• Tidak ada hasil yang ditemukan

Teşki̇lât i Mahsusa

N/A
N/A
Protected

Academic year: 2021

Membagikan "Teşki̇lât i Mahsusa"

Copied!
378
0
0

Teks penuh

(1)
(2)

TEŞKİLÂT-I

MAHSUSA

İki Devrin Perde Arkası

(3)

TEŞKİLÂT-I MAHSUSA SAMİH NAFİZ TANSU

Genel Yayın Yönetmeni: Oya Uğur Editör: Ahmet Seyrek

Günümüz Türkçesine Uyarlayan: Recep Usta Kapak Tasarım: Deniz Karