• Tidak ada hasil yang ditemukan

Mayın / Ölümü Tadın

N/A
N/A
Protected

Academic year: 2021

Membagikan "Mayın / Ölümü Tadın"

Copied!
75
0
0

Teks penuh

(1)

MAYIN

Ölümü tadın

YAZAN Metin KILIÇ [email protected] 1.Yayım HAZİRAN 2003 2.Yayım ŞUBAT 2010

(2)

Giriş:

A: 8 Kişinin Dünyası...

B: Yeniden Dönüşün Hikayesi... C: Yazanın Düştükleri...

D: Omni'nin İlk Dünya Hayatından... E: Mayın Madeni... F: Kullanılan Silah.. G: Zaman Dilimleri... H: Uzaklık Ölçüsü... I : Kıyametin Hızı İçerik: 0. Omni 1. Yüzey 2. İniş Sonrası 3. Gezegen 4. Günler 5. Yabancı 6. Mayın 7. Yeraltı 8. Ölüm

(3)

A: 8 KİŞİNİN DÜNYASI

SEVİ

Alçakgönüllü oluşu ile tanındı. Elinden her iş gelirdi. Zamanı boşa harcamayı sevmezdi. Yakınmaları ile ünlenmişti, arkadaşları arasında. Biraz pasaklıydı. Dikkatini bir noktada toplayamaz ya da topladığını varsayardı. Sakarlıkları sayesinde yemek masasında üzerine batırmadığı gün yok gibiydi. Suni gıdalardan nefret ederdi. Gerçek adını kimseye söylemezdi. İnsanlar, onu uzak diyarlardan gelen (ki bu uzak bir galaksi kümesi) bir yabancı olarak görür ve onunla fazla konuşmak istemezdi. Yalnızlığı severdi nedense. Az konuşurdu. Sesi kısık çıkardı. Kendi sesine yabacıymış gibi bakar. Konuşmasını kısa keserdi. Bir zamanlar evlendiğini söyler dururdu. Ne bir görüntü ne bir kanıt sunamazdı. Onu arayan soran olmadı eskilerden. Asker olmayı o istememişti sanki. Yaşından büyük gösterir ve sakal bırakmayı severdi. Çözümü günlerce süren uzun bilmeceleri çözecek kadar sabırlıydı. Çelişen nokta; dağınıklığı ve düzeni sevmeyişiydi. Kısa boylu oluşuna üzülmezdi. Sadece babasını suçlardı, kendi kendine konuştuğu gecelerde. Keskin bakışlıydı. Ama hiçbir hedefi ilk atışında vuramamıştı.

Ölümden Korkusu

Hayatta olduğu sürece kapsam dışıydı. ‘Yaşamak varken ölüm düşünülmez.’, derdi. Üzerine eklemeyi ihmal etmediği bir sözü daha vardı: ‘ Ölüm, tadında olmalı. Yavaş ve hissederek ölmeli.’ Kadere inanmazdı. Yaratıcı kudreti yok sayardı. Var oluşunu kendine bağlardı. Ölüm sonrası olmadığı için umursamazdı onu.

ZABİ

Çok bilmiş geçinirdi. Nedense bildiklerinden çok azını başkaları ile paylaşmıştır. Sayılar üzerine kafa yorar ve hayatındaki insanları sayıları ile kodlardı. Deliydi. Akıllıların arasına sızmış ve kendisini kaybettirmişti. Gece uykuya dalma fobisi vardı. Bol kardeşli bir aileden kaçarak bir asker olmuştu. Ama daha bol kardeşli askerlikten kaçamamıştı. Korkularını ancak yeni bir korkuyu alarak yenebilirdi. Kadınlardan korkar ve uzak durmaya çalışırdı. Çevresinden gelen tepkilere kulak asmadan karşı cinsine hakaret ederdi. Ağzını toplaması yıllar sürdü. Ta ki bir kadın tarafından ölümden döndürülünceye kadar. O doktor hayatını kurtarmıştı. Ondan sonra yorumlarını kesti. Beslediği sanal bir visok’u(yaşlanmamış ve doğmamış bir kuş) vardı. Onu tatlı sohbeti ile beslerdi. Arkadaşı olmayışının nedeni de buydu. Zaten her asker yalnızdır. Kendisine dost yine kendisi olur.

(4)

Zamanı gelmeden koparılan bir çiçek gibi görürdü. Her ölüm, yaşanmamış bir hayata açılan bir kapıydı ona göre. Korkusu, ölüm gerçeği değildi. Ölümün rengiydi. Ona siyah rengi çağrıştırmaktaydı. Karanlıkta kalmak gibi. Bir yaratıcı olduğunu düşünmekle kalmış ilerisine ulaşamamıştı. Var oluşunun ardında yatan nedenlere ve ölüme kafa vuracak kadar akıl sahibi değildi. Deli olduğunu her toplantıda yenilere söyler ve önlem almalarını isterdi. Ölüye bile laf anlatacak sözleri olduğuna emindi. Ölen kardeşlerinin arkasından ağlamaması ile övünürdü. Nedense gece olunca bir köşeye çekilir, nedensiz yere sanal hayvanına kızardı. Onun ölmeyeceğini biliyordu.

BENİ

Bıkmış, usanmış olduğu mesleğinden kopamayan bir iş delisiydi. Kurallara bağlıydı. Gerçekleri kısa sürede görebilen ve analiz yeteneği olan bir liderdi. Ekibiyle kopuk olması, içine kapanık ruh haliyle ilgiliydi. Çocuk yaşlarda başına gelen kötü olayların(ki ekibine asla anlatmazdı) etkisinde kalmıştı. Ailesi hakkında en ufak bir bilgisi olmayışına üzülürdü. Onu bir çöp toplayıcı robotun içinden almışlardı. Keşif kuvvetlerine ait bir yetiştirme ünitesinde, biçilmeyi bekleyen ekin gibi bekletilmişti. Ağır kurallar ve hayatın ağırlığı ile karşılaştığı o ilk bilinç zamanlarında kendine çeki düzen vermesini bilmiş ve tutarlı bir kariyeri olmuştu. Başarıları ile övünmez aksine saklardı. Sevmediği bir kişiyi kazanmak için elinden geleni yapardı. Nefret etmekten nefret ederdi. Anlaşılması zor geçmişini sisle kapatır ve o konuları hemen değiştirirdi. Kızlardan uzak tutulmuştu. Lider yetiştirme programında sevgiye( aşka inanmayan bir uygarlık gereği) uzaktı. Üreme için değil savunma için yaşıyordu. İleride gezegen keşiflerinde olacağını bilmeden günlerini geçirdi.

Ölümden Korkusu

Olaya bilimsel yaklaşırdı. Doğum gibi ölümün de gerçek oluşu üzerine kafa yorardı. Sonrasını pek düşünmezdi. Bir asker olarak yetiştirilmişliğin verdiği, emirlere körü körüne uyma geleneğine sahipti. Sonu ölümle bitebilecek eylemlere katılmada tereddüt etmezdi. Durumun ciddiyetini anladığı halde kalp atış hızında bir artış olmazdı. Kanlar içinde kalan arkadaşların son anlarında yanında bulunmuş deneyimli bir asker, ölümü ancak beklerdi.

ULİ

Kendi başına buyruk yaşayan tiplerdendi. Olmadık anlarda beklenmeyen tepkiler verirdi. Oldukça uzun boyu ile insanlara tepeden bakardı. Karakteri bu boyuna yansımıştı. Giyimine özen gösterirdi. Ama yemek seçiminde bu kadar başarılı sayılmazdı. Bir ailenin tek çocuğu olarak kendine buyruk yetiştirilmişti. Onları bir çarpışma( ki bunun oluşu hakkında kimseye bilgi vermedi) sırasında kaybettiğini söylerdi. Ağzı açıkken yemek yemeyi sevmez ve böyle olanları sevmezdi.İnsan oluşun bir asaleti olduğunu savunurdu. Yeri geldiğinde acı çekmenin de gerektiğini savunurdu. Ama kendisini acı çekerken gören olmamıştı. Asker olarak yetiştirildiği ilk günlerde çevresine küsmüş ve

(5)

yaşadıklarını bir kabus olarak görmüştü. Gençliğin ilk yıllarında anne-babasından ayrı düşmesini unutamamıştı. Şansının olmadığını düşünür ve talih oyunları oynamazdı. Kırmızı renge aşıktı. Sayılarla arası pek iyi sayılmazdı. Komutanlık kütük sırasını ezberleyememiş ve kendisi için özel yazı alınmıştı. Et yemezdi. Su içmezdi. İçmesi gereken sıvı her neyse, mutlaka bir tadı olmalıydı. Şekere bayılırdı.

Ölümden Korkusu

Umursamadığı ölümle bir kere yüz yüze kalmıştı. Kimseye anlatmadığı o çarpışmadan sağ çıkan tek kişiydi. Yanında cansız uzanan bedenleri gördükten sonra hayatın anlamsızlığı üzerine kafa yormuştu. Kararı; ölüm için üzülmeye deymezdi. Çünkü o an geldiğinde sen orada olmuyordun. Geride kalanlara ise üzülmekten başka bir yol kalmıyordu. Oysa giden gittiği yer her neresi ise oradan geri dönüp bir şeyler söyleyemezdi. Ölümden değil ölümün şeklinden korkardı. Yanarak ölmekten nefret edenlerdendi. Onun için ölüm hiç düşünmediğin bir anda aniden gelmeli, seni alıp götürmeliydi. Yaratıcıya inanma konusunda iki arada kalmıştı. Ona göre; eğer var edilişin arkasında bir yaratan faktör bulunuyorsa, var edilişin arkasında yok ediliş olmamalıydı. Ölümü bu şekliyle anlamsız bulmuştu. Son bulacak bir hayatı yaşamak anlamsız kalıyordu. Ölüm gerçeğini anlayışla karşılamış( kazada ölen anne-babası nedeniyle) ve bu konuda olgunluğa kavuşmuştu. Korkakça kaçmak yerine yerinde ölmeyi doğru bulurdu.

OMEK

Acıyı derinden hissedebilenlerdendi. İçine attıklarını kimseler bilemezdi. Olmadık olaylara içerlenir yemeden içmeden kesilirdi. Asker olmayı kendisi istemişti. Sıkılmış olduğu ailesinden uzakta kalmayı yeğlemişti. Eğitimlerin olanca ağırlığı üzerindeyken geri dönmeyi hiç düşünememişti. Arkadaşları arasında sevdiği ama elde edemediği bir kızdan bahseder dururdu. Anlata anlata bitiremediği kızın bir hayal ürünü olduğunu onun dışında tüm çevresi bilmekteydi. Yüzündeki doğuştan yara nedeniyle kendine has bir iticiliğe sahipti. İç dünyasını yansıtan dış dünyası olduğundan olsa gerek yüzüne bakmaya cesaret edenlerin sayısı azdı. Bunu kafa yormamaya karar vermiş ve estetik operasyonu reddetmişti. Doğuştaki yüzünü kaybetmek, onun için kaderini kaybetmekti. Kaderi ise kendisi dışında gelişen olaylara müdahale etme gücünden ibaretti. Tepkisi susmaktı. Sessiz kalmayı bir erdem sayardı. Asker olarak görevlere alındıktan sonra ani çıkışları da olmuştu. Yaşamındaki ağırlık noktası yalnızlığıydı. Eskilerde bıraktığı kimseyi aramaz, sormazdı. Onlarla karşılaşma kabusu vardı.

