I
t a lo
S
v e v o
KÖTÜ BİR
ŞAKA
I
t a lo
S
v e v o
KÖTÜ BİR
ŞAKA
ms
Kırk yıl önce bir roman yazmışsınız, ama kırk yıldır yayınlatamamışsımz romanınızı. Birden biri gelse ve önemli bir yayınevinin kitabınızı yayınlamak istediğini söylese ne yapardınız? Bu nun “kötü bir şaka” olabileceğinden kuşkulanır mıydınız, yoksa hiç düşünmeden tuzağa mı düşerdiniz? James Joyce’un gözde yazarı Italo Svevo, kendi yazarlık yaşamının düşkırıklıklarmdan izler de taşıyan Kötü Bir Şaka’da, yazar Mario Samigli’nin başına gelen trajikomik olaydan yola çıkarak görünüşte hafif ve eğlenceli, ama derin çağrışımlar içeren bir konuya el atıyor. Kötü Bir Şaka, ilk kez 1926’da, yazarın ünlü romanı Zeno ’nun Bilinci'nden birkaç yıl sonra ya yınlandığında, Joyce tarafından büyük övgüyle karşılanmıştı. İtalyan psikolojik romanının öncüsü ve çağdaş İtalyan edebi yatının en seçkin adlarından biri olan Svevo’dan yalnızca okurlara değil, yazarlara da küçük, ama anlamlı bir armağan.
KAPAK RESMİ: PABLO PİCASSO
ISBN 978-975-07-0750-6
9 7 8 9 7 5 0 7 0 7 5 0 6
K DV İÇİNDEDİR 6,00 YTL
Italo Svevo
KÖTÜ BİR
ŞAKA
Can Yayınları: 1608 Modern Klasikler: 127
Una Burla Riuscita, Italo Svevo
© Nihal Aral
© Can Sanat Yayınlan Ltd. Şti., 2005 1. basım: Mart 2007
Kapak Tasarımı: Erkal Yavi Kapak Düzeni: Semih Özcan Dizgi: Hayriye Kaymaz Düzelti: Rılya Tükel Kapak Baskı: Çetin Ofset İç Baskı ve Cilt: Özal Basımevi
ISBN 978-975-07-0750-6
CAN SANAT YAYINLARI
YAPIM, DAĞITIM. TİCARET VE SANAYİ LTD. ŞTİ.
Hayriye Caddesi No. 2,34430 Galatasaray, İstanbul Telefon: (0212) 252 56 75 - 252 59 88 - 252 59 89 Fax: 252 72 33 http://www.canyayinlari.com
Italo Svevo
KÖTÜ BİR
ŞAKA
ROMAN Türkçesi NİHAL ARAL CAN YAYINLARIITALO SVEVO’NUN CAN YAYINLARI’NDAKİ
ÖTEKİ KİTAPLARI SENİLİTA / roman ZENO’NUN BİLİNCİ / roman
Italo Svevo, 1861’de İtalya’nın TVieste kentinde doğdu. 12 ya şındayken Würzburg’da yatılı okula, ardından Trieste’deki bir ticaret okuluna gönderildi. Babasının işleri bozulunca öğren imini yarıda bırakıp bir bankada memur olarak çalışmaya başladı. 1892’de yayınlanan ilk romanı Bir Yaşam, içedönük, çözümleyici yapısı ve başarısızlığa mahkûm kahramanının acılarını betimleyişi bakımından roman türüne büyük yeni likler getirmesine karşın fazla ilgi görmedi. 1898’de yayınla nan ikinci romanı Seniîiid’nın (Yaşlılık) da okur ilgsinden yoksun kalması üzerine, Svevo yazmayı bıraktı ve kayınpe derinin işinde çalışmaya başladı. Ancak 1907’den sonra Tries- te’de, geleceğin büyük yazarı James Joyce’la tanışması, Sve- vo’nun yazgısını değiştirdi. Daha sonra yazdığı iki romanı Joyce tarafından çok beğenilince, Svevo yeniden yazarlığa döndü. Bir hastanın psikiyatrına anlattıklarından oluşan Ze- rıo’nun Bilinci’ni (1923) öbür kitapları gibi kendi olanaklarıy la yayınladı. Birkaç yıl sonra Joyce romanı tanınmış iki Fran sız eleştirmene gönderince, Svevo bir anda üne kavuştu. Yine de, şair Eugenio Montale’nin övgü dolu eleştirilerine karşın, İtalya’da tanınması zaman alacaktı. Svevo, Zeno’nun Bilin- ci’nin devamı niteliğindeki bir roman üzerinde çalışırken, 13 Eylül 1928 günü bir araba kazasında öldü.
I
Mario Samigli altmışına merdiven dayamış bir yazardı. Kırk yıl önce bir roman yayınlamıştı, şimdi ölü denebilecek bir roman - eğer hiç yaşamamış bir şeye ölü denebilirse. Mario, biraz çökmüş, eski gücü kuvveti kalmamış da olsa, sakin bir hayat sürüyor, pek fazla sorunla karşılaşmadığı küçük bir işte, az bir maaşla yuvarlanıp gidiyordu. Olaysız bir hayat sağlığa yararlıdır, ama ona lezzet katacak bir çeşni de gerekir; Mario’nun hayatına tat katan da gururu nu okşayan hayalleriydi: Kendisi için hâlâ parlak bir gelecek düşlüyordu, yaptığı ya da yapmayı umduğu bir şey olduğundan değil, miskinliğinden; çünkü onu yazgısına başkaldırmaktan alıkoyan miskinliği, nicedir içinde yaşattığı bir hayali yok etmek gibi sı kıntılı bir işten kurtarıyordu kendisini. Böylece ka derini yenmiş oluyordu bir anlamda. Hayat birkaç kemiğini kırmıştı kırmasına, ama çok önemli iki or ganına dokunmamıştı: kendine saygısı ve başkaları nın ne düşündüğüne duyduğu saygı. Bunlar olma dan da ün denen şeyin keyfi çıkarılamaz Bir doyum duygusu hep vardı içinde, hayatının sıkıcı tekdüze liğini hafifleten bir duygu.
ol-duğunu tahmin edecek pek az kimse çıkardı, çünkü Mario düş kuranların içgüdüsünü taşıyordu: düşünü hayatın katı gerçekleriyle karşı karşıya getirmeme içgüdüsü. Bu tutku bir yerde kendini belli etse de, dostlan onun masum gururunu incitmemeye özen gösterirlerdi. Onu tanımayanlarsa, yaşayan ya da öl müş yazarlar üstüne kesin yargılarına gülümsemek- ten kendilerini alamıyorlardı, hele kendisini çağdaş edebiyata etkisi olan bir yazar gibi gösterdiğinde, ya da altmışlık başarısız bir yazar olduğunu unutup kendi kendisinden övgüyle bahsederken kızarıp bo zardığında, yüzlerindeki gülümseme daha da büyü yordu. Ama hafif, nazik bir gülümsemenin kimseye zararı dokunmaz; dolayısıyla kimsenin huzuru kaç mıyor, bir arada güzel güzel geçinip gidiyorlardı.
Mario çok seyrek yazıyordu, hatta uzun yıllardır yazarlığının tek belirtisi hep masasının üstünde du ran beyaz kâğıtlarla kalemdi. Hayatının en mutlu yıllarıydı bunlar, kendini hayallere bırakmıştı, iç ka rartıcı gündelik kaygılardan uzak yaşıyordu. Bir tür ikinci çocukluk. Ama başarılı bir yazarın olgunluk döneminden daha çok özlenecek bir dönem. Bpyle bir yazarın sözcükleri ufacık bir çabayla, kolayca dö- külüverir kâğıda, kendilerini olgun bir meyve gibi sunan boş kabuklardan farkları yoktur bunların.
Bu mutluluk dönemi, ancak ondan kaçış dürtü sü var oldukça sürebilirdi. Böyle bir dürtü de hep vardı içinde, rahatını kaçıracak güçte olmasa, onu mutluluk şatosundan çıkarmaya yetecek düzeye ulaşmasa da.
Eski romanı gibi bir roman yazamazdı artık. O roman kendisinden mevkice, servetçe üstün olan ve yanlarına kolay kolay yaklaşılamayan kimselere duyduğu hayranlıktan doğmuştu. Romanına hâlâ
miskince bir sevgi besliyordu. Bir başı, bir gövdesi vardı romanın, canlı bir varlık gibi görüyordu onu. Ama iş bu gölge varlıkların yenilerini yaratmaya ve onları yalnız dil gücüyle yaşatmaya gelince, buna karşı bir türlü istek duymuyordu içinde. Kendisi farkında değildi, ama altmış yaşında oluşu böyle ya pıtlar yaratmasını olanaksız kılıyordu. Kendi hayatı gibi mütevazı bir hayatı anlatmak ise hiç aklına gel memişti. Bu hayata, mutlak teslimiyetin verdiği bir güç damgasını vurmuştu. Tüm varlığına işlemiş ve hiçbir zaman dikkate değer bulmadığı bir teslimi yet. Kendisine ilginçlikten bu denli yoksun gözüken bir konuya nasıl yaklaşacağını bilmiyordu. Sosyete hayatının kendileri için m ühürlü bir kitap gibi kapa lı kaldığı kimseler arasında çok yaygın bir zaaf. Bu yüzden, sonunda, insanlar hakkmda, onların -göste rişli ya da sıradan- yaşam biçimleri hakkında yaz mayı bıraktı ve kendini tamamen hayvanlara adadı - ya da o böyle sandı. Fabllar yazmaya başladı. Mi nik, kaskatı mumyalar -kokudan bu denli yoksun dular ki, onlara ceset bile diyemezdiniz-; zamanın ölü odaları bunlarla dolup taşıyordu. Ama ona göre her biri mükemmellik yolunda atılmış bir adımdı; onlardan çocukça bir sevinç duyuyor, her zamankin den daha genç, daha mutlu hissediyordu kendini.
