• Tidak ada hasil yang ditemukan

Tarih Sinif I Hindistan Tarihi

N/A
N/A
Protected

Academic year: 2021

Membagikan "Tarih Sinif I Hindistan Tarihi"

Copied!
128
0
0

Teks penuh

(1)

1

T.C . S TA NB UL ÜN VERS

TES AÇIK VE UZAKTAN

E TM FA LTES 2010

Prof. Dr. Muallâ UYDU YÜCEL

Hindistan tariHi

TARİH

(2)

2

(3)

3

ÖZET

İlk hafta Hindistan hakkında genel bilgiler verildikten sonra, Hindistan’ın fizikî ve beşerî coğrafyası, önemli bölgeleri, şehirleri tarih boyunca kapsadığı sınırlar anlatılacaktır. Ayrıca Hindistan’ın ekonomisine de kısaca değinilecektir.

BİRİNCİ BÖLÜM

HİNDİSTAN HAKKINDA GENEL BİLGİLER 1-GENEL BİLGİLER:

Hindistan, Uman Denizi ile Bengal Körfezi arasında, kuzeyde Himalaya sıradağlarından güneyde Hind Okyanusu’na doğru giderek daralan bir üçgen biçiminde uzanan topraklar içerisinde yer almaktadır. Büyük kısmının devâsâ boyutlarda bir yarımada olmasından dolayı coğrafya literatüründe “alt-kıta” olarak adlandırılmıştır. Hindistan bu kadar geniş topraklar üzerinde yirmi iki eyaletle federe devlet birliği (union territory) statüsünde kurulmuş, dokuz bölgenin birleşmesinden meydana gelen federal yapılı bir cumhuriyet özelliğini taşımaktadır. Hindçe adı Bhârat Varsa iken; Birleşmiş Milletler tarafından kullanılan resmî adı Republic of India olup kısaca Union of India, Indian Union adıyla da anılmaktadır; başkenti 1934’ten beri Yeni Delhi’dir.

Birliği oluşturan her eyaletin ayrı bir hükümeti ve parlamentosu vardır; hükümetin başında parlamentonun tayin ettiği bir vali bulunmaktadır. Eyaletler adalet, eğitim, sağlık ve iç güvenlikle ilgili konular ile birlikte ayrıca 1947 anayasasında belirtilmiş diğer bazı alanlarda özerktirler ve yasama yetkisine sahiptirler. Ancak savunma, dış siyâset ve ekonomik planlama gibi konular merkezî hükümetle birlikte belirlenmektedir. Eyaletlerin bazıları orta büyüklükte bir ülke kadar geniş ve kalabalık iken (Mesela Andra Pradeş, Batı Bengai ve Maharaştra); bazı eyaletler ise küçüktür.

Kara sınırlarının uzunluğu 15.000 kilometreyi geçen Hindistan, kuzeybatıda Pakistan, kuzeyde Çin, Tibet, Nepal, Bütan ve doğuda Bengladeş ile komşudur; güneyde Palk Boğazı ve Mannar Körfezi ile Sri Lanka’dan ayrılır. Adı geçen boğaz ve körfez arasında âdeta sıçrama taşları gibi dizilmiş “Âdem Köprüsü Adalarının” yanı sıra güneybatı kıyıları açıklarındaki Lakkadiv (Lakshadvveep) Adaları ve doğu kıyılarından 1200-1500 km uzaklıkta bulunan Bengai Körfezindeki Andaman ve Nikobar Adaları da ülke sınırları içerisinde yer almaktadır.

Hem çok hareketli, hem de çok önemli hava, deniz ve kara yolları üzerinde yer alan Hindistan, aynı zamanda dünyanın toprakları en geniş yedinci ve en kalabalık ikince (Çin’den sonra) ülkesidir.

Hindistan yarı kıtasının topraklarının, baharat ve ipek yolu üzerinde bulunması ve kıymetli taş, kereste ve madenlere sahip olması Avrupalı tüccar ve kâşif denizcilerin ilgisine mazhar olmuş ve bu ilgi Hindistanı esrarlı, zengin ve şaşaalı masallar ülkesi haline getirmiştir. Çok uzun ve karmaşık tarihi boyunca siyasî bakımdan Bâbürlüler ve İngiliz hâkimiyeti dönemleri hariç genellikle parçalanmış bir manzara gösteren bu geniş topraklar, bugün Hindistan, Pakistan, Bengladeş, Myanmar ve Sri Lanka arasında paylaşılmış durumdadır. Bu bölüşmede tabii kaynaklar bakımından en zengin ve sanayi bakımından en gelişmiş bölgeler ile nüfusun büyük kısmı (% 66) Hindistan Cumhuriyeti’nin payına düşmüştür.

2-FİZİKİ VE BEŞERİ COĞRAFYA:

Hindistan jeolojik bakımdan en yaşlı yer kabuğu parçalarından, en genç kıvrımlı yapılara, jeomorfolojik bakımdan da farklı yapısal karakterler sergileyen hemen hemen bütün yer şekillerine sahiptir. Bununla birlikte ülke yapı ve yüzey şekilleri bakımından üç büyük ana birime ayrılmaktadır. Bunların birincisi, ilk zamanlar ülkenin güney kesiminde yeryüzünün en yaşlı parçalarından olan Gondvana kıtasının bir kısmı iken; bu toprak 130 milyon yıl kadar önce ondan kırılarak ayrılan ve kuzeydoğuya doğru ilerleyerek en

(4)

4

sonunda bugünkü mevkiine ulaşan kabaca üçgen biçimli Dekken Yarımadasıdır. Kristalin şistler ile diğer metamorfik kayalardan oluşan, kuzeybatı kesiminde bu eski kayaları örtmüş mezozoyikyaşlı kalın bir bazalt örtüsüyle kaplı olan Dekken genelde bir plato özelliği göstermektedir. Üzerindeki pek çok yer 500-1000 m yükseltisinde bulunan bu platonun kenarları da basamaklar halinde doğuda Doğu Gat Dağları ile yer yer bataklık deltalarla kaplı Koromandel kıyılarına, batıda ise daha yüksek Batı Gat Dağları ile en yüksek doruğu olan Anai Mudi Mala Bar kıyılarından aşağıya doğru iner. Uman Denizine ulaşan Narmada ve Tapti Nehirleri dışında arazinin genel meylini tâkip ederek çoğu batıdan doğuya doğru Bengal Körfezine yönelen Go-davari ve Krişna gibi akarsu vadileriyle yarılmış bulunan Dekken platosunun yüzeydeki en geniş alanı, devrîyağışlı bölgeleri karakterize eden yer şekilleri ve toprak türleri ile kaplanmıştır.

İkincisini, ülkenin kuzeyinde boyu 2500 kilometreyi aşan bir yay halinde uzanan Himalayalar oluşturur. Üzerinde 8000 metreden yüksek on dört kadar doruğun bulunduğu bu sıradağların Hindistan sınırları içindeki en yüksek yeri Nepal-Sikkim sınırına rastlayan Kangchen-junga Doruğu (8585 m)’dur. Paralel sıralardan meydana gelen ve batıda Karakurum Dağlarının bir kesimini de içine alarak 50-300 km. genişliğe ulaşan bu dağlık alan, ikinci zamanın Trias devrinden bu yana geçen yaklaşık 200 milyon yıllık süre içinde, kuzeye doğru ilerleyen Dekken ile Asya arasındaki bir çizgi boyunca giderek daralan karmaşık kütlenin sıkışıp kıvrılmasıyla ortaya çıkmıştır. Himalayalar buzulları, karları ve bol yağışları ile ülkenin can damarı durumundaki büyük akarsuların kaynak ve beslenme alanı olarak Hindistan’ın hayatında çok büyük rol oynamaktadır.

Üçüncüsünü, Himalayalar ile Dekken platosu arasında yer alan ve birbirinden Pencap eşiği adı verilen daha yüksek bir kesimle ayrılan İndus ve Ganj Ovaları meydana getirir. Yükseltisi hiçbir yerde 300 metreyi aşmayan bu alüviyal düzlüklerin Dekken platosundan Aravalli Dağları ile ayrılan güneybatı kesimi Thar Çölü ile kaplıdır. Buna karşılık aynı düzlüklerin kuzeybatıdan güneydoğuya doğru Ganj Nehri ve kolları boyunca çok hafif bir meyille alçalan ve genişliği 300 kilometreyi aşan doğu kesimi Hindistan’ın en verimli, en kalabalık ve en büyük şehirlerinin yer aldığı bölgesini oluşturur. Ovanın Bengal Körfezi kıyıları, burada birleşen Brahmaputra ve Ganj Nehirlerinin birçok ağzının kollara ayrılarak denize ulaştıkları, bataklıklarla kaplı büyük bir deltasıdır; bu deltanın yarıya yakın kısmı da Bengladeş’e aittir. İndus gibi Ganj da Himalayalar’dan doğarak eriyen kar ve buzul suları ve muson yağmurları ile beslenir. Ganj Nehrinin ortalama saniyede 15.000 m3 olan debisi kabarma zamanında 75.000 m3’e çıkarken, Kurak mevsimlerde 8000 m3’e inmektedir. Buna karşılık buzul ve kar suları ile daha çok beslenen Brahmaputra suların çekildiği zamanlarda bile Ganj’dan yaklaşık iki kat daha fazla su geçirmektedir. Ganj ve Brahmaputra bazı yıllarda çok büyük taşkınlara yol açarak, özellikle bütün deltayı su ile kaplarlar.

Hindistan’da iklim elemanlarını, bunların rejimini ve dolayısıyla iklim tiplerini belirlemede başlıca rolü bir yandan ülkenin coğrafî konumu ile büyük boyutları, diğer yandan da yükselti, bakı ve denizden uzaklık gibi etkenlerle gelen muson rüzgârları oynar. Ülkenin yaklaşık olarak 25° paralelinin güneyinde kalan kısmı sıcak iklimler kuşağına girer. Bu kesimde yer alan bölgelerde en soğuk ayın ortalaması bile 18 derecenin üzerindedir. Yağış miktarı, yağış rejimi ve ayrıca sıcaklığın yıl içindeki seyrini belirleyen en önemli faktör muson rüzgârlarıdır. Esasında ülke bütünüyle rnevsimsellikle yön değiştiren ve adını bu özelliğinden alan bu rüzgâr sisteminin etkisindedir. Bundan dolayı genel olarak en yağışlı mevsim rüzgârların Hind Okyanusu’ndan karaya doğru estiği yaz iken, en kurak mevsim de rüzgârların karadan denize doğru estiği kışta yaşanmaktadır. Buna bağlı olarak Thar Çölünde 100 milimetrenin altında olan yıllık yağış tutarı Himalayalar’ın yamaçlarında 11.000 milimetreyi geçmektedir. Yağışlı mevsiminin süresi de konuma ve diğer şartlara bağlı olarak on bir ay (güneybatıda Kerala) ile bir-iki ay arasında değişmektedir. En yüksek ortalama aylık sıcaklık genellikle yaz musonlarının henüz başlamadığı döneme (Mayıs) rastlamaktadır. İklim unsurlarındaki farklılaşmalara bağlı olarak ülkede bazı bölgesel iklim tipleri ortaya çıkmaktadır. Bunların başlıcaları:

1) Ülkenin güney ve güneybatı kıyı bölgelerinde hüküm süren her mevsimi

yağışlı tropikal iklimi;

2) Dekken’in büyük kısmında görülen yazı yağışlı sıcak muson iklimi;

(5)

5

4) Aravalli Dağları ve İndus Nehri arasındaki yarı kurak step iklimi;

5) Thar bölgesindeki çöl iklimidir.