Ölümden Korkusu

Ölümün ondan korkması gerektiğini zannederdi. Yanında ölen askerleri gördüğü anlarda yüzündeki yarayı hatırlar ve içten içe mutlu olurdu. Ölenlerin bu son halleri ona ileriyi görmenin anlamsızlığı hatırlatırdı. Asker olmanın ölüme bir adım daha yaklaşmak olduğundan habersiz... kaderine güvenen bir yaşam sürerdi. Ölüm, sessizdi. Onu yenmek için daha sessiz ve hızlı olmak gerektiğine inanırdı. Hiçbir akrabasının ölümünü görmemişti. Ölüme soğukluğuna neden bu olabilir.

(6)

LEMBEK

Küsmeyi sevenlerden biriydi. Arsızlığı bu konuda ısrar edişiydi. Bazen aklı ve mantığı arasında gidip gelirken kaybolur, kendini çıkmaz sokaklarda bulurdu. Asker olmak için yaptığı üçüncü başvurusunda araya üst düzey diplomat korumalarını sokmuştu. Karakteri zayıftı. Mücadeleci ruhu varmış gibi görünürdü. Oysa bu, onun inatçılık özelliğinden kaynaklanmaktaydı. Donuk bakışları ile dalıp gittiği mekanlardan onu geri çağırmak zor olur. Verilen görevleri yerine getirmekte isteksiz davranıyorsa bir bildiği var demektir. Sonu anlamsız gelen eylemlere girişmekten kaçınan bir asker olarak kötü bir sicile sahipti. Ama umarsızca giriştiği ataklarla göze girişi bu kötü sicili örtmüştü. Hayatını kurtardığı üstsubayların talimatıyla keşif kuvvetlerine alınmıştı. Silah kullanmayı severdi. Öldürmekten haz duyardı. Acıma duygusu sadece can çekişenlereydi. Onları son vuruşu ile rahatlatırdı.

Ölümden Korkusu

Yanından geçen atış izlerine kulak asmadan ilerlemesini, ölümü umursamadığı anlamına yoranlar yanılmaktadır. Karanlık ile ölümü bir tutardı. Ölenler başkaları olduğu sürece onların arasında uyumaktan bile çekinecek biri değildi. Ölümün kendisini bir gün kuşatacağını ve ortadan kaldıracağını söylerdi. Karanlıkta kalma korkusunu, bir nevi ölümü tadışı olarak görür ve ışık olan yerlerde bulunmak isterdi. Yanında ölen arkadaşlarına acıma duygusu hissetmezdi. Ölüm sonrası hakkında kafası karışmamıştı. Kesin düşüncesi; ölüm sonrasının olmamasıydı. Nedenini ise şöyle açıklardı: ‘Eğer uykuya dalanlar karanlıktan başka bir şey göremiyorsa, ölüm sonrası da karanlık olmalı.’

OMNİ

Anlatılanların odağındaki kişi... Düşler kurar ama göremediği rüyaları merak ederdi. Yaratıcı kudret inancı tamdı. Elçi kitaplarını baştan sona okumuş ve aklında bir oluş belirmişti. Yeniden yaratılışa inanmaya zorlamıştı kendisini. Her insanda bulunan şüpheciliğini aşmayı ve nedensiz de olsa inanmayı istemişti. İnsanlığın kaybettikleri üzerine kafa yorardı. Asla içindekileri dışarıdakilerle paylaşmazdı. Gereksiz yere konuşmalar yapmaktan kaçınırdı. Olup bitenler onun ağzından anlatılacaktır. Onun dünyasını, yakınındaki kader arkadaşlarından daha çok yazılanları... okumayı bilenler bulacaktır.

Ölümden Korkusu

Ölümün yeni bir başlangıç olduğunu düşünürdü. İçinde dolaşan sesin yankısı ile yaşlanmadan öleceğini biliyordu. Kendisini üçe bölmüştü:

1. Taşıdığı bedeni, ölümden en çok korkanıydı. Yemek zamanı geldiğinde ağızda oluşan sulanma onun eseriydi.

2. Benliğin özü, ölümü umursamayandı. Ölüm onu etkileyemezdi. Eğer yaratılış gerçekse (ki buna gönülden inanmıştı) olan bitenleri gözetleyenler de bulunmalıydı. Özün yok olamayışı nedeniyle parçaların yenileneceğine kanaat

(7)

getirmişti.

3. İçindeki sapkın ses, ölümün soğukluğunda onu yalnız bırakacak kadar hain görünürdü ona. Yaşam zevkleri arasında kaybolan bir sesten başka ne beklenebilirdi ki!

KER

Tüm yakınlarını bir şehir patlamasında kaybetti. Onu aynı patlamanın enkazından ağlayan bir bebek olarak kurtaran kurtarıcının isteğiyle (her yoksun bebekte olduğu gibi) ordunun çekirdek kuvvetlerine (sadece bebekler, gerekli testlerden geçerek alınırdı) verilmiş ve gözünü açtığı ordunun malı olmuştu. Beynine işlenen kapama parçası ile amaçlandırılmış bir asker olmuştu. Böyle askerlerin ne bir evlenme dürtüsü ne de bir anne-baba özlemi bulunmazdı. Tek kalmaktan korkusu yüzünden genelde kalabalık yerlerde dolaşır ve gürültülü ortamlarda uyurdu. Arkasına bakma tiki vardı. Saçlarını değişik renklere boyardı. Kullandığı tüm silahlara adını yazardı. Bu huyu nedeniyle (çok ağır bir ceza olan) hücre cezaları almıştı. Belki de yalnızlık korkusu bu cezaların etkisinde oluşmuştu.

Ölümden Korkusu

Tadına bakılmayan yemekler hakkında konuşmaya benzediğini düşünürdü. Korkuyu aşmanın, onu yakalamak olduğunu söylerdi. Sağ olarak kurtulduğu ağır çatışmaların ardından kaybettiği yakın arkadaşlarının yüzlerini dikkatle inceler ve oralarda ölümün tadını almaya çalışırdı. Aldığı yaralar sonucu kendini ilkyardım gemilerinde bulduğunda ölümle yaşam arasında gidip gelen yaralı askerler ile arkadaşlık yapar, hissettiklerini anlamaya çalışırdı. İnce bir ruh hali içindeydi. Yaratıcının olabileceğine inanmıştı. Ama şüphelerinden kurtulamamıştı.

(8)

B: YENİDEN DÖNÜŞÜN HİKAYESİ

Yaratılış üzerine yazılan onca yazıdan sonra bu yazılanları okumak, siz göz atıcılara yorucu gelebilir. Ancak bu bölümü aşmadan ilerisini göremezsiniz. Her ölümün bir nedeni vardır. Ölüm müdür sona eren yoksa yaşam mıdır?

Kendi ismini saklı tutmasında önemli nedenleri olan yaratıcı kudret, simetri üzerine kurduğu sistemlerin bilgisine sahiptir. Hiçbir yaratılış, kendi içinde bir tekilliği sahiplenemez. Yüzlerdeki gözler, dudaklar, burun delikleri veya kulaklar tek olmaktan men edilmiştir.

Yeniden dönüşe inanmayı istemeyen yüzlerin okuması ile karşılaşan sayfalardayız. Aklınıza şöyle bir soru gelebilir: ‘Eğer yaratıcı kudret gerçekten varsa ve yaratım içindeyse, onu kim yarattı?’ ya da ‘Öncesinde ne vardı, bizleri yaratmadan önce ne yapardı?’.

Omni’nin bilmeye gücü yetmediği konular üzerine dökülen kelimeler ve tanımlamalar arasındasınız. Kıymetini bilenler, sadece kaybedenler içinden çıkar. Kaybetmeyi öğrenemeyenler arasından sıyrılabileniniz var mı? Elinizden alınanlara üzülmeyeniniz var mı?

Konunun derinliğine girmeden önce biraz kafanız kurcalansın istedik. Öncesi ve sonrası olan hakkındaki düşüncelerinizi açtık. Yaratıcının adını koyan yine kendisi. O adı yasaklamasında bir giz olduğu da besbelli. Hakkını veremeden var edilenler sınanmadan yükseleceklerini mi sandılar, ne dersiniz?

Şimdi bildiğimizi sandığımız tarihe girelim. Başlangıç noktası, sanıldığı gibi insanın ya da cinin yaratılışı olmayabilir. Bu olasılık, gerçeklik halini alırsa bütün bildiklerimiz ve bunun etrafında örülen geleceğimiz bir boşluktan ibaret olmaz mı? Zamanın üzerine çıkalım. Şekillenmeden uzak, bir köşeden( ki buna köşe demek bile kendi başına anlamsız kalmakta) bakalım, yaratım sürecine. Yaratıcı bilinmeyi mi istemişti? Bilinmeye muhtaç olmak bir yaratıcının zaafı mı olacaktı? Ya da tek başına bir güç olmanın ve bunu alttakilere göstermemenin anlamsızlığı mıydı? Her zerreyi kapsayan bir yaratıcı, her zamanda her mekanda bulunuyorsa( buna tanrıtanımazlığın kalesi olan bir ülkenin yüksek bir kulesinden bakmayı deneyin.) aynı zamanda bu yaratılanlar da onun birer parçası olmaz mıydı? Parçası olduğu yaratıcı ile özdeşleşmek gerekirken ondan uzak durmaya çalışan canlardan olduğunuzu varsayalım. Önünüze sunulan iki seçenekten kırmızı(ateşi simgelesin) olanı seçtiniz diyelim. Uzak durduğunuz ve var edilme nedenine uymadığınız için verilecek cezaya dayanabilecek güçte olur muydunuz? Gücünüzü elinize veren, yine o inanmakta ve idrak etmekte güçlük çektiğiniz yaratıcı olmaz mıydı? Atıldığın o dipsiz kuyudan çıkarılmak için itirazlarla dolu geçmişinizi unutup yalvarmaz mıydınız? Tarif edilmeyecek acılar içindeyken karşınıza çıkarılan zor

(9)

kaderi kabul etmeyecek miydiniz? Kim sonsuz karanlıkta kalmak ister? Hangi can( adı ne olursa olsun; insan, cin vb.) yalnız kalmak ister?

Sorular biraz ağır gelmiş olmalı. İşte yeniden dönüşümün başlangıç noktası: İtirazıyla ölenlerin geçtiği yoldur anlatılanlar. Kendini bir gezegen keşif görevinde bulan bir askerin( ki aynı zamanda o bir insandır ya da insana benzemektedir.) kaderidir, okunması istenen. Okuduklarınızı ciddiye almanız istenmez. Sadece kendinize paye çıkarmanız beklenir.