İlkin gençlikte yaptığı hatayı tekrarladı, pek bi linmeyen hayvanlar üstüne yazdı; fablları hırlama larla, kükremelerle yankılanıp duruyordu. Sonraları deyim yerindeyse daha bir evcilleşti ve bildiği, tanı dığı hayvanlar hakkında yazmaya başladı. Örneğin sinek, çokluk sanıldığından daha yararlı bir hayvan olduğunu gösteren bir dizi fabla esin kaynağı oldu. Bunlardan birinde sineğin hızına hayranlık duyu yordu, ne var ki, boşa gidiyordu bu hız, çünkü ne
avım yakalamasına yarıyordu sineğin, ne de kendi güvenliğini sağlamasına. Aynı fablda, bir kaplumba ğanın serüveni anlatılıyordu, kıssadan hisse çıkarı lacak bir serüven. Bir başka fablda, sineğin pek sev diği pisliği yiyip yok edişini övüyordu. Bir üçüncü- sünde, sineğin göz sayısı bakımından bütün hay vanlardan daha zengin olmasına karşın, görme du yusunun niye böyle zayıf olduğunu soruyordu. Bir başka fablda, kendisini rahatsız eden bir sineği öl düren adam ona şöyle sesleniyordu: “Sana iyilik yaptım, artık sinek olmaktan kurtuldun.” Böylece, her sabah kahvesini içerken bir fabl doğuveriyordu. Fabldan yararlanarak düşüncelerini, duygularını dı- şavurabileceğini akima getiren de savaş oldu: Kü çük kuklalarını hayat makinesine sokabilir, onlan yeni organlarla donatabilirdi. Aşağıda bunun nasıl olup bittiğinin öyküsü.
İtalya savaşa girince, Mario, Avusturya polisinin ilk işinin, Trieste’de kalmış iki-üç İtalyan yazarından biri sayılan kendisini mahkeme önüne çıkarmak, belki de darağacma yollamak olacağından korktu. Bazen um ut kaplıyordu içini, bazen dehşete düşü yordu, bazen coşkudan yerinde duramıyor, bazen korkudan beti benzi atıyordu. Romamnı okuyan yar gıçları canlandırıyordu gözünde: generalinden en alt kademelere kadar askerî hiyerarşinin bütün temsil cilerinden kurulmuş bir divan-ı harp. Kitabın hakkı nı yememek için, onu titizlikle inceleyecekler, sonra korkulu karar ânı gelip çatacaktı... Eğer divan-ı harp barbarlardan kurulu değilse, romanı okuduktan son ra hayatını bağışlayacak, kitabın değerini teslim et tiklerini göstereceklerdi. Bu nedenle savaş boyunca pek çok şey yazdı. Kılı kırk yaran bir okuyucu kitle sinin yazdıklarını yiyip yutarcasma okumayı
bekle-diğini bilmek bile bu kadar büyük bir heyecanla dol- duramazdı içini. Güvenliğini düşünerek, anlamlan pek açık olmayan fabllar çiziktirdi sadece. Küçük fabllan, korku ile um ut arasında dünyaya gözlerini açtılar. Bir bataklıkta kendisinden çok daha güçsüz hayvanlarla dövüşüp savaştan hep zaferle çıkan, ama kendisini taşıyacak sağlamlıktan yoksun olan çamura gömülüp kalan güçlü devle ilgili fabl yüzün den divan-ı harp onu mahkûm edemezdi. Bunun Al manya’yla ilgili olduğunu gösteren ne kanıt vardı ki? Büyük, rahat ininden pek uzaklaşmadığı için yenilgi yüzü görmeyen, ama günün birinde dumanla inin den çıkartılan aslanla da Almanya’nın ne ilişkisi ola bilirdi?
Böylece Mario, bir cekete takılan cep gibi, haya tını fabllann eşliğinde sürdürmeye yavaş yavaş alış tı. Yerel bir edebiyatın varlığından tümüyle habersiz olan ve bütün savaş boyunca kendisini rahat bırakıp huzur içinde, ama düş km klığına uğramış olarak ya şamasını m üm kün kılan polise borçluydu yazarlıkta ilerleyişini.
İleriye doğru attığı bir başka küçük adım da, fabllanna daha uygun kahram anlan seçmesi oldu. Egzotik fil ve boş boş bakan sinek kayboldu, yerleri ni, bahçesinde ekmek kınntılanyla beslediği -o za- m anlann Trieste’sinde büyük bir lüks- küçük serçe ler aldı. Her gün belli bir süre serçelerin sıçrayıp zıp layarak sağda solda gezinmelerini seyrediyordu. Bunlar günlük yaşamının en parıltılı anlarıydı; bu anlarda yaratıcılık yetileri, fabllann yazılış ânında olduğundan daha etkindi. Fabllarda anlattığı yara tıklara karşı sevgiyle dolup taşıyordu bütün yüreği. Akşamleyin, serçelerin komşu damlarda ve bahçe deki küçücük ağaçta cıvıldaştıklannı duyuyor,
kafa-f
larım kanatlannm altına sokup seslerini kesmeden önce o gün başlarından geçenleri birbirlerine anlat tıklarını hayal ediyordu. Sabahleyin aynı cıvıltılı seslerle hiç kuşkusuz rüyalarını anlatıyorlardı bir birlerine. Onların hayatı da, kendi hayatı gibi, iki dünya, gerçek dünya ile düşler arasında geçiyordu. O güzelim kafalarında düşüncelerin doğması işten bile değildi. Öyle zarif, öyle çekiciydiler, renkleri öy lesine büyüleyiciydi ki, insan bu kadar güçsüz olma larına üzülüyor, kanatlarına da imrenmeden dura mıyordu: Evet, bu yaratıklar kendisine çok benzi yorlardı. Eabllan ahlak ilkeleriyle örülüydü hâlâ, ge ne de onları yazmak kendisini eğlendiriyordu. Her şey bir araya geliyor, keyfinin yerinde olmasını sağ lıyordu. Bir gün şöyle yazdı: Bahçem küçük ama, or da insan günde on kilo ekmek tüketebilir kuşlar için. Doğrusu, bu olsa olsa şairane bir hayaldi, çün kü böyle bir zamanda, ekmek karnesi olmayan kuş lara on kilo ekmek nereden bulunurdu ki? Bir gün de şunları yazdı: Bahçemdeki küçük atkestanesinde serçelerin gece için en iyi yerleri kapma savaşma nasıl son verebileceğimi bilseydim keşke! İnsanlı ğın geleceği için iyi bir işaret olurdu bu.
Mario zavallı serçeleri o kadar çok düşünceyle sarıp sarmalamıştı ki, serçeler iyiden iyiye görünmez olmuşlardı. Onunla birlikte yaşayan ve yazdıklarını sevmeye çalışan kardeşi Giulio, sevdikleri arasına kuşlan katamamıştı bir türlü. Kuşlar bize bir şey an latmıyor, demişti. Ama Mario, Doğa’mn bize kuşlar yoluyla bir şeyler anlattığını söylemişti. Doğa’daki belli yerlerde yaşamını sürdüren ya da sağda solda gezip dolaşan yaratıklan tamamlayan bir öğeydi kuş lar; bir sözcüğün üstündeki aksan ya da müzikteki bir işaret gibi onların üzerinde bulunuyorlardı. Onlar
Doğa’nın en neşe dolu dışavurumudur, diyordu Ma- rio. İnsanların betini benzini attıran, onları sefilleşti ren korku bile, kuşların olağanüstü zarafetine zarar vermez; bunun nedeni de kanatlarının korkuyu sak laması değildir, çünkü her hareketlerinden anlaşılır korku. Küçücük beyinleri korkuyu kavrayamaz bel ki, göz ya da kulak tehlikeyi duyurur, bu da ânında kanatlara iletilir. Kaçış halinde bir kaçağın korkuyu algılayamayan bir beyni olması ne kadar güzel! Eğer minik yaratıklardan biri ürkerse, hepsi birden hava lanıp kaçarlar, sanki şöyle demek isterler: “İşte, korkmak için iyi bir fırsat!” Hiç duraksamazlar; ka natlar olduktan sonra, çok kolaydır kaçmak. Kaçıp kurtulacakları da kesindir. Engeller çıkar karşıları na, onlara çarpmadan sıynlıp geçerler yanlarından. Bir yere takılmadan, yara almadan en sık dallar ara sından geçip giderler. Ancak tehlikeden iyice uzak laştıktan sonra durup düşünürler, sonra da kaçışları nın nedenini bulmaya çalışır, etraflarına bakınırlar. Ufacık başlarım zarifçe bir o yana, bir bu yana çevi rirler ve kaçtıkları yere dönecekleri ânı gözlerler sa bırla. Duydukları korkunun bilincinde olsalardı, şimdiye kadar çoktan ölmüş olurdu hepsi. Mario öy le sanıyordu ki, kuşların telaşının gerçekle bir ilgisi yoktu. Verdiği ekmekleri tam bir gönül rahatlığı için de yiyebilirlerdi isteseler; ama böyle yapmıyor, o ha in bakışlı gözlerini yan yanya kapıyorlar, ağızlarına attıkları her ekmek parçasının bir hırsızlık olduğuna kendilerini inandırıyorlardı. Bu da yedikleri yavan ekmeği daha bir lezzetli kılıyordu. Gerçek hırsızlar gibi, ekmekleri önlerine atıldığı yerde yemiyor, ek mek kapmak için birbirleriyle dövüşmenin tehlikeli olabileceğini biliyor, kırıntılar uğruna kavga etmeyi kaçışlarının sonuna saklıyorlardı.
Bu gözlem şu fablı esinledi:
Bir adam yıllarca kuşlara cömertçe yem saçıp durmuş hep, kuşların yüreklerinin de ona karşı minnet dolu olduğundan eminmiş. Ama gözlem gü cünden enikonu yoksun biriymiş; kuşların kendisi ne, onca yıl ekmeğini çalmalarına karşın, içlerinden hiçbirini yakalamayı beceremeyen şapşalın biri diye baktıklarını fark etmemiş hiç.
Mario gibi iyi yürekli birinin böyle acımasız bir fabl yazması inanılmaz gibi geliyor insana. Doğa’nın kendisine verdiği bütün o neşe, derinlikten böylesi- ne yoksun, böylesine sığ mıydı? Nasıl olmuştu da, Doğa’mn en neşe dolu dışavurumunda bunca fesat lık, bunca nankörlük görmeye başlamıştı? Doğa’nın dışavurumunu büsbütün yok etm ekten ne farkı var dı bunun?
Kaldı ki, kanatlı yaratıklara bu denli duyarsızlık yüklemek, insanlık için ağır bir hakaretti düpedüz; öyle ya, eğer konuşma yetisinden yoksun kuşların dili öyleyse, konuşma yetisiyle donanmış yaratıklar dan ne beklenebilirdi?
