyla sineği karşılaştırırsak ikisi de form ve teknik açıdan benzeşmelerine karşılık birisi sağlık ve şifa için hizmet uğruna yaşam sürerken, diğeri de mikrop ve hastalıkların yayılması uğruna yaşam sürmektedir. Bu çeşit örnekler faydalı bakteriler, zararlı bakteriler gibi mikro alemden tutalım, hayvanlar, bitkiler, insanlar alemine kadar, habis aktif yaşayanlar ve selim aktif yaşayanlar başlığı altında sayısız çoğaltılabilir.

İnsan bir an şöyle düşünüyor, sanki yaradan selim aktif programa sahip canları dünya üzerinde çok farklı formlara yükleyip dünyayı bir cennet haline getirecekken, yaradanın izniyle bir başka güç habis aktif canları yine her türden formlara yükleyerek dünyaya salmış ve dünyanın bir cehenneme dönmesi için çalışıyor. Bu şartlar altında da gezegenimiz tam bir arena alanına dönmüş bulunuyor.

(15)

İşte öykümüzdeki kapkaççı kahramanımızda bu tür bir canı canlandırıyor. Bunları “Dejenere olmuş insan, habis aktif yaşayan can yada hastalanmış ruhlar” olarak bir başlık altında toplayabiliriz. Peki, burası düpedüz bir cennet haline getirilebilirdi, neden iki kutbunda bir arada yaşamaya zorlandığını sorduğumuzda Kurân-ı Kerim'de “biz istesek hepinizi inananlar yapardık, düşünenler için bunda alınacak ibretler vardır” ayeti karşımıza çıkıyor. Kudreti sonsuz yaradanın işlerini sorgulamak haddimiz değil tabii. Buradan şunu anlıyoruz ki yaradan iki kutbu da, iki seçeneği de ortaya koymuş ve tercih hakkını bireye bırakmıştır. Al işte ortada tercihini yap demiştir. Tabii yapılan tercihe göre gidilecek yol da ayrı ayrı ve bellidir. Fatura veya semereler çeşitli yollarla gösterilmiştir.

Buradan şunu anlıyoruz ki burası her çeşit malzemenin bulunduğu bir laboratuar, bir evrim ve deneyim sahası. Aynı zamanda bir imtihan sahası da. Kimi eğitim görürken kimi mezun oluyor, kimi eğitime yeni başlarken, kimi tek dersten gelmiş o dersi vermeye çabalıyor. Tıpkı bir okul gibi “ruhların okulu”. Bir üniversite düşünün fakültelerinden kimya bölümü de var, simya bölümü de.

Habis aktif canların programları kendilerine hastır. Bunlar saldırgandırlar. Öfke, kin, nefret, kibir, korku, zulüm, sapıklık, acı ve kahır, cinayet, büyü, bunalım, tembellik v.s. gibi hasletlerin biri yada birkaçıyla donanmışlardır. Dünyadaki varoluş amaçları dünyayı kendi programlarına uygun bir okul haline getirip, kendi özelliklerinin evrim ve uzmanlığını ilerleterek mezun olmaktır.

(16)

Yani; imar yerine, târ-ı mar'ı yaşamak. Bunlar bu yokluğa hizmet eden yıkıcı fonksiyonlarını yaşarken aynı zamanda da yaşatmaktadırlar. Örnek vermek gerekirse, dünyadaki tüm üniversitelerin biyokimya fakültelerinin gelmiş geçmiş tüm mezunlarını toplayalım, bunların içinde sayısız bilim adamı yada bilim kadını, sayısız serumlar, panzehirler, ilaçlar üretip dünyadaki dejenere aktif hastalıklara karşı buluşlar ortaya çıkarırken, bazıları da bu bilgiyle kimyasal silahlar üretip habis aktif kutba hizmet etmektedirler.

Selim aktif bilim adamları doğal enerji kaynakları, bedava enerji kaynakları üzerinde çalışıp bunları insanlara sunmaya hazırlanırken, bezirgan petrol tüccarları tarafından engellenmekte ve projeleri bekletilmektedir. Sadece akarsular, güneş enerjisi, rüzgar, doğalgaz ve okyanusların gelgit hareketleriyle (denizdeki dalgalar) dünyadaki tüm kentlerin enerjisi atmosferi ve doğayı kirletmeden neredeyse bedava denecek şekilde sağlanabilecektir. Her şeyi düzenleyen yaradan, bunu da düzenlemiştir. Ama bu kadar temiz yakıt varken, insanları yönetenler, kirli ve tahrip eden, yok eden kara yakıtı tercih etmişlerdir. İşte: tercih edilen kutup, gidilen yol ve ödenen fatura.

Buradaki kahramanımız olan kapkaççı da yaban arısı misali üretmeden yaşayıp hazıra konmak isteyen bir can'dır. Ve insan olabilmenin sınavını vermeye çalışmaktadır. İzleyelim bakalım, sonu nereye varacak.

 - Taksi, Hey taksi!

Dilan- Net yakalayabiliyor musun Leyna? Leyna- Evet efendim, çok net. Fakat bir insan nasıl böyle saldırgan bir hale gelebilir? Tahmin ettiğim şey mi yoksa?

(17)

Dilan- Evet Leyna, tahmin ettiğin şey Orintler buraya da ulaşmış ve yavaş yavaş insanları ele geçirmeye başlamışlar. Bu canlar, milyonlarca yıl önce bu dünya tarlasına ilk ekildiklerinde inisiyâkî yaşayan varlıklar idiler. Nötrdüler, sadece acıktıkları zaman avlanırlar, canları istediğinde çiftleşirler; kendi kendilerine doğar, doğurur, büyür çoğalır ve ânı yaşarlardı. Kazanç hırsları yoktu, doğadaki her şey herkesindi. Sonra Yaradan, bu canlara bir aşı yaptı bu aşı sevgi - merhamet - bilim - irade - vicdan ve hoşgörü gibi hasletleri kapsayan karma bir aşıydı.

Leyna- Bu aşı olayı nasıl gerçekleşti?

Dilan- Yine milyonlarca yıl önce canlardan oluşan bu uzak tarlaya sevgi aşısı emri geldikten sonra o işin görevlileri üst evrim boyutlarından yani sevgi tarlalarından özel kodlar seçerek bunları dünya tarlasına ektiler.

Leyna- Peki bu ekim nasıl yapıldı?

Dilan- Bu çalışma hamile kadınlar üzerinde yapıldı ve o dönemden sonra doğan çocukların içerisinden dahî denilebilecek düzeyde çok sayıda insan dünyaya geldi. Bunlar birçok şeyi bildikleri halde dünyaya gözlerini açtılar. Dünya insanları bunlara, bilim adamı, sanatçı, yazar, ozan, ya da evliya gibi sıfatlar koydu. Mesela, milyonlarca can, elmanın daldan düştüğünü görmüştü ama bunun çok önemli bir yasaya işaret ettiğini ilk olarak Newton yakaladı. Sonra Leonardo da Vinci, Edison, Mozart, Bethoven, daha eskiye gidersek Aristo-Dekart-Tales-Sokrat daha da eskiye gidersek Uffana, Oahoma gibi

Leyna- Onlar da kim?

Dilan- Uffana ateşi, Oahoma da tekerleği bulan canlardı. Taksiye binen kadına ne oldu acaba bir bakalım mı?

(18)

- “Yeniden gürültü ve trafik karmaşası duyulmaya başlar. Taksinin kapısı kapanır.”

Taksici- Nereye efendim?

Hazel- Hemen en yakın hastaneye gidelim. Taksici- Peki efendim ama bu trafikte en az 20 dakikamızı alır.

1. Kadın- Önemi yok dayanabilirim, yaram çok derin değil; ama yine de bir doktorun görmesi gerek belki dikiş filan gerekebilir.