Yaratıcı tekliğinden ödün vermez. Buna şu anda yaşamakta olduğunuz sınanma ve tartılma dünyanız dahildir. Yolun başını ve sonunu bilen yaratıcının adını, değişik çağlarda öğrenen insanlarsınız. Seçimini yapan veya yapmadan yaşayanlarsınız. Acı bir son ile bahsi geçilen cehennem diyarına girenlerden olma ihtimalini düşünelim... Bu ihtimal onbinde bir( ki bu sanılanın aksine çok yüksek olacaktır.) bile olsa içinizin ürpermesi gerekir. Ateist olanlarınızın rahatlığı ölümün soğukluğunu hissettikleri anda ince bir kaygıya dönüşür: Ya hatalıysam ya bir yaratıcı varsa...

Doğum ile ölüm arasına sıkışan kaderleri gereği hak edemedikleri cennetten( dolayısıyla yaratıcının dinmek bilmeyen sevgisinden) uzak tutulan çoğunluk, acıların en büyüğü olan yalnızlıkla ödüllendirildi. Her can, yaratıcının mükemmel yaratılışı ile sadece kendine parladığı bir karanlık evrenler dizisinde kaldılar. Gözlerinizi kapatın... Her an yalnız kalabileceğinizi size unutturan bu dünya hayatı olmadı mı?

İlk dağılım, dokuzlu evren( ki üzeri ile onbirli hale gelir) içinde oldu.(İçinde bulunduğunuz hayatın ta kendisidir anlatılanlar.) Onbeşin koruması altında yaşanılan onbir boyuta açılımlı dokuzlu sistem... Görünen sadece üç boyutudur. Bu sistemde boşluk bulunmaz. Yeniden doğuş yoktur. Ölümden sonra aynı topraklarda çocuklarının soyundan doğmayı bekleyenler, derin bir soluk alıp yüzlerini dönsünler. Geçmiş ve geleceğin birlendiği üst-uzay penceresinden bakabilseydiler varlığına inandıkları geri dönüşün imkansız olduğunu görüp hayrete düşerlerdi. İlk dağılımın ilerisinde, yaratıcı( ki bilinmek ve yaratılmışlığın hakkını vermeni ister: Her dinin ibadetleri ne işe yarar sandınız?) sevgiyi hak edenleri içine alır. Dışında kalanların karanlıklarda geçirdikleri sonu gelmez sanılan anların bitmesi gerekir. Kural gereği,... yaratıcı, her yaratılana kendinden bir pay verdiği için,... tüm yaratılmışları içine almalıdır. Neden sonsuz azap olsun ki? Bir yaratım, sonsuz uzunlukta bir cezayı çekmek için midir? Karar verme yetkisini üzerine alan insanlar( ya diğer bilinemeyen türler) sorumlu oldukları görevleri yerine getirmediler. Cezayı alanların acıları yenilendikçe yalvarışları artmıştı. Kısa süren dünya yaşamındaki inançsızlıklarının bedelini ağır ödemekteydiler. Tek yaşam, yaratılış tekilliğini bozmaktaydı. Çifter çifter yaratım gereği, ikinci( belki üçüncüsü de vardır.) sınanma dünyası gerekliydi.

İkinci dağılım, onaltılı evren içinde oldu. Otuzdördün koruması altında yaşanan yirmi boyuta açılımlı onaltılı sistem... Görünen dört boyuttur. İkinci şansları yakalayanlar karanlıklarında yanmaktayken kendi istekleri ve kendi kaderleri ile bir göz kapısından geçerek rahmete kavuştular. Bu sistem, ilk dağılımın aksine boşlukları olan bir sistemdi. Paralel evrenler yasasını gizli tutan yaratıcı kudret, adını yasaklayarak serpiştirdiği insan neslinin (yaratılanların en yücesi ve simetri gereği en aşağısı olan) yeniden doğuş hakkını saklı tuttu. Cehennem, ikinciler için ikincil cennet oluşmak üzere soğutuldu. Böylece ilk

(10)

dağılımda hakkını verenlerin hakları çiğnenmemiş oldu. Adalette sınır tanımayan kudretli yaratıcı, azabın sonsuzluğu üzerine tartışanların bilmesini istedi: Sonsuzluk, başlangıç ve sonun olmadığı bir alandır. Başlangıcı olan bir nesil sonsuz azapta kalamaz. Zaten sevgiyi hak edenler için ‘an’ yaratılmıştır. Dün ve yarın yoktur. An vardır. Cennetteki sonsuzluk böyle algılanmalıdır.

Üçüncü dağılım ise sesin yasaklandığı ve aslında ikinci dağılımın paralelinde olan bir sistemdir. Orası her iki şansı kullanamayan, sadece simetri yasası gereği kaderleri ile( o kaderleri çizenler kendileri değil miydi?) girdikleri yirmibeşli evrendir. Beş boyut, görünmeye izinlidir. Ölümün defalarca tadıldığı, sonlu dünya hayatlarıdır, yaşananlar. Sonsuza kadar sürer. Ama içinde olanlar bunu bilemezler. Yasaklanan ses ve adın anılması dışında yaşamakta olduğunuz hayatınızdan bir farkı yoktur. Boyutları yüksek ve karışık bir sistemdir. Orada şimdi göründüğünüz gibi görünmezsiniz. Yüzler gerilmiştir. Çirkinliğinizi ancak üst dağılımdaki bir insan anlayabilir. Yaratıcı, güzeli ve çirkini ayırmamıştır. Altmışbeşin koruması altında yaşarlar. Otuzüç boyuta açılımlı yirmibeşli sistemdir. Sınanma yolculuğunu erken bitiremeyenlerin varacağı son noktadır.

Okuduğunuz, bu hayal ürünü düşüncelerin ardından gerçekliğin üzerine gidelim. Rüyaların değerini ve tadını bilelim. Omni, ilk dağılımda gördüğü rüyaları artık göremiyor. Sizin hala şansınız var. Gece olup uykuya dalmadan önce rüya görmeyi dileyin. Dua edişiniz duyulacaktır. Siz sevginizi kaybetmedikçe unutulmazsınız.

11 X X 3 5 9 7 13 4 10 8 12 14 X X 6 34 17 X 23 X 7 1 14 18 10 22 24 15 13 11 2 4 16 8 12 25 19 X 3 X 9 65

(11)

C: YAZANIN DÜŞTÜKLERİ

Bunları yazan sizden üstün değil. Okuyan ile yazan arasında fark yok. İkisi aynı sona giden yolcular sadece. Yolculuğun süresi farklı olabilir. Yol üzerindeki dikenler, kanatabilir üzerinden geçenleri. Neden yazıldı bunlar? Okumayı ihtiyacı hissedenlere düşünme payı...

Yaşamadıklarınızı yok saymayın. Ölümün korkusu ile irkilmeniz isteniyor. Ensenizin hemen üzerinde bir soğuk hava akımı hissetmeniz isteniyor. İstenenin özünde bilmeniz gerekliliği var. Bilmek zorundasınız. Yaratıcıyı bilmeniz isteniyor.

D: OMNİ’NİN İLK DÜNYA HAYATINDAN:

İnsanlar çifter çifter yaratılmıştı. Çiftin de çifti vardı. Paralel evrenlerin birinde ikizinden( çiftinden) ayrı bir kaderi alarak şöhret dolu bir yaşamı tattı. İkizi yoksulluk içinde kıvranarak soluksuz kalacağı cennete ulaştı. Alt cennetlerin birine yerleşen( ki bunda ikizinin kabahati büyüktü; gerçekleri bilmeyi yeterince istememişti.) ikizi huzura kavuşmuşken aşağılarda karanlıklarla kaplı odasında( Öyle bir oda ki içine gökyüzünde görülen ve görülemeyen tüm yıldızlar sığardı.) yalnız kalmıştı. Yaratıcı, zamanı, üzerine gözetleyici yapmıştı. Bir ileri bir geri akan zamanıyla baş başa kalan Omni, acının her türlüsünü gördü. Acıyı çekmesinin nedeni; inanmadan ölmesiydi:

Yaratıcı kudret, kendinden paye verdiği canları bir tarlaya ekti. Kimisi insan olmayı isteyerek o ağır yükü üzerine aldı. İnsan olmayı isteyenlerden Omni adında birisi vardı. Kaderini kendisi tayin etti. Dünya hayatında bilinmeyi ve anılmayı istedi. Yok olacak bir evrende kalıcı bir isim bırakma hevesi istedi. İstekleri kabul olmuş olarak, Paralel evrenlerin ilkinde( değiştirilmemiş zamana sahip olan (geçmiş ve gelecek korunmuştur) evrende) yaşadı. İsa adındaki peygamberle başlatılan tarihe esas alırsak( ki asıl tarih kayıtları yukarıda, yaratım katında tutulmaktadır.)... esas almak zorundayız. Aklınız karışmasın. Yazım işlemi yukarıdan geliyor. Kıyamet dedikleri ilk sınanma yerinin sonuna yakın bir tarih olan, 2572 yılında doğmuştu. O doğduğunda insan suretinde insansı bilgisayarlar tarafından büyütüldü. Bunlar iyi huylu insansılardı. Bağımsız hareket eden insansılar ve mutantlar, insanlara savaş açtığında çılgınlık başladı. Çekildikleri yüksek yıldız sistemlerine bağlı kopuk uydularda yaşamak üzere büyük gezegenler boşaltıldı. Boşaltım sırasında göç hazırlığı yapan insanların çoğu mutantlar tarafından vahşice yok edildi. Kötü tarafta yer alan insansıların aslında mutantlar tarafından yeniden programlandığı anlaşıldığında geç kalınmıştı. Yaşadığı bunca kötülük sonrası içinden gelen yaratıcıya ait inanma dürtüsünü reddetti. Yerleştiği uyduda yeni bir uygarlık kuranlardan oldu. Tüm uydu yaşayanlarınca tanınan bir şöhret olmuştu. İnsanlar onun

(12)

sözlerinin peşinden gidiyordu. İnançsızlığın erdemlerini sıralaması ile ünlenmişti. İnsanlığın başına gelenlerin nedenlerinin başında, dinlere bağlılık olduğunu tüm uyduya yansıttı. Bir dediği iki edilmiyordu. Kendisine köle bir toplumu yönetir oldu. Çılgınlık bundan sonra başladı. Mutant ve insansılardan uzak yerlerinde vahşilikleri kendilerine yansıdı. Ölüm sonrası sorumlulukları düşünmediklerinden suç işleme doğal hale geldi. Anneler, bebek etini sevdiklerinden doğum yapıyorlardı. Yetişkin kız çocukları, birbirlerini kıskançlıkları ile öldürüyor ve en güzel yemekleri o zaman yapıyorlardı. Erkekler azalmış ve müzelerde tutulan ender hayvan türlerine dönmüşlerdi. Çiftleşmek için kiralanmaları gerekiyordu. Aynı anda iki kadın tarafından alınmak istenen bir erkek, istemediği kadını öldürmek zorundaydı. Tek et kaynağı insan eti olmuştu. Tüm hayvan nesli tüketilmişti.Yedikleri kendi kardeşlerinin etiydi. Zevk için ölenler vardı. Omni’nin bu yaşamı, kendince mutlulukla geçmekteydi. Yaşlanmış olan annesini, ‘Artık yaşaması gerekmiyor’ diyerek avcılara( insan avlayan makineler- izlemek zevk verdiğinden) teslim etmişti. Omni’nin ölümü tadışı bu uyduda olmamıştı. Uydunun yeri mutantlar tarafından öğrenildiğinde, toplumuna savaşmamalarını ve ölmelerini emretti. Ölmeye cesareti olmayanlar( bunlar içinde Omni de vardı) mutantların eline geçmişti. Ortadan ikiye bölünerek ve kanları içilerek öldürüldüler. Sonrasında kopan kıyameti göremeden ölmüşlerdi.