Bütün kuklalarından hüzün taşıyordu aslında. Savaş sırasında, Trieste sokaklarında at arabalarının sayısı iyice azalmıştı; dahası, atlar yalnız samanla besleniyordu. Öyle ki, hiç sindirilmeden dışan atılan o lezzetli küçük tohumlardan artık hiç yoktu ortalık ta. Mario hayalinde minik dostlarına soruyordu: “Na sıl, yaşıyor musunuz hâlâ?” Kuşlar da cevap veriyor du: “Yaşıyoruz, yaşıyoruz, ama sayımız azaldı.”
Mario kafasında bu söyleşiyi kurarken belki de şöyle düşünüyordu: Başarısızlığında, biraz da, dene timi dışındaki koşulların, içinde bulunduğu ortamın payı olduğuna kendini inandırabilse, buna daha ko lay katlanırdı. Az önce karşılaştığı ölüm tehlikesini,
sırf bu tehlikeden sağ salim kurtulduğu için tümüy le unutuveren sersem kuşun fablına güleriz. Ama, Doğa’nm canlılar üzerinde deneyler yaparken takın dığı kayıtsız yüz ifadesi aklımıza gelince, gülüşü müz yerini bir tedirginliğe bırakır.
Mario’nun yazdığı fablların çoğu, insanın, bü tün eylemlerinin sonunda içine sürüklendiği düş kı rıklığım konu alıyordu. Yaşamının zavallılığı konu sunda şöyle söyleyerek kendini avutmaya çalışıyor du sanki: “Durumuma diyecek yok. Başarısızlık söz konusu olamaz benim için, nasıl olsa hiçbir eyleme kalkıştığım yok.”
Zengin, soylu bir adam kuşlan o kadar çok sevi- yormuş ki, koskoca bir çiftliği onlara ayırmış, bura da kuşlara tuzak kurmak, hatta onlan korkutup ür kütm ek yasakmış. Uzun kış aylannda bannabile- cekleri sıcak güzel yuvalar kurmuş onlara, içlerini de yiyecekle doldurmuş. Bir zaman geçmiş, bir sürü yırtıcı kuş da yuva yapmış oraya. Ayrıca kediler ve başka yırtıcı hayvanlar da küçük kuşlara saldırmaya başlamış. Kuşlara kol kanat geren o iyi kalpli kişi ağlamış, yüreğinde kuşlara beslediği sevgi kolay ko lay bitip tükenir gibi değilmiş. Ne var ki, o kadar sevdiği minicik kuşlan, doğanlann ve diğer yırtıcı- lann da karnını doyurmadan beslemenin yolunu bir türlü bulamamış.
İnsanın yaptığı iyilikler üstüne bu alaylı sözleri yazanla, dünyaya gülümseyerek bakan, şen şakrak Mario aynı adamdı. Nerede yaşam filizlenip boy ve riyorsa, orada az sonra ister istemez oluk oluk kan akacağını anlatmak istiyordu. Üstelik bu da onu hiç rahatsız etmiyordu sanki.
Böylece Mario’nun mutluluğu gün geçtikçe art mış, sonunda doruk noktasına ulaşmıştı. Sanki için
deki bütün hüzün, acıyla yüklü fabllarında bir çıkış yolu bulup dağılmış, yüzündeki keder ifadesi tü müyle silinmişti. Ama rüyaları eski yumuşaklığını kaybetmişe benziyordu. Kardeşi Giulio bitişik oda da uyuyordu, horlamaları genellikle pek o kadar ra hatsız edici değildi; çünkü bir gut hastası, sindirim sisteminde bozukluk da olsa, yediği bütün yemekle ri gereği gibi sindirebilir. Giulio, yatağında uyanık yattığı, henüz uykuya dalmadığı bazı geceler, Ma- rio’nun odasından garip sesler geldiğini duyardı. Acı yüklü, derin derin iç geçirmeler, sonra ara sıra yük sek perdeden isyan dolu bir feryat. Bu garip feryat lar bütün gece yankılanıp duruyordu, gün boyu yu muşak başlı ve neşeli olan bu adamın o feryattan ko pardığına inanm ak hayli güçtü. Mario, rüyalannı hiç hatırlamazdı, derin bir uykudan dinçleşmiş ola rak uyanıp kalkınca, gecesinin de iş günü kadar sa kin geçtiğine kesinlikle inanırdı.
Giulio, hayli endişeyle, kendisine uykusundaki garip halinden söz açınca, Mario yalnızca herhalde yeni bir horlama yöntemi geliştirmiş olduğunu söy lemişti. Ama bu durum o kadar düzenli tekrarlanı yordu ki, uyurken çıkardığı garip seslerin acılar içinde kıvranan ruhunun dışavurumu olduğunu dü şünüyordu insan ister istemez. Rüyaların birer sim ge olduğunu, rüyalarda bilinçdışındaki isteklerin gerçekleştiğini ileri süren çağdaş düş kuramı konu sunda adeta kuşku uyandınyordu bu durum. Mario, uykusunda, gönlündeki tutkuları gizlemek için gün boyu taşıdığı ağır maskeyi kaldmp atabiliyor, iç ge çirmelerle, haykırışlarla şöyle demek istiyordu san ki: “Ben sandıklan kadar değersiz değilim! Sandık lan kadar değersiz değilim!” Dolayısıyla uyku, gön lündeki dileklerin sığmağıydı.
Sabah olunca, Giulio, şaşırarak öğreniyordu ki, Mario için, huzursuz gece, ya yeni bir fablın eşliğin de ya da tam bir unutuş içinde geçmiş. Günlerce bir fabl üzerinde çalışıyordu. Savaş, bahçedeki serçele ri büyük bir sıkıntıyla karşı karşıya bırakmıştı, za vallı Mario da onlara vereceği bir-iki parça ekmeği tutumlu kullanacak bir yol bulmuştu. Zaman zaman bahçeye çıkıyor, onlan ürkütüp kaçırıyordu. Uçma dıkları zaman ağır hareket ediyorlar, ürkekliklerini yenip tekrar dönmeleri zaman alıyordu. Canları kü çük bir teraziydi, bir kefesinde korku vardı terazi nin, öbür kefesinde açlık. Açlıkları giderek büyüyor du, korku da aynı ölçüde büyürse, tek bir lokmaya lale dokunamazlardı. Bu yöntem sıkı bir biçimde «uygulansa, kuşlar, önlerinde ekmek açlıktan ölürdü. Ama Mario işi bu trajik noktaya kadar götürmüyor du. Bir fablda şöyle yazmıştı: ‘“Ekmeğin tadına do yum yok,’ dedi serçe adama, ‘ama sen başında du lunca...”’ Bu bir abartmaydı olsa olsa, çünkü savaş zamanında bile serçelerin zayıfladığı görülmüyordu.
O zamanlar bile Trieste sokaklarında beslenebile
cekleri bollukta pislik vardı.
II
Mario’nun hayallerinin kimseye bir zararı do kunmuyordu, en iyisi onu hayalleriyle baş başa bı rakmaktı. Giulio, bu hayallerin yeşerip büyümesine öylesine sevecenlikle destek oluyordu ki, Mario, ağ zından kibirlice bir söz kaçırsa bile utanıp kızarmı yordu. Giulio, kardeşinin kendi kendine biçtiği de ğeri yürekten benimsemişti, hatta başkalarının ya nında kardeşinin dehasına duyduğu inancı açığa vurmaktan -Mario’nun isteği üzerine- vazgeçmişti. Mario, kardeşinin hayranlığını gülümseyerek karşı lıyordu, oysa ona hayranlık duymasını öğreten ken- disiydi.
Ne var ki, gülümseyerek karşılasa da, bu hay ranlıktan haz duyuyordu. Hasta kardeşinin zamanı nı yatakla kanepe arasında geçirdiği oda dünyada en çok sevdiği yerdi, huzuru orada buluyordu çün kü. Sanıyordu ki, odadaki sessizlik, herkesten uzak ta oluşudur orayı sevmesinin nedeni; ama gerçek neden, daha talihli kimselerin özellikle gürültülü yerlerde buldukları bir şeydi.
Oda görkemliydi, ama içinde fazla bir şey de yoktu. Ortada öğle yemeklerinin yendiği küçük bir masa vardı, hastanın yatağının yanına taşınıyordu
akşam yemekleri için. Giulio’nun yatağı ancak kısa süre önce yemek odasına getirilmişti. Savaş zama nında yakıt pahalıydı, burası da evdeki en sıcak odaydı, bu yüzden kış boyu hasta bu odadan hiç çık mamıştı. Uzun kış akşamlarında, yazar, gut hastası kardeşine orada bakmış, kardeşi de onun gönlünü hoş tutm ak için elinden geleni yapmıştı. Durumları körle topalın hikâyesini andırıyordu.
Eskiden hep para sıkıntısı çeken bu iki ihtiyar adama savaş boyunca talih gülmüş, onları hemşeri- leri gibi fazla sıkıntıya sokmamıştı. Mario’ya büyük hayranlık besleyen Slav kökenli bir köylü, onlara meyve, yumurta, tavuk armağan ediyor, böylece ek siklerinin çoğunu gideriyordu. Mario’nun elde ettiği bu tek başarı, bir İtalyan yazarının kendi ülkesinden çok, başka ülkelerde hayranlık kazanma şansının yüksek olduğunu gösteriyor. Ne yazık ki, bunun Mario’ya bir yaran yoktu, çünkü bu başanya pek de ğer vermiyordu. Armağanlan memnuniyetle kabul etmiş, afiyetle yemişti; ama ona göre, köylünün cö mertliği cahilliğindendi, böyle birinin hayranlığını kazanma başansına da ancak bir şarlatan sevinirdi. Bu da onu kaygılandırdı, keyfini ve iştahını kaçır mamak için şu fablı uydurdu:
Bir kuşun önüne, yiyemeyeceği büyüklükte ek m ek parçalan atmışlar. Kuş, bir-iki gün bunlan ga galayıp durmuş canla başla, ama pek bir şey koparıp yiyememiş. Giderek durum iyice kötüleşmiş, çünkü ekmek gün geçtikçe kurumuş, zavallı minik kuşun da karnını doyurma umudu büsbütün kaybolmuş. Uçmuş gitmiş oradan, içinden de şöyle geçirmiş: Ap talın birinden yardım görmek bir felaket sayılır.