Taksici- Ne oldu yine mi gaspçılar?

Hazel - Evet, çantamı aldıkları yetmiyormuş gibi bir de canıma kastedebiliyorlar, bunlar insan değil.

Taksici- Haklısınız, daha birkaç gün önce bir taksi şoförünü kaçırıp katlettiler. Cebindeki yetmiş milyonu alıp adamı da öldürmüşler. Bu kaçıncı? Bu işin sonu nereye varacak?

Hazel - Peki ya polis?

Taksici- Polis ne yapsın? Yakalıyor, üç gün sonra ya yaşı küçük diye, ya da çeşitli sebeplerden salıveriyorlar sonra gene aynı terane, yasalar değişmeli bence. Bunlardan iki tanesini ibreti alem için ayaklarından sallandıracaksın şehrin en kalabalık meydanında bir hafta süreyle. Ondan sonra bak bakalım bir daha yapabiliyorlar mı?

Hazel - Geçen gün bir gazetede 50 yıl önce bugün diye bir köşe gözüme çarptı. Haberde şöyle yazıyordu. 50 yıl önce yani 1951 yılında içişleri bakanının eşi ayakkabı almaya gitmek için, yani özel işi için resmi aracı kullanırken objektiflere yakalanmış ve bu fotoğraf basına yansımış ne olmuş biliyor musunuz, ertesi günkü gazete manşetlerinde şöyle bir haber “dünkü haber üzerine içişleri bakanı istifa etti” Olaya bakar mısın kardeş? İnsanlık ve sorumluluk duygusu diye işte buna derim.

(19)

Başka sürücü- Yuh be, hızlı gitsene kardeşim acelemiz var! “korna sesleri dat dat”

Taksici- Evet çok haklısınız, zaten sağduyunun ve insani hasletlerin hakim olduğu o dönemde saygı sevgi vardı. Selam sabah vardı, söz verildi mi tutulurdu, söze güvenilirdi; insanlar dürüst ve kanaatkardı, dolayısıyla hayır ve bereket vardı. Düşünsenize, o tarihlerde bir liramız bir dolarmış, peki bize ne oldu da bu noktaya geldik? Pes doğrusu.

Hazel - Off of kardeş, şu gerçeği görmeliyiz artık, insanî yaşam biçimi açısından 50 yıl önce neredeydik, şimdi nereye geldik; bakın teknolojik açıdan demiyorum, teknoloji, medeniyet, zenginlik bakımından belki o günlerden çok ilerideyiz; ama insanî vasıflar bakımından egomuzun ve nefsimizin istekleri doğrultusunda eşyaya düşkün, israfa ve lükse yönelik tam bir tüketici kalabalık olup çıktık, tabii bu yönümüzün sivri çıkıntıları da hırsızlar, gaspçılar, katiller. Giderek çoğalıyorlar.

Taksici- Evet, çok haklısınız hanım efendi. Aslında ben diyorum ki, onları da bir dinleseler, anlasalar nasıl olur. Bu saydığınız kötü yoldaki kişiler, ne yapmaya çalışıyor? Neden yapıyor? Ruh halleri nedir? Anlayıp dinlemeye çalışılmıyor bence. Toplum onları gördükleri yerde ezmeye çalışıyor. Çözmeye çalışmıyor.

Hazel- Peki ne yapmalı sizce?

Taksici- Mesela, cezasını çekip bitirmiş olan katil ya da gaspçı, bir TV programına çıkarılıp olay anında neler düşündüğünü, niçin yaptığını, şimdi neler düşündüğünü, onca zaman sonra kendi yaşadığı olaya dışarıdan nasıl baktığını, nerede yanlış yaptığını, çözümün nerede olduğunu tartışmaya açabilir. Tabii bu yöntem hepsi için uygun olmasa da.

(20)

“Yoksa sen onların çoğunun söz dinleye-ceğini, yahut akıllanacağını mı sanıyorsun? Ger-çekte onlar hayvanlar gibidir”.

Furkan 44 “Aşksızlara verme öğüt, öğüdünden alır değil, Aşksız kişi hayvan olur, hayvan öğüt bilir değil”.

Yunus Hazel- Doğru, tırnağımız hastalandığında parmağımızı kesmiyoruz değil mi? Onu teşhis edip tedavi etmeye çalışıyoruz. Kurtarıp iyileştirebilmek için elimizden geleni yapıyoruz. Ta ki kangren oluncaya kadar. Ancak o zaman gözden çıkarıyoruz.

Taksici- Çok güzel örneklediniz hanımefendi, aynen öyle. Bence de bunları psikolojik yakın takibe almak lazım.

Hazel- Biz ise öfkeye hep öfkeyle, şiddete şiddetle karşılık veriyoruz. Böylece öfke ve şiddetin ekmeğine yağ sürüyoruz. Yani onu büyütüp geliştiriyoruz, besliyoruz. Hepimizi saran büyük bir canavar haline getiriyoruz ve bizi yönetmesine izin veriyoruz. Böylece birçoğumuz insanlıktan çıkıp agresif, saldırgan robotlar haline dönüşüyoruz.

Başka sürücü- Önüne baksana kardeşim, kör müsün? “korna sesleri dat dat”

Hazel- Başka bir açıdan baktığımızda bana şöyle gözüküyor ki, bizler insanlık çizgisinden böylesine uzaklaşıp da robotlaşmaya devam edersek ve hep negatif düşünce ve hareketlerde bulunursak, ilahi makamlar önceki kavimlere yaptıkları gibi bizlere de hakettiğimiz zulmü gönderecektir, korkarım ki kurunun yanında yaş da yanacak, Cehennem çok uzakta olmasa gerek.

 20

(21)

Dilan- Son cümleyi duydun mu Leyna? “Cehennem çok uzakta olmasa gerek”

Leyna- Evet efendim, gayet net duyuyorum. Peki, insanlardaki bu sabırsızlık, hoşgörüsüzlük, Hırs-kin-negatiflik neden, neden sevgi çok azalmış?

Dilan- Bunun birkaç sebebi var. Birincisi, yer, yani “toprak” üretilen negatifleri emecek, bünyesinde hapsedecek bir yapıda tasarlanmıştı, tıpkı bir sünger gibi ama şu anda görüyorum ki Toprak, doyuma ulaşmış, kabul etmiyor; yani üretilen negatif düşünceler (öfke, hırs, kin, nefret, kibir) dejenere özelliğe sahip ve toprak kabul etmeyince insanlara geri dönüyor ve onları tahrip etmeye başlıyor. Bu, insanlar tarafından henüz bilinmeyen, tespit edilemeyen bir teknoloji ile vuku buluyor.

Leyna- Geçmez akça ile kötü söz, sahibinindir prensibi!

Dilan- Aynen öyle, buna bir de düşünceyi ekle yani düşünce de söz kadar onarıcı ya da tahrip edici olabiliyor. Bunları hemen rapor etmeliyiz; yalnız benim asıl endişem Toprağın ağırlıklarını yani artık taşıyamadığı negatif fenomenleri dışarı çıkarmaya ne zaman başlayacağı?

Leyna- Dışarı çıkarırsa ne olacak efendim? Dilan- İşte o zaman, burada yapacak işimiz kalmadığı gibi en hızlı bir şekilde bölgeyi terketmemiz gerekir.

Leyna- Neden efendim?

Dilan- Çünkü o zaman burası artık bir Orint galaktik federasyon üyesi gezegen haline gelecektir ve öyle olduğunda artık yapacak hiçbir şey kalmaz bizim için.

Leyna- Yani ne kadar kötü olacak, savaş filan gibi mi?

Dilan- Şuna cehennem desek daha doğru olur. 