Çok mu abartılı geldi? Ya da olması imkansız? Göremediklerine yok diyenlerden olmamak gerek. Ölüm anı geldiğinde yürekli olmalı ve o anı ertelememeli. Savaştan kaçan bir asker, artık asker değildir. Bir unutulmuş olarak ve anılmamak üzere amacına ulaşmadan ölür. Ölümleri kolay olur. Ama ölüm anını beklemeleri, onlara büyük azap verecektir.

(13)

E: MAYIN MADENİ

‘Görünmezlik, bir bilim dalı haline gelecek.’

Kahin Morgenyus (2085-2197)

Maden hakkında: Atom merkezde titreşimli.(Saniyede 1000 kez-Çapının beş katı bir alanda titreşimde-belirsizlik ilkesi) Elektron dönüşleri paralel. Titreşimler normalin iki katı. Görünmezlik nedeni, titreşimin yüksek devinimi.

İçinden geçilebilmesi: Normal bir atomun yanında hem var hem yok. Işın hızına yakın bir hızda titreşim nedeniyle normal elementlerin içinde hem var hem yok.( Ama bu evrende ışık hızı kuralları geçersizdir.)

Patlatılması: İnsan kalp atışının bir ritmi vardır. Kendine özgü bir ses frekansı bulunmaktadır. Aynı madenden yapılma bir algılayıcı düzenek sayesinde yer çekiminden bağımsız duran bu maden, bu sese duyarlı hale gelir. Sesi içinde hissettiğinde ise atom parçaları ile elektronlar yüksek hızda çarpışırlar. Çarpma sırasında yüksek bir dalgalanmaya neden olur. Sessiz olması gereken patlama, insan bedeninin parçalanması nedeni ile...

Atom numarası: Eksi-artı bölgesindeki yüzonbeş. Saf olarak bulunamayan. Bileşkesi olan elemente muhtaç.

F: KULLANILAN SİLAH

Suni foton parçacıklarından oluşan bir ışınım gönderir.

Silahın adı, KİLZİRON’dur. Işınım yoğunluğu nedeniyle:

1, Şok dalgası ile bayıltır.

2, Orta düzeyde çarptığı alanı yakarak yaralayabilir.

(14)

G: ZAMAN DİLİMLERİ

Uzay günü: Zamanı ölçmek üzere SABİT olarak kullanılabilecek bir sistem kurulamamıştı.

Atomlar bozunmaya uğruyordu. Üzerlerindeki çekim gücü ile titreşimleri artan atomlar zamanı ölçmede ileri-geri değerler veriyordu. Bu nedenle küçüklük yerine büyüklük esas alınmıştı. Keşfedilen bir yıldızın yörüngesindeki gezegenlerin sabit hızla yaptıkları dönüşler esas alınarak bir uzay takvimi oluşturuldu. Buna göre;

Saniye: Sağlıklı bir insanın aldığı bir nefeslik anı düşünerek hesaplandı.

Dakika: Saniye anını sabitlenen yıldız yörüngesindeki dönüş hızına oranı ile hesaplanan

bir değerdi.( Yaklaşık 360 saniye etmekteydi.)

Saat: 129600 dakikaydı.

Gün: İki türü vardı. Yerel gün ve uzay günü. Yerel günü hesaplamak kolaydı. O gezegene

ait gün ışığının devinimi esas alınıyordu. Uzay günü ise farklıydı. Her 4 saatlik dilim bir günü oluşturuyordu.

Yıl: Yerel yıl, gezegenin yörüngesini tamamlama süresiydi. Uzay yılı ise sabit olarak kabul

edilen yıldızın( ki adına sonradan SABYILIZ denildi.) kendi etrafındaki bir dönüşüne denk tutulmuştu. Bu dönüş 160 gündü.

H: UZAKLIK ÖLÇÜSÜ

Tek ölçü(ilk zamanlarda); MİGON denilen arabirimdi. Yüksek mesafeler, ÜSLÜMİGON olarak söylenmekteydi. Kısa mesafe ise insan gözünün doğal şartlarda görebileceği alan için kullanılmaktaydı. Uzaydaki mesafeler üslümigon ile ölçülürken, kısa mesafeler( gezegen yüzeyi için kullanılan) günlük hayatta sıklıkla kullanılmak üzere migon deyişi ile ölçülmekteydi. Migon aynı zamanda bir tahmin aracıydı. Teknik donanımı olan bir asker içinse tahmin değil, kesinlik söz konusuydu.

Migon, yalın bir ifadeyi temsil etmekteydi. Bu nedenle hiçbir asker bu tabiri kullanmazdı. Mesafe 0,9 migon ya da 1,1 migon olabilirdi. Ama 1 migon olamazdı. Bir migon, insan adımıyla 1000 adıma eşti diyebiliriz. Bu ölçüm sisteminin yaratıcısı olan kaşif, kendi adını vermek yerine rakibi olan kaşiflerden Eni Migon’un adını vermişti. Utancından intihar etmek zorunda kalan Eni’yi her nedense kimse unutamadı.

Midin, 0,001 migon altındaki ölçüler için sonradan devreye girdi. 0,001 migon, 100 midin’e eşti. Midin ölçüsünü kullanmanın uğursuzluk getireceği inancı vardı. Şansını kaybedenlerin, kısa mesafelerle yarış kaybedenler olduğu görüşü hakimdi.

(15)

I: KIYAMETİN HIZI

Atomun hızlı bozunumu nedeniyle, ikinci dağılım için yaratılan paralel evrenlerde var edilen insanlar tek çiftten çoğalmamışlardı. Birbirlerine yakın yıldızlar arasında, uygun gezegenlere tohumları özel bir araçla meleklerce bırakılmıştı. Binlerce çiftten türeme hızı yüksek olunca kısa sürede medeniyet kurulmuştu. Tabi bu hızda, yaratıcının ilhamı öncü olmuştu. Keşifler bir anda ve bilmeden yapılır olmuştu. İlk tohumlar yaşlanıp ölümü tadacak zamana eriştiklerinde torunlarının ileri bir medeniyet kurduklarını görebilmişlerdi. Gelen elçiler, tohumların kendileriydi. Söylenceye göre; bu tohumlar, aslen cennetten gelen bağışlayıcı insanların( Cehennemde kapalı kalan insanların bağışlanması ve bir şans verilmesi için yakarış edenlerin) ta kendileriydi. Yaratılış gereği, var edildikleri ikinci dağılım evrenlerinde cennetteki karakterlerini korumuşlar ve temiz bir nesil oluşturmaya çalışmışlardı. Ancak yaratıcının bir anlaşması vardı. Kimse sınanmadan kurtulamayacaktı. Tohumlardan doğanların hiç biri tohumlardan önce ölemedi. Tohumların tamamı öldüğünde elçi dönemi de kendiliğinden bitmiş oldu. Öyle ki doğan ilk nesil kısa sürede geçmişi unutup yazılan elçi kitaplarını imha etmeye kalkmışlardı. Omni’nin zamanına kadar inananların sayısı bir tarladaki tek filiz kadar azalmıştı. İnananlar, kendilerini gizleme ihtiyacı hissetmişlerdi. Baba, oğlundan ya da kız, annesinden saklamaktaydı, yaratıcıya karşı duyduğu merakı ve inanma isteğini. Sınanma zamanı başlamıştı. Omni’nin kıyameti iki ölümle süslenecekti. İkinci dağılım, iki ölüm demekti. Bunu kimse bilemezdi. Ölüm sonrasına inanmayanlar içinde çok azı cenneti hak edecek ve üçüncü dağılıma gitmekten kurtulacaktı. Komik olan, girdikleri cennetleri, daha önce yalnızlık ateşi ile kavruldukları cehennemleri olacaktı. Yaratıcı, yakarışları duyandır. Cennette olmanız size mutluluk verir. Ama kaybedenlere yeni bir kader istemek, cennette olanların isteyebilecekleri (öyle güzel bir yerdir ki bunu düşünemezsiniz) imkansızlardan biriydi. İmkansızı isteyenler, affedilen cehennem toplumuna tohum olacaklarını bilemezlerdi.

(16)

İçerik

Sessizlik...

Bölüm 0

Omni

Selam... Siz geldiğinizde düşünüyordum. Eskilerin yaptığı gibi. Bulunduğum oda, uzun bir yolculuk için hazırlanmıştı. Nerede olduğumu anlamak için gözlerimi açtım. Karşı düzlükte sanal program, göz kapaklarımdan aldığı susma komutunu, açılan gözlerimin etkisi ile bilgi verme komutuyla değiştirdi. Odamda, tamamen oval nesne ve çizgiler vardı. Beni incitmek istemiyorlardı. Oval pencerenin görüntü komutunu alması için gözlerimi görmesi yetti. Ayna özelliğini kaybedip geminin dışını gösterdi. Pencereye doğru baktım. Karanlık tarlasında hasat bekleyen ateş böcekleri gibi, karşımda yıldızlar belirdi. İçine alan ana kapsülün hızını hesaplamak için pencereye on saniye süreyle baktım. Ateş böceklerinin saniyede 3,7 üslümigon ilerlediğini, gözlerim, keskin bakışlarıyla ölçtü. Bu hız, ana kapsülün yavaşladığı anlamına gelmekteydi. Bilgi aktarımından sorumlu sanal program, yerçekimi etkisi, yüzey şekilleri, sıcaklık, optik alanın konumu gibi başlıklar altında beynime görüntüsel bilgiler yollamaktaydı. O anda aklım başka bir yerde olsa da beyin vadisine yerleştirme devam ederdi. Bilgiler beyne gittiği halde, benliğimi düşünüyordum. Her zaman yaptığım bu değil miydi! Niçin yaşamam gerektiği, nereden geldiğim konuları, içimin derinliklerinde beni daha aşağıya dalmaya iterdi.