Duruma uygun düşen yalnızca fabldan çıkarılan dersti. Olayın geri kalanı öylesine değiştirilmişti ki,
armağanlar getiren köylü bu fablda kendini asla ta nıyamazdı. Mario da bunu istemiyordu zaten. İçi fe- rahlamıştı, masum hayranını aşağılamak gibi bir ni yeti de kesinlikle yoktu. Kaldı ki, fablı dikkatlice okunursa, küçük de olsa bir parça şükran duygusu ifade ettiği görülür.
İki kardeş çok düzenli bir yaşam sürdürüyordu. Bütün dünyayı alt üst eden savaş bile alışkanlıkları nı değiştirememişti. Giulio, kalbinde de bir rahatsız lığa yol açma tehlikesi gösteren gut hastalığına kar şı yıllardır başarıyla savaşıyordu. “Bir türlü anlaya madım gitti,” diyordu gülerek, “erken yatarak, yedi ğim her lokmaya dikkat ederek, aslında hayatı mı aldatıyorum, yoksa ölümü mü?”
Giulio yazar değildi, ama şunu anlamıştı ki, bir kimse her gün aynı eylemlerde bulunursa, günün birinde bu eylemlerde kendisi için saklı olan küçük yararlan nasıl ele geçireceğini öğrenebilirdi. Bu yüzden, düzenli bir yaşam biçimi sıradan kişilere as la gönül rahatlığıyla tavsiye edilemez.
Giulio kışın gün batarken yatardı yatağına, ya zınsa çok daha erkenden. Çektiği acılar, sıcak yata ğında biraz azalıyordu, günün yalnız birkaç saatinde çıkıyordu yataktan, o da doktorun tavsiyeleri uya rınca. Akşamleyin sofra, yatağının yanında kurulu yor, iki kardeş orada birlikte yemek yiyorlardı. Ara- lanndaki çocukluktan gelen güçlü sevgi bağı ye meklerine daha bir lezzet katıyordu. Giulio, Ma- rio’ya hâlâ küçük bir çocuk gözüyle bakıyor, Mario da Giulio’yu başı ne zaman sıkışsa akıl danışabilece ği ağabeyi olarak görüyordu. Giulio, ihtiyatlı ve ağır davranma bakımından Mario’nun giderek kendisi ne daha çok benzediğinin hiç farkına varmamıştı. Ağabeyinin, kendisine verdiği hiçbir fikir yoktu ki,
Mario onu daha önceden düşünmemiş olsun. Ama bunun da böyle olması doğaldı; çünkü bir öğüt ya da uyan değildi söz konusu olan, yüreklendirme ve desteklemeydi. Hastanın kendisi de bu işi tahmin edebileceğinden daha kolay buluyordu aslında. Ma rio umutlarını ya da dileklerini dile getiren sözlerini “Sen de böyle düşünmüyor m usun?” diye bitirince, Giulio hep öyle düşünüyor, ona tamamen katıldığını bildiriyordu. Dolayısıyla, edebiyat her ikisi için de iyi bir şeydi, bir görüş ayrılığıyla asla gölgelenme yen aralarındaki sevgi bağı, yedikleri bir-iki lokma yı olduğundan daha lezzetli kılıyordu.
İki kardeş arasındaki tek küçük ayrılık, ekmek lerinin bir kısmını kapıp götüren sevimli küçük kuşlarla ilgiliydi. “O ekmekle bir insanın hayatını kurtarabilirsin!” diye karşı çıkıyordu Giulio. Mario cevap veriyordu: “Ama o ekmek elliden fazla kuşu mutlu ediyor.” Giulio da hemen onun bu görüşüne katılıyordu.
Akşam yemeğinin ardından, Giulio takkesini kulaklarına, yanaklarına kadar indiriyordu; Mario da yanm saat yüksek sesle roman okuyordu. Karde şinin yumuşak sesi, Giulio’nun rahatlamasını sağlı yordu hep. Kalbi daha bir düzenli atıyor, akciğerleri daha rahat çalışıyordu; uyku pek uzaklarda değildi, çok geçmeden daha gürültüyle nefes alıp vermeye başlıyordu. O zaman Mario yavaş yavaş sesini alçal tıyor, en sonunda susuyor, ışığı söndürerek parmak uçlarına basa basa usulca odadan çıkıyordu.
Dolayısıyla, edebiyat Giulio için de bir coşku kaynağıydı; yalnızca edebiyatın bir türü, eleştiri ca nını sıkıyor, sağlığı için tehlike oluşturuyordu. Ma rio da sık sık okuduğu romanı yarına kesip kitabın değeri hakkında hararetli bir konuşmaya girişiyor
du. Onun eleştirileri, başarısız bir yazann başka ya zarlara tepeden bakışından başka bir şey değildi. Görünürdeki bütün o gürültü patırtısına karşın, ger çekte içine bir ferahlık getiriyordu eleştiriler, düşle ri için birer sığmaktılar. Ne var ki, karşısındakine uykuyu haram ediyordu bunlar. Birden parlayarak söylediği öfkeli, etkileyici sözler, küçümseyici ün lemler, hayalî rakiplerle tartışmalar, birbirlerinin se sini bastırmaya çalışan çalgıları andırıyor ve insanı rahat uykusundan ediyordu. Giulio uyumayacak, her an fikri sorulduğunda “Ben de tıpkı senin gibi düşünüyorum,” diyecek kadar kibar bir kimseydi. Bu sözcükleri mırıldanmaya o denli alışmıştı ki, du daklarını büzüvermesi yetiyor artıyordu bunun için. Ama horul horul uyuyorsanız, bu kadarını yapmanız bile söz konusu değildir.
Başında o kocaman takkesiyle pek masum gö züken ihtiyar tilkinin bir akşam aklına güzel bir fi kir geldi. Asıl düşüncesinin anlaşılmasından duydu ğu korkudan dolayı sesi titreyerek, Mario’dan kendi romanını okumasını istedi. Mario birdenbire kanı nın damarlarında daha bir hızlı akmaya başladığını hissetti. “Ama sen benim romanımı zaten çok iyi biliyorsun,” diye karşı çıktı, ama her zaman el altın da bulundurduğu kitabını hemen alıp açmıştı bile. Kardeşi şöyle cevap verdi: Mario kitabını ona okuya lı yıllar olmuştu, o romanı yeniden dinlemek çok se vindirecekti kendisini.
Mario, yumuşak, ezgili sesiyle romanı Gençlik’i okumaya başladı. O saat gözkapaklan ağırlaşan, gözleri kapanmaya başlayan Giulio, okunanlara mı rıldanarak övgüler yağdırıyordu: “Harika, çok güzel, şahane!” Bu övücü sözler de Mario’nun sesine daha bir sıcaklık katmıştı.
Mario için de sürpriz olmuştu bu. Daha önce kendi yapıtım yüksek sesle okumamıştı hiç. Sesten, ritimden, iyi ayarlanmış duraklardan, tempoda zeki ce yapılan değişikliklerden neler neler kazanıyordu kitap! Besteciler ne kadar şanslıydılar; tek düşünce leri, onların yapıtlarını alabildiğine zarafetle ve usta lıkla sunmak olan yorumcuları vardı! Oysa, aceleci okurlar kitap okurken sözcükleri mırıldanmaya bile üşeniyorlardı, göremeyecekleri bir şey kalmasından telaş eden turistler gibi bir noktadan öbürüne hızla koşuşturuyorlardı. “Ne kadar güzel yazmışım!” diye düşünüyordu Mario kendi kendine hayran olarak. Başkalarının kitaplarını okurken bu denli özen ve il gi göstermemişti, kendi yapıtı ise böyle bir özeni hak edecek kadar pırıl pınldı. Birkaç sayfa okunduktan sonra Giulio daha bir gürültüyle nefes alıp vermeye başlıyor, bu da nefesinin kontrolünden çıktığını gös teriyordu. Mario kendi odasına çekiliyor, ama bir tür lü romanından ayrılamıyor, gecenin büyük bölümü nü romanını kendi kendine yüksek sesle okumakla geçiriyordu. İlk yayınlandığı zaman kitabı bir heye can dalgası yaratmıştı. Havada oluşan titreşim, en ince, en duyarlı organ olan kulak aracılığıyla kitabı kendisinin ve diğer insanların beyinlerine ulaştır mıştı. O zamanki duyguları, şimdi yeniden canlan mıştı içinde, üstelik bunlar kendisine eskisinden da ha güzel görünüyor, kalbine giden yeni yollar bulu yordu. Umutlar yeniden yeşermişti.
Ertesi gün, “Başarıdaki Paradoks” diye bir fabl yazdı. Fabl şöyleydi: Zengin bir adam varmış, ekme ği çok mu çokmuş, ekmeği ufalayıp ufalayıp kuşla rın önüne atarak gönlünü eğliyormuş. Ama onun bu cömertçe armağanlarından yararlanan serçeler topu topu bir düzineymiş, ne artar, ne de eksilirlermiş,
verilen ekmeğin pek çoğu küflenip çürüyormuş. Za vallı adam çok üzülüyormuş buna; armağanlarına gereğince ilgi gösterilmediğini görmek kadar insanı üzen başka ne vardır bu dünyada? Günün birinde hastalanıp yatağa düşmüş adam; önlerinde görmeye alıştıkları ekmeği bulamayan kuşlar başlamışlar oracıkta cıvıldaşmaya: “Söyle bakalım, nerelere git ti ekmeğimiz? Bizi böyle oyuna getirmek, ha... Reva mı bu?” Derken, serçeler kaderin bu cilvesini görü şüp konuşmak üzere öbek öbek bahçeye akın etmiş ler. İyiliksever adam düzelip de yataktan kalkınca, o kadar kuşa yetecek kadar ekmek bulamamış.
Bir fablın kökenlerini bulmak güçtür. Başlığın dan anlaşılıyor ki bu fabla, Mario’nun hasta odasın da elde ettiği başarı, oradaki mutluluğu esin kayna ğı olmuş. Esin denilen şeyin izlediği dolambaçlı yol ları bilen kimse, Mario’nun kardeşi karşısında ko layca elde ettiği zaferin, fablmdaki kahramanın za ferine dönüşmesine şaşmayacaktır; fabldaki kahra manın zafere ulaşmak için önce hasta düşmesi gere kiyordu. Ama, sıkıntılarını herkesin içinde açığa vu ran, şansın yüzlerine gülmesini ise kimselere du yurmayan o minik, fesat kuşların nereden çıktığına şaşmamak elde değildir doğrusu. Ya da insan şöyle düşünebilir: Yazar fablı yazarken içine bir şeyler doğmuş ve Mario zaferinin doruğundayken bile Giulio’nun kötü niyetli olduğunu seziyormuş içten içe. Bu da pek akla yakın bir şey olmadığına göre, şöyle düşünmek daha doğru olacaktır: Mario’nun durumundaki bir kişi başarının içyüzünü anlamaya çalıştı mı, herkese, kuşlara bile fesatlık, artniyet ya kıştırır.