(22)

22

ORİNT GALAKTİK FEDERASYONU Burası; bizim evrenimizde bulunan bir bulutsu, kovulmuş şer güçlerinin her türlüsünün toplanma ve barınma yerinin merkezidir.

“... o hemen gidip meclisini çağırsın, biz de zebanileri çağıracağız...”

Alak-15-19 ayetinde geçen zebanilerin yaşam sürdüğü galaksidir. Orası zülmani enerji varlıkların ana yurdudur. Bir başka ayette de şöyle bahseder:

“... Allah'ın riayet edilmesini emrettiği şeyleri terk edenler ve yeryüzünde fesat çıkaranlar, işte lanet onlar içindir. Ve kötü yurt onlarındır”.

Ra'd-25 İşte bu kötü yurt, kovulmuş, sürülmüş, lanetlenmiş, yani dejenere olmuş ruhların sürgün yeri ve yurdu, bizim evrenimizde bu ORİON NEBULASI'dır. Bunların yönetimine ORİNT GALAKTİK FEDERESYONU denir. Sakinlerine de kısaca ORİNTLİLER diyoruz. (Orion nebulası ve sakinleri ile ilgili daha geniş bilgi için, Sn. Cenap BAŞMAN'ın “Bu Galaksi Şeytanları” adlı kitabına bakınız)

Bunlar sapmışlardır. Ve taraftar sağlamak, insanları ele geçirmek için bedenli yada bedensiz olarak akın akın dünyaya gelirler. Bedensiz olanları enerji kolları halinde, hatalı yaşayan insanlara bir füze gibi kilitlenip, onu yakalar ve vücut uzayına, genetik uzayına yerleşerek onu dirhem dirhem çürütüp dejenere ederler. Kendilerine benzetip, zaman içerisinde bir orint galaktik federasyonu üyesi haline getirirler.

“İşte böylece işledikleri günahlardan ötürü zalimlerin bir kısmını diğer bir kısmının peşine takarız”.

(23)

Orintlilere başka bir deyişle, enerji beden parazitleri de diyebiliriz. Bunlar henüz bir bedene sahip olamamış, forma girmemiş korsan enerjilerdir. Forma girmek için insan bedenini vasıta olarak kullanmak isteyen, buna göre programlanmış, azgın, sapkın ve denetimsiz, dejenere ve hasta edici, belli bir boyutta tecrit altında tutulan zülmani mültecilerdir.

Peki bu orintliler neredeler? Her yerdeler. En önemli yerleşim merkezleri, insan enerji bedenleridir.

“İşte böylece biz onları suçluların kalp-lerine sokarız”.

El-Hicr-12

Bu ayette; kalp derken fiziki kalbimiz değil, mânâ anlamındaki seyyal enerji bedenimiz kastedilmiştir. Hepimiz enerji bedenimizde yada vücut uzayımızda bu görünmeyen enerjilerden bir miktar taşımaktayız. Neden mi? Çünkü imtihan boyutundayız, ve ne kadar da dikkat etsek, yine de nefse yenik düştüğümüz anlar yaşamaktayız. İşte o zaman bize istihkak çıkıp, istihkakımız oranında da bu zülmani orintlilere muhatap olmaktayız.

Bunlar, nefisten yana tercih ettiğimiz ve ürettiğimiz her habis aktif düşünce ve eylemde (amelde) ilahi yasalar ve programları gereği bize çekim duyarak enerji bedenimize yerleşir ve bizleri hastalandırmaya başlarlar. Vücut uzayımıza girmeleri ile birlikte, anında kişiliğimizde de değişimler başlar. Sakinken sinirli, gergin oluruz. Sabırsız, tahammülsüz, öfkeli, kindar, kibirli, tembel v.s. gibi hallere girebilir. İnsanı yakalayıp vücut uzayına girme oranları o kişinin günlük olaylar ve ilişkilerindeki selim aktif yada habis aktif davranış tercihlerine göre değişmektedir.

(24)

“Başınıza gelen herhangi bir musibet, kendi ellerinizle işledikleriniz yüzündendir...”

Şûra-30 Çünkü bunlar programları gereği negatif duygu ve düşüncelere duyarlı yaratılmışlardır. Böyle insanlara çekilim duyarlarken, bu çekilimde kişinin istihkakı nispetinde ve müsaade ile olmaktadır.

“Şeytanların ise kime ineceğini size haber vereyim mi? Onlar; günaha, iftiraya düşkün herkesin üstüne inerler”.

Şuara-221-222 Atmosferde, her yerde vardırlar. Evimizdeki çevremizdeki tüm nesnelerde siklonlanabildikleri gibi, halk otobüsüne, dolmuşlara bindiğimizde, oradaki insanlarda, aile fertlerimizde, TV yayınlarında, gazete ve dergilerdeki resimlerde, cebimizdeki parada, her an her şeyde karşımıza çıkabilirler. Davetsiz misafirdirler. Ürettiğimiz nefsani duygu ve düşüncelerin enerji bedenimizi zayıflattığı yerlerden hemen bahçemize üşüşürler. Ve orada yerleşik düzen hasıl edip, asli görevlerine başlarlar. Bunların asli görevleri: Önce ruhu, sonra bedeni dejenere etmektir, hastalandırıp sonra da yok etmektir. Programları budur. Aşağı evrim boyutunun, yokluk boyutunun sakinleri olduklarından dolayı amaçları ve programları varlığı yok etmektir. Bunlar; nefsaniyete ve egoya duyarlı kuvantaltı porlardan oluşan porsal manzumeler halinde, bulutsudurlar. Negatif aktif, kaos yaratıcı, dejenere edici vesvese veren bir programa sahip olup, negatif aktif fonksiyonlar vurgulayarak, sıvaştıkları insanda bu çeşit fonksiyonları yaşarlar ve yaşatırlar. Artık o insanın bir parçası olurlar. Bir insana ne kadar sıvaşırlarsa o insan o kadar orintli gibi yaşamaya başlar.

(25)

Programlarının içerikleri değişik özellikler taşımaktadır. Kısaca başlıklar halinde değinirsek:

· Cinayet ve dehşetin her türlüsü - Korkutma ve işkence · Kibirlilik ve köleleştirme

-Ego

· Bunalım ve depresyon, vehim - Vesvese ve hannas · Seksüel sapkınlık ve zulüm · Fal ve büyü

· Tembellik ve oburluk

 Bu programları ile vücut uzayımıza yerleşerek kişiliğimizin değişmesine fevkalade etki ederler

Taksici- İşte geldik. Burası hastanenin acil servisi.

“Taksi acil servisin önüne yanaşır, fren sesi bittiğinde arabanın kapısı açılır.”

Hazel- Teşekkürler beyefendi, size hayırlı işler.

Taksici- Geçmiş olsun efendim umarım yaranız çabuk iyileşir ve çantanıza da kavuşursunuz.

“Taksici, gaza basarak trafiğe karışır. Acil servis çok kalabalıktır ve inleyenler, Ambulans sesleri, doktorların hemşirelere talimatları, bir telaş havası hakimdir.”

Doktor- Hemşire Hanım, lütfen şu dört hastaya acilen serum takın, şu hastayı da hemen ameliyathaneye götürün. Başhekime haber verin, buraya birkaç hekim daha göndersinler ben yalnızım, yangından gelen diğer hastaları şuraya alın. Sedyeler dolu, yerlere yatıracağız başka çaresi yok, Tanrım, bana yardım et. Şu anda çok ihtiyacım var.

(26)

Hazel-- Aman Tanrım! Bu ne kalabalık? Her yer yaralı ve hasta dolu. Şu kadına bir sorayım. Şey, aaa sizin bir fikriniz var mı acaba? Bu normal değil gibi.