Tarihe merakımın beni olgunlaştıracağını düşünürdüm. Eskiye dönüp insanlığın süzgeçten geçirdiklerini anlamaya çalışırdım. Geçmiş, ayaklarımın altında canlanırdı. Medeniyetin tohumları kısa aralıklarla atılmış, her seferinde anlamayan kafalarla karşılaşmıştı. Sonunda, hepsi efsane olmaya mahkum olmuşlardı. Elde ettikleri bilgi ve gelişmişlik, onları geriye götürmüştü. Her tohum, içinde bulunduğu toprağın, medeniyetin filizlenmesine engel olması nedeniyle, ne köke ne de gövdeye ulaşmıştı. Anlam veremezdim. Neden biz insanlık, her seferinde çökmek zorunda kalırız? Dizlerimiz bu yükü kaldıramıyor diyemedim. Gözün göremediklerine kör olamadım. Kim bilir içinde bulunduğum zamana ulaşmak için kaç kere geldim ve gitmek zorunda kaldım. Her geliş umut doluydu benim ve yaratanım için. Her gidiş ise yeni bir gelişin gerektiğini söylerdi, beni ben yapana. Var olmak, ne kadar zormuş. Dizler, bu yükü alacak kadar güçlüydü. Ama dengeyi sağlamak, iyilik ve kötülük terazisi taşıyan bedende zorlamıştı beni. Uzun yıllar diyebilecek ahmakların hayatları kadar süren bir zaman önce,

(17)

bizi, o yüce yaratıcı, ismini yasaklayarak yeniden tarlaya dikmişti. Bir tohum olarak tarlayı görmek yasaklanmıştı. Anlayamadın mı? Ben de ilk duyduğumda bu saçmalıklara inanmamıştım. Elçi kitaplarından okuduğumda anlayamamış ve ret etmiştim. Ama ne olmuştu? Olan olmuştu. Aklım artık başımdaydı. Daha önce nerelerdeydi. İnanın, ben de bilmiyordum. Peki ne olmuştu? İnsanlığın ilk yaratılış ve derecelendirme sahası olan yönsüz evrende, unutturulan ve olayların nedenlerle yağmur altında pişirildiği alanda kalmışız. Masal gibi. Fırında olduğumuzu, fırından çıkarıldığımızda anlayabilmişiz. Gerçek denilen ateşe olması gerekenden fazla yaklaşanlar olmuş. Kararmışlar. Uzak kalanlar olmuş. Karanlığın gölgesinde kalmışlar. Terazinin dengesini sağlayanlar fırından çıkmış. Kıvamı bulan bu dengeler amaca ulaşmış.

Neredeyim?... Çok derinlere dalmıştım. Kendi sözlerimi anlamakta güçlük çektim. Neredeydim, yönsüz evren denilen yerde, üzerinde bildiklerini sandıkları yalanlarla binleri bezdiren akıllılar diyarında.

Elçi kitaplarından okumuştum. İlk yaratılıştan bahsedilen bölüm aklıma gelmişti: ‘Kirli suyun temiz su bırakmadığı bu yerde, yaratıcı kudretin verdiği süreye kadar yaşamışlar. Savaşmak için, barışıp yeni savaşlar yapmak için, toplumları yok edecek toplumlar var etmek için, acı çektirmek ve çekmek için. Kendi isteğinle ya da başkasının zoruyla, mutlak acının ve zorluğun bulunduğu şu yerde, önce ateş ve toprak, sonra su ve havayı ele geçirmişler. Başarılarını, diğerlerinin başarıları üzerine koyarak yükselmeye çalışmışlar. Kendilerine müjdelenen altın çağı, fark edemeden bitirmişler. Son dedikleri başlangıç noktasına ulaşmışlar: Yönsüz evrenin sonu. Yaratılan milyarların çok azı insan kalabilmiş. Gerisi hayvandan da aşağıya inmiş. Bir gün, iyilik ve kötülük yapmaktan uzak melekler, insan olmanın yükünü alsalardı, kendilerine de hayvan diyebilirlerdi. Yönsüzlük son bulmuş, bin yıllarca bekledikleri, uzun sandıkları süre sonunda. Cennet ve cehennem dedikleri yeri bulmak umuduyla yaratıcının huzurunda bulunmuşlar. İnsanlığın çoğu, kudretin yanında eğilmiş ve büzülmüş. Karanlık köşelere kaçmaya kalkmışlar. Çok azı yaratıcıyı görmek için gönül gözlerini doğrultabilmiş. Sınırın, perdenin ötesine kabul edilmişler. Gerisi tilki sürüsü olmuş. Cehennemde konaklamışlar, benliklerini buldukları ana kadar. Cehennem, cennete dönüşme yetkisi almış. Boşalması şartı varmış. Yakıcı mekandan çıkmak için yaratıcının sunduğu kapı, sadece bir gözbebeğinin geçebileceği düzeydeymiş. Böyleyken ikinci sınava girmek üzere hepsi bu kapıdan geçmiş.Bunun karşılığı, bir gözü rahmet kapısına dokunan ve üstün tutulan cehennem halkı, yeni bir aleme gönderilmiş.’ (Elçiler Tarihi-Bölüm 4C)

Bu halktan biri de benim. Adımın Omni olması dışında, söyleyeceklerim bunlar. Kim bilir zamanında neler yaptım. Şimdideyim. Elimden hızla uçup giden şimdide. Kendimi yeni alemde, gezegen keşif subayı olarak buldum. İkinci deneyimde şansımızı Andri'de deneyecektik. Birincisi, yıllar önce Kolbo gezegeninde olmuştu. Başarılı bir çalışma sonucu, gezegeni şehir halklarına sunmuştuk. Yeni keşfedilen gezegenlerde uyum süreci sonunda optimal yerleşimi ve planları hazırlamak için seçilmiştik. Bizleri küçük yaşlarda seçmiş ve yetiştirmişlerdi. Bir gezegen önce keşfedilir, optik alan denilen yaşama uyumlaştırma alanı oluşturulur ve sonra soğumaya bırakılırdı. Tabiatın milyarlarca uzay yılında oluşturabildiği bir hayat, bize verilen bilgi ve teknoloji ile yüz elli uzay yılında oluşuyordu. Andri gezegeninin 149. uzay yılındaydık. 150'ye 27 uzay günü vardı. 150.

(18)

uzay yılında görevimiz başlayacaktı.

Benimle birlikte ana kapsülde sekiz görevli vardı. Hepimiz, keşif amacıyla dalış yapacağımız gezegen Andri'yi bekliyorduk. Aynı, onun bizi beklediği gibi. Bu görev için oldukça genç sayılırdım. Yaşımdakiler, eğitim sürecinde bocalarken, hayata erken atılan ben, buradaydım. Dalışı beklemekteydik. Diğer görevliler, benden çok uzay günü görmelerine rağmen, hayatımın bana verdiği şansla ikinci kademeye yerleşmeme engel olamadılar. Birinci kademede, Beni adında bir keşif-irtibat subayı vardı. Tecrübeli ve başarılı bir subaydı. Görevim, teknik veri ve olasılıkları hesaplayarak ona vermekti. Ekip içinde yüz yüze tanıştığım tek kişiydi. İlk keşfimde arka gözlemci pozisyonunda ekibinde bulunmuştum. Tanınmaya fırsat vermeyen bir tipti. Ağlayarak gülenlerdendi. Diğerlerini yalnız ismen bilmekteydim: Omek, Ker, Lembek, Zabi, Uli ve Sevi. Bunlar, alt kademede bizi kollayacak ve yaşamamızı sağlayacak savaşan askerlerdi. Geliştirilen en son savaş aletleri ile donatılmışlardı. Beni ile birlikte, yanımızda teknik ölçüm aletleri taşıyacaktık. Silah taşımamız kesinlikle mümkün değildi. Çünkü teknik aletlere yakın kullanım, silahların etki alanındaki sistemlere zarar verirdi. En yeni silahların da kusuru buydu. Ana kapsül, uzayın derinliğinde kendi halinde bir nokta olan Andri'ye doğru ilerliyordu. Son uyku tüneline hazırlandım. Bu tünel zamana yenik düştüğünde gözler tekrar açılacaktı. Uzun sürecek bir döneme giriyordum. Gözler açıldığında oval pencere, Andri'nin yeşertilmiş ormanlarını, berrak ve mavi sularını gösterecekti. Gözlerim kapanmak üzereydi. Açıldığı ana kadar bütün vücudum ve düşünce sistemim yenilecek ve güçlenecekti. Boşluk vadisinde uyku beni bekliyordu. Rüya dedikleri, yaratıcı tarafından alındığı andan bu yana, hiçbir insan, gözlerini kapattığında karanlıktan kurtulamıyordu. Cehennemden çıkmıştık ya. Gözlerim kapandı. Uyumaya başlamışım. Başım, benden habersiz yatağa düşmek üzere...

(19)

Bölüm 1

Yüzeye İniş

27 uzay günü boyunca kaldığım karanlıktan kurtulmak için gözlerimi açmam yeterliydi. Uyku halinden sıyrılmak üzereydim. Sanal program ensemdeydi. Göz kaslarının hareketi ile çalışmayı bekliyordu. Sanal programlar, önceden depolanan bilgileri, taze olması için gezegen yapılacak olan dalıştan hemen önce aktarırlardı. Göz bebeklerinden ve ensedeki beyne açılan kapıdan aktarım yapılırdı. Keşif görevinin yolculuk aşamasında, biz sekiz kişi, birbirinden kopuk ve geçişsiz kapsüllerde son hazırlıkları yapmak üzere uyandık. Açılan gözler, üzerimde bulunması gerekenler malzemeleri arıyordu. Kapsül içinde etrafımı süzdüm. Gezegen yüzeyinde ihtiyaç duyabileceğimiz her türde teknik hesap aletlerini almakla görevliydim. Bizler için özel olarak numaralandırılmış başlığı ve giysimi almak üzere, üstümdeki kabine elimi uzattım. Başlık elimdeydi. Bu başlık, gelişmiş bir sistem taşırdı. Tehlikelerden ve herhangi bir korsan saldırı halinde tüm yüzümüzü atışlardan koruyan bir sisteme sahipti. Siyah rengi ile karanlıkta parlamazdı. Giysime gelince, hafif olması için inceltilmiş bir madenden üretilmişti.. Korsan atışlarının etkili olabildiği tek alan olan omuzları korumaktan acizdi. Bunun için bir omuzluk takmak gerekirdi. Üçünü üzerimde hissettiğimde görevin başlayacağı, sanki kulağıma fısıldanıyordu. Hazırdım. Kapsülün alt bölümünde, uzanılan ve gezegen dalışında beni, ısı ve ateşten koruyacak mini kapsüle girdim. Üzerime kapanan bölümün 'çıt' sesi ile ana kapsülden ayrıldım. Ancak bedenimizi taşıyacak güçte donatılmış kapsüllerimize yerleştik. Elimden gelen; başarı dilemekti. Yaratıcı kudrete dua edemezdik. Ondan yardım isteyemezdik. Adını anmak bile uzak kılınmıştı. Bu alemde yalnız bırakılan ateşböcekleriydik. Kendi çabamıza bırakmıştı. Yeniden doğuşa izin vermesinin mantığı bu olsa gerek. Defalarca gelmeniz mümkün. Arınanlar ise soğutulan cehenneme, uzunca süre kaldıkları ve acıyı tattıkları yere alınırdı. Ya da öylesine inanmıştım.