Ertesi akşam, Mario, kitabı okuması istenince, ilk anda yanaşmadı buna: “Dün hemencecik uyu
dun,” dedi. “Sen sıkılıyorsun diye korkuyorum.” Ama Giulio’nun, tüm eleştirilere kapalı tutulan tek yapıtı bir köşeye bırakmaya hiç de niyeti yoktu. Uyumasına neden olan sıkıntı değildi, tam tersine, gözleri, belirli sesleri ve düşünceleri dinlemenin verdiği hazdan kaynaklanan eşsiz bir rahatlama duygusundan kapanmıştı.
Savaş devam ettiği sürece, her şey böyle, olduğu gibi sürüp gitti. Savaş da o kadar uzun sürdü ki, ro m anın -onun hakkında yazı yazma zahmetine katla nan tek eleştirmenin söylediğinin tersine- çok kısa olduğu ortaya çıktı. Ama ne Giulio, ne de Mario bu sorunu fazla büyüttü gözünde. Giulio dedi ki: “Kula ğım senin yazdıklarına o kadar alıştı ki, başkaları nın yazdıklarını dinlemeye kolay kolay katlanamam artık.” Mario da, büyük bir keyifle, romanı baştan okumaya koyuldu. Bir kimsenin kendi yazdıkları, kendi sesine, her zaman başkalarının yazdıkların dan daha uyumludur. Ne de olsa, organizmanın bir parçası, başka bir parçasına destek olur, el uzatır.
Başandan başanya koşan Mario, kendisi için hazırlanan tuzağa savunmasız adım adım yaklaşı yordu.
[
III
Mario’nun iki eski dostu vardı, bunlardan biri sonradan en büyük düşmanı olacaktı. Ölümüne ka dar dostu kalan öteki, işyerinde şefiydi; adı Brau- er’di, kendisinden birkaç yaş büyüktü. Aralarındaki eşitliğe dayanan ilişki, içgüdüsel yakınlıktan ya da demokrasiye besledikleri inançtan kaynaklanmı yordu. Bunun nedeni, yıllardır birlikte yürüttükleri işlerdi, bu işte de kimi zaman biri, kimi zaman öteki daha yararlı oluyordu. Brauer işle ilgili güç sorunla rı çok daha iyi kavrıyordu; ama yazışmalarda -ister tartışmalı konularda olsun, ister başka konularda- Mario’nun üstünlüğüne boyun eğmek zorundaydı. Birlikte çalışmalarına o denli alışılmıştı ki, bu iki eleman işletmenin candanlarıydılar adeta. Brauer, karşı tarafa bildirilecek şeyin doğrudan değil, ima yollu ya da kendilerini herhangi bir yükümlülüğe sokmadan aktarıldığı bir mektup yazmasını Ma- rio’ya söylediğinde, Mario, Brauer’in istediğini tas tamam anlıyordu. Brauer, asla tam olarak tatmin ol mayan bir kişiydi, çoğu zaman mektubu baştan aşa ğı yeniden yazardı, Mario’nun sözcüklerinin ve cümlelerinin sırasını değiştirir, yazara körükörüne duyduğu saygıdan ötürü onların kendilerine dokun
mazdı. Her zamankinden biraz daha nezaketle şöyle derdi: “Siz yazarlar, düşüncelerinizi özel bir tarzda ifade ediyorsunuz. Sıradan bir işadamı için fazla lüks sayılacak bir tarzda.” Mario böyle bir eleştiri den hiç mi hiç alınmaz, elinden geldiğince buna la yık olmaya çalışırdı. Mektuplarına, fabllarına gös termediği kadar titizlik gösterirdi. Hiç vakit kaybet mez, böyle netameli bir konudan kurtulmak için, Brauer’in yeniden yazdığı biçimiyle mektubun daha ticari nitelik taşıdığını söylerdi hemen.
Elbirliğiyle yazılan böyle pek çok şaheser, ikisi arasında sıcak bir dostluğun doğmasına yol açmıştı. Her biri ötekinin meziyetlerini takdir ediyordu; her şeyden önemlisi, birbirlerini kıskanmıyorlardı. Brauer’e göre yazar doğmak bir talihsizlikti, hiç gü nahları olmadan kaderin böyle bir oyununa gelen kimseler, daha talihli kişiler tarafından her bakım dan desteklenmeyi, kollanıp gözetilmeyi hak et mekteydiler. Beri yandan, Mario’nun da en küçük bir ticari hırsı yoktu.
Ne var ki, Mario, Brauer’in neden kendisinden daha çok maaş aldığını anlamıyordu. Bunun doğur duğu kıskançlık, bir fabl yazmasına yol açtı. Eablda, zavallı Brauer bir serçeye dönüşüyor, ama Mario’nun kendisi de bu başkalaşımda ona eşlik ediyordu. Ta bii iki serçeye de ekmek veriyorlardı, çünkü böyle likle insanlar hayırseverlik duygularına ucuz yoldan doyum sağlayabiliyorlardı. Alçaklarda uçan Brauer en kısa yoldan dosdoğru ekmeğe gidiyordu, Mario ise yükseklerde uçuyordu, dolayısıyla ekmeğe ulaş makta her zaman geç kalıyordu. Ama o yüksekler den baktığında gördüğü güzel manzarayı düşünüp avunuyor, payına daha az ekmek düşmesine aldır mıyordu.
Mario işine çok düşkün, çalışkan bir memurdu, görevini yapmak için kimsenin kendisini uyarması nı beklemezdi. Brauer’le birlikte yazdığı mektupla rın yanı sıra, birtakım kayıt işlerine bakar, diğer tat sız ayrıntılarla da ilgilenirdi. Bunlar, iş hayatmda, el lerinden başka şey gelmeyen yazarları bekleyen uğ raşlardı hep. Brauer, bütün bu sıkıcı işleri titizlikle yaptığı için Mario’ya minnettardı. Çünkü, böylece kendisi daha önemli işlerini kesintisiz sürdürebili- yordu. Brauer işinde gün geçtikçe ustalaşıyordu, Brauer’in ticari deneyiminin Mario için, Mario’nun edebi yeteneğinin Brauer için taşıdığından daha bü yük değer kazanacağı gün pek uzak değildi.
Mario’nun öteki arkadaşı ve gelecekteki düşma nı Enrico Gaia adında bir pazarlamacıydı. Gençken, kısa bir süre şiir yazmaya çalışmış, o sırada da Mario’yla tanışmıştı. Ama daha sonra pazarlamacılık şairliğini öldürmüş, oysa ticari hırsı olmayan Mario düşler ve fabllar dünyasında yaşamayı sürdürmüştü. Pazarlamacılık, kendini yazarlık hevesine kaptırmış kişilere göre bir iş değildir. Her şeyden önce, düzya zının ve şiirin yazılması için zorunlu olan masanın uzağında yapılır bu iş. Ayrıca, pazarlamacı sürekli hareket halindedir. Çıkacağı iş gezileri vardır, onun la bununla konuşması gerekmektedir -evet, her şey den önemlisi konuşması-, hatta bitkin düşünceye kadar konuşması. Kim bilir, Gaia içindeki yazan bo ğup atmakta hiç zorlanmamıştı belki de. İnsanı ba zen acımasız bir yönetici kimliğine büründüren idea listlik dönemini geride bırakmıştı. Tırtılın kanatlı böceğe hiç benzememesi gibi, bu dönem de onda hiç bir iz bırakmamıştı. Organizması alınıp da incelense, içinde pazarlamacı ruhu taşımayan bir tek hücreye rastlanmazdı. Mario, haksız bir tutum la böyle bir
köklü değişimi bir türlü bağışlayamamış, kendi ken dine şöyle düşünmüştü: Kafesteki bir serçe hem acı ma duygusu uyandırır insanda hem de öfke. Serçe nin yakalanabilmesi, bir yerde, kafese duyduğu belli bir yakınlığın göstergesidir; tutsaklığa boyun eğişi ise, daha iyi bir yazgıyı hak etmediğinin kesin kanı tıdır kuşkusuz.
Gaia mükemmel bir pazarlamacıydı, bu da hiç hor görülecek bir şey değildir, çünkü iyi bir pazarla macı yalnız kendisine değil, çalıştığı firmaya, hatta ülkesine de gelir sağlar. Ömrünü Istria ve Dalmatia kasabalarına iş gezileriyle geçirmişti. Bu küçük taş ra kasabalarından birine gelişinin, orada -en azın dan kendi müşterileri için- hayatm akışım hızlan dırdığını söyleyip övünürdü. Gittiği her yere bitmez tükenmez bir dedikodu malzemesi, kolay kolay din- dirilemeyen bir susuzluk ve inanılmaz bir iştah da götürürdü. Bu üçü, toplumsal yaşamın en belirleyi ci öğeleridir. Bütün ihtiyar Toskanalılar gibi onu bu nu oyuna getirmeye bayılırdı Gaia; ama kendi oyun larının başkalarımnki kadar acımasız olmadığını söylerdi. Uğradığı hiçbir kale yoktu ki, şakalarının kurbanlarından oluşan haracını ödememiş olsun. Müşterilerine, kendisi kasabadan gittikten sonra da hatırladıkça kahkahalarla gülecekleri bir hatıra bı rakıyordu.
Şaka yapmaya, başkalarını oyuna getirmeye duyduğu bu tutku belki de bastırılmış sanatçılık eği limlerinin bir yadigârıydı. İnsanları aldatan, oyuna getiren kimse bir sanatçıdır aslında, işi bayağı zor olan bir nevi karikatürist; öyle bir yalan uydurup dü zen kurmalıdır ki, kurbanı kendi kendinin karikatü rünü yapmış, kendisini küçük düşürmüş olsun. Biri ni oyuna getirmek için, dikkatle, hatta kılı kırk ya
rarcasına yapılacak bir hayli hazırlık gerekir. Karşı daki oyuna gelirse, artık o oyun ömür boyu unutul maz, çıkmaz akıldan. Tabii, şakayı anlatan Shakes- peare diye biri olursa, o şakanın ünü dört bir yana ya yılır, ama derler ki, Othello yazılmadan önce bile, Iago’nun kötülüklerinden herkes söz eder dururmuş.