Dağlık alanlarda yükseltiye bağlı olarak iklim tipleri daha da çeşitlenmektedir. Meselâ Keşmir ve Himalaya Vadilerinde kış soğuk ve karlı, yazları ise oldukça sıcak ılıman bir iklimle karşılaşılır.

Bitki örtüsü çok zengin olan ülkenin sınırları içinde tesbit edilebilmiş tür sayısı 20.000 civarındadır. Başlıca bitki formasyonlarının fizyonomik ve fizyolojik özellikleri esas itibariyle bölgesel iklim farklarını yansıtır. Hemen hemen bütün yıl boyunca yağış alan güney ve güneybatı kıyı kesimlerinde daima yeşil olan yağmur ormanları gelişmiştir. Bu kesimin dağlık alanlarında tik ve sandal gibi kerestesi çok kıymetli ağaçları barındıran ormanlar yer alır. Dekken’in orta yağışlı (500-800 mm.) iç kesimlerinde en yaygın bitki örtüsü kuru ormanlar, savan tipi yüksek ot toplulukları ve bambulardır. Biraz daha yağışlı bölgelerde tropikal ve subtropikal muson ormanları ile karşılaşılır. Doğu kıyılarının bataklık kesimleriyle Ganj deltasında mangrove formasyonları geniş yer kaplar. Himalaya yamaçlarında ise eteklerde başlayan sık ormanlarda yükseklere doğru çıkıldıkça orman altı güllerinin yaygın olarak görüldüğü yayvan yapraklı orman daha yükseklerde de iğne yapraklı orman katları yer alır. Buna karşılık Pencap kuru ormanlar ile Thar Çölüne komşu alanlar ise steplerle kaplıdır.

Hindistan’ın bir diğer özelliği de aşırı kalabalık ve aynı zamanda hızla artan bir nüfusa sahip olmasıdır. 1900’de 238 milyon olan ülke nüfusu, 1960’ta 360 milyonu, 1981’de 685 milyonu aşmış, 1991 nüfus sayımında ise 844 milyonu bulmuştur. Doğum kontrolü uygulanmasına rağmen 1950’li yıllarda binde 30 dolayında olan nüfus artış oranı 1980’den sonra ancak binde 21 dolayına indirilebilmiştir. Hızlı nüfus artışının başlıca sebebi, ölüm oranının giderek azalmasına karşılık doğum oranının hâlâ yüksek seviyede kalmasıdır. Bu artış hızı ile ülke nüfusu 2011’de 1 milyar 210 milyona ulaşırken, XXI. yüzyıl ortalarından itibaren ise 1,6 milyarı aşacağı tahmin edilmektedir. Hind nüfusunun hemen tamamına yakını ülke sınırları içinde yaşamaktadır. Yabancı ülkelerdeki Hindliler’in toplam sayısı ancak 15 milyon dolayındadır ve bunların büyük kısmı Nepal, Malezya ve Moritus Adasına yerleşmiş durumdadırlar. Hindistan’da ortalama nüfus yoğunluğu 1991 yılındaki tespitlere göre kilometrekarede 256 kişi iken günümüzde 300 kadardır. Bu oran bölgelere göre büyük ölçüde değişiklik göstermekte ve belirleyici rolü yağış miktarı ve sulamaya bağlı olarak genelde tarım imkânları oynamaktadır. Bundan dolayı yağışlı Doğu Bengaf ile Kerala’da daha kesif nüfus yoğunluğu yaşanırken, fazla yağış almayan fakat gelişmiş sulama tesislerine sahip bulunan Pencap’ta, Dekken’in iç kısmındaki daha az yağışlı Andra Pradeş’te, Racastan’da orta yoğunlukta nüfus bulunmaktadır. Buna karşılık kuzeydoğudaki tarım arazisinin sınırlı olduğu dağlık Arundal Pradeş’te ise çok azdır. Nüfusu yarım milyonu aşan şehir sayısı elliden fazla olmasına rağmen halkın % 70’ten çoğu kırsal yerleşkelerde, % 28 kadarı da büyük kısmı gecekondu mahallelerinden oluşan şehirlerde yaşamaktadır. Hindistan’da nüfus sayımı 10 yılda bir yapılmaktadır ve 2011 yılında yapılan son nüfus sayımına göre en büyük üç şehri: Bombay 20 milyon, Delhi 17 milyon ve Kalküta 15,5 milyon’dur.

Hindistan, yirmi sekiz eyalet ve yedi tane birlik bölgesinden oluşmaktadır. Puduçeri ve Delhi kendi seçilen hükümetlerine sahiptirler. Diğer beş birlik bölgesinin kendilerine atanmış memurları bulunmaktadır ve bunlar doğrudan Cumhurbaşkanının idâresi altında çalışmaktadırlar. 1956’da uygulanmaya başlayan ve halen de defam eden “States Reorganisation Act”ine göre eyaletler, dillere göre oluşmaktadır. Eyaletler ve birlik bölgeleri 610 tane ilçeye de bölünmektedir.

(6)

6

Hindistan’daki Eyalet ve Bölgeler

Eyaletler: 1) Andra Pradeş, 2) Arunachal Pradeş, 3)Assam, 4) Bihar, 5) Chahhttisgarh, 6) Goa, 7) Gucerat, 8) Haryana, 9) Himaçal Pradeş, 10) Cammu Keşmir, 11) Cammu Keşmir, 12) Karnataka, 13) Kerala, 14) Madya Pradeş, 15) Maharaştra, 16) Manipur, 17) Megalaya, 18) Mizoram, 19) Nagaland, 20) Orissa, 21) Pencap, 22) Racastan, 23) Sikkim, 24) Tamil Nadu, 25) Tripura, 26) Uttar Pradeşi, 27) Uttarakand, 28) Batı Bengal.

Birlik bölgeleri: 1) Andaman ve Nikobar Adaları , 2) Çandigar, 3) Dadra ve Nagar Haveli, 4) Daman ve Diu, 5) Lakşadvip, 6) Delhi Bölgesi, 7) Puduçeri.

Uzun tarihi boyunca değişik ırklardan çeşitli insanların istilâsına uğramış ve istilâcılar için âdeta bir çıkmaz sokak teşkil etmiş olan Hindistan’ın etnik yapısı çok karışıktır. Ülkenin en eski halklarından biri koyu renkli Dravidler ve Avustraloidler’dir (Veddalar). Daha sonra bu topraklara M. Ö. II. Binyılın ortalarında Hind-Ârî kökenli beyazlar, M.Ö. VI. yüzyıl’da Persler, M.Ö. IV. Yüzyıl’da Yunanlılar’la Makedonlar, ardından Ak-Hunlar, Moğollar, Türkler ve Afganlar gelmiştir. Değişik ırk, dil ve dinden insanların gelişi ve tamamının veya bir kısmının mevcut halkla karışarak buraya yerleşmesi Hindistan’da dil ve kültür bakımından büyük bir çeşitliliğe yol açmıştır. Ülkede konuşulan dillerin sayısı 1600 kadardır; fakat bunlar Dravid, Hind-Ârî, Austro-Asyatik ve Tibeto-Birman olmak üzere dört büyük dil âilesi halinde gruplandırılır. Hindistan Birliği’nin resmî dili anayasaya göre Hindçe’dir (Hindî, Hindustânî); ancak özellikle güney eyaletlerden gelen şiddetli muhalefet üzerine 1967’de çıkarılan bir kanunla bu dilin kullanılması mecburi olmaktan çıkarılmıştır. Ülkede yüksek öğretim İngilizce yapılmaktadır. Federe devletlerde kullanılan resmî dillerin sayısı on beş kadardır; Müslüman nüfusun çoğunluğu ise Urdu dilini kullanmaktadır.

En büyük din grubunu Hindular ile Müslümanlar, geri kalanını ise Sihler, Hıristiyanlar, Budistler ve Jainistler meydana getirirler. Sayıları 1971 yılında 61 milyon kadarken 2011’de 161 milyonluk büyük bir topluluk haline gelen Müslümanların yaşadığı başlıca federe devletler Utar Pradeş, Batı Bengal, Bihâr, Maharaştra, Kerala, Asam, Andra Pradeş, Karnata, Cammû-Keşmir, Gucerât, Tamil Nadu, Medya Pradeş, Racastan’dır; ancak Müslüman Hindliler’e ülkenin başka taraftarında da rastlanmaktadır. Bazı şehirlerde nüfusun büyük kısmı Müslümanlardan oluştuğu gibi bunlar ülkenin en büyük şehirlerinden bazılarında da önemli bir azınlık teşkil etmektedirler.

(7)

7

Hindistan, bölgeleri arasında ekonomik gelişme düzeyi bakımından büyük farklar göstermektedir. Bir yanda küçük bir azınlık olağanüstü bir refah içinde yaşarken, buna karşılık büyük çoğunluğun sefalet içinde yaşadığı bir hayat söz konusudur. Bununla birlikte bazı endüstri dallarının çok gelişmiş olduğu, hatta nükleer enerji ve uzay araştırmaları gibi çok ileri teknoloji gerektiren bazı alanlarda başarılı çalışmaların yapıldığı da görülmektedir. Ancak bu geniş toprakların taşkın ve kuraklık pençesinden henüz kurtarılamadığı da bir gerçektir. Bu yüzden dir ki Hindistan, kendinî yeterince besleyemeyen, ancak bazı tarım ürünleri üretiminin çok büyük miktarlara ulaştığı ve görkemli sanat yapıları ile bezenmiş kentlerin halkın büyük çoğunluğunu barındıran gecekondularla çevrili olduğu bir çelişkiler ülkesi olarak tanımlanabilir. Millî gelirin kişi başına 350 doları aşmaması sebebiyle az gelişmiş ülkeler grubunda yer alan Hindistan’ın tarım yapılan ve yapılabilecek nitelikte olan geniş toprakları, kerestesi değerli ağaçlar bakımından zengin geniş ormanları, bazı dallarda oldukça ileri gitmiş endüstrisi ve önemli sayılabilecek bazı yer altı kaynakları ile gelişmiş ve müreffeh ülkeler arasında yer alması beklenir. Şüphesiz imkânlarla gerçekler arasındaki bu büyük çelişkinin birçok sebebi vardır; bunların başında da otuz yıl gibi kısa bir sürede ikiye katlanan aşırı kalabalık bir nüfus gelir. Saatte 3000 kişinin nüfusa katıldığı bu ülkede her yıl 5 milyon insan iş talebinde bulunur, fakat bunların ancak % 10 kadarı amacına ulaşabilir. Resmî kayıtlara göre işsizlerin sayısı birçok ülkenin nüfusundan daha fazladır.