Kadın- Evet, sahildeki demir çelik fabrikasında patlama olmuş, ikiyüze yakın yaralı var diyorlar, Çevre illerden itfaiye ve ambulans çağırmışlar. Tanrım, nedir bu felaketler? Sen bize yardım et Allah'ım.

Hazel-- Şu yaralılara bakınca kendi yaramı unuttum.

Kadın- Ben de öyle Şeker, komasına girmiştim, dört saattir burdayım. Yer kalmayınca beni dışarı aldılar, biraz daha bekleyeceğim; zaten birazdan oğlum gelip beni alacak, onu bekliyorum.

Hazel-- Allah'tan, kanamam durdu, ne yapsam acaba? Burası çok kalabalık, anlaşılan benimle ilgilenemeyecekler. Özel bir polikliniğe gideyim bari sonra da karakola giderim. Çantam bulunmuş mudur acaba?

Kadın- Hah işte, oğlum da geldi Meeert Mert oğlum, böyle gel ben buradayım.

Mert- Anne, çok merak ettim seni. Nasılsın? Hastaneden beni aradıklarında bir an!

Kadın- Korkma oğlum, çarşıda biraz fazla dolaşmışım, derken şekerim düşmüş; bilemedim, benim suçum, her neyse şimdi iyiyim. Hadi evimize gidelim.

Mert- Gidelim anne. Araba hemen yan tarafta. Kadın- İsterseniz sizi de yolumuzun üstünde bir polikliniğe bırakabiliriz. Bizimle gelebilirsiniz.

Hazel-- Ah, teşekkür ederim; çok iyi olur, memnun olurum.

Kadın- Mert, oğlum bu bayan da bizimle gelecek.

(27)

Mert- Tabii anne, benim adım Mert, size de geçmiş olsun efendim.

Hazel-- Teşekkür ederim,benim adım Hazel memnun oldum.

“Birlikte arabaya binerler ve araba hareket eder. Bir süre sessiz kalırlar. Arabanın radyosu kısık sesle çalışmaktadır. Haber anonsu yapar. Sonra Mert, haberlerin başladığını farkederek radyonun sesini açar.”

Radyo- Şimdi, yurttan ve dünyadan haber başlıkları.

Cumhurbaşkanı bu gün silahsızlanma toplantısı için Zürih'e gidiyor.

Marmaris'teki Orman yangını 3. gününde. Bugün kontrol altına alınması bekleniyor.

Panama bandralı bir petrol tankeri bu sabaha karşı Çin denizinde bir şileple çarpıştı gemi yara aldı batma tehlikesi ile karşı karşıya, gemiden denize 10 bin ton petrol sızacağı tahmin ediliyor.

Norveç sahillerinde Yunuslar karaya vurdu 200 kadar yunusun intihar ettiği söyleniyor.

Tarım ilaçları yüzünden göller bölgesindeki kuş cennetinin, önlem alınmazsa, birkaç yıl içerisinde bu özelliğini tamamen kaybedeceği bildiriliyor. Bilim adamları...

Hazel- Aman Tanrım, dünyaya neler oluyor, sanki başka dünya mı var, niçin hoyratça her şeyi yok ediyorlar?

Mert- Haklısınız efendim, bir Kızılderili özdeyişi geliyor aklıma, “Son ağaç kesildiğinde, son nehir kirlendiğinde son balık avlandığında insanlar paranın hiçbir şey olduğunu anlayacaklar.” Bunu hala bugünün insanı göremiyor maalesef.

Hazel- Evet, düşünsenize elektrik ve petrol bir anda hayatımızdan çıksa ne hale geliriz.

(28)

Mert- İşte o zaman yandığımızın resmidir, hep hazıra alıştırıldık; ama bunun faturasını ne şekilde ve ne zaman ödeyeceğiz Allah bilir. Ekmek bile bizler için marketten tazesi seçilen bir yiyecek oldu onu yapmayı bile bilmiyoruz.

 BAŞKA DÜNYA YOK

Bir insan kirli ve pasaklıysa bu onun evine ve yaşadığı yere de yansır. Yani aslan yatağından belli olur. İnsanlardaki fiziksel ve ruhsal dejenerasyonun miktarını birebir görmek istersek çok özel ve teknolojik araçlara gerek yok, çevremize bakalım yeter. O bizim aynamız olacaktır. Üstünde yaşadığımız biosfer tabakasını ve üstümüzü örten atmosfer tabakasını son iki yüz yılda ne hale getirdiğimiz ortada. Orman yangınları, erozyon ve çölleşme, nehirlere ve denizlere atılan kimyasallar, hayvan soykırımları ozon tabakası, salgın hastalıklar v.s. Bunlar görünenler. Bir de dünyamızın manyetik alanında ve enerji alanında yaptığımız hasarlar var ki asıl tehlike burada başlıyor.

Şimdi bu tehlikenin hangi yasalar gereği oluştuğuna ve bunun sistemine biraz yakından bakalım. Zaman zaman başbaşa kaldığımız ve beklemediğimiz anda bizi vuran doğal afetlerin nasıl bir sebep sonuç ilişkisi ile, bir sistem dahilinde vuku bulduğunu inceleyelim.

Hayır ve şer, her şey Allah'tandır. Gezegenimizde yaşayan, düşünebilen biokompitüre sahip canlar, yani insanlar, ürettikleri bireysel ve kollektif düşünce sinyalleri ve bunları uygulamaları esnasındaki tercihleri nispetinde bireysel ve kitlesel olarak yaradan tarafından istihkak kazanırlar. Bu istihkak, her zaman ilahi yasalar gereği tercihlerine göredir. İyi niyet ve amellerine göre, güzellikler ve rahmet

(29)

istihkakı kazanıp tahakkuk edilirken, kötü niyetlerine göre de, aksilikler, bela ve azap istihkakı kazanıp tahakkuk ettirilir. Bu bir sistemdir.

Ş i m d i i n s a n l ı k o l a r a k d ü ş ü n c e v e uygulamalarımızın genel ortalaması negatif ağırlık kazanmaya başladığında yani para, hırs, ego v.s. uğruna krizlerle, savaşlarla birbirimizi yemeye başladığımızda dünyanın titreşim yoğunluğu düşer ve maddenin kesif hallerine doğru negatif veçhesi ağırlık kazanır. Ondan sonra afetler, salgın hastalıklar, depremler. Eğer düşünce ve uygulamalarımızın genel ortalaması pozitif ağırlık kazanmaya başlarsa, bu defa dünyanın titreşimi yükselir ve ışığa doğru pozitif veçhesi ortaya çıkar. Sağlık, sürur, bolluk ve bereket hakim olur.

“Onun yüceliği ve erdemi sayesinde bize çok büyük ve değerli vaatler verilmiştir. Öyle ki; dünyada kötü arzuların yol açtığı yozlaşmadan kurtulmuş olarak, bu vaatler aracılığıyla tanrısal öz yapıya ortak olasınız”.

İncil-Petrus 2. Mektup-4 İnsanların evrimlerine paralel olarak son birkaç yüzyıldır teknoloji baş döndüren bir hızla ilerlemiştir. Bilimsel ve teknolojik evrim böylesine ilerlerken, manevi evrim aynı oranda ilerlemediği için ruhsuz bir bilim ortaya çıkmıştır. Ve bunun kaçınılmaz bir sonucu olarak da şimdiki bilim para ve güç tacirlerinin yani orintlilerin kontrolünde, yakın gelecekte dünyamızı bir refah, sürur gezegeni yerine bir kaos gezegeni haline getirecektir.

Şöyle yakın geçmişe doğru bir uzanıp, dünyamızın yaşadıklarını bir hatırlayalım. Ve eğer gerekli dönüşüm ve ayarlamaları yapamaz isek orint aktif dejenerasyonun nerede duracağına bir göz atalım.