Belki Gaia’nın öbür şakaları, anlatacağım şaka ya göre daha masumcaydı. Istria ile Dalmatia’da ser gilediği oyunlar, iş hayatına biraz renk katm ak ama cına yönelikti. Mario’ya oynadığı oyun ise nefretten kaynaklanıyordu. Evet, eski dostundan nefret edi yordu. Duyduğu nefretin tam olarak bilincinde de ğildi; tersine, Mario’ya tüm içtenliğiyle acıdığım sa nıyordu. Ona göre, bu zavallı adam, bütün kendini beğenmişliğine karşın hiçbir şeye sahip değildi, hiç yükselme um udu içermeyen, küçük ve aşağılık bir işe koşulup bırakılmıştı. Mario hakkm da konuşur ken, yüzüne merhamet dolu bir ifade vermeye çalı şırdı Gaia, ama dudaklarını kıvırışında tehdit edici bir yan vardı. Mario’yu kıskanıyordu. O ne kadar idealistse, kendisi de o kadar haz düşkünüydü. Mario’nun dudaklarından hiçbir zaman gülümseme eksik olmazdı, Gaia’mn coşkun, gür kahkahası ise çokluk yanda kesilirdi. İdealist Mario, her zaman rüyasının ışıklı gölgesini taşırdı yanında, haz düş künü Gaia ise sevinçli dönemlerinin ardından kap kara kasvetli günler geçirirdi. Bedeniyle işlediği gü nahların kefaretini öderdi sonradan; hovardalığın peşi sıra, hele belli bir yaştan sonra, acı bir pişman lık duygusu gelir hep, kişi bütün insanlann aynı su çu işlediğini ileri sürerek, kendi suçunu mazur gös termeye, içindeki bu duyguyu hafifletmeye uğraşır. Ama Mario sessiz bir tanık olarak karşısında durur ken, Gaia, nasıl olur da, herkesin eline fırsat geçse
hovardalık etm ekten geri durmayacağım içtenlikle savunabilirdi?
Bir de Gaia’nın hâlâ canını sıkan o Allahın ceza sı edebiyat vardı... Gerçi Gaia’nın onu çoktan unut tuğu sanılabilirdi. Ama insan üne kavuşma düşünü bir kurmayagörsün, bu düş ne kadar kısa sürse de, ömür boyu unutamaz onu ve gerçekleşme umudunu hiç taşımasa da, o düşe sadakatle bağlı kalan herke si kıskanır. Mario’nun düşü ise her nefes alışında belli ediyordu kendini. Edebiyat dünyasında şimdi ye kadar üne kavuşamamış, belli bir yere geleme mişti, ama hak ettiğini düşündüğü bu yerde güven le, iç rahatlığıyla gizli gizli oturuyordu. Gerçi herke se yıllardır hiçbir şey yazmadığını söylüyordu (bu doğru değildi, fabllar yazıyordu çünkü); ama kimse inanmıyordu ona, ünü sayesinde konu komşusun dan, eşi dostundan çok daha üstün bir konumda ol duğu kanısındaydı herkes.
Bu yüzden durumu kıskançlık uyandırabilir, hatta nefret edilebilirdi ondan. Enrico Gaia alayları nı eksik etmiyor, kimi zaman da, iş hayatından ve ekonomik durumundan bahsederken, onu sözleriyle yerin dibine batırıyordu. Ama bu ona yetmiyordu, çünkü Mario kendi durumuna gülmeye dünden ha zırdı. Gaia, Mario’nun gözlerinin içindeki ışıl ışıl dü şü, o gözleri kör etmek pahasına da olsa, yok etmek için elinden geleni ardına koymazdı. Mario’nun kah veye girdiğini, o sonsuz huzur havası içinde, dipdiri merakıyla etrafına bakındığım görünce, içi kinle, ga razla dolup taşarak “Dikkat! Büyük yazar geldi!” derdi. Mario’da da gerçekten bir büyük yazar edası, içinde saklı olan bir büyük yazarlık mutluluğu vardı.
Hiçbir fablında Gaia’yı anlatmamıştı. Ama, gü nün birinde gördü ki, minik kuşlar gitgide doymak
bilmez oluyorlar, bir günde, kendi vücutlarının ağır lığınca ekmeği silip süpürüyorlardı. Gaia’yı aklına getirecek, öbürlerinden ayrı bir serçe kolay kolay bulamamasının nedeni işte buydu. Tabii, çünkü hepsinin Gaia’yla ortak bir özelliği vardı. Bu da Mario’nun bir çelişkiyi görmesini sağladı, günün bi rinde bu çelişkiden yola çıkarak bir fabl yazabilirdi: Bir serçe gibi yiyor, ama uçamıyor. Dahası: Uçamı yor ve korkudan beti benzi atıyor. Aklında Gaia var dı. Gaia, bir akşam bir arkadaşa iftiralar yağdırmış, sonra kahveden öyle bir çıkış çıkmıştı ki, tutabilene aşkolsun!
Trieste tarihinde önemli bir gün olan 3 Kasım 1918’in, bir kimseyi oyuna getirmek için pek uygun bir tarih olmadığı düşünülebilirdi.
İtalyanların Trieste’ye asker çıkarm asından sonra neler olup bittiğine ilişkin haberleri dört göz le bekleyen Giulio, akşam saat beşte, kardeşini yer li halkın kahve dediği, şeker yerine sakarinle tatlan dırılan o garip nesneyi içip sağa sola biraz kulak ka bartsın diye kahveye yolladı.
Mario’nun kahvede tanıdığı bir tek Gaia vardı. Gaia saatlerce ayakta kalmaktan yorulmuş, bir sedi rin üstüne boylu boyunca uzanmıştı. Söylemeye de dilim varmıyor ama, itiraf etmeliyim ki, Gaia ete ke miğe bürünmüş şeytanın ta kendisiydi adeta. Gene de hiç çirkin değildi. Elli beş yaşındaydı, beyazlamış saçları madenî bir parlaklıkla ışığı yansıtıyor, ama ince dudaklarının üstündeki bıyığı hâlâ sanlığını yi tirmemiş duruyordu. Zayıftı, boyu epey kısaydı, kamburunu çıkarmasa, göbeği küçük gövdesine gö re bu kadar iri olmasa, çevik bir adam sayılabilirdi. Göbeği, iriliğinin çok bira içmekten kaynaklandığı söylenen normal bir Alman göbeğine benziyordu.
Küçük siyah gözleri haince bir coşkuyla ve kendin den hoşnutlukla parlıyordu. Çok içki içen kimsele- rinki gibi, sesi boğuktu. Arada bir bağırmaya başlı yordu; çünkü ona göre her zaman konuştuğunuz kimseden biraz daha yüksek sesle konuşmak gere kirdi. Mefistofeles gibi topallıyordu, ama ondan farklı olarak, hep aynı bacağı değildi topallayan, çünkü romatizma ağrıları bir bu bacağında görülü yor, bir öbür bacağına sıçrıyordu.
Mario Gaia’dan yaşlıydı, ama dingin, masum, al renkli yüzü ondan genç gösteriyordu kendisini, ne var ki saçları bembeyazdı.
Gaia, o gün öğleden sonra içinde yer aldığı çeşit li olayları anlatırken heyecana kapılıyordu. Yurtse verliğini olduğundan büyük göstermek için tum tu raklı lakırdılar ediyordu, yurtseverlik de İtalyanla rın gelmesinden önce pek öyle övünülen bir şey de ğildi hani! Enflasyondan yararlanma konusunda bir uzmandı Gaia, alıcı bulacağına inandığı her şey her zaman büyük bir ilgi uyandırırdı içinde.
Mario’nun o günkü sözleri bile, bugün onları ha- tırlasa, ötekinin tumturaklı, basmakalıp sözlerinden etkilenmiş gözükür. Ama şurası da gözden uzak tu tulmamalı: Böyle bir günde, hele almyazısı büyük olaya katkıda bulunmasını engelleyen bir kimseye kahramanca konuşmak bir ödev gibi görünebilir. Mario, olayın büyüklüğüne ayak uydurmaya çalışır ken, elbette yazar olduğunu unutamazdı. Kişiliğinin ince yanı, tarihte kendisinin de bir rol oynayabilece ğini düşündürtm üştü ona. Şöyle demişti: “Bugün neler hissettiğimi dile getirebilsem keşke!” Bir an duraksadıktan sonra da şöyle eklemişti: “Sözcükler parlak bir parşömen kâğıdına altın kalemle yazılma lı bugün.”
p ııııiik ıi:___________
Hemen bu fikri çıkardı attı aklından. O günlerin Trieste’sinde parşömeni, altın kalemi kim, nereden bulacaktı ki? Ama Gaia, bütün sarhoşlar gibi hemen öfkeye kaptırdı kendini, Samigli’nin tarihsel önem taşıyan bir olayla ilgili olarak kendi kaleminden söz açabilmesi karşısında kanı beynine sıçradı. Dilinin ucuna kadar gelen ağır bir küfrü tutm ak istercesine ağzını sımsıkı kapamıştı; sonra, farkında olmadan sıkıverdiği yumruğunu gevşetti; bütün bu zaman boyunca da gözlerini Mario’nun zavallı pembe bur nundan bir an olsun ayırmadı. Bu arada da o kadar hayalini kurduğu, ama bir türlü eline geçiremediği öç alma fırsatını birdenbire karşısında buldu. Tesa düf eseri ateşle bir araya gelen bir patlayıcı madde gibi, Gaia’nm şakası zavallı Mario’nun tepesine dü şüverdi. Böylece Gaia, şakanın, oyunun da bütün di ğer sanat dallan gibi doğaçlama yapılabileceğini öğ renmiş oldu. Oyunun başarılı olacağına inanmıyor du aslında, Mario’nun haddini bilmezliği karşısında duyduğu küçümsemeyi açığa vurduktan sonra unu tup gidecekti bu oyunu. Ama Mario oltaya öyle bir yakalanış yakalandı ki, Gaia artık kolay kolay sıyrı lıp çıkamazdı işin içinden. O da olaylan gidişine bı raktı, Trieste’de, diye düşündü, insanlan oyalaya cak, eğlendirecek pek bir şey olduğu yok, bu kadar uzun bir kasvet döneminden sonra bir parça topar lanmaya ihtiyacı vardır insanlann.