Hindistan ağırlıklı olarak bir tarım ülkesidir. 350 milyon kişiyi aşan faal nüfusun yaklaşık % 6O’ı tarım kesiminde çalışır ve millî gelirdeki en büyük pay da % 30 ile bu kesimden elde edilir. Tarıma elverişli topraklar 165.000.000 hektarı bulur ve bunun % 27 kadarında sulu tarım yapılır. Zaman zaman meydana gelen kuraklıklar, aşırı yağışların sebep olduğu seller, kutsal sayılan hayvanlara karşı gösterileri müsamaha sebebiyle ineklerin, maymunların, çekirgelerin ve farelerin özellikle tahıl ürününe verdikleri büyük zararlar, çok yıkanmış toprakların besin maddeleri bakımından fakirliği, toprak tuzlanmasına yol açan kötü sulamalar ve işletmelerin küçüklüğü tarımın karşılaştığı başlıca sorunlar arasında en önde gelenleridir. Başlıca toprak ürünleri çay, şeker kamışı, pirinç, buğday, mısır, pamuk, kahve, tütün, yer fıstığı, susam ve diğer birçok toprak ürünü ile baharattır.

Hindistan büyük rakamlara ulaşan hayvan varlığı ile de dikkat çekmektedir. 200 milyonu aşan sığır sayısı ile dünyada birincidir. Yine büyük sayılarda manda koyun (53 milyon), keçi (107 milyon), domuz (10 milyon) ve deve (1,4 milyon) beslenir. Balıkçılık da oldukça gelişmiştir; yıllık av miktarı 3 milyon tonu geçer. 67.5 milyon hektar genişliğinde bir alan kaplayan ormanlar ülkenin diğer bir zenginlik kaynağıdır; fakat sandal, tik, abanoz, gül ağacı gibi kerestesi çok kıymetli ağaçlar sağlayan aslî ormanların büyük bir kısmı tahrip edilmiştir.

Ülkenin en büyük enerji kaynağı maden kömürüdür. Millîleştirilmiş durumdaki kömür yataklarının toplam rezervi 83 milyar ton dolayında tahmin edilmektedir (dünyada yedinci). 200 milyon ton civarında olan yıllık üretimin bir kısmını Japonya gibi devletlere ihraç etmektedir. Linyit üretimi azdır. Özellikle Asam ve Bombay çevrelerinde yer alan petrol yataklarının toplam rezervinin 1 milyar tonu geçtiği tahmin edilmektedir. Yıllık üretim 60-70 milyon ton civarındadır, fakat tüketimi karşılamak için ayrıca petrol ithal edilmektedir. Elektrik enerjisi üretimi ülke ihtiyacını karşılamaya yetmemektedir. Köylerin ancak çok azında elektrik vardır.

Hindistan bazı önemli maden yataklarına da sahiptir. Bunların başlıcaları çinko, kurşun, demir, kaya tuzu, bakır, boksit, mika, manganez, krom, elmas ve çeşitli değerli taşlardır. Özellikle Maharaştra. Batı Bengal, Tamil Nadu, Gucerât, Utar Pradeş, Bihâr, Andra Pradeş ve Medya Pradeş’te gelişmiş olan endüstri çalışan nüfusun % 1‘ni kapsar ve millî gelirin % 5’ini sağlar. En önde gelen endüstri kolları dokuma, şeker, çimento, demir çelik, makine, otomotiv, elektrikli cihazlar, kimya ve petrokimyadır. Demiryollarının uzunluğu 70.000, karayollarının uzunluğu 2,2 milyon kilometreyi bulur. Ülke 10 milyon tonilatoluk bir deniz ticaret filosuna ve oldukça gelişmiş bir ticarî havayolları filosuna sahiptir.

Başlıca ihraç mallan inci, elmas ile kıymetli taşlar, makine ve motorlu taşıtlar, giyim eşyası, pamuklu kumaşlar, pamuk ipliği, çay, deri ve deriden yapılmış maddeler ile değerli keresteler, demir cevheri ve bazı kimyasal maddelerdir. İhracatın büyük kısmı önem sırasıyla Amerika Birleşik Devletleri, Rusya, Japonya, Almanya, İngiltere, Belçika, Hong Kong ve Fransa’ya yöneliktir. İthalâtta ise en ön sırayı çeşitli makineler, madenî yağlar, demir ve çelik alır. İthalât yapılan başlıca ülkeler yine önem sırasıyla Amerika Birleşik Devletleri, Japonya, Almanya, İngiltere, Belçika, Suudi Arabistan ve Rusya’dır.

(8)

8

Ülkenin gelir kaynaklarından biri de turizmdir. Yılda yaklaşık 6-7 milyon kadar turist Hindistan’ı ziyaret etmektedir. Bunların % 80’den çoğunu İngilizler, geri kalanını da diğer ülkelerin vatandaşları, özellikle de Amerikalılar, Almanlar, Fransızlar ve Japonlar oluşturur. En fazla ziyaret edilen yerlerin başında, ünlü Bâbürlü eserlerinin yer aldığı ülkenin kuzeyindeki Agra ve Delhi gibi şehirler ile Orta ve Güney Hindistan’daki bazı yöreler gelmektedir.

SONUÇ

Bu hafta Hindistan hakkında genel bilgiler verilmiştir. Fiziki ve Beşeri coğrafyası görsel materyallerle açıklığa kavuşturulmuş, yıllar içerisinde kapsadığı sınırlar anlatılmıştır. Ayrıca Hindistan’ın belli başlı ekonomik kaynakları hakkında bilgiler verilmiştir.

KONUYA İLİŞKİN SORU ÖRNEKLERİ

1)Aşağıdaki şehirlerden hangisi Hindistan’ın 1934 yılından bu yana başkentidir? a) Dekken

b) Yeni Delhi c) Bombay d) Kalküt e) Ahmedabad

2) Aşağıdakilerden hangisi Hindistan eyaletlerinin özerk olduğu konular arasında yer almaz? a) Eğitim b) Sağlık c) İç güvenlik d) Ekonomik planlama e) Adalet YANITLAR:1-b, 2-d KAYNAKLAR

AKÜN, Ö. F., “Bâbür”, DİA, C. IV, s. 395-400. ______, “Bâbürnâme”, DİA, C. IV, s. 404-408.

AHMAD, A., Studies in Islamic Culture in the Indian Environment, Oxford 1964.

BÂBÜR, Z. M., Vekâyi (Bâbür’ün Hâtıratı), Doğu Türkçesi’nden Çev. R.R. Arat, C. I-II, TTK. Yay., 22, Ankara,

1987.

BALJON, J. M. S., The Reforms and Religious Ideas of Sir Sayyid Ahmad Khan, Leiden, 1949. BALLHATCHT, K., “Christianity”, Cambridge Encyclopedia of lndia, New York, 1989. BAYUR, Y. H., Hindistan Tarihi, I-III, Ankara, 1987.

BIYIKTAY, H., Timurlular Zamanında Hindistan Türk İmparatorluğu, TTK. Yay., 33, Ankara, 1991.

(9)

9

BUSSAFİA, M., Indian Miniatures, London, 1966.

CİHANGİR, The Tüzuk-i Jahângiri or Memoirs of Jahângir (trc. A. Rogers-H. Beveridge). New Delhi, 1978. DUĞLAT, H. M., Tarih-i Reşidî, Çev: O. Karatay, Selenge Yay., İstanbul, 2006.

ELİOT, H. M.- DOVVSON, J., History of lndia as Told by Its Own Historians, I-VIII, London, 1866-77. FARUKİ, Z., Avrangzib and His Times, Bombay, 1935.

GROUSSET, R., Bozkır İmparatorluğu, (Attila, Cengiz Han, Timur), Çev: M. R. Uzmen, Ötüken Yay., 55, İstanbul,

2006.

HUNTER, W. W., The Indian Musalmans, London, 1871. İBN HURDADBİH, el-Mesalik ve’l-memâlik

KAİKAŞENDİ, An Arab Account of indian in the 14’h Century, Trc. O. Spies, Aligarh, 1941.

KAFESOĞLU, İ-YILDIZ, H. İ-MERÇİL, E., Müslüman-Türk Devletleri Tarihi (Osmanlılar Hariç), İSAR Yay, İstanbul, 1999.

KONUKÇU, E., “Bâbürlüler”, DİA, C. IV, s. 400-404.

__________, “Bâbürlüler; Hindistan’daki Temürlüler”, Türkler, C. VIII, Ankara, 2002, s. 744-760.

__________, “Hindistan’daki Türk Devletleri”, Doğuştan Günümüze Büyük İslâm Tarihi, C. IX, Ed. K. Seyithanoğlu, İstanbul, 1989.

MUGHUL, M. Y., Kanuni Devri: Osmanlıların Hind Okyanusu Politikası ue Osmanlı-Hind Müslümanları Münâsebetleri: 1517-1538, İstanbul, 1974.

NATH, R., The Immortal Tac Mahal, Bombay, 1972.

NİZAMİ, K. A., Studies in Medieval India History and Culture, Allahabad, 1966. PARRİNDER, G., World Religions, New York, 1983.

PİGGO, S., Prehistoric India, London, 1961.

ROSS, E. D., Hindu-Muhammadan Feasts, Calcutta, 1914.

Sharaf al-Zamân Tâhir Marvazi on China, the Turks and India (trc. ve nşr. V. Minorsky), London, 1942. SRİVASTANA, M. P., Society and Culture in Medieval Indiana 1’06-1707, Allahabad, 1975.

The Cambridge Encyclopedia of India (ed. F. Robinson], Cambridge, 1989. The Handbook of lndia, New Delhi, 1958.

The History of Cartography (ed. B Harley-D Wood-ward), Chicago-London, 199’.

THOMAS, T. W., Mutual Influence of Muhammadans and Hindus in India, Cambridge, 1892. YÜCEL. B., Bâbür Divânı, Atatürk Kültür Merkezi Yay., Ankara, 1995.

(10)

10

(11)

11

ÖZET

İkinci hafta, kaynaklarda Hindistan coğrafyası ile Hindistan adına değinilecek, İslâm coğrafyacılarının gözünden eski Hindistan coğrafyası anlatılacak, Tarih boyunca oluşan dinî yapı ve kast sistemi üzerinde durulacak ve Eskiçağ Hindistan Tarihi anlatılacaktır.