(30)

“On altıncı asrın yarısında, Londra'da büyük bir veba salgını oldu. Bu afet kısa zamanda yüz binlerce insanı hayattan aldı, götürdü. Bu felaketin sıcaklığı henüz geçmeden, yani bir sene sonra ikinci bir felaket oldu. Londra yangını çıktı. Bu yangın en çok bir hafta içinde bütün Londra şehrini, bir adet sağlam bina kalmamak şartı ile bir kül yığınına çevirdi.

On yedinci asrın ortalarına doğru Bengal Körfezi'nde deniz karadan on iki metre yükselerek şehre saldırdı. Ve şehri baştan başa taradı. Bu olayda 250 bin kişi öldü. Ve denizde de irili ufaklı 2 bin gemi harap oldu, yada battı.

Asrımızın başında Teksas'ta çıkan büyük bir kasırgada, Galveston şehrinde binlerce ev yerle bir oldu. Sağlam bir tek bina kalmadı. Lizbon'da 2 bin kilometrelik bir sahada oluşan depremde 50 bin insan öldü. Ve şehirlerdeki 20 bin evin 17 bin tanesi tama-miyle yıkıldı.

On yedinci asrın ortasında Hindistan'da meydana gelen büyük bir depremde 300 bin kişiden fazla insan öldü. Bundan evvel Çin'deki bir depremde ise 800 bin kişi can vermişti. Şimdi nispeten daha yakın zamanlara gelirsek, bu geçmiş facialardan geri kalmayan yenilerini de görebiliriz. Mesela; Akdeniz'e komşu, Pele Dağı'nın eteğinde bulunan St. Pierre şehri bir volkanın birden bire püskürmesi ile büyük bir felakete uğramıştı. Püskürmeden bir gece evvel ani olarak yakıcı bir kasırga kopmuş, bu kasırga ancak bir iki saniyelik süre ile geçtiği bütün yerlerdeki taşları bile bir kor haline getirerek birer ateş parçası yapmış ve bütün şehri baştan başa tarayarak 28 bin insanı bir an içinde ciğerlerini yakmak suretiyle öldürmüştür. Kasırga sahasında bulunan gemilerin personelleri kaynayan denizin sıcaklığı ile yanarak can vermişlerdir. Fakat bu ateş kasırgası St. Pierre'yi taradıktan sonra orada durmamış, civardaki St. Philomene şehrine atlayarak orasını da gene birkaç saniye içinde kıpkırmızı bir kor haline soktuktan sonra büyük bir arazi kısmını silip süpürmüştür.

(31)

Pele dağındaki bu afetin bilançosu 63 bin insanın ciğerlerinin kavrularak ölmesi, 14 geminin batması ve 25 kilometrelik bir sahanın harabe haline gelmesi ile kapanabilmiştir”.

(Evrensel Yönetici Mekanizma, s.53-54) Ayetlerde anlatılan HELAK böyle bir şey olsa gerek. Bu olaylara Hiroşima'ya ve Nagazaki'ye atılan atom bombalarını, yurdumuzdaki Erzincan depremini ve sayısız daha bir çok olayı ekleyebiliriz. Bu arada AIDS belasını ve SARS'ı da unutmayalım.

Bu olayları sebep sonuç prensibi dahilinde incelemek gerekir. Yaşanan bu olayların sebepleri sadece madde platformunda ve tabiat yasalarında aranırsa konuya at gözlüğüyle bakılmış olur. Olayların sebeplerini artık sadece madde değil enerji platformunda araştırıp incelemeliyiz. Yani biz ne yaptık, neler düşündükte, başımıza bunlar geldi diye sorabilmeliyiz.

İnsanların çoğunun bedenlerinin, yaşamını sürdürmesi için, gerekenin çok ötesinde, nefse yönelik, şekile ve egoya hizmet adına eşyalara bağımlı müsrif ve haris bir yaşam tercih etmeleri sebebi ile içinde bulunduğumuz durum sonuç itibariyle evrensel hak yasası çerçevesinde, hak edene hakkını vererek tecelli etmektedir. Yani herkes hak ettiği gibi yaşayacak yönetilecek ve ona hak ettiği şeyler gönderilecektir. Eğer hala uyanamaz isek cehennemin çok uzakta olmadığını hak edenler yakında fark edeceklerdir.



Dilan- Evet Leyna gördüğün gibi insanlar Teknoloji ve Sanayiyi, tabiat-insan ilişkisi açısından tabiata işkence edecek şekilde, onu karşılarına alarak kullanmışlar.

(32)

Dolayısıyla bu ilişki doğa ve tabiat için habisane olmuş. İnsan, evrimleştikçe egosuna yenik düştüğü zamanlarda üstün ırk düşüncesine kapılarak doğayı zapturapt etmeye, ona hakim olmaya çalışmış ve büyük bir dirençle karşı karşıya kalmış. Oysa doğayla barışık bir biçimde, onun ilmine vakıf olmaya çalışsaydı o vakit tabiatla kol kola uyum içinde onun da desteğini alarak evrim yolunda yolunu kaybetmeden ilerleyebilirdi. Bunu bu şekilde raporuna yazmanı rica ediyorum.

Leyna- Peki efendim.

Leyna- Efendim, neden her şey yolunda giderken dünya rayından çıktı, neden bir hırs ve karmaşa, kaos gezegeni haline geldi, bunun sebebi nedir?

Dilan- Bunun en önemli sebebi insanların tercihinde yatıyor Leyna. Onlar ilk ekildiklerinde inisiyaki yaşıyorlardı, tüm ihtiyaçları Yaradan tarafından büyük bir program içerisinde otomatik olarak karşılanıyordu; her yönden tatmin içerisindeydiler, ve mutluydular, o kadar mutluydular ki hücreleri hiç yıpranmadığından bin yıl yaşayabiliyorlardı, böylece milyonlarca yıl bu programda yaşadılar. Sonra evrim yasaları gereği bir üst programa geçmeleri gerekti.



BİR ÜST PROGRAMA GEÇİŞ

Varlıkların evrim ve tekamül düzeyine göre ilgi alanları, merak, istek ve ihtiyaçlarının kapsamı genişler. Evrim ilerledikçe araştırma, öğrenme, buluş, sanat gibi programlar açılır. Bu evrimin madde evrenindeki maddesel yönüdür. Dünyayı, evreni, keşif ve deneyimleme süreci olup muhteşem bir maceradır. Ancak bunu yaşarken ruhsal evrimi de yaşamak gerekir. Ruhsal tekamülü olmayan, sevgi ve

(33)

hoşgörüden nasibini almamış, vicdan terazisi bozuk insanlara hizmet eden bir teknoloji ne kadar gelişirse o kadar tehlikeli hala geliyor demektir. Çünkü onu kullanacak akıl çok önemlidir. Bu akıl; gönül ve vicdan tarafından kontrol edilebiliyor mu? Yoksa sadece çıkar ve egoya mı hizmet ediyor. Eğer gönül ve vicdan ile uyuşuyor ise sorun yok, o akıl denetim altındadır. Doğaya ve evrene zarar vermez. Ve o insan akıl ile gönülü uyum içine sokabildiği için artık gemisini kurtarmıştır. Bunu günlük hayatımızda bizlerde yapmalıyız. Aklımıza hizmet eden her davranışımızda bu davranışımız gönlümüz ve vicdanımız tarafından tasdik görüyor mu? Yani, birine zararımız oluyor mu? Diye düşünmeliyiz.

Şimdi; evrim ve tekamülün gelişmesiyle ilgi alanları, merak, istek ve ihtiyaçlarının kapsamı nasıl genişliyor birkaç madde haline getirelim.