Hiç vakit geçirmeden oyununu tezgâhlamaya girişti: “Size söylemeyi unuttum . Böyle bir günde de insanın başında akıl mı kalıyor? Kutlama şenlikle rinde kalabalıkta kimi gördüm biliyor musunuz? Şu Viyanalı yayıncı Westermann’m temsilcisini. Yanına gittim, niyetim onu biraz kızdırmaktı; tek kelime İtalyanca bilmez, ama herkesle birlikte bağınyordu.
Olan biten um urunda bile değildi; birden sizin hak kınızda konuşmaya başladı. Şu sizin eski romanınız
Gençlik’in yayıncısıyla ilişkinizi sordu. Aklımda kal
dığına göre siz kitabın yayın haklarım satmıştınız, değil mi?”
“Yok canım,” dedi Mario heyecanlanarak. “Bü tün yayın haklarına sahibim. Kitabın yayını için ge rekli bütün parayı ben ödedim, yayıncıdan bir kuruş bile almadım.”
Pazarlamacı bu sözlerden şaşkına dönmüş gibi bir havaya büründü. Umulmadık bir anda, kârlı bir satış fırsatı doğduğunda, insanın kendine nasıl bir görünüm vermesi gerektiğini gayet iyi biliyordu. Bir hamle yapmaya hazırlanırcasma kendini şöyle bir toparladı. “Ne!” dedi. lcYani yayın haklarını satar mısın? Bunu bilmemem ne kötü olmuş. O barbarı smırdışma sepetledilerse, artık kitabı satma şansı da elden gitti demektir. Hele, adamın Trieste’ye sırf seninle bu işi görüşüp sonuca bağlamak için geldiği ni düşününce...”
Mario öfkelenmişti. Şansının böyle beklenme dik bir biçimde iyiye döndüğünü duyunca, içinde uyanan ilk duygunun öfke olduğunu düşünmek tu haf doğrusu, çünkü boşu boşuna beklediği bütün o uzun yıllar boyunca en ufak bir öfkeye kapılmamış tı. Romanının haklarının kendisine ait olmadığını Gaia’ya düşündürten ne olabilirdi? Bunca zamandır kim çıkıp da onu satın almak istemişti? Birden bir öfke kabardı içinde, üstelik kimseye öfkesini göster memesi gerektiğini bildiğinden bu duygu daha da katlanılmaz oluyordu. Şunu anlamıştı: Kaderi tama men Gaia’nm ellerindeydi. Kaderinin, düşüncesizli ği yüzünden her şeyi berbat edebilecek birinin elin de olduğunu görmek kendisini kahrediyordu.
Unutmamalı ki o günler adeta dünyanın altının üstüne geldiği günlerdi. Yayınevi temsilcisi bir kay boldu mu, bir daha onu bulmanın olanağı yoktu; çünkü, romanı elde etme şansı olmadığını bildiği için, bu konuda yeni bir girişimde bulunmak aklının ucundan bile geçmeyecekti. O sırada Viyana ile Ttieste arasındaki gibi bir insan trafiği dünya kurul du kurulalı hiç görülmemişti. Bu hatta işleyen bir kaç tren insanla dolup taşıyordu. Bir insan seli uzun, kesintisiz bir ırmak gibi anayollar boyunca akıyordu. Bunlar, geri çekilen ordunun askerleri ile ya ülkeden ayrılan ya da yurduna dönmeye can atan orta sınıftan insanlardı. Yangından ya da kıtlıktan kaçan tarifi imkânsız bir hayvan sürüsünü andırı yordu bu kalabalık.
Mario, bir an bile, Gaia’nın sözlerinin doğrulu ğundan kuşkuya düşmedi. Saflığı belki de romanını her akşam ağabeyinin odasında yüksek sesle okur ken elde ettiği başarılardan kaynaklanıyordu. Çok sonraları onu içine düşürm ek üzere kurulan tuzak hakkında her şeyi öğrenince, saflığım kendi kendi ne mazur göstermek için bir fabl yazdı. Bu fablda bir sürü kuşun nasıl ölüp gittiği anlatılıyor, nedeni de şöyle açıklanıyordu: Aynı yerde iki adam bulunu yormuş. Bunlardan biri iyi yürekli, öbürü ise zalim miş. Uzunca bir zaman iyi yürekli adamın verdiği ekmekler kuşlan oraya çekmiş. Sonra öbür adam kuşların yüreklerine korku salmış, bunu yaparken de kuşlann nasıl tuzağa düşürüleceğini öğreten el- kitaplanndan yararlanmış.
Gaia, Mario’nun saflığını olağanüstü bir beceriy le kullanmayı bilmişti. Ne var ki, kendi kurnazlığına fazla güvenmişti. Avının alışkanlıklarını bilen pek sıradan bir avcımnkinden öteye geçmeyen bir kur
nazlıktı bu. Üstelik bir yerde oyunun sınırını aştı, çizginin dışına çıktı. Her şeyin kendisine bağlı oldu ğu kişinin peşine düşmeden önce, Mario’dan, yüzde beş komisyon ödeme yükümlülüğü altına sokan bir belge kopardı. Mario bu komisyonu normal bulmuş tu, ama biraz ağır davranan garson kâğıt kalem geti rene kadar beklemek zorunda kalacaklarım düşün dü, Gaia’mn bir an önce yola koyularak vakit kaza nabileceğini söyledi, bu arada kendisi de belgeyi ha zırlar, ertesi gün ona verebilirdi. Ancak Gaia bu öne riye kulak tıkadı. İş yapmanın bir tek güvenilir yolu vardı, o yoldan ayrılmamaları gerekirdi. Böylece, Mario’nun kendisini ve mirasçılarını, yayıncı Westermann’dan şu anda ya da gelecekte alacakları paranın yüzde beşini Gaia’ya komisyon olarak öde me yükümlülüğü altına sokan bir belge ciddiyetle hazırlandı. Mario bu belgeye kendiliğinden şükran sözleri ekledi, bu sözlerin içtenlikle hiçbir ilişkisi yoktu, gerçekte Gaia’ya duyduğu öfkeyi gizlemek kaygısıyla yapmıştı bunu. Öfke duymasının iki ne deni vardı: Birincisi, Gaia, uçan, hercai tavrıyla daha Westermann’ın temsilcisiyle ilk görüşmesinde her şeyi berbat ediyordu az kaldı; İkincisi, anlaşma ko nusunda kendisine güven duymadığını göstermişti.
Gaia, duyduğu sevinci açığa vurmamak için kendini zor tutuyor, bir an önce sokağa çıkmaya can atıyordu. Mario da onunla gitmek, gerilim dolu bek leyiş süresini kısaltmak istedi, ne var ki Gaia olmaz deyip geri çevirdi bunu. İlk önce ofisine gitmesi ge rekiyordu, sonra Alman’m adresini bildiğini tahmin ettiği bir müşterisine gidecekti, eğer bir sonuç elde edemezse, o zaman, sofu Mario’nun kapısından içe ri ayak atmak istemeyeceği bir eve bakacaktı, avla rını orada bulacaklarından yüzde yüz emindi, tabii
adam hâlâ Trieste’de ise...
Mario’dan ayrılmadan önce, işlediği hatanın as lında hiç önemli olmadığını ona kanıtlamaya çalıştı. Şimdi aklına geliyordu, Westermann’ın temsilcisi Istria’da doğmuştu, gerçi ana babası Alman’dı, ama İtalyan uyruğunda olabilirdi, dolayısıyla smırdışı edilmezdi.
Söylediği bu sözler çok yerinde bir önlemdi.- Mario’nun gücenikliği Gaia’nın gözünden kaçma mıştı, şimdi bu gücenikliği daha da büyütmenin za manı değildi.
Mario nihayet kahveden çıktığında, kesin gö züyle baktığı zaferin ferahlık ve coşkusu içinde yü rüyordu sokakta. İçinde o Alman’ın TYieste’den sı- nırdışı edileceği korkusu olsaydı, bu duygulan taşı yamazdı elbette. Derin bir nefes aldı, temiz havada kendisini hiç böyle zinde hissetmemişti. İçindeki heyecanı yatıştırmaya çalıştı; yaşadığı olayda hiç de öyle olağanüstü bir taraf bulunmadığına kendini inandırmak istedi. Hak ettiği şeyi elde etmişti yal nızca, dünyadaki en doğal şeydi bu. Bu işin tek şa şırtıcı yanı daha erken gerçekleşmemiş olmasıydı. Edebiyat tarihi, herhalde anasının kam ından ünlü olarak doğmayan büyük yazarlarla doluydu. Bir an gelir, gerçekten büyük bir eleştirmen (ak sakallı, gür kaşlı, bakışlan insanın içine işleyen biri) ya da belki zeki bir işadamı -bir Gaia, örneğin- Brauer’in etkile yici özelliklerinden bir kısmını taşıyan biri çıkardı karşılarına, onlar da birden üne kavuşurlardı. Çün kü insanın üne kavuşması, yalnızca ünü hak etme siyle olmaz. Tembel okur yığınlarının, önce, onların okuyacakları kitapları seçen bir ya da birden çok üs tün beyinden etkilenmesi gereklidir. Saçma gibi ge liyor insana, ama başka yolu da yok bunun. Öte yan
dan eleştirmen yalnız kendi görevini yerine getir mesini biliyorsa, yayıncı (işadamı) ise kendi işini yapmasını bile bilmiyorsa, sonuç gene olumsuzdur. Bir kere bu ikisi bir araya geldi mi, hiç hak etmeyen bir yazar bile bir süre için ün kazanabilir.
Mario’nun o anda böyle bir değerlendirme yapa bilmesi doğrusu kendi adına sevindiricidir. Ama sonra da şöyle demesi pek sevindirici sayılmaz: “Al lahtan, benim durumum çok farklı."