3.TARİHİ KAYNAKLARDA ESKİ HİNDİSTAN COĞRAFYASI 3.a-Kaynaklarda Hindistan Adı:

Farsça “Hind ülkesi” anlamına gelen Hindistan (Hindûsitân) ismi Eskiçağ’da Kuzey Hindistan’da oturan Ârîler’in yerleştiği alanı ifade etmiştir. Eski Farsça’da Hindu kelimesi, Ârîler’in kenarında oturduğu büyük nehrin Sanskritçe’deki “nehir, ırmak” anlamını taşıyan adı Sindhû’dan gelmektedir. Grekçe ve Latince ile çeşitli Batı dillerinde görülen Sindon kelimesi de “Hind kumaşı, doğu menşeli kumaş” anlamındadır. Pers İmparatorluğunun İndus Nehrine kıyısı olan en doğudaki topraklarına da Hinduş Satraphğı denilmiştir. İlk Arap coğrafyacıları, muhtemelen Persler’e uyarak Hindistan’ı Hind ve Sind adlarıyla ikiye ayırmışlardı. Bugün Hindistan’a bu ülkenin dillerinde eskiden Sanskritçe’de de olduğu gibi Bhârat Varsa denilmektedir. 3.b. İslâm Coğrafyacılarının Gözüyle Kadim Hindistan Coğrafyası:

Hârizmî, İdrîsî ve Hamdullah el-Müstevfî gibi Müslüman coğrafyacı ve haritacıları Hindistan’ı Batlamyus sistemine göre yedi iklimden birinci ile üçüncünün arasına, Mesûdî ve Bîrûnî gibi tarihçilerde eski İran sistemine göre ikinci “kişver”e yerleştirirler. Birçok Arap coğrafyacı ve seyyahının bölge sınırlarını Maharac Krallığı’nın hüküm sürdüğü Sumatra’yı içine alacak şekilde Güneydoğu Asya’ya kadar genişlettikleri görülür. Bunun sebebi, Hind kültürünün yayıldığı veya etkisinin görüldüğü yerlerin tamamını Hindistan saymalarıdır. Meselâ Ahbârü’ş-Şîn ve’1-Hind adlı kitapta Hindistan Çin’in iki katı olarak tasvir edilmiştir. Buna karşılık dünyanın coğrafyasını X. asırda çizen Hudûdü’l-âlem adlı eserin adı henüz tespit edilemeyen müellifi Hindistan’ın doğusunda Çin ve Tibet, güneyinde Büyük Deniz (Hind Okyanusu), batısında Mihrân

Nehri (İndus), kuzeyinde de Şeknan ülkesinin bulunduğunu ve Tibet’e mücavir olduğunu belirtmiştir.Esere

göre Sind’in sınırlarını doğuda Mihrân Nehri, güneyde Büyük Deniz, batıda Kirman toprakları ve kuzeyde Horasan’a bitişik çöl teşkil etmektedir.

Hindistan’ın coğrafî konumu hakkında geniş kapsamlı bilgi veren ilk müellif Bîrûnî’dir. Ona göre bu ülke “kuzey kıtası” (Asya)’nın Büyük Deniz’e sınırı olan bölümüdür ve üç tarafından (kuzey, batı, doğu) Çin’den Avrupa’ya kadar uzanan yüksek dağlarla çevrili bir ovadır; dağların güney yamaçlarından çıkan ırmaklar Hind ovalarına doğru akar. Ayrıca Bîrûnî Hindistan’ın eski zamanlarda deniz olduğunu kabul eder ve bunu ırmak boylarındaki taşların aldığı şekillerden gözlemleyerek çıkardığını söyler. Taşlar dağlara yakın bölgelerde iri ve yuvarlak olduğu halde dağlık bölgeden uzaklaştıkça giderek küçülmekte ve nihayet nehir

ağızlarında kuma dönüşmektedir.Bîrûnî, Kathiavar (Gucerât) halkının mevsimleri yağmurlu mevsim, kış ve

yaz şeklinde üçe ayırdığını kaydeder ki bu ayırım Hindistan’da bugün dahi yaygın olarak yapılmaktadır. Keşmir ve Doâb bölgesi iklimlerini ayrıntılı biçimde anlatan Bîrûnî buralarda yağmurların pek yoğun olduğundan söz eder. Hindistan yağmurları Arap seyyahlarının özellikle dikkatini çekmiştir. Bunlar Hind toprağını da övülmeye değer bulmuşlardır. Mes’ûdî portakal ve greyfurt’un Batı Asya’da dikildiğinde tadını ve turuncu rengini kaybettiğini, tavus kuşunun da yine Batı Asya’ya götürüldüğünde yavrularının küçüldüğünü ve asıl güzelliklerinin yok olduğunu söylemektedir.

Hindistan’daki birçok dağ Müslüman coğrafyacılar tarafından söz konusu edilmiştir. İdrîsî, Himalayaları “arsenik ve sülfür dağları” diye adlandırır. Onun neden böyle bir isim verdiğini anlamak mümkündür; çünkü eserini Hindistan’ı görmeden Sicilya’da yazmıştır ve bilgileri Batlamyus’a dayanmaktadır. Nitekim birtakım dağların adlarını da Grek telaffûzuna yakın kullandığı görülmektedir; meselâ Vindiya sıradağlarına Ûndiran

demesi gibi.Bîrûnî’ye göre ise Himavanta (Himalayalar) Hindistan’ın kuzey sınırını oluşturur ve ortasında

(12)

12

bakıldığında gözlemlenebilen ilginç bir olguyu anlatır ve Bhoteşar ile bu dağın en yüksek zirvesi arasındaki mesafenin 20 fersah kadar olduğunu, bu noktadan Hindistan’ın sis altında kara bir düzlük şeklinde, Tibet ile Çin’in ise kızıl göründüğünü söyler. Bu zirveden Tibet ile Çin’e inişin 1 fersahtan az olduğunu kaydeder. Hudûdü’l-âlem’in müellifi Orta Hindistan sıradağlarını, Hindistan’ın batı sahilinden başlayıp doğuya yönelen ve dıştaki Himalayalar’la Karakorum, Pamir ve Amuderya’nın kuzeyinden geçen sıradağı, içteki Himalayalar’ın Keşmir’in kuzeyinde Hindukuş Dağlarıyla birleşen kısmını oluşturan iki ana kol şeklinde tarif eder. Bu müellifler Hindistan’ın birçok nehrini de ayrıntılarıyla tanıtmışlardır; ancak ayrıntılar genelde İndus ve ona dökülen küçük ırmaklarla ilgilidir. Ganj ve Yamuna Nehirlerini de biliyorlardı. Özellikle Ganj, Hindûların kendilerini kurban ettikleri mukaddes nehir olarak tanınıyordu.

Hindistan, Basra Körfezi’nden Çin’e uzanan deniz yolu üzerinde bulunmaktadır. Bu yüzden Arap gemileri düzenli olarak Hind limanlarına uğramışlardır. IX-X. yüzyıl kaynaklarında zikredilen en önemli limanlar arasında çoğu batı sahillerinde olmak üzere Deybül, Kenbâye (Cambay), Berûc / Berûs (Broach), Tana (Thana), Saymûr (Chaul), Maharaştra, Kullam Mulay (Quilon) ve Kerala başta gelmektedifr. Bazan gemiler Maskat (Muskat)’tan doğrudan Kullam Mulay’a gelir, daha sonra rüzgârın yardımıyla bir ayda Arap denizini geçerlerdi. Güneydoğu sahilinde bulunan Bullîn (muhtemelen bugünkü Negapatam: Nagapattinam) de önemli bir limandı; gemiler burada demir atar ve iki-üç ay kendilerini Çin’e veya Bengal Körfezinin kuzeyine götürecek rüzgârları beklerlerdi. Koro-mandel kıyısı geçiş noktası olarak bilinirdi. İslâm müellifleri, Arap Denizi ile Bengal Körfezindeki Andaman ve Nikobar gibi adaları da çeşitli özellikleriyle anlatırlar ve bunlardan Maldiv Adalarında hüküm süren bir kraliçenin ülkesinde para birimi olarak bir tür deniz kabuğunun kullanıldığını söylerler.

İbn Hurdâdbih’ten İbn Battûta’ya kadar birçok Arap coğrafyacısı ve seyyahı Hindistan’a ait çeşitli şehir ve kasabalardan bahsetmişlerdir. Bunların en önemlileri şöyle sıralanabilir: Mansûre, Nîrûn, Multan (Multan), Lehâvür (Lahore), Addhistân, Raştrakutas’ın başşehri Kannevc-Kinnevc (Kanauj), Nehrevâle (Patan). Meşhur bir Hind mabedinîn bulunduğu Sûmenât (Somnath), önemli bir rasathanenin bulunduğu Üzeyn (Ujjain), Hindu haccının önemli şehri Benâres(Varanasi) ve Dihlî (Delhi). Bazı müellifler yollar hakkında da bilgi vermişler ve üzerinde bunları gösterdikleri haritalar çizmişlerdir. İstahrî, İbn Havkal ve Makdisî Sind’i tasvir ederler. Belh coğrafya ekolüne mensûp olan İstahrî ve İbn Havkal’de yolları gösteren haritalar çizmişlerdir. Bîrûnî de Hindistan yol sistemini ortaya koyan güzel bir harita vermiştir.

Bu döneme ait Arapça kaynaklar, özellikle taşıdıkları ticarî değeri göz önünde tutarak Hindistan’da yetişen bitki ve hayvanlardan geniş ölçüde bahsetmişlerdir. Bunlar arasında öd ağacı ve çeşitli buhur bitkileri, karabiber, karanfil, zencefil ve kakule gibi baharat türleri, abanoz ve tik ağacı gibi ahşabı kullanılan kıymetli ağaçlar, gergedan, fil, misk kedisi ve misk geyiği gibi boynuzundan, dişinden ve diğer özelliklerinden faydalanılan hayvanlar büyük yer tutmuşlardır.

4. ESKİ DİNİ YAPI VE KAST SİSTEMİ: 4.a. Hindistan’ın Dinî Yapısı:

Araplar, İslâmiyet’in ortaya çıkışından itibaren sathî de olsa Hindlilerin içtimaî ve dinî hayatları hakkında bilgi sahibi olmuşlardır. Ancak bu husustaki ilk sistematik çalışma, 800 yıllarında Abbasî Veziri Yahya b. Hâlid el-Bermekî’nin gönderdiği bir kişi tarafından yapılmıştır. Kimliği bilinmeyen bu görevli Hind inançları ve dinî uygulamalarına dair topladığı bilgileri bir rapor haline getirmiş ve daha sonra bu rapordan birçok Arap ve Fars müellifi istifade etmiştir. O sıralarda, 1000 yıldan uzun bir süredir Hind hayat ve düşüncesine hâkim olan Budizm bir düşüş sürecine girmişti ve Hindistan, filozof Shankarâcharya (ö. 7881)’nın düşüncelerinin etkisiyle bir reform hareketi yaşıyordu. Yahya b. Hâlid’in elçisi muhtemelen İsmâilî idi ve Hind inançları ile dinî uygulamalarını kendi bakış açısından değerlendirmişti. Onun hazırladığı rapora göre Hindistan’da doksan dokuz çeşit inanç sistemi vardı ve bunlar kırk dört grupta toplanıyordu. Ayrıca halkı bir yaratıcıya inananlar, yaratıcının varlığını kabul edip peygamber gönderdiğine inanmayanlar, yaratıcıya da peygamberlere de inanmayanlar, her şeyi inkâr edip ancak ceza ve mükâfatın hak olduğuna inananlar -ki bunlar Budist zahidi olan şamanlardı- şeklinde dörde ayırmak mümkündür. Bir kısmı da ceza ve mükâfatın mutlu veya mutsuz

(13)

13

bir yeniden doğuştan ibaret olduğuna, cennet ve cehennemin ebedî olmayıp insanların amelleriyle orantılı biçimde buralarda kalacaklarına inanmışlardır.