· İnisiyaki (Bitkiler Alemi) Yaradana bağlı olarak ihtiyaçları otomatik olarak karşılanır. Toprak hava ve su olan her yerde mutlu bir yaşam sürerler. Her ihtiyaçları otomatik karşılanır. İnsanlar kesip, yakmazlar ise ömürlerinin sonuna kadar diğer canlılarla uyum içinde yaşarlar.

· İstek Duyma ve Azim (Hayvanlar Alemi) Bu alemde ilgi ve ihtiyaçlarda biraz daha karmaşıklık başlar. Çünkü onlara nisbi akıl verilmiştir. Yuva yapma, çiftleşme, avlanma yada av olma, yaşamak ve yiyecek aramak için yer değiştirme, düşmanlarla mücadele, kendini koruma, yiyecek biriktirme v.s. gibi yaşam için bir istek, mücadele ve azim gerekliliği sahneye çıkar.

· İrade Kullanma (İnsanlarda) Burada da iyi ile kötüyü ayırt etme başlar. Bu sınıfın dersleri verilir. Tercih ve irade ne yönde kullanılacak? Sevgiye mi, öfkeye mi, çıkarcılığa mı, diğerkamlığa mı, önce ben mi denilecek, biz mi denilecek, yoksa; buyrun, “Siz” mi denilecek? İşte bu insanlar için bir genel evrim programıdır.

(34)

· İmajinasyon (Süper İnsanlık) Burada artık d ü ş ü n c e n i n r e a l i t e y e d ö n ü ş ü m ü d e v r e y e alınmaktadır. İnsanın evrimi maddenin sınırlarını aşmıştır. Antimadde (Düşünce) tezahür etme gücüne kavuşur. Artık maddeye hizmet değil, maddeye hükmetme zamanıdır. Düşün ve olsun prensipleri geçerlidir.



Leyna- Bu bir üst program daha mı zordu? Dilan- Evet daha zordu, bu programda “irade ve tercih” vardı sonra “iyi ve kötü, insaf ve merhamet, öfke ve zorbalık” vardı.

Leyna- Yani vicdan gibi, günah ve sevap gibi mi?

Dilan- Evet onun gibi, insanlık bu programa katılıp bir üst evrimin diplomasını almak istedi.

Leyna- Yani zoru seçti. “Biz emaneti dağlara, taşlara verdik, almadı...”

Dilan- Evet, tüm uyarılara rağmen yasak meyveye elini uzattı ve aldı ve bir anda kendini acımasız bir arenada buldu. Adem cennetteki ağaçtan yasak meyveyi koparıp yedi ve cennetten kovuldu. Kendini cehennemde, yani bu boyutta buldu. Artık ademin neslinden olan her can her adımda çok dikkatli olmak zorundaydı. Ürettiği her düşüncede yaptığı her konuşmada ve her eyleminde mutlaka bir tercih yapmak zorundaydı. Bu tercihte taraflardan biri kendisi, diğeri ise her zaman kendisi dışındaki her şeydi ve zarar vermeden, incitmeden, kirletmeden, kırmadan, bu geçitten geçmeyi başarması bekleniyordu.

Leyna- Hani şu kıldan ince, kılıçtan keskin... 34

(35)

Dilan- Evet, işte öyle bir geçitten geçmesi gerekiyordu ki bu kapıdan çıkabilsin, bu okuldan mezun olabilsin.

Leyna- Yani kapıdan çıkabilmesi için hep sevgi ile yaşayıp hep verici hoşgörülü ve alçakgönüllü olmak zorunda mıydı?

Dilan- Evet, zor olanda buydu; çünkü program gereği hep tahrik unsurları üstlerine salınacaklardı.

Leyna- Şu orintliler mi?

Dilan- Evet, onlar ve onlar gibiler. Çantayı çalan insanı hatırla, orintliler tarafından ele geçirilmiş ve dejenere edilmiş bir candı o, ama istese kurtulabilir bu durumundan.

Leyna- Peki, pozitif aktif yaşayan bir can, ona ne oluyor bu programda.

Dilan- Onunla Grumiler ilgilenmeye başlıyorlar.

Leyna- Yani şu ışık varlıklar, hizmet varlıkları. Dilan- Öyle, onlar ve onun gibiler, ışık varlıklar o canın düşünce sinyallerini hemen yakalıyorlar, çünkü Orintliler nasıl negatif düşünceye korkuya öfkeye duyarlı yaratılmışlarsa Grumilerde pozitif düşünceye, sevgiye duyarlı yaratılmışlardır. Unutma Leyna, evrende düşünebilen varlık sınıfına giren her canın düşünceleri, negatif ağırlıklı yani habis karakterli olduğunda çalmak, ezmek, korkutmak, vs. gibi yoğunluğu artar maddeye doğru yönelmeye başlar; giderek iyice maddeye bağlanır ve çakılır kalır. Oysa düşünceleri sevgiden yana, vericilik, yardımlaşma, hizmet gibi pozitif aktif olursa titreşimi yükselir ve ışığa doğru yol alır. Her iki durumda da yardımcıları vardır.

Leyna- Birinde Orintliler, diğerinde Grumiler öyle mi?

(36)

Dilan- Evet Leyna. Hırs ve Ego ile tercihlerini hep kendine yönelik kullananlar Orintlirlerin hemen ilgisini çeker. Ona gelir, yapışırlar ve tercihleri doğrultusunda onun uzmanlaşmasını sağlayacak her yardımı yaparlar. Kişi önce agresif hale gelir, sonra bu sinirlilik ve gerginlik onun üzerine yerleşir, kalır. Sanki içine bir şey girmiş, bir türlü çıkmıyordur. Bu yük son derece ağır ve yakıcı bir yüktür. Bunalımlar yaşar, hastalanır. Dünyadaki tıp ve teknoloji henüz bu enerjileri tespit edecek düzeyde olmadığı için çaresizdir. Derin bir korku içerisine düşer. Sonra giderek kabullenir. Bu yeni haline alışır ve onlarla, yani vücut uzayında bulunan orintlilerle birlikte yaşamaya başlar. Kişilik değişir, artık hiçbir şey eskisi gibi değildir.

Leyna- Peki kurtuluş yolunu nasıl buluyorlar? Dilan- Evet, kurtuluş yolu vardır. Ama bunu bulmaları bazen yıllar, bazen on yıllar sürer. Bazen de çoğu can bulamadan terk-i beden ederler. Bunlardan kurtuluş yolu arınma programına müracaat etmek ve teslim olmaktır. Mesela; semavi dinler, evrensel yasalar, kutsal kitaplar, dua ve meditasyonlar gibi. Bu arınma programı her coğrafik alana ve her ülkeye, dile göre insanlara gönderilmiştir.

Leyna- Ya diğerleri?

Dilan- Diğerleri, pozitif aktif düşünce ve yaşam biçimleriyle Grumileri çeker ve onların yardımlarıyla bu yaşamlarında uzmanlaşarak birer ışık olurlar. Yaşadıkları toplumu ve arkadan gelenleri aydınlatırlar.

Leyna- Yunus gibi, Mevlana, Şems gibi... Dilan- Evet, bizim görevimizde bu ışık olmuş canların hasadını gerçekleştirmek.

Leyna- Yani? 36

(37)

Dilan- Yani onları geçidin sonundaki kapıdan çıkarken hak ettikleri şekilde karşılamak. İşte o yapmak istediğin yardım ve bilgilendirme o canlara yapılır Leyna, vakti geldiği zaman. Leyna- Şöyle toparlayabilir miyim?