Kalp atışlarımın hızlandığını hissettim. Göreve hazırdım. Geriye sayım başlamıştı. Ana kapsül konuşuyordu: Bir, iki, üç, dört, beş, dört, üç, iki, bir... Gürültülü bir dalış başladı. Daha önceki keşif dalışından daha çok sarsıntı vardı. Kapsüllerimiz kenetlenmiş vaziyette ısı ve ateş gölgelerinden geçti. Atmosfere girmiştik. Birden sarsıldım. Galiba yanlış açıyla girdik. Bu kadar sürmemeliydi. Sarsıntı devam etti. Bitmesini istedim. Kendi kendime konuşmayı bırakıp sustum. Konuşmak yerine düşünmeyi istedim. Bu sarsıntı daha ne kadar sürerdi ki?... Oh... Bitti. Süzülmeye başladık. Kenetlenmeden sonra ayrılma vakti geliyordu. Sekiz mini kapsül içinde serbest düşüşe geçecektik. Her aşama beni rahatlatıyordu. Stresimin azalması iyi gelmişti. Ayrıldık. Düşüşte çok hızlıydık. Meteor yağmuru gibiydi. Andri gezegeninin atmosfer tabakası oldukça geniş tutulmuş olmalıydı. Henüz mini kapsülden ayrılma komutu gelmemişti. 'Hadi artık' dedim. Ayrılmayı ve düşüşü kendi gözlerimle görmek istiyordum.

(20)

Terlemeye başlamıştım. İçerisi ısınmıştı. Tamamdı. Ayrılma sinyali veren kırmızı ışık yanmaya başladı. Yapmam gereken, sarı kolu çekmekti. Başımda oluşan basınçla bir an için kör oldum sanki. Paraşütüm açılmadı. Açılmalıydı. 'Açıl' diyerek haykırdım defalarca. Ölmemek için paraşüte yalvarıyordum. Nihayet açıldı. Açılışı, düşüş hızımı kesmemişti. En azından bedenimi kontrol edebilecek bir hızdaydım. Diğerlerini gözlerimle taradım. Başımı, yukarıya bakışından bulunduğum seviyeye indirdiğimde, diğerlerini gördüm. Hepsi tüysüz kelebek misali yere yaklaşıyordu. Hızımızı normalin altına almamız gerekiyordu. Hiçbirimiz bunu yapamadık. Paraşüt, merkezi programa bağlı olarak çalışırdı. Ana kapsüldeki sanal programın insafına kalmıştık. Gözlerim bu heyecanla aşağıya bakmayı unutmuştu. Baktım. Gördüklerim, sanal programın sundukları ile örtüşüyordu. Yeşillikler sıkıcı geldi. Yine göklere bakmaya başladım. Günlerce uzay siyahına alışmış gözlerim, gök mavisinden kendini alamadı. Süzülme hızı kesilmişti. Tekrar yere baktım. Yaklaşık 4,5 migon mesafe vardı.

Yere ayak basmak üzereydim. Ağaçsız, düz bir alana indim. Yeri hissettiğim an buydu işte. Şimdi daha rahattım. Yere basmanın vermiş olduğu tarif dışı mutlulukla çevrelenmiştim. Toprak yanı başımdaydı. Yaratıldığım maddeye kavuştum. Uzay boşluğu değildi. Evet, çok rahattım ve huzur doluydum. Görevi ve tehlikeleri unutturan rahatlığımla bir süre avunacaktım. Avuntumdan sıkıldığım an diğerleri aklıma geldi. Acaba nereye düştüler?

Bulunduğum ortamda çevremi yokladım. Rahmet gözümün, normal şartlarda göremediklerimi bana göstermesi için, başlık, sağ göz üzerindeki boşluğu dolduracak şekilde yerini almalıydı. Görüntü penceresinin ardından yapacağım bakışlara ihtiyacım vardı. Hemen elimle başlıkta bulunan komut tuşuna bastım. Şimdi tamamdı. Sol gözümü kapatarak sağ gözle ortamı derinlemesine yokladım. Beni bekleyen tehlikelerden kendimi uzakta hissetmiştim. Çevre, temizdi. Yeşil renk tonu içine karışmış orman çiçeklerini gördüm. Yanımda bulunan teknik aletleri kontrol ettikten sonra diğerlerini bulmak için bulunduğum yerden ayrıldım. Gözlerin alabildiği alanda, kısa denilebilecek boyda cılız ağaçlar ve bitki örtüsü vardı. Uçan kuşlar nedense ötmüyorlardı. Tek yıldızlı bir sistemde olmamız nedeniyle gün ışığını iyi kullanmalıydık. Zira teknik veri bankam, bir saat içinde karanlığın geleceğini söylüyordu. Botlarım, bastığım topraktan bulunduğum yeri koordinatlarıyla Beni'ye bildirirdi. Diğerleri gibi... Beni'den birazdan komut gelir diye bekledim. Uzay karanlığında dinlenen gözlerimle çevreyi alabildiğine ve dikkatle süzdüm. İnanılmaz bir olaydı. En ufak bir gürültü yoktu. Kuşlar ötmüyordu. Sanki rüzgar buraya hiç uğramamış. Isının normal şartların üzerinde olması nedeniyle vücudum terini boşaltıyordu. Bunalmaya başlamıştım. Serinleme sistemimi çalıştıramazdım. Çünkü komutan Beni'den komutun gelmesi gerekiyordu. Komutun gelişi gecikmişti. Ama neden? Adımlarımı hızlandırdım. Çevreme o kadar dikkatli bakmadığımın farkındaydım. Nerede kaldı şu komut? Bir süre bir numaradan komut gelmezse komuta, iki numara olan bana geçiyordu. Ancak bunun için erkendi. Biraz daha beklemem gerekirdi. Çok hızlı yürüyordum. Durmalıydım. Dizlerimin üzerine çöktüm. Suya ihtiyacım vardı. Onun bana ihtiyacı yok ki, elimin uzanmasını bekliyordu. Yudumlar mideme ulaştıkça ferahladım. İçtiğim su, vücut ısımı ayarlıyordu. Ne çok soğuk ne de iç bulandırıcıydı. Tam kıvamında. 'Oh' dedim. Her şey yolunda görünüyordu. Üzerimdeki yaprakların hışırtısı kulağıma geldi. Rüzgarın yolu üzerindeydim. Birazdan ulaşırdı. Yeşilin tonları içinde göz banyosu

(21)

yaparken komut geldi.

Beni: Beyler... Mesajı alın. Koordinatlar: 32,28,13. Süre: 2,5 dakika. Ortalama mesafe: 2,8 migon. Tamam.

Ama bu saçmalıktı. 2,8 migon mesafeyi 2,5 dakikada almak çok zordu. Demek ki çok hızlı koşmalıydım. Koşmaya başlamıştım bile. Sağ ayağım, sol ayağımı yakalarken birden sol ayağım da sağ ayağımı yakalıyordu. Koşmakta zorlanmıştım. Yüzey, ilerledikçe çalılıklarla dolmaya başladı. Ağaçları geride bırakarak geniş görüş ve analiz alanına girdim. Hızım, olması gerekenden azdı. Buna rağmen Beni'yi gördüm. Ama uzaktaydı. Onun da beni gördüğünden emindim. Ona ulaşmam için hızımı artırırken diğerlerini de gördüm. Onlar benden daha hızlıydı. Nede olsa askeri kişilikleri gereği en üst düzeyde vücut yapısına sahiptiler.Ya beden ya beyin! Benim gibi beyinlerine yatırım yapsaydılar hantal olurlardı. Bunu düşünürken kendimi Beni'nin yanında buldum birden. Beni, gülümseyerek yanına gelenleri karşılıyordu. Benden önce; Ker, Zabi, Uli, Omek gelmişti. Aralarında şakalaşmaları tuhaftı. Çok rahat görünüyorlardı. Çevre ilgilerini çekmemişti. Deneyimli olmalarından mıydı, merak etmiştim. Beni, Uli'ye gelmeyenleri görüp görmediğinin sordu. Uli, sadece başını olumsuz cevap verecek şekilde yana salladı. Cevabının ardından şakalaşmasına geri döndü.

Beni: (Bana doğru bakarak) Bulunduğumuz yer açık. Uzaktan görülebilecek konumda. Neden gelmediler? Hemen teknik tarama süzgecini çalıştır.

Omni: (Elime aldığım aleti çalıştırıp cevabı hemen verdim) Süzgeç içinde biri bize doğru hareket halinde . Ancak hızı oldukça düşük. Önünde bir yükselti olmalı. Buraya yakınlığı... 1,3 migon mesafe.

Beni: Diğeri?

Omni: Hareketsiz bir şekilde 4,3 migon mesafede bulunuyor. Yaşıyor. Kalp atış hızı normalin altında. Bayılmış olabilir.

Beni: Acaba hangisi? Lembek'in şifresini girerek sanal bağlantı kuralım. Sonucu o zaman anlarız.

Omni: (Şifreyi girdim) Karşılık vermiyor. Haberleşme sistemi kapalı.

Beni:( Sakin havasını kaybedip kızgınlığa büründü) Aptal herif. Niçin kapattın şunu. Bu iki ahmak askeri almak için derhal ayrılıyoruz.

Gözlemler sonucu, çevrede bir günlük mesafede bizden başka canlı yoktu. Sadece bitki örtüsü ve kuşlar.

(22)

Bölüm 2

İniş Sonrası

Bize verdiği emir gereği hemen toparlandık. Önce 1,3 migon mesafedeki Lembek'İn yanına gitmeye karar verdik. Koordinatları belliydi. Bulmamız zor olmayacaktı. Yola çıkar çıkmaz, yine düşünceler diyarına daldım. Beynim sanki otomatik hareket ediyordu. Ayaklarım ve ellerim de. Kayıp iki arkadaşımı düşünmek yerine benliğime dalış yapmıştım. Rahmet gözüm, bana güvenli bir ortamda olunduğumu hissettirmiş olacak ki sakindim. Serinleme sistemini çalıştırdığımdan bu yana artık terlemiyordum. Geçtiğimiz düzlüğün ardından ormanlık bölgeye girdik. Önümde ilerleyen ekip arkadaşlarımın arkasında bir kuyruk gibi zigzag çizerek yürümekteydim. Hepimiz sakindik. Beni dışında. Çok sinirli bir görüntüye bürünmüştü.

Düşünmeye yöneldim. Elçi kitaplarında okuduklarım aklıma geldi. Eski alemde millet dedikleri kavramı anlamaya çalıştım. Ayrı renklerde, ayrı dillerde yaşarlarmış. Savaş bir adetmiş onlar için. Oysa şu anda bulunduğum alemde, tek dil ve tek millet var. Hepimiz sadece insanız. Ayıran yok. Sosyal yaşam canlı. Şehir halkından olanlar, hayatlarını en mutlu şekilde sorunsuz yaşamaktalar. Savaşa gerek yok ki. Çünkü sorun yok. Tartışmak için boş vakit bile bulamazlar. Herkes çabasının karşılığını alır. Uzay gününün sadece bir saati, geriye kalan üç saat için yaşamı sürdürecek geliri sağlamaya yeter. Tek dil var. Ama düşünce vadisinde bazı noktalara takıldım. Aynı dili konuşan bizler bile anlaşamıyorduk kimi konularda. Ya ayrı dillerde olsaydık? Aynı millet içinde olduğumuz halde bizi birbirimize bağlayan bir unsur yok. Kimse insan olmaktan gurur duymuyor sanki.Çevremdeki çoğu insan, geçmişten habersiz, geleceğe meraksız günübirlik yaşıyordu. Küçüklüğümün geçtiği şehirde, sorunsuz ve kendini yormadan yaşayan insanlar, ilgisiz kalıyor ilgilenmeleri gerekene. Gerçeği arayan yok gibi. Elçiler gelmiş, bize 'Yolu görmek ister misiniz?' demişler. Bizlerden kimse 'Evet' diyememişti. Elçinin anlattığı 'ikinci alem' gerçeğine masal demişlerdi. Gülmüşlerdi. Ciddiye almamışlardı. Öyle ki gezegenler arası haber kanallarında alaya almışlardı çoğu elçiyi. Elçiye bağlanan az sayıdaki insana da 'deli' demişlerdi. Bizim çağımız bu ya, ölüm cezası yok. Kim ne yaparsa yapsın öldürülmezdi, öldüren bile. Suçun en ağır diyeti; unutulma cezasıydı. Deli dedikleri bu kişileri böyle bir cezaya çarptırmak istemişlerdi. Tarafsızlar meclisi karşı çıkmıştı. Elçilerin son bulduğu bugünlerde toplum içinde kimse öğüt vermez oldu. Geçmişten ve gelecekten bahsedilmez oldu. Herkes kendi halindeydi. Geldikleri ve gidecekleri yeri unutmuş görünüyorlardı.

Yanında bulunduğum bir numara, sinirli ve oldukça heyecanlıydı. Askeri kişiliğe sahip diğerleri, öldürmek ve ölmek için hazır görünüyorlardı. Kimisi çevreyi gözlüyor, kimisi silahları kontrol ediyordu. Beni, en önde, hızla ilerlemekteydi. Lembek'in bulunduğu bölgeye ulaşacaktık. Çok ilginçti. En ufak bir gürültü yoktu. Ölüm sessizliği dedikleri durumun içindeydik. Duyulan tek ses, ayakların altında ezilen dal ve kuru

(23)

yaprakların hışırtısıydı. Silahlar uykuda kalacağa benziyordu. Tetikte bulunmayı gerektirecek bir tehlike yoktu. Geride kalmıştım. Biraz hızlandım. Beni önden bağırmaya başladı. Acaba neden? Koştum ve ön tarafa ulaştım. Görüntü komikti. Gerçekten aptaldı şu Lembek. Paraşüt kullanmayı beceremeyen bir askerdi. Karada bir aslandı. Ama aslanlar uçamazdı! Beni, durmaksızın haykırıyordu,

Beni: Salak herif... Neden haberleşme kanalın kapalı? Kapana sıkışmışsın. Nasıl düştün o çukura?

Lembek: Panik yapmaya gerek yok. Gülmeye gerek yok. (Sinirli bir ifadeyle) Gülmeyin dedim. (Sert bir tavırla bir kez daha) Gülmeyin dedim ya.

Bulunduğu ortamda gülmemek elde değildi. Çünkü paraşütle iniş yaptığı yer, eski bir krater çukuruydu. Çıkması, dış yardım olmaksızın imkansızdı. Paraşütle inerken acaba aklı neredeydi? Beni, Ker ile Uli'yi, Lembek'i bulunduğumuz yere çekmek için görevlendirdi. İkisi Lembek'le uğraşırken Beni, bizleri bir kenara çekti. Günübirlik koordine talimatların ilkini vermeye başladı.

Beni: (Bana doğru bakarak) Omni... Senin, bulunduğumuz bölgenin coğrafik konumu ve optik alana uzaklığımız bilgisini, ulaşma yolları ile ilgili teknik verileri sağlamanı istiyorum.

Omni: (Cevabım hemen geldi) Atmosfere yanlış açıyla girdiğimizin sen de farkındasın. Optik alana çok uzaktayız. Bu istediklerin çerçevesinde, optik alana ulaşmamızın günler... belki aylar alacağını söyleyebilirim.

Beni: Bunu biliyorum. Merkezin bize niye hava ulaşım aracı sağlamadığını anlayamıyorum. Bu işimizi kolaylaştırırdı.

Zabi:(Elindeki silahı göstererek) Merkez elinden gelse bu silahları bile vermekten çekinirdi. Sizden bekledikleri, emirlerin yerine getirilmesi. Nasıl sorusu onları pek ilgilendirmez. Siz de biliyorsunuz. Biz, onların gözünde gönüllü birer aptalız. Şehir halkının sefası için cefa çeken aptallar.

Beni: Omek... Senden bölgenin ormanlık olması nedeniyle iyi bir savunma sistemi kurmanı istiyorum. Zabi... Sen bizi geriden takip edeceksin. İkaz ediyorum. Haberleşme kanalınız mutlaka açık olacak.

Omek: Acele etmeliyiz. Sevi bizi bekliyor. Tehlikede olabilir.

Beni: Haklısın. (Kraterin kenarında Lembek'le uğraşanlara seslenerek) Çabuk olun. Hareket ediyoruz.

Hemen yola çıkmamızı sağlayan Omek, benden daha düşünceli görünüyordu. Sevi'nin bulunduğu yere doğru ilerlerken ve adımlar kendiliğinden atılırken ona sorular sormaya başladım. Ormanlık içine girmiştik.

Omni: Çevre çok sakin, değil mi?

Omek: Sefere ilk çıktığım yıllardaki gibi. İnsan, zaman geçtikçe en ufak gürültüden ürperir hale gelir. Koskoca gezegende yalnızlık duygusu yaşıyorsun.

(24)

Omek: Neden korkayım? Şehir içi kaza ve felaketlerden uzak kaldığım için kendimi şanslı sayarım. Şuraya baksana. Her taraf temiz. Doğa ile iç içeyiz. Korsan saldırısını unutturan biz huzur ortamı. Sen böyle bir yerde olmak istemez misin?

Omni: Ölüm dedim. Sen neler anlattın!

Omek: Korkmuyorum. Ben yaşamaktan korkuyorum. İyi ki ölüm var. Şehir halkı içinde, sağlıklı ortamlarda hastalık ve salgın tehlikesinden uzak yaşayanlar korksun. Onlardan öyleleri var ki 600’ü devirmiş ve bini hedefliyorlar. Düşünebiliyor musun! Ölüme ulaşmak için bu kadar beklenir mi? Bense belki burada, belki başka bir keşifte ruhuma kavuşacağım. Elçilerin dediği gibi: ‘Onlar korundular ve kavuştular.’

Omni: Elliye ulaşmak üzeresin. Bu tür işler için geç kalmadın mı? Senin gibileri birkaç keşiften sonra yerleşik hayata geçer.

Omek: Çok gençsin. Anlayamayacağın şeyler var. Bu gözlerin göremediği şeyler var. Her gün aynı şeyleri yapmaktansa bu gezegende bin kere ölürüm daha iyi.

Omni: Haklısın.

Beni'nin birden duraksayıp hız kestiğini fark ettim. Sevi'ye yaklaştığımızı hissettim. İnsan konuştuğunda zaman boyutundan sıyrılıyor. O kadar mesafeyi ne kadar da çabuk kat etmiştik! Beni, geriye dönerek ‘Gelmeyin’ dedi. ‘Neden?’ demek ister gibiydik. Ama diyemedik. Çünkü Beni'nin gözleri, bize her şeyi anlatıyordu. Beni'nin gerisinde kalan biz altı kişi, Sevi'yi görmek ile görmemek arasında bocalarken Beni, şaşkınlığımızı üzerimizden atmak için olacak; haykırdı: 'Kendinize gelin... Sevi'nin yerinde siz de olabilirdiniz. Bu görevi kimse silah zoruyla seçmedi. Çok dikkatli olmalınız gerekli. Delili karşımda duruyor. İçinizden benim gördüğüm manzarayı görmek isteyen var mı?’ ... İçimizden kimse konuşamadı. Bazımız yere, bazımız ağaç yaprakları arasından gökyüzüne baktı.Beni yanımıza yavaş adımlarla yaklaştı. Artık susma zamanıydı. Yine bizi arkasına alarak optik alanın yolunu tuttu. Hiç kimse... Evet, hiç kimse, ne Sevi'yi görmeye ne de başına ne geldiğini sormaya cesaret edemedi. Eskisi gibi şakalaşmalar ve gülüşmeler yoktu. Yerini asık suratlara ve pür dikkate bırakmıştı.

(25)

Bölüm 3

Gezegen

Yıldız batmak üzereydi. Beni'nin talimatı ile uygun bir yerde konaklamaya karar verdik. Ulaşılan yerde, yaptığım hesapla optik alana 95230 migon mesafedeydik. Normal tempo ile 20-25 Andri gününde ulaşabilirdik. Çok uzun bir süreydi. Elimizdeki gıda stoku yeterli sayılırdı. Ama bu uzun süreye sinirlerimiz dayanır mıydı, bilemiyordum. O akşam ilk yemeği alacaktık; bir adet vitamin tablet, iki adet protein tablet ve bir adet karışık tablet. Hava kararmadan ormanlık içinde bütün hazırlıkları tamamlamalıydık. Bunun için yedi kişi, hızla ve birlikte çalışarak bir savunma adası kurduk. Odak noktasında kurduğumuz kamufle kaya içinde kalacaktık. Kayanın içinde, yüzlerimizi seçebilecek düzeyde ışığa izin vardı. Hep birlikte kayaya girdik. Uykuya hazırdık. Nöbet tutmak isteyenimiz çıkmamıştı. Zaten gerek de yoktu. Kuş dışında hayvanın olmadığı, sadece bitki örtüsüne izin veren gezegende, uyum sürecinde tek sorun toprak çökmesi olabilirdi. Bu sorun bizden uzaktı. Korsan saldırısı olasılığı için düzenlenen savunma adası çok güvenliydi.Bir sinek bile giremezdi.

Hepimiz kaya içinde uykuyu bekledik. Uyku, gelmemişti. Sevi'yi kaybetmenin acısını hissediyorduk. İçimizden Lembek, kaya içindeki biz diğerlerinin ürperen bakışları arasında, kendini tutamayarak sordu:

Lembek: Beni... Nasıl olmuş?

Beni:(Anlamamış gibi yaparak) Ne? Lembek: Sevi diyorum.

Beni: Şu anda görevinizi düşünmelisiniz. Tekrar ediyorum: Çok dikkatli olun. Tüm olasılıkları hesaba katın.