Brahmanlar yaratıcıya inanırlar ve aynı zamanda Vasudeva (Bastiv)’yı Tanrı’nın elçisi olarak kabul ederler. Mahadeva’nın takipçileri olan Kapalika da (Kabaliya) bu kategoriye girer ki bunlar Şiva (Şîb) adlı bir meleğin kendilerinin peygamberi olduğunu kabul ederler. Mahadeva, mensûplarına Şibling (Şivlinga) olarak adlandırılan, erkeğin tenasül uzvuna benzer bir cisim yapmalarını ve dünyada insan neslinin devamını sağladığı için ona tapmalarını emretmiştir. Mahakal adlı puta tapan Mahakaliya, suya tapan Jalabhaktiya ve ateşe tapan Agnihotra (Aknhutriya) gibi dinî gruplar da bu kategoride yer alan topluluklar arasındadır. Buna karşılık ikinci kategoriyi yaratıcıya, mükâfat ve cezaya inandığı halde peygamberliği inkâr eden gruplar oluşturmaktadır.

Bîrûnî’nin Hind inançları hakkında yukarıdaki bilgilerden daha geniş bir tahlil sunduğu görülmektedir. Aydınların ve avam tabakasının inançlarını birbirinden ayıran Bîrûnî şöyle demektedir: “Hindular Tanrı’nın tek olduğuna inanmaktadırlar. O’nun başlangıcı ve sonu yoktur, istediğini yapar, her şeye kadirdir, her şeyi bilir, her şeye hayat veren O’dur, evreni yöneten ve koruyan da O’dur”. Bîrûnî Hind aydınlarının Tanrı’ya Isvara (işfar) adını verdiklerini, fakat soyut tanrı kavramı avama sunulmak istendiğinde onların bunu anlayamayacağını düşündüklerini söyler.

4.b. Hindistan’ın Kast Sistemi:

Yahya b. Hâlid el-Bermekî’nin gönderdiği memurun hazırladığı raporda ele alınan Hind sosyal hayatına ait bir özellik de kast (sınıf) sistemidir. Portekizce kelime anlamı “ırk” demektir. Kast, Hindu cemaati içerisinde insanları oymak, devlet ve saire gibi bağlardan ayrı olarak birbirine bağlar. Raporda yedi kast sayılmaktadır: Shakthariya (muhtemelen Chakravartis veya Sâkyaputras, Budistler); Brahmanlar Kshatriya Vaisiya Şûdra. Bu beş ana kast dışında ayrıca Dömbas (Dûm) ve Candâlas (Çendâl) adlı iki kast daha zikredilir ki bunlar kast dışı (outcasts) kategorisine mensûpturlar. Bîrûnî kendi zamanındaki kastları daha iyi bir şekilde anlatmıştır. Onun kaydettiğine göre Hindular bu kastları Berene (Varna, renkler) ve nesep açısından Câtek (doğumlar) diye adlandırırlar. Bîrûnî dört ana kastı tanıttıktan sonra, önemli bir fonksiyona sahip oldukları halde herhangi bir sınıf içinde sayılmayan ve Enteze (Antyaja) diye adlandırılan meslek erbabı grubundan bahseder. Bunlar çamaşırcı, ayakkabıcı, hokkabaz, denizci ve balıkçı gibi meslek mensûplarıdır. Daha sonra çalgıcı Dömbalar (Dûm)’dan, Candâlalar (Çendâl)’dan ve Badhataular (Bedhetev, köylerin temizliğiyle uğraşan çöpçüler)’dan bahseder. Bu son grup günümüzdeki Haricanlar’a tekabül etmektedir.

Genelde Araplar Hindliler’e hikmet sahibi ve esrarlı insanlar olarak bakarlar ve onları felsefe, ilim, sanat ve büyüde ileri gitmiş kişiler olarak kabul ederler. Bîrûnî Hindliler’i Grekler’le kıyaslar. Araplar için Hindistan Asya’nın her tarafına yayılmış olan dinlerin beşiğidir. Pek çok müellif Hindliler’in gelenek ve görenekleri üzerine ilginç gözlemler yapmış, onların yeme içme ve giyinme alışkanlıkları, suç işlemeleri, adalet yöntemleri, âile münâsebetleri vb. hakkında eserler kaleme almışlardır. Umumi olarak kast sisteminin genel özellikleri aşağıdaki gibidir:

1. Her kast’ın bir adı vardır ve kast’a mensûp olan kişiler kendi adlarıyla birlikte kastlarının adını zikrederler. Kast’ın üyeleri arasında her bakımdan dayanışma vardır. Büyük ve kalabalık kastlar birçok şubeye ayrılmışlardır. Kastlar ve şubeleri arasında yükseklik ve asalet bakımından çok dikkat edilen bir mertebe zinciri vardır.

2. Evlenme işlerinde kişi kendi kast’ı içinde ama Gotra’sı dışında evlenmek zorundadır. “Gotra” aynı cedden indikleri sanılan zümreye verilen isimdir. Baba “Gotra”sı içinde evlenmek kesin olarak yasaklanmıştır. Kast’ın en önemli bağları evlenme yoluyla kurulanlarıdır. Bu yoldaki bağlar daha ziyade alınan ilk kadın için kesin sayılır (Hindular istedikleri sayıda kadın alabilirlerdi). Kast dışı evlilik yoluyla dünyaya gelen çocuklar çok aşağı bir mertebede sayılırlar. Özellikle yüksek kastlara mensûp olan çocuklar küçük yaşta nişanlandırılır. Kızlar ise evlenme çağına gelmeden evlendirilirdi. Bu uygulamadaki amaç kızların akılları erecek yaşa gelip kast dışından bir evlilik

(14)

14

yapmalarını önlemekti. Dul kalan bir kadının tekrar evlenmesi hemen hemen her kast’ta yasaktır. Yüksek kastlarda dul kalan kadının kendi rızasıyla diri diri yakılması çok makbul görülür ve bunun gerçekleşmesi için maddî ve manevî baskı uygulanırdı. Bazı Türk ve bugünkü İngiliz idâresi bunu yasaklamıştır. Yüksek kastlarda boşanmak yasaktır.

3. Yemek bağları önem bakımından evlilik bağlarından sonra gelir. Genel olarak bir Hindu kendisinden aşağı kasttan birisiyle yemek yiyemez; keza onların pişirdikleri yemeği de yiyemez. Bazı aşağı kastlar vardır ki gölgelerinin bir yemeğin üstüne gelmesi yemeğin yüksek kastlar tarafından pislik olarak görülmesine sebebiyet verir. Bütün Hindular inekleri mukaddes görür ve etlerini yiyemez. Brahmanlar kurban olarak kesilmeyen hiçbir hayvanın etini yiyemezler.

4. Aşağılık sayılan işler (lağımcılık, süprüntücülük gibi) sadece aşağı kastlar tarafından yapılır. 5. Kast usûllerine saygısızlık ve itaatsizliğin en büyük cezası kasttan atılmaktır. Atılan kişinin kasta yeniden dönebilmesi hayli zordur. Bunun gerçekleşmesi için şu işlerin büyük bir bölümünün veya tamamının yapılması gerekir; Kast’tan af dilemek, kendinî alçaltmak, uzakta bir mabedi ziyaret etmek ve Gence’de yıkanmak, baş ve dilini kızgın demirle dağlamak, ineğin beş mahsulünden yapılmış bir halitayı (süt, yağ, kaymak ve iki pislik) yemek.

6. Her kast’ın kendine özel merasimleri vardır. Bunlardan en önemlisi bağ veya ip takma merasimidir. 7 ile 9 yaşları arasındaki erkek çocuklarına birkaç gün süren şenliklerde boyunlarına ip asılır ve bu ipi ölünceye kadar taşırlar. Bu merasimden sonra tam Hindu sayılırlar. Kast gelenek ve görenekleri dinî özde sayıldığı için çok kere bunlar Brahman’ın istişaresiyle veya başkanlığı altında yapılır.

İKİNCİ BÖLÜM TARİH

1. ESKİÇAĞ HİNDİSTAN TARİHİ

Hindistan alt kıtasında yapılan arkeolojik araştırmalar Geç Yontma Taş devrinden sonra ilk yerleşik hayata milâttan önce VII. binyıl başlarında İndus havzasındaki Mehrgarh’ta geçildiğini göstermektedir. Erken Cilâlı Taş devrine ait olan kerpiç ev ve tahıl ambarı temellerinin bulunduğu kültür katlarında VI. binyıldan itibaren de seramiğe rastlanır. Bu uygarlık ilerledikçe 5000-500 yılları arasına tarihlenen Erken İndus Uygarlığını, o da en parlak dönemini 2300-1700 yıllarında yaşayan İndus veya Harappa adıyla bilinen yüksek uygarlığı doğurmuştur. En önemli kazı alanları Harappa. Mohenjo-Daro ve Kalibangan olan bu uygarlık, bugün dahi hayranlık uyandıran bir şehircilik anlayışına sahipti. Henüz çözülememiş bir yazının da icat edildiği İndus uygarlığı milâttan önce 1500 yıllarında Asya’nın içlerinden gelen Hind-Avrupalı Ârîler tarafından yıkıldı. Halen Güney Hindistan’ın çeşitli kesimlerinde ve Seylan Adasının kuzeyinde yaşayan Dravidler’in Ârîler’in önünden kaçan İndus Uygarlığı insanları oldukları sanılmaktadır.

Aslında göçebe ve İranlılar’la akraba olan Âriler yıktıkları İndus Uygarlığını hemen her unsuruyla kendi bünyelerinde asimile etmişler ve geldikleri bu yeni topraklarda yerleşik düzene geçerek adına Ganj Uygarlığı denilen medeniyeti kurmuşlardır. Milâttan önce 1500-1000 yılları arasında yaşayan Ganj Uygarlığı Hindistan dinî inanış ve sosyal geleneklerinin de oluşmaya başladığı dönemdir. Sanskritçe yazılmış Hindu kutsal metinleri Vedalar ve kast sistemi bu zaman diliminde ortaya çıkmıştır. Ganj Uygarlığının sonuna doğru sosyal hayatta belirginleşen sistemler küçük krallıkların oluşmasına zemin hazırlamış ve kutsal metinlerde adları zikredilen Gandhara, Kurupançala, Matsya, Kaşi, Avanti, Kasala, Malla, Magadha, Aşvaka ve Cedi gibi devletler kurulmuştur. Zaman içerisinde yaşanan mücadelelerde galip gelen Magadha Krallığı milâttan önce VI. yüzyılda Ganj vadisinin kontrolünü eline geçirmiştir. Bu arada Hindistan’ın kuzeybatı kesimlerini de milâttan

(15)

15

önce 518’de Pers İmparatoru I. Dârâ ele geçirmiş ve bu topraklar Büyük İskender tarafından zaptedilinceye kadar Persler’in hâkimiyetinde kalmıştır. Milâttan önce 327’de İskender İndus’u geçerek Hydaspes (Jhelum) Nehrine kadar ulaşmış; fakat askerlerinin geri dönme arzuları karşısında daha ileri gidememiştir. Bu seferin ardından burada kurulan koloniler Batı Asya ile ticaret ve haberleşmeyi sağlayarak önemli siyasî sonuçlar elde ederlerken; ileride İslâm kültürünü de etkileyecek olan Doğu Helenizmi’ni başlatmışlardır. İskender’in çekilmesinden sonra, onun Pers İmparatorluğu’nu yıkmasıyla kuzeyde ortaya çıkan otorite boşluğundan yararlanan Çandragupta adlı bir prens milâttan önce 321’de Maurya Krallığı’nı kurmuş ve Magadha Krallığı’nı yıkarak kısa zamanda Kuzey ve Orta Hindistan’ın denetimini eline geçirmiştir. Üçüncü hükümdar Aşoka ise (M.Ö. 73-37) bu krallığı bir imparatorluk haline getirmiş ve Dekken’in güneyi hariç bütün alt kıtayı idâresi altına almıştır. Ancak İmparator Aşoka’nın ölümüyle dağılmaya başlayan devlet, M.Ö. 185’te tamamen ortadan kalmıştır.