Pekiyi, onu neden eleştirmen değil de, işadamı aramıştı? Westermann’m bir eleştirmenin uyarısıyla harekete geçmiş olacağı düşüncesiyle avuttu kendi ni. Oyun devam ettiği sürece de, o eleştirmeni kafa sında canlandırmaktan usanmadı. Dış görünüşünü, zevklerini kestirmeye çalışıyor, dev bir eleştirmen olmasına yetecek erdemler ve zaaflarla donatıyordu onu. Kendilerinin taşıdığı önemle şişinip duran ve okudukları her şeye büyük burunlarının gölgesini düşüren eleştirmenlerden değildi elbette. Yalnız ge vezelik eden biri değildi, tersine bir eylem adamıy dı; doğrusu bu, tek uğraşları başkalarının yazdıkları hakkında yargıda bulunm ak olan kimseler arasmda az rastlanır bir niteliktir. Sıradan eleştirmenlerden daha güvenilirdi, çünkü bir hata yaparsa, bunun bü yük bir hata olacağının farkındaydı, bir sürü gazete sütununu dolduran yüzlerce küçük hatadan biri ol mazdı onunki. Bir otoriteydi; Westermann’ın estetik ruhuydu, onun bir an bile kapanmayan gözleriydi adeta; yoksa yayıncı gerçek sanıp sahte mücevherle ri satın alabilirdi, tıpkı saf Mario’nun, kuyumcuların bazen yanılıp sahte mücevherler aldıklarını sanma sı gibi. Bu eleştirmen soğuk biriydi ayrıca, yalnızca tek bir devinimi gerçekleştiren makineler gibi so ğuk. Onun ellerinde kitap ne eksik, ne fazla gerçek
değerini bulurdu. Geride yalnızca parasal değer bı rakarak bir aracının eline geçen eşyalar gibi, kitap da canlılığını büsbütün yitiriyordu. Kitap eleştirme nin ruhunda bir fırtına gibi esmiyor; ölçülüp tartılı yor, başka ellere devrediliyor ve unutuluyordu. Yeni den anımsanması için tekrar çalıştırılan makineye bir kez daha sokulması gerekiyordu. Samigli’nin ro manını okuduktan sonra eleştirmen Westermann’a gitmiş ve şöyle demiştir: “İşte arayıp da bulamadığı nız kitap. Size tavsiyem, Tdeste’deki temsilcinize hemen bir telgraf çekip ödenecek paraya hiç bakma dan yayın haklarım satın' almasını bildirmeniz.” Eleştirmenin işi işte o anda sona ermiştir. Ama onu yalnızca kendisinin yazabileceği birkaç satır çizikti- rip Samigli’ye bir kart göndermekten alıkoyan ney di? Evet, dünyanın en iyi eleştirmeni böyleydi işte. Yalnızca dünyada böyle bir dev eleştirmen var diye, roman yazmanın bütün o zorluklarını göğüslemesi gerektiğini düşününce...
Başlangıçta Gaia’nın oynadığı oyun, fazla önem kazanma tehlikesi gösterdi, çünkü bir anda hayatın anlamını değiştirmiş, bozmuştu. Mario kendisine oynanan oyunun farkına vardığı zaman, yarattığı eleştirmeni -ömrü boyunca sevdiği tek eleştirmeni- konu alan bir fabl yazdı: Bir gün evcil bir serçe bir yığın ekmek kırıntısı bulmuş. O zamana kadar gör düğü en büyük hayvanın, yakındaki çayırda otlanan kocaman boğanın cömertliğine borçlu olduğunu sanmış bu ekmeği. Boğayı kesmişler, serçe de bir daha öyle bir ekmek yığınına rastlamamış ve velini metinin ardından yas tutmuş.
Bu fabl duyduğu nefretin gerçek bir dışavuru muydu; kendisini o serçe gibi bir avanağa dönüştür mesinin tek nedeni, eleştirmeni çok daha büyük bir
avanağa dönüştürmekti.
Mario başarısını gözünde o kadar büyütmüştü ki, oyunun etkisini azaltacak bir karar aldı: Talihin yüzüne gülüşünden henüz kimseye söz açmasına gerek yoktu. Kitabı Almanca yayınlanınca, şehirde ve tüm ülkede kopacak patırtı, böyle bir olayla kar şılaşılması beklenmediği için büyük olacaktı. Başa rı için bunca zaman beklemişti, biraz daha bekleye bilirdi pekâlâ.
Çoktan yatağına yatmış bulunan ağabeyi, habe ri duyunca, Gaia’nm sözlerinin doğruluğundan duy duğu kuşkuyu dile getirdi, bu sözler ağzından nere deyse istemeden dökülmüştü, çok şaşırtıcı herhangi bir haber duyunca insan nasıl konuşursa öyle. Ama iradesini kullanarak, bu kuşkuyu çarçabuk aklından silip attı, kardeşinin sevincine gölge düşürebileceği ni sezmişti. Gaia’yı tanımadığı için, duyduğu kuşku nun hiçbir temeli yoktu. Takkesinin altından ışıl ışıl parlayan gözleri kardeşinin sevincine katılıyordu. Yeni olan her şey rahatım kaçırırdı onun, ama Mario’nun sevincini paylaşmak zorundaydı. Bütün yüreğiyle paylaştı o da, ama Mario ellerine geçecek servetten söz ederken, bunun kendilerine ne yarar getireceğini anlayamıyordu. Şimdikinden daha sı cak bir yatakta yatacak değildi; sağlığına zararlı olan pahalı yiyecekleri yeme isteği ise daha da büyüye cekti içinde.
Giulio için daha o ilk akşam bile öncekilerden tatsız geçti. Romanı bir kez daha hayata gözlerini aç tığı için, Mario’nun eleştirmen yanı yeniden hareke te geçiyordu. Okumasını yanda kesip şu soruyu soru yordu ikide bir: “Bunu başka türlü söylesem, daha iyi olmaz mı?” Yeni sözcükler ortaya atıyordu, zavallı Giulio’nun da karar verirken kendisine yardımcı ol
masını istiyordu ısrarla. Bu gerçi pek ciddi bir sorun yaratmıyordu, ama okumanın uyku getirme özelliği ni de büsbütün ortadan kaldırıyordu. Giulio, Mario’nun sorularına karşılık vermek için, gözlerini iki-üç kere iri iri açıp ona bakıyordu uzun uzun, san ki kendisine yöneltilen sorulan gerçekten dinlediğini göstermek istiyordu. Derken bir yerden bir esin gel di, bir fikir uyandı kafasında, en azından o akşamlık uykuyu kurtanrdı: “Bana öyle geliyor ki,” dedi, “bir kez kabul edilmiş olan bir kitapta bir tek kelime bile değiştirilmemeli. Böyle bir şeye kalkışırsan, Wester- mann kitaptan eskisi kadar hoşlanmaz belki.”
Bu fikir de, onun bu kadar yıldır rahat uyku uyumasını sağlayan öteki fikir kadar değerliydi. O' akşam da çok iyi işe yaradı bu. Mario odadan çıktı, ama her zamanki gibi dikkatli davranmadı bu kez, kapının çarpması zavallı hastanın kulaklannda yan kılandı.
Mario, Giulio’nun elinden geldiğince yardımcı olmadığı kanısındaydı. Kitabının başansı karşısın da büyük bir heyecana kaptırmıştı kendini; bir fela ketle karşı karşıya kalmışçasma tedirginlik içindey di. Yatağına yattı, ama uykuya dalmadan önce, uy kuyla uyanıklık arasında yatarken acınacak haldey di. Westermann’ın temsilcisi kimliğine bürünmüş olan başarısının kentten dışarı, ta kuzeyde uzak bir yerlere sürüldüğü ve silahlı, acımasız bir güruh tara fından katledildiği gözünde canlanıyordu. Nasıl da dayanılmaz bir işkence! Işığı yaktı ve şunları aklın dan geçirdi: Temsilci ölse bile Westermann sağdı ve söz konusu işletme, bir elemanın ölümünden etki lenmeyen bir limited şirketti.
Mario, sabah olunca, gene bir fabla sığındı. Yata ğına uzanıp keyifli keyifli talihinin yüzüne
gülebile-ceğini düşünmediği için kendini eleştirmesinden doğdu bu fabl. Şöyle diyordu serçelere: “Geleceğe yönelik hiçbir hazırlığınız yok, tek kaygınız içinde yaşadığınız an. Gelecekten hiçbir şey beklemezken, nasıl bu kadar mutlu olabiliyorsunuz?” Kendisini uykusundan eden şeyin içindeki aşın m utluluk ol duğunu sanıyordu gerçekten. Ama kuşlar işin aslını ondan daha iyi biliyorlardı: “Biz, içinde yaşadığımız andan başka bir şey değiliz,” dediler. “Sen hep gele ceği düşünerek yaşıyorsun, bizden m utlu musun peki?” Mario aptalca bir soru sorduğunu itiraf etti ve kuşlardan üstün olduğunu gösterecek şekilde fablı yeniden yazacağına kendi kendine söz verdi. Bir fablı istediğiniz yere yöneltebilirsiniz, yeter ki nereye varmak istediğinizi bilin.
Ertesi gün, Brauer, Mario kendisine başından geçenleri anlatınca biraz şaşırdı, ama pek fazla de ğil. Yalnızca kırk yıl değil, yüzyıllar boyu unutulup bir köşede kaldıktan sonra birdenbire değeri yükse len başka ticari mallardan söz edildiğini duymuştu. Edebiyat hakkında pek bir bilgisi yoktu, ama öyle sanıyordu ki, seyrek de olsa, bu işten de para kaza- nılabiliyordu. Onu rahatsız eden bir tek şey vardı: “Yazarlıktan çok para kazanırsan, artık burada çalış mayı bırakırsın.”
Mario, alçakgönüllülükle, kitabının geçimini sağlaması için yeterli olacağını sanmadığını söyledi. “Ama,” diye ekledi biraz gururla, “bana daha uygun, daha yüksek bir mevki verilmesini isteyeceğim doğ rusu.” Bürodaki bu kolay işini değiştirmeyi düşün müyordu gerçekte, ne var ki edebiyata bulaşmış kimseler konuşmalannda bazı ifadeleri kullanmaya bayılırlar. Gerçekten değer verdikleri ödül budur onlar için.
Tam o sırada Gaia’nın notunu getirdiler. Mario saat tam on birde Café Tommaso’da buluşmaya çağ rılıyordu. Gaia, Westermann’m temsilcisini bulmuş tu. Mario, Brauer’den haberi şimdilik etrafa yayma masını rica ettikten sonra hızla sokağa fırladı.