Lembek: Bunları senden daha iyi biliyorum. Bana Sevi'ye ne olduğunu anlat. Beni: Anlatmasam daha iyi olur.

Lembek: Sabrımızı zorluyorsun. Bak... Şu suratlara bak. Eski neşeleri kaldı mı? Ürperti içinde konuşmanı bekliyorlar.

Beni: Peki. Size açıklayacağım. Ama bana bu konudan bir daha bahsetmeyeceksiniz. Arkadaşlar. Sevi, beceriksizliğinin kurbanı olmuş. Önce sert bir iniş yapmış olmalı. Bunun sonucu bayılmış. Ama... düştüğü yer bataklık olunca...

Ker: Canlı canlı, ölümü için tabuta girmek gibi.

Beni: Sevi'nin yanına ulaştığımda görünürde sadece sağ eli vardı. Yardım isteyen bir el. Ruhunun terk etmiş olduğu beden, çaresizlikten sağ elini kasıyordu. Bu görüntüyü görmenizi istemedim.

(26)

Lembek: Kötü bir son.

Beni: Evet. Konuyu burada kapattık. Optik alan bizi bekliyor. Sabaha görüşelim. Uykum var. Haydi, herkes uykuya.

Sabahın olmasını beklemek yerine uyumak. Gerçi uykuya ihtiyacımız yoktu. Ana kapsülde yeterince dinlenmiştik. Almam gereken uyku tableti elimde, 'beni yut' dercesine durmaktaydı. Gözlerim diğerlerini süzdü. Hepsi hemen dalmışlardı karanlık vadisine. Bense her zaman ki gibi düşünce vadisine kaçtım, uykuya teslim olmadan. Kendimden saklanıyordum. Ölümden, burada ve Sevi gibi ölmekten korkuyordum. Yaratıcı kudrete dua etmek istedim. Ama yapamazdım. İzin yoktu. Yakınlarımdan uzakta ve bakir bir gezegende aynı kaderi paylaştığım diğerleri ile beraberdim. Toprağa yakın olmanın bana verdiği huzuru kaybediyordum. İçimden gelen bir ses, başımızın belada olduğunu söylüyordu. O ses, haklı olabilir miydi? Kendimi kaybettim. Üzüldüm. Çevremdeki altı insanı umursamadım. Diğerleri rahat bir uyku çekerken...ben, bu kamufle kayanın içinde kendimi kafesteki bir kuş gibi hissetmekteydim. Yine de avutacak yanları vardı: Şehir halkından uzak, olabildiğine özgür ve heyecan dolu yaşamak gibi. İşte bu beni rahatlattı. Uyumalıydım. Yoksa zaman tünelinde yolculuk uzun gelecekti bu beyne. 'Beni yut.' diyen tabletin dudaklarıma yaklaşma anıydı. Ellerim, usulce tableti dişlerimin engeli ile karşılaşmadan damağıma yerleştirdi. Gerisi bana kalmıştı. Yutar yutmaz karanlığa gömülecektim. Rüya denilenden mahrum şekilde ölüm sessizliğinde kalacaktım. Yutma eşiğinde iken yutkundum. Sabahın ilk ışıkları ile tablet etkisini yitirecekti. Ve yeniden mücadele başlayacaktı.

Sabah olmuştu. Son uyanan bendim. Diğerleri hazırlıklarını tamamlamakta iken kendime gelmek için sabah tabletini aldım. Bu gezegende doğal ortamda yetişen hiçbir besin maddesini yiyemezdik. Yasaklanmıştı. Tabletler canımızı sıkardı. Tadı, berbattı. Tatlandırıcı içermezdi. Doğal olması gerekirmiş.

Beni:(Bana doğrulttuğu bakışları altından) Çabuk ol. İşimiz var. Merkezle bağlantı kurma zamanı geldi. Taşıdığın teknik donanımları uyumlaştır.

Bu emirler doğrultusunda bulunduğumuz kayadan çıktım. Ormanlık alan içinde yavaş adımlarla etrafı süzerek ilerledik. Sabah ışıkları yüzümü yıkamak istercesine başlığımın boşluklarından içeri girmek istiyordu. Yanaklarıma, burnuma ve gözüme ulaşan ışıkla biraz oyalandım. Kafamı yukarı kaldırdım ve öylece kaldım.

Beni: (Birden arkasına dönüp) Durun... (dedi. Şaşkınlık içinde söyleyeceklerini bekledik. Ardından;) Merkezle bağlantı zamanı geldi.( demez mi!)

Aramızda gülüştük. Bağlantı kurma ihtiyacını, böylesine ürkütücü bir ifadeyle vermesi çelişmişti. Üzerimde taşıdığım sanal görüntü aletini elime aldım. Beni, koordinatları vermek üzere yanıma yaklaşmaktaydı. Dizlerimin üzerine çöktüm. Verilen bilgileri çözdüm. Koordinat verileri sadece Beni'deydi. Gezegen koordinat çözücüsü, yalnız ondaydı. Benim görevim sanal görüntüyü sağlamakla sınırlıydı. Çözdüğüm ve uyumlaştırdığım andan itibaren önümdeki ağacın ilerisinde net olmayan bir bulutsu içinde görüntü oluştu. Beni, acemice yapılan bu hareketime kızmış olacak ki bağırdı:'Geriye doğru'. İrkilen kulaklarım, beynimin dengesini sağlayan iç kulağı sızlatarak görüntüyü netleştirmeye zorladı. Sanal görüntü ağacın önüne doğru gerilerken

(27)

renk ve netlik ayarları ile uğraşmaktaydım. Diğerleri umursamaksızın baktı. Anlamını veremediklerine karşı ilgisiz kalmışlardı. Bazıları çevreyi gözlüyor, bazıları da yerden aldıkları kuru dalları kırıyorlardı. Boş vakitleri böylece ölüyordu. Sonunda netlik ve renk ayarını tamamlayabilmiştim. Sanal görüntü netti. Sırada Beni'nin görüntüsünü merkeze ulaştırmaya gelmişti. Bu işler, zor işlerdi. Zor gelişi, banaydı. Merkezden epeyce uzaktaydık. Ayaklarımızın altına aldığımız gezegen, yaşam sistemine dahil edilmek istendiğinde haberleşme konusu çokça tartışılmıştı. Şimdi tartışmaya hak veriyordum. Beni'nin görüntüsünü bir türlü aktaramıyordum merkeze.

Beni: (Bir yandan kendine çeki düzen vererek) Çabuk olsana. Sorun nedir?

Omni: Gönderdiğim görüntü demeti uzay boşluğunda kayboluyor. Olmuyor yani. Ker: Ne demek istiyorsun? Merkez kapalı mı, ne oluyor?

Zabi: (Ayakları ile ezdiği kuru dalların üzerine çöküp) Olanlara inanamıyorum. Önce Sevi'yi kaybettik. Şimdi de gelişen son teknoloji zımbırtıları çalışmıyor.

Lembek: Soğukkanlı olun. Merkezin son değişikliklerine katlanmamız gerekmeyecek. Kim bilir belki güvenlik gerekçesi ile yolumuzu değiştirecekler.

Uli: Belki de bize öldü gözüyle bakıyorlardır. Atmosferdeki yanlış açı nedeniyle yere zamansız iniş yaptığımız gerekçesi ile yeni bir ekip oluşturmuşlardır. Düşünsenize; yakınlarınız şu anda cenazemiz başında ağlaşıyorlar.(diyerek gülmeye başladı.)

Omni: Yeter.(dememle bakışlarını üzerime çektim.) Elinizde karşı tarafın merkezi görüntüsü varsa sorun olmaz. Bu bize yeter. Üstelik görüntümüzün ulaşmaması her şeyin bittiği anlamına gelmez. Manyetik bir boşluk ya da alan içinde olabiliriz. Yer değiştikçe, optik alan yaklaştıkça bağlantı şansımız artar.

Zabi: (Ani bir hareketle oturduğu yerden kalkıp üzerime doğru gelmeye başladı) Ne demek istiyorsun? Teknik kayıp mıyız? Merkezin görüntü çemberinde değil miyiz? (Bir oraya bir buraya yürüyerek) Olamaz. Daha önceki keşiflerimde böyle bir aptallıkla karşılaşmamıştım. Böyle geri zekalı bir teknik sorunla uğraşmamıştık.

Beni: (Uzaktan bakışlarını Zabi'nin üzerine dikmişken haykırdı) Sessizlik. Duydunuz mu? Uli: Neyi?

Beni: İzleniyoruz. Bunu hissettim. (Rahmet gözü ile çevreye dikkatle bakmaya koyuldu.) Omek: Konuyu değiştirmeyelim. Sorunumuz büyük sayılır. Ama unutmayın, şimdiye kadar büyük bir sorunla karşılaşmadık. Sevi'nin salakça düşüşü dışında. Optik alana doğru ilerlememiz gerekirken biz burada çene kaslarımızı geliştiriyoruz.

Beni: (Ciddiye almasını istediği iddiasını tekrarladı) Ekip... İzleniyoruz. Bunu hissedin. Savunma çemberini ikinci konuma getirelim. Önce şu teknik aletleri toparlayalım. Sonra hemen plan yapalım.

Bana ait teknik donanımları üzerime yerleştiren diğerleri, kendilerine uygun bir yer bularak dairesel oturmaya başlamışlardı. Üzerimdeki yükü tutarak aralarına katıldım. Sözü Beni'ye bırakmıştık.

Referensi

Dokumen terkait

yang terdiri dari kinerja ekonomi, kinerja lingkungan, kinerja ketenagakerjaan, kinerja hak asasi manusia, kinerja kemasyarakatan dan kinerja tanggung jawab produk terhadap

Tujuan penelitian ini, untuk mengetahui rasio transmisi planetary gear dari flywheel ke roda penggerak kondisi discharge, merancang rasio desain planetary gear dan mengetahui

1. Bahwa apa yang dikemukakan pada tanggapan terhadap bagian eksepsi di atas adalah mohon dianggap berlaku kembali dalam tanggapan terhadap jawaban pokok perkara,.. sepanjang ada

Adanya kondisi tersebut pada koperasi karyawan “emas putih” telah memberikan suatu alasan yang cukup mendasar untuk mengetahui bagaimana hasil dari penyusunan laporan

Adanya jamur di lidah adalah karena infeksi dari jamur jenis Candida. Sebetulnya setiap orang mempunyai jamur Candida di mulut. Jamur ini langsung menjadi penghuni

4) Apabila maksud dari maulid adalah mensyukuri atas nikmat kelahiran Nabi n, maka secara dalil dan akal hendaknya syu- kur tersebut diwujudkan sebagaimana syukurnya Rasulullah

Untuk keterampilan membaca Pondok Pesantren Darul Hikmah dan Pondok Pesantren Al Kamal menggunakan metode qiro’ah atau membaca teks Arab langsung untuk melatih

Tujuan yang diharapkan oleh penulis dalam penelitian ini adalah untuk mendeskripsikan ada tidaknya pengaruh persepsi siswa mengenai kompetensi berkomunikasi