Maurya İmparatorluğu’nun yıkılmasıyla ortaya yeniden çok sayıda küçük devletler çıkmış ve bu durum milâttan sonra IV. yüzyıla kadar devam etmiştir. Bu devletlerin en önemlileri:

1. Ganj vadisi ve Orta Hindistan’da Sungalar (M. Ö. 185-73);

2. Kuzey Dekken’de Satavahanalar (M.Ö. 185- M.S. ‘‘5). Kuzey Hindistan’da Hind-Grek kökenli

krallıklar (M.Ö. II-I. yüzyıllar);

3. Batı Hindistan’da Sakalar (M.Ö. I- M.S I. yüzyıllar);

4. Ülkede Budizm’in kuvvetlenmesine öncülük eden Kuşanlar (78-48)’dır.

Kuzey Hindistan’ın tekrar güçlü bir devletin hâkimiyeti altında birleşmesi Gupta hanedanı ile gerçekleşmiştir. 330-540 yılları arasında hüküm süren Gupta İmparatorluğu zamanında eski Hind medeniyeti en yüksek seviyesine ulaşmış; Brahmanizm de bu devletle daha önceki gücüne kavuşmuştur. VI. yüzyılın başlarından itibaren ülke kuzeyden gelen Akhunlar (Eftalit)’ın saldırılarına marûz kalmış ve Gupta İmparatorluğu iç isyanların da etkisiyle 540’ta yıkılmıştır. Arkasından bu topraklarda birçok bağımsız devlet doğmuş ve Hindistan bir kez daha siyasî birliğini kaybetmiştir. Ülkede siyasî birliği daha sonraları VII. yüzyılda Thanesvar Kralı Harsa (606-647) sağlamıştır. Hemen hemen Orta ve Kuzey Hindistan’ın tamamını hâkimiyetine alarak bir imparatorluk kuran Harsa, önceleri Hinduizm’in, sonraları da Budizm’in etkisinde kalmıştır. Harşa’dan sonra alt kıta yine birçok bölgesel krallığa ayrılmıştır. Kuzey Hindistan, Orissa, Dekken, Tamil Nadu ve Kerala bölgelerinde kurulan bazı krallıklar birkaç yüzyıl varlıklarını sürdürmüşlerdir. Bunlardan özellikle Güney Hindistan’da VI. yüzyılda ortaya çıkan Pallava ve Çalukya Krallıkları uzun süre güçlü birer devlet olarak hükümranlıklarını korumuşlardır.

SONUÇ

Bu hafta Hindistan’ın İslâm coğrafyacıları gözünden nasıl göründüğü, Hindistan adının nerden geldiği, dinî yapı ve kast sisteminin nasıl olduğu ile eskiçağ Hindistan tarihi anlatılmıştır.

KONUYA İLİŞKİN SORU ÖRNEKLERİ 1)Aşağdakilerden hangisi Hindistan’daki beş ana kast arasında yer almaz? a) Shakthariya

b) Brahmanlar c) Şudra

d) Dömbas e) Kshatriya

2) Hindistan Asya kıtasının Büyük Deniz’e sınırı olan bölümüdür ve üç tarafından (batı-doğu-kuzey) Çin’den Avrupa’ya kadar uzanan yüksek dağlarla çevrili bir ovadır. Dağların güney yamaçlarından çıkan ırmaklar Hind ovalarına doğru akar.

(16)

16

Yukarıdaki bilgilerin sahibi olan ve Hindistan coğrafyası hakkında ilk defa bu kadar ayrıntılı bilgi veren İslâm coğrafyacısı aşağıdakilerden hangisidir?

a) Birunî b) Mesudî c) İdrisî d) Harizmî e) Hamdullah el-Müstevfî YANITLAR:1-d, 2-a KAYNAKLAR

AKÜN, Ö. F., “Bâbür”, DİA, C. IV, s. 395-400. ______, “Bâbürnâme”, DİA, C. IV, s. 404-408.

AHMAD, A., Studies in Islamic Culture in the Indian Environment, Oxford 1964.

BÂBÜR, Z. M., Vekâyi (Bâbür’ün Hâtıratı), Doğu Türkçesi’nden Çev. R.R. Arat, C. I-II, TTK. Yay., 22, Ankara,

1987.

BALJON, J. M. S., The Reforms and Religious Ideas of Sir Sayyid Ahmad Khan, Leiden, 1949. BALLHATCHT, K., “Christianity”, Cambridge Encyclopedia of lndia, New York, 1989. BAYUR, Y. H., Hindistan Tarihi, I-III, Ankara, 1987.

BIYIKTAY, H., Timurlular Zamanında Hindistan Türk İmparatorluğu, TTK. Yay., 33, Ankara, 1991.

BRİGG, M. S., Müslim Architecture in India, Oxford, 1951. BUSSAFİA, M., Indian Miniatures, London, 1966.

CİHANGİR, The Tüzuk-i Jahângiri or Memoirs of Jahângir (trc. A. Rogers-H. Beveridge). New Delhi, 1978. DUĞLAT, H. M., Tarih-i Reşidî, Çev: O. Karatay, Selenge Yay., İstanbul, 2006.

ELİOT, H. M.- DOVVSON, J., History of lndia as Told by Its Own Historians, I-VIII, London, 1866-77. FARUKİ, Z., Avrangzib and His Times, Bombay, 1935.

GROUSSET, R., Bozkır İmparatorluğu, (Attila, Cengiz Han, Timur), Çev: M. R. Uzmen, Ötüken Yay., 55, İstanbul,

2006.

HUNTER, W. W., The Indian Musalmans, London, 1871. İBN HURDADBİH, el-Mesalik ve’l-memâlik

KAİKAŞENDİ, An Arab Account of indian in the 14’h Century, Trc. O. Spies, Aligarh, 1941.

KAFESOĞLU, İ-YILDIZ, H. İ-MERÇİL, E., Müslüman-Türk Devletleri Tarihi (Osmanlılar Hariç), İSAR Yay, İstanbul, 1999.

KONUKÇU, E., “Bâbürlüler”, DİA, C. IV, s. 400-404.

__________, “Bâbürlüler; Hindistan’daki Temürlüler”, Türkler, C. VIII, Ankara, 2002, s. 744-760.

(17)

17

İstanbul, 1989.

MUGHUL, M. Y., Kanuni Devri: Osmanlıların Hind Okyanusu Politikası ue Osmanlı-Hind Müslümanları Münâsebetleri: 1517-1538, İstanbul, 1974.

NATH, R., The Immortal Tac Mahal, Bombay, 1972.

NİZAMİ, K. A., Studies in Medieval India History and Culture, Allahabad, 1966. PARRİNDER, G., World Religions, New York, 1983.

PİGGO, S., Prehistoric India, London, 1961.

ROSS, E. D., Hindu-Muhammadan Feasts, Calcutta, 1914.

Sharaf al-Zamân Tâhir Marvazi on China, the Turks and India (trc. ve nşr. V. Minorsky), London, 1942. SRİVASTANA, M. P., Society and Culture in Medieval Indiana 1’06-1707, Allahabad, 1975.

The Cambridge Encyclopedia of India (ed. F. Robinson], Cambridge, 1989. The Handbook of lndia, New Delhi, 1958.

The History of Cartography (ed. B Harley-D Wood-ward), Chicago-London, 199’.

THOMAS, T. W., Mutual Influence of Muhammadans and Hindus in India, Cambridge, 1892. YÜCEL. B., Bâbür Divânı, Atatürk Kültür Merkezi Yay., Ankara, 1995.

(18)

18

(19)

19

ÖZET

Üçüncü hafta Hindistan’daki Türk Hâkimiyeti konusuna giriş yapılacak, Akhunlar hakkında bilgi verilecek ve Hindistan’a İslâmiyet’in geliş süreci ile Gazneliler ve Gazneliler’in ilim ve kültür hayatları anlatılacaktır.

1. HİNDİSTAN’DA TÜRK HAKİMİYETİ

2.a.AKHUNLAR:

Ak Hunlar (Bizans kaynaklarında Eftalit, Çin kaynaklarında Ak Hiung-nu, Hind kaynaklarında ise Sveta-Hūna olarak geçer), dördüncü yüzyılın başlarında Issık Gölü çevresinde Avarlar’a bağlı yaşarlarken bu yüzyılın ikinci yarısında Maveraünnehir’e ve Toharistan’a yayılmış bir Türk devletidir.

Batı’ya doğru ilerlemelerine devam ederek Çin’in kuzeybatısındaki Gobi Çölü’nden Hazar Denizi kenarına kadar yayılan bir devlet kurmuşlardır. Ak Hunlar’ın güneye inen bir kolu da Kabil çevresinde bulunan Kuşanlar’ı yenerek Hindistan’a doğru ilerlemiş ve Hindistan’da bulunan Gubta İmparatorluğu’nun 40 yılında parçalanmasından sonra 530 yılında İndüs Vadisi’ni ve Ganj Vadisi’ni almışlardır. Fakat Hindistan’daki Ak Hunlar beşinci yüzyılın yarısından sonra tarih sahnesinden çekilerek yerli halk arasında kaybolmuşlardır. Batı Ak Hunları ise, bir taraftan Orta Asya’da hâkimiyeti temin eden Göktürkler’in; bir taraftan da İran’da hüküm süren Sâsânîler’in arasında kalmışlar, iki taraftan saldıran kuvvetli düşmanları ile başa çıkamayarak 567 yılında Göktürkler tarafından tarih sahnesinden silinmişlerdir.

Ak Hun Devleti, Hiung-nu’ların bölünmesinden sonra batı’ya kayanlar tarafından kurulan bir devlettir. Çağdaş devletleri olan Sâsânî, Çin ve Bizans’ın kaynaklarında bu devletten bahsedilmektedir. Yapılan araştırmalar sonucu bu devletin kurucularının Hun birliğinin bozulmasından sonra Afganistan bölgesine gelen Uar ve Hun kabileleri olduğu tespit edilmiştir. Fars ve Bizans kaynaklarında Eftalitler olarak geçen bu devletin yönetici âilesinin “Eftal sülâlesi” olduğu kanısı yaygınsa da “Heftal adında bir kağanın sülâlesi” olduğunu söyleyenler de vardır. Fakat Ak Hunlar’ın Orta Asya bozkırlarından geldikleri kesindir. Çinliler’in ise bu devlete “Hua” dedikleri bilinmektedir.