Adına yaşam denilen bu üç boyutlu bahçede aksiyonlarını pozitif aktif yönde hayata geçirenlerin etrafında yavaş yavaş beyaz, yeşil, turuncu ve mor boyutların görevlileri olan Grumiler toplanarak onu kısaca Cennet diye adlandırılan öteki yaşam boyutlarına hazırlamaya başlarlar. Ve bu dünyada ön cennete alırlar yani işleri hep rast gider, kaza ve beladan korunurlar, karma yükümlülükleri hafifletilir (yaptığı hata ve haksızlıkları düzeltmek için onlara fırsatlar tanınır), yavaş yavaş ışık olmaya başlarlar. Huzurludurlar, etrafa da huzur verirler. Çünkü artık bu canlar, bu mekanın malı değildir. Işık açmışlardır, olgunlaşmışlardır, ve gidecekleri adresleri bellidir.

Dilan- Çok güzel Leyna, bravo çok iyi kavradın. Buradan gitme vakti gelince bu canlara, adına ölüm denen olay yaşatılır. Görevli varlıklar, yardımcı olurlar ve bedeni candan ayırtılır. Canın, o bedenle artık işi bitmiştir, beden çürümeye terk edilir. Asıl olan kayıtlardır.

Leyna- Genetik kayıtlardan mı bahsedi-yorsunuz?

Dilan- Bir bakıma ama bu kayıtlar gen sarmallarının enerji bedendeki halogramına yapılır. Çünkü “madde beden” çürür; ama “enerji beden” sonsuza dek yaşar ve varlığın dünyadaki tüm ilişkileri yaptıkları düşündükleri bu enerji bedeninde kaydedilir. Gittiği yerde de enerji bedenindeki kayıtların pozitif veya negatif yoğunluğuna bakılarak ya bir üst boyuta alkışlar içinde çiçeklerle ve sevgiyle karşılanır ya da Orintliler eşliğinde aşağı evrim boyutlarına uğurlanır.

(38)

38

Leyna- Peki, bunu bile bile nasıl bu hale geliyorlar ve kötülükler haksızlıklar yapıyorlar?

Dilan- Bütün bunlar, tüm canlar tarafından görülemez, bilinemez. Çünkü kopya çekme imkanı yoktur, yasaktır. Her can, bunu kendisi çözüp bulacaktır. Zaten mavi gezegende yaşama sebepleri budur. Eğer bir can bu gerçeği selim aktif bir yaşam tarzıyla çözebilmişse ışıklar yanar, perde kalkar, artık o can için yasaklar ve sırlar yoktur.

“Varlığından geçenler âlemlere Sultândır. Âlemde nice esrâr, ehli aşka ayândır.

(39)

O can, huzur içinde rahat yaşar. Sınıfını geçen bir öğrencinin huzuru gibi onları da bir huzur kaplar. Sonra bir üst programa alınırlar. Bu defa bu program onun için sırlarla doludur.

Leyna- Efendim, bağışlayın ama sormadan edemeyeceğim. Bu kadar muazzam bir program nasıl hiç aksamadan yürüyebiliyor. En ufak detayına kadar, her şey düşünülmüş bunu kavramak benim kapasitemi çok aşıyor.

Dilan- Haklısın leyna; ama bu daha bir şey değil, bunun gibi sayısız programlar, sınırsız tarlalar var. Biz, bunlara Alemler diyoruz. Unutma Yüce Yaradan'ın bir ismi de Latiftir. Yani en ince ayrıntıyı görebilen ve yapabilendir. Böylece Latif sıfatının icaplarıyla bu düzeni kolayca oluşturabilmektedir. Mesela dünya yaşamından bir örnek vereyim ister misin?

Leyna- Dinliyorum.

Dilan- Evrendeki yaşam tarlalarından birini oluşturan bu mavi gezegeni bir süper market gibi düşün.

Leyna- Evet

Dilan- Şimdi buraya Yaradan'ın izniyle her alemden doğum yoluyla gelip, bir ailede bebek olarak dünyada vücut bulabilirsin. İnsanlar böyle, balıklarda, kuşlarda, böceklerde, yani her şey yaşayan her şeyin, dünyada bedenlenen her şeyin bir kodu, bir barkodu vardır. Yani o kayıtlıdır, bir pire bile olsa.

Leyna- Anladım, bir süpermarkette olduğu gibi bir kibrit ya da kürdan dahi barkotludur. Yani giren çıkan bellidir. Okuyucudan geçmeden markete giremez ve çıkamaz.

Dilan- Aynen öyle. Burada da en büyüğünden en küçüğüne bütün mevcudatla her canın ilişkisi ayrı ayrı değerlendirilir.

(40)

40

Leyna- Yani bir insan kaç böcek öldürdüyse, veya bir köpeğin kuyruğunu kestiyse ya da bir yetimin hakkını yediyse bu onun enerji bedenindeki manyetik banta kayıt edilir. Öyle mi?

Dilan- Evet Leyna, öyle, bir karınca ile olan münasebeti dahi kodlanır ve kasada karşısına çıkar.

Leyna- Aman Tanrım, bu ne büyük bir program seni saygıyla yüceltiyorum Allah'ım. Peki bu yaşam fırsatını iyi değerlendirmeyip, kötü olmayı tercih edenler, yani beden terkinden sonra Orintlilerle gidenler, onlara ne oluyor efendim?

Dilan- Bunları aslında sen biliyorsun; ama şu an hatırlamıyorsun, sana sonra etraflıca anlatırım şimdi kısmen bahsedeyim.

Habis aktif düşünce ve eylemleri tercih eden canların etrafını, siyah ve kırmızı boyutların görevlileri olan Orintliler sarar, bunlar enerji porları formundaki varlıklardır. Dünya insanı, bunları şimdilik göremez. Biliyorsun iki yüz yıl öncesine kadar mikropların bile varlığından haberdar değildiler. Neyse, bu zulmani porlar, yani Orintliler onu tercihlerinden dolayı kısaca cehennem diye adlandırılan aşağı yaşam boyutlarına hazırlarlar. Bu hazırlığın dünyadaki çalışmaları da ön cehennemi oluşturur. Hastalıklar, kıskançlıklar, haset-kin, korkular, pişmanlıklar, kibir, bağımlılıklar v.s. gibi. Bu gibi duygularla iç içe yaşayan insan cehennemi kendisine çok yakın hisseder. Çünkü öyledir. Orintliler “Hak yasası” gereği bu kişilerin üzerine çullandıklarından tüm aksilik ve olumsuz fenomenleri de bu kişilere çekerler. Kısacası burnu sıkıntıdan kurtulmaz, biri biter, diğeri başlar.

Leyna- Peki, canlar üç boyutlu dünya evrimini tamamlayınca artık maddi hadiselere hakim duruma geliyorlar öyle mi? Bundan sonra

(41)

dört boyutlu bir üst boyuta geçerek orada evrimlerine devam mı ediyorlar?

Dilan- Evet öyle tabii, pozitif veya negatif hangi evrene gidecekleri buradaki yaşam tarzlarına ve diğer mavcudatla ilişkilerine bağlı

Leyna- Yani ameline öyle mi?

Dilan- Evet ameli diyorlar, iyi veya kötü... Başarılı ya da başarısız.



Hazel- Aaa bakın şurada sağda bir poliklinik var orada beni indirebilir misiniz lütfen?

Mert- Tabii Hazel, hadi sana geçmiş olsun. Umarım çantanı bulursun ve her şey gönlünce olur...

Hazel- Çok teşekkürler, kendinize iyi bakın. Kadın- Güle güle canım, iyi günler tekrar geçmiş olsun.

Hazel- Bu iyi insanlarla konuşurken sanki kolumun acısı yokmuş gibiydi; ama arabadan inince yeniden acıyı hissetmeye başladım. Yara aynı yara neden böyle oldu acaba. Bu insanları çok sevdim, onlar da bana sevgi gösterdiler bu her hallerinden belliydi; ama sevgi böyle bir şey yapabilir mi, fiziksel bir acıyı dindirebilir mi? Sevginin gücü bu kadar olabilir mi? Bunu birisine söylesem bana deli der, her neyse şu polikliniğe gireyim bakalım.

Hemşire- Buyurun, geçmiş olsun efendim. Hemen şu odaya geçin, doktor şimdi geliyor.

Hazel- Teşekkür ederim. Muayene yatağına oturur ve beklemeye başlar. Bir eliyle acıyan kolunu sıkıca tutarken, bir yandan da etrafın ne kadar temiz ve düzenli olduğuna bakıp, evet işte böyle olmalı, diye düşünür. Her iş hakkıyla yapılmalıdır. Böyle temiz bir kliniğe rastladığına memnun olup güven içerisinde

(42)

tebessüm ederken doktorun içeriye girişini fark etmemiştir bile.

Başını kaldırdığında kendisine bakan bir çift gözle karşılaşır. Fakat hayatı boyunca böyle bir bakış görmemiştir. Bir an gözlerini kaçırır, sonra tekrar o gözlere bakar. Engin bir okyanus gibidir. Sanki göz bebeklerinden birer kapı açılıyor ve oradan çok derinlere ve çok uzaklara, başka alemlere, başka evrenlere yol gidiyor gibi gelir. Bir an başının döndüğünü hisseder. Kendinden emin bilge, güven veren ve bir kartalın bakışına benzeyen bir çift göz ile göz göze gelmiştir Hazel. Tebessüm eden bir yüz ifadesi, uzun boyu ve geniş omuzları ile beyaz önlük içinde bir doktordur karşısındaki. Kartal bakışlarıyla ve dingin bir ses tonuyla nihayet Hazel'e seslenir.

Merhaba efendim, ben doktor Çalgay, hemen montunuzu çıkarıp şu kolunuza bir bakalım.

Hazel- Kendi kendine “aman tanrım hayatım boyunca böylesine yüzü nurlu, böylesine ışık saçan bir insan görmedim. Bu ne kadar güzel bir insan, bu kişi insandan da öte sanki bir ışık”.

Hazel- Şeyy aaa kolum, yaram çok kötü durumda mı?

Dr. Çalgay- Şimdi gerekeni yapıyorum ve iyi olacak; hiç merak etmeyin, bayan şeyy

Hazel Hazel

Dr. Çalgay- Evet Hazel hanımefendi, önce yarayı temizleyelim, sonra buraya lokal anestezi yapıp birkaç dikiş atmam gerekebilir.

Çalışıyor musunuz?

Hazel- Evet, özel bir şirkette muhasebeye bakıyorum.

Dr. Çalgay- O zaman iki gün rapor vereceğim, işe gitmeyeceksiniz; dinlenip ilaçlarınızı aldığınızda kolunuz eskisi gibi olacak, hiç merak etmeyin.

(43)

Bu arada, ben çalışırken siz ne olduğunu anlatmak ister misiniz?

Hazel- Pazarda alışveriş yapıyordum birden kolumda acıyla birlikte birisinin çantamı çekip aldığını gördüm, bağırdım; ama elimden bir şey gelmedi, bir anda kalabalığa karışıverdi. Aynı günde kötü bir insanın saldırısına uğrarken iki iyi insanın da yardımıyla size kadar geldim, işte şimdi buradayım.

Dr. Çalgay- Evet Hazel, dünyamızda her türden insan mevcut sanki burası bir laboratuvar ve bizlerin sabrı sınanıyor, sanki merhamet, sevgi, öfke-korku gibi duygularımızın sınırları zorlanıp tespitler yapılıyor. Size de öyle geliyor mu?

Hazel- Evet, bu olayı yaşayıncaya kadar böyle şeyleri hiç düşünmezdim; ama bu olaydan sonra sanki başka biri oldum, çok kısa bir sürede aklıma onlarca soru geliyor ve aynı anda zihnimde de cevabı beliriyor. Sanki yukarda bir melek, beni izleyip dinliyor ve her soruma cevap veriyor gibi hissediyorum.

Dr. Çalgay- Aslında yanılmıyorsun Hazel, bizler yalnız değiliz eğer iyi insansak, sevgiyle yaşıyorsak korunuyoruz, ben bundan eminim. Şimdi biraz canın yanabilir.Sık dişini Hazel.

Hazel- Ahh biraz acıdı,ama dayanabilirim. Siz devam edin lütfen.

Hazel- Peki, ben kötü bir insan mıyım ki bunlar benim başıma geliyor. Hiç kimseye bir kötülüğüm yok, kendi halinde yaşayan bir insanım, bu günkü olay neden gelip beni buldu dersiniz.

Dr. Çalgay- Bak, şimdi iyi dinle Hazel. Dertler ve sıkıntılar insanı düşünceye sevk eder, ben bunu yatan hastalarımda daha çok müşahade ediyorum. İnsan bu süre zarfında kendisiyle yüzleşir biraz önce senin yaptığın gibi “bunlar benim başıma niçin geliyor” hele ağır hastalıklarda kişi yaşamını bir film şeridi gibi gözden geçirip hayatı boyunca

(44)

44

yapmadığı incelikte bir muhasebe yapar; çünkü bunları yapmaya zamanı olur. Yoksa, işti güçtü başını kaldıramaz. Bizler buraya evrim için geldik. Siz eğer bu olayı yaşamasaydınız hiçbir zaman bu kadar soru sormayacaktınız, görevli meleğiniz de cevapları sizin kalbinize ilham etmeyecekti, yani çok şeyden habersiz olacaktınız; oysa bu olay sayesinde çok önemli gerçeklerle tanıştınız, bunu siz kendi ağzınızla söylediniz biraz önce değil mi?

Hazel- Evet

Dr. Çalgay- Hem, evrim ve olgunlaşma, rahat ve keyif çatarken olmuyor. Her musibet veya dert bir evrim eşiğidir. O dert, başarıyla aşıldığında insanı olgunlaştırır ve evrimine katkıda bulunur. Bak şair Ilgaz ne demiş

“Çektiğin cevr-ü cefa haktan ihsandır sana Her derdi çek sineye derdin dermandır sana Aldanma; ki bu dünya, yaman bir imti-handır

Hak, garip gönüllerde göz yaşında nihan-dır.”

Hazel- Doktor Bey, ellerinizle bedendeki yaraları iyileştirirken sözlerinizle de gönülleri tedavi ediyorsunuz. Sözleriniz beni çok etkiledi iyi ki sizin gibi insanlar mevcut Allah sizden çok razı olsun, bugün gözyaşlarımı şu ana kadar tutabilmiştim; ama bu mısralardan sonra tutamıyorum beni bağışlayın lütfen...

 Leyna- Efendim, her şeyi açık açık görmelerini sağlayıp neden bu insanlara yardım etmiyoruz? Çok acı çekiyorlar, çok zorlanıyorlar.

Dilan- Hayır Leyna, doğruyu kendilerinin bulması gerekiyor, kopya vermek yok. Ama bazı istisnalar hariç, biraz ilham göndererek bazı çiçeklerin erken açmasını sağlayabiliriz, onlar birbirlerini uyarıp yardımcı olabilirler.

Referensi

Dokumen terkait

Tek Tanrı inancı her ne kadar ilk kez Musa Peygamber ile birlikte; İnsanlara aktarılmış dense de, bunun böyle olmadığını ve ilk “Tek Tanrı” inancının on binlerce

•Seterusnya pada zaman Khalifah Umar bin Al-Khattab sumber pendidikan Islam telah bertambah iaitu dengan menerima ilmu dan tamadun dari sumber luar yang tidak bertentangan dengan

9- To vote on a feed purchase contract at the prevailing commercial terms between Almarai Company and Al Kabeer Farms in which HH Prince Sultan bin Mohammed bin Saud Al Kabeer, Chairman