Bunlar bölgedeki yönetim boşluğundan yararlanarak bugünkü Afganistan ve Tacikistan çevresinde devletlerini kurmuşlardır. İlk dönemlerde Sâsânîler ile iyi geçinmişler, Kuzey Hindistan, Pakistan ve Keşmir’e doğru yayılmışlardır. Bu arada Sâsânîler’in iç politikalarına da yardımcı olmuşlardır. Sâsânîler’e göre, Ak Hunlar, beşinci yüzyılın başlarında Ceyhun Irmağı’nı geçerek komşuları Sâsânîler’in sınırlarına dayanmışlardır. Savaşçı hükümdarları Hakan’ın yönetiminde Rey önlerine kadar ilerlemişlerse de Sâsânî Hükümdarı V. Behram bu akınları durdurmayı başarmıştır. İç Asya’da, Hun idâresinden sonra iktidara gelen Sienpiler’in yerine kurulan Avar Kağanlığı’ndaki, Uar ve Hun adlarındaki iki kabile, 350’lerde, bilinmeyen bir sebeple bu hakanlıktan ayrılarak, bugünkü Güney Kazakistan bozkırlarına gelmiş ve buradaki eski Hun halkını İtil’e doğru ittikten (Avrupa Hunları) sonra güneye yönelerek, Afganistan’ın Toharistan bölgesine inmişlerdir.

Hâkimiyetini, batıda Hirkania (Gurgan, Hazar Denizi’nin güneyi)’ya kadar genişleten bu devlet, beşinci asır ortalarından itibaren Heftal adında yeni bir hükümdar âilesine sahip olmuş (bu ad ilk defa 457’de görülmüştür) ve yıkıldığı 567 yılına kadar hem sülâle, hem kavim olarak, öteki adlar ve “Ak Hun” adı ile birlikte bu adı da taşımıştır. Yapılan tespitlere göre, devlette rol oynayan kabilelerden bazıları şunlardır:

• Kadis-hun (Herat civarında. Pers kaynaklarında Hvon, Prokopios’da Eftalit diye zikredilen bu kabile, sonra İran’ın batısına göçmüştür ( bundan Kadisiya).

• Zavul (Zabul; bundan Zabulistan) • Çol (Gurgan: Curcaniye, havalisinde) • Kernikhion (Karmir-hyon)

(20)

20

Bunlardan bazılarının yerli olduğu ileri sürülmektedir.

Akhunlar, hükümdara idâre etme hakkının Tanrı tarafından verildiğine inanırlardı. Ülkede ikili idâre vardı. Güneş doğudan doğduğu için doğu tarafı kutsal sayılırdı ve idârede doğu tarafı üstündü. Batı tarafında ise ileride ülkeyi yönetecek olan veliaht otururdu ve merkezdeki kağana bağlı olarak o tarafı yönetirdi.

Ak Hun Devleti’nin en büyük iki kabilesi yukarıda da söylediğimiz gibi Uar ve Hun kabileleri idi. Yönetime daha çok bu kabileler hâkim oluyordu. Ak Hun Devleti kuruluşunu sağladıktan sonra İran üzerine baskılarını arttırmış ve 358 yılında Sâsânîler ile bir anlaşma yapmıştır. Sâsânîler’in başına Bahram Gor gelince Ak Hunlar tekrar saldırıya geçmişler ve onları çok ağır bir şekilde yenilgiye uğratmışlardır. 430’da Ak Hunlar’ın başına Aksuvar geçmiş ve İran’ın iç işlerine karışmıştır. Aksuvar himayesine aldığı Firuz’u İran tahtına çıkarmış, bunun karşılığında Firuz da, Tirmiz ve Vasgirt bölgelerini Ak Hunlar’a vermiştir. Ancak daha sonraları araları açılmış ve sonunda Firuz, Ak Hunlar’a savaş ilan etmiştir. Aksuvar ile Firuz’un orduları karşı karşıya gelmiş ve yapılan savaşta Aksuvar, Turan taktiğini uygulayarak Firuz’u pusuya düşürüp yenmiştir. Firuz, Aksuvar’ın önünde diz çökerek, özür dilemiş ve böylece ordusunu kurtarmıştır. Ama çok geçmeden kendisini güçlü hissedince yeniden Ak Hunlar’a savaş ilan etmiştir. Bu savaşta da Sâsânîler, Aksuvar’ın kazdırdığı çukurlara düşerek mahvolmuşlardır ki mahvolanlar arasında Firuz da yer almıştır. Bundan sonra iki devlet arasında yeni bir anlaşma yapılmıştır.

480 yıllarında İran’da patlak veren Mazdek İsyanı’nın bastırılmasında Ak Hunlar etkin rol oynamışlardır. Bazı Sâsânî imparatorları Ak Hunlar’a sığınmışlardır. 30 bin kişilik Hun ordusuyla Mazdek İsyanı bastırılmıştır.

Hunlar’ın yeni istikametleri bu zaferden sonra Hindistan olmuş ve bu ülkeye seferler düzenlemişlerdir. Ancak bu sırada yeni kurulan Göktürk Devletini hesaba katmamışlardır. Göktürkler ise, Ak Hunların bu ilerleyişinden rahatsız olmuşlar ve onları sıkıştırmışlardır. Göktürkler’in güçlenmesi ve İstemi Yabgu’nun batı’ya yönelmesiyle Ak Hunlar ile Göktürkler karşı karşıya gelmişlerdir. Güçlenen Sâsânîler de eski müttefikleri Ak Hunlar’ın zayıflığından istifade etmek için Göktürkler ile antlaşma yaparak Ak Hun Devletinin yıkılmasına katkı sağlamışlardır. Ak Hunlar ile Göktürkler arasındaki siyasî ilişkilerin neden kötüleştiğine dair fazla bilgi olmamasına karşılık bazı kaynaklara göre Ak Hun yabgusunun kızı Göktürk Kağanı Kolo’nun oğlu ile evlendirilmek üzere çeyizi ile birlikte yola çıkarılmış ancak yolda kervana bir rivayete göre Sâsânîler tarafından; bir rivayete göre de Çinliler tarafından saldırı düzenlenmiş ve gelin adayı öldürülüp çeyizi yağmalanmıştır. Bu olaydan her iki taraf da birbirlerini sorumlu tutmuş ve böylece düşmanlık başlamıştır. İki devlet arasındaki mücadele yapılan bir savaşla neticelenmiş ve bunun sonunda da Ak Hun Devletinin parçalanması gerçekleşmiştir.

2.b. HİNDİSTAN’A İSLÂMİYET’İN İLK GELİŞİ:

İslâmiyet Hindistan alt kıtasına 710-711 yıllarında Muhammed b. Kasım es-Sekafî kumandasındaki Arap kuvvetleri tarafından Sind bölgesinin fethiyle girmiş ve İndus vadisindeki Multan’a kadar ulaşmıştır. Bu bakımdan X. yüzyılın sonlarına doğru başlayan Gazneli akınları Hindistan’daki İslâm fetihleri açısından yeni bir dönemin başlangıcı olmuştur. Gazneli Mahmud buraya on yedi sefer düzenleyerek pek çok şehri ele geçirmiştir. Ancak Lahor dışında fethedilen bölgelerde kalıcı bir yerleşim düşünülmemiş, bununla beraber İslâmiyet’in yayılması için zemin hazırlanmıştır. Xl. yüzyıl boyunca sadece Lahor’a Orta Asya ve İran’dan çok sayıda ilim adamı ve mutasavvıf gelerek yerleşmiştir. Gazneliler Pencap’ta İslâm dinîne güçlü bir dayanak noktası sağlamış ve böylece daha sonraki fetihleri kolaylaştırmışlardır.

2.c. GAZNELİLER: a. Siyasî Tarih:

Adını başşehir Gazne’den alan hanedana Mahmûd-ı Gaznevî’nin Yemînüd-devle lakâbına nisbetle Yemînîler, babasına nisbetle Sebük Teginîler (Ât-i Sebük Tegin. Âl-i Nâsırüddin) de denilir.

(21)

21

IX-X. yüzyıllarda Sâmânî Devleti’nin en parlak devrinde Mâverâünnehir yoluyla İslâm dünyasına giren Türkler’in büyük bir kısmı, Abbasî halifelerinin ve eyaletlerdeki Arap ve İranlı valilerin hizmetinde asker veya muhafız olarak hizmet görmekteydiler. Bu sırada Büveyhîler ve Sâmânîler mahallî kuvvetlerin yanında ordularında Türk askerlerini kullanmaya başlamışlardır. Nitekim 912 yılından sonra Sâmânî Devleti’nde Türk vali ve kumandanlarına rastlanmaktadır. Merkezî hükümetin otoritesi zayıflayınca bu Türk kumandanları devlet yönetimini ele geçirerek yarı bağımsız bir şekilde hüküm sürmüşlerdir.

Sâmânî Devleti’nin Horasan orduları kumandanı olan Alp Tegin, 961 Vezir Ebû Ali el-Bet’amî ile birleşerek kendi adayını Sâmânî tahtına çıkarmak istemiş, fakat başarısızlığa uğramıştır. Alp Tegin bunun üzerine beraberindeki çok az bir kuvvetle birlikte Doğu Afganistan’daki Gazne Şehrine çekilmeye mecbur

kalmış ve mahallî bir hanedan olan Levikler’i uzaklaştırarak burayı ele geçirmiştir. Böylece de Gazneli

Devleti’nin temelleri atılmıştır. Gazneli Devleti sadece Alp Tegin’in beraberinde getirdiği Türk askerlerine dayanmamış; bu bölgeye uzun yıllar önce gelen Türkler de bu devletin içerisinde yer almışlardır.

Levik hanedanı Gazne’yi kolay kolay elden bırakmayacağını Alp Tegin’in yerine geçen oğlu Ebû İshak İbrahim zamanında (963-966) bu şehri ele geçirerek göstermiştir. Ancak Ebû İshak, Sâmânî emîrinin yardımını sağlayarak Gazne’ye tekrar hâkim olmuştur. Böylece Sâmânîler de bölge üzerinde hiç olmazsa ismen de olsa hâkimiyet kurmuşlardır. Ebû İshak İbrahim’in oğlu olmadığından ölümünden sonra devletin başına Türk kumandanlar geçmiştir. Bunların ilki Bilge Tegin’dir. Bilge Tegin, Gerdîz Kalesi’ni kuşattığı sırada ölmüş (974-75), yerine Böri Tegin (Pîr Tegin) geçmiştir. Ancak Böri Tegin de Gazne’de fazla hüküm sürmemiş; kabiliyetsizliği sebebiyle Türkler tarafından görevinden uzaklaştırılarak yerine Alp Tegin’in en güvendiği kişilerden biri olan Sebük Tegin getirilmiştir (977).

Kırgızistan sınırları içinde bulunan Issık Göl sahillerindeki Barshân bölgesinde dünyaya gelen Sebük Tegin’in Karluk Türkleri’ne bağlı boyların birinden olması kuvvetle muhtemeldir. Sebük Tegin’in başa geçmesiyle Gazneli Devleti hükümdarlığın babadan oğula geçtiği bir hanedan şeklini almıştır. Görünüşte Sâmânîler’in bir valisi olarak hareket etmesine rağmen bağımsız Gazneli Devleti’nin gerçek kurucusu Sebük Tegin olmuştur. Çok geçmeden Türkler’in gücü Gazne’den Doğu Afganistan’daki Zâbülistan bölgesine kadar yayılmıştır. Sebük Tegin, Zâbülistan asillerinden birinin kızı ile evlenerek yöre halkını kendi lehine çevirmeye çalışmış; ayrıca rakip Türk gulâm gruplarının bulunduğu Büst Şehrine bir sefer düzenleyerek burayı ele geçirmeyi (977) başarmıştır. Kuzeydoğu Belûcistan’daki Kusdar bölgesini de Gazneli topraklarına katmış ve böylece hâkimiyetini Tohâristan ve Zemindâver’e kadar genişletmiştir. Daha sonra Hindistan’a yönelmiştir.

X. yüzyılda Lâmgân ve Kabil’e kadar Aşağı Kabil (Kâbül) vadisi güçlü Vayhand Hindûşâhî hükümdarlarının hâkimiyeti altındaydı. Bu hükümdarlar İslâmiyet’in Kuzey Hindistan’da yayılmasına engel teşkil ediyorlardı. Neticede çetin savaşlardan sonra Hindûşâhî racası mağlûp edilmiş ve Sebük Tegin, Kabil Nehri boyunca Peşâver’e kadar ilerlemeye ve orada İslâmiyet’in tohumlarını atmaya muvaffak olmuştur (986-87).

Sebük Tegin’in bundan sonra Sâmânîler’in iç siyâsetinde önemli rol oynamaya başladığı görülmektedir. Sâmânî Emîri II. Nuh, Türk kumandanlarından Ebû Ali Simcûrî ve Faik el-Hâssa’nın ittifakına karşı Sebük Tegin’i yardıma çağırmıştır. Sebük Tegin ve oğlu Mahmud Horasan’a giderek bu isyancıları mağlûp etmişlerdir (995). Bunun üzerine Sâmânî emîri onlara unvanlar ile birlikte Mahmud’a Horasan orduları kumandanlığını vermiştir. Sebük Tegin’in 997 yılında ölümü üzerine yerine veliahdı küçük oğlu İsmail tahta çıkmıştır. Ancak güçlü bir şahsiyete sahip olan büyük oğlu Mahmud bu kararı dinlemeyip mücadeleye girişmiş ve İsmail’i mağlûp ederek Gazneli tahtını ele geçirmiştir (998). Mahmud daha sonra Sâmânî Devleti’nin iç işlerine müdahale etmiştir. Ayrıca Sâmânîler tarafından tanınmayan Bağdat Abbasî Halifesi Kadir-Billâh adına hutbe okutmuştur. Halife ona “Yemînü’d-devle ve emînü’l-mille” lakâbını vermiştir.

999 yılında Karahanlılar Sâmânîler’i ortadan kaldırmışlardır. Her ne kadar Ebû İbrahim İsmail el-Muntasır Sâmânî hanedanını diriltmeye çalışmış ise de Gaznelilerin ve Karahanlıların bu devletin topraklarını paylaştırmaları sonucu emelini gerçekleştiremeden ölmüştür. Mahmud, Horasan’da iktidarını sağlamlaştırdıktan sonra Sâmânî Devleti’nin sınır bölgeleri olan Sîstan, Cûzcân, Cagâniyân, Huttel ve Hârizm’i kendi kontrolü altına almıştır. Mahmud daha sonra o döneme kadar putperest bir bölge olan Gur’u kontrol

(22)

22

altına almaya çalışmıştır. Buraya birincisi 1011’de ikincisi 1020’de olmak üzere iki sefer düzenlemiş ve bazı mahallî reisleri zorla itaat altına almıştır. İslâm dinînin esaslarını öğretmek için bölgeye hocalar tayin etmiştir. Fakat Gur bölgesi Gazneliler tarafından tam olarak itaat altına alınamamış ve İslâm’ın bu bölgede yayılması ağır bir seyir takip etmiştir. Mahmud, Sâmânî Devleti topraklarının büyük bir kısmı üzerinde hâkimiyetini kabul ettirdikten sonra Hindistan’ı almaya ve burada İslâm dinîni yaymaya teşebbüs etmiştir. Başkent Gazne’nin Kuzey Hindistan ovalarına hâkim yüksek bir yaylanın tepesinde bulunması bu seferlerin gerçekleşmesinde büyük kolaylıklar sağlamıştır. Mahmud, bazı şarkiyatçıların iddia ettiği gibi zengin kaynakları ele geçirmek için değil İslâm’ı yaymak için Hindistan’a on yedi sefer düzenlemiştir. Bunların en önemlisi, 1025-1026’deki Somnat (Sûmenât) seferidir. Bu sefer sonunda kazandığı zaferin yankılan bütün İslâm âlemine yayılmış ve Sultan Mahmud’un Sünnî İslâm dünyasının kahramanı olarak tanınmasını sağlamıştır. Abbasî Halifesi tarafından kendisine “sultan” ve âilesine yeni şeref lakâpları verilmiştir. Sultan Mahmud zaman zaman Karahanlı Devleti ile de savaşmış ve onlara üstünlüğünü kabul ettirmiştir. Ayrıca batı yönünde devletini genişleten Mahmud, Irak’taki Büveyhîler’i mağlûp ederek Irak-ı acem’i kendi imparatorluk sınırları içine katmayı başarmıştır.

Sultan Mahmud’un 1030’da vefatından sonra Gazneli Devleti’nde tekrar taht mücadelesi başlamıştır. Sonuçta Mesud kardeşi Muhammed’i mağlûp ederek Gazneli tahtına geçmiş ve Muhammed gözlerine mil çekilerek hapsedilmiştir. Mesud yetenekli ve cesur bir asker olmasına rağmen devlet idâresinde babası kadar başarılı olamamıştır. Mesud, babasının Hindistan’daki başarısını korumak ve kalıcı hale getirmek istediyse de Karahanlı ve Selçuklu tehlikesi karşısında buraya babası kadar çok sayıda sefer düzenleyememiştir. 1033’te yaptığı bir seferle Sarsâve Kalesi’ni ele geçirmiştir. Selçuklular 1035-1036 ilkbaharında Gazneli hâkimiyetinde bulunan Horasan’a göç ederek Merv, Serahs ve Ferâve arasındaki topraklara yerleşmişlerdir. Sultan Mesud’un Selçuklular’a karşı gönderdiği Hâcib Beg Toğdı kumandasındaki ordu Hisâr-ı Tâk’ta ağır bir yenilgiye uğramıştır (1035). Sultan Mesud Selçuklular’ı Horasan’dan atmak için çok uğraşmış, ancak 1037 ve 1038’de Çağrı Bey’in mâhirane siyâsetiyle ordusunun iki defa daha bozguna uğratılmasını engelleyememiştir. Bu mağlubiyet Gazneliler’in Horasan’daki hâkimiyetlerine son vermiştir. Mesud, Hindistan’a yaptığı seferlerde başarı kazanmasına rağmen Selçuklular karşısında büyük bir başarı elde edememiştir. Nihayet Tuğrul Bey ile Dandenakan’da karşılaşmış ve üç gün süren savaştan sonra ağır bir yenilgiye uğramıştır 1040. Bunun üzerine Mesud âilesini ve hazinelerini toplayarak Hindistan’a doğru çekilmiştir. Ancak bir ayaklanma sonucu tahttan uzaklaştırılarak kardeşi Muhammed ikinci defa tahta çıkarılmış ve kendisi öldürülmüştür (1041).

Mesud’un oğlu Mevdûd, amcası Muhammed ve taraftarlarını mağlûp ederek aynı yıl Gazneli Devleti’nin başına geçmiştir. Ancak Mevdûd’un da devleti kurtaracak meziyetlere sahip olmadığı kısa bir süre sonra anlaşılmıştır. Sadece Hindliler ve Selçuklular ile mücadele edip Selçuklu istilâsını bir süre için durdurabilmiştir. Komşu devletlerle bir ittifak yaparak Selçuklular üzerine yürüdüğü bir sıradaki ölümü (1048) Mevdud iktidarının sonu olmuştur.

Mevdûd’dan sonra kısa sürelerle oğlu II. Mesud ve 1. Mesud’un oğlu Ali, daha sonra da Mahmud’un oğlu Abdürreşîd sultan olmuştur (1049). Bundan sonra Tuğrul adlı bir Türk kumandanı, Abdürreşîd de dâhil olmak üzere on bir şehzadeyi öldürerek Gazneli Devleti’nin başına geçmiştir (1052). Ancak onun da hâkimiyeti çok kısa sürmüş ve o da yine bir Türk kumandanı tarafından öldürülmüştür. Daha sonra Gazneliler tahtına I. Mesud’un oğlu Ferruhzâd geçirilmiştir. Ferruhzâd Selçuklular’a karşı başarıyla mücadele etmiş ve 1059 yılında ölmüştür. Ferruhzâd’dan sonra tahta geçen kardeşi İbrahim’in başarılı en önemli olayı, uzun yıllar devam eden Selçuklu-Gazneli mücadelesini bir barışla sona erdirmesidir (1059). Sultan İbrahim, babasının ve dedesinin zamanındaki Gazneli Devleti’nin gücünü yeniden sağlamaya çalışmış ve bu barış sırasında Selçuklu sultanları ile eşit şartlarda müzakereye girişmiştir. İki devlet arasındaki barış yaklaşık elli yıl yürürlükte kalmış ve evlilik münâsebetleriyle daha da sağlamlaştırılmıştır. Sultan İbrahim Hindistan’da da bazı kaleler zapt etmiş ve Gur bölgesini hâkimiyeti altına almıştır. Sikkeleri üzerinde İlk defa “sultan” unvanı görülen İbrahim kırk yıl hüküm sürdükten sonra 1099’da vefat etmiştir.

Sultan İbrahim’in yerine oğullarından III. Mesud geçmiştir. Bu hükümdar zamanında devlet daha çok Hindistan seferleriyle meşgul olmuştur. III. Mesud’un 1115 yılında ölümünden sonra oğlu Şîrzâd bir yıl kadar hüküm sürmüş, daha sonra III. Mesud’un öteki oğulları arasında taht mücadeleleri başlamıştır.

Referensi

Dokumen terkait

mempu membaca dan memahami  berbagai teks  pendek dengan teknik membaca  bersuara dan membaca indah  berbagai kalimat 1.1 mendengarkan pesan lisan yang bertema keluarga

Ketika kompleks tersebut dalam larutan netral (air) maka akan terbentuk warna merah muda yang sangat tajam (terang), tetapi ketika ditambahkan HCl ke dalam

Berdasarkan Standar Nasional Indonesia (SNI) tentang MP-ASI, produk MP-ASI terdiri dari 4 jenis yaitu (a) MP-ASI bubuk instan yaitu MP-ASI yang telah diolah

Salah satu metode yang digunakan untuk menentukan calon penerima beasiswa adalah profile matching karena mampu menyeleksi alternatif terbaik dari sejumlah

Tolok ukur sukses pengelolaan pembangunan adalah seberapa pesat nilai yang berlaku di masyarakat meningkatkan ikatan nilai tradisi seperti kekeluargaan, kegotong-royongan,

Hal ini dapat terjadi karena bakteri tidak dapat dijangkau oleh antibodi dalam sirkulasi, sehingga mekanisme respons imun terhadap bakteri intraseluler juga

Pengawasan (controlling) yaitu upaya control untuk mengetahui apakah gerakan dari sebuah organisasi itu sudah sesuai dengan rencana yang ditetapkan atau justru

Dalam Pasal ini, Kecamatan Kototangah adalah Kecamatan Koto Tangah, Kecamatan Bungustelukkabung adalah Kecamatan Bungus Teluk Kabung, Kecamatan Lubukkilangan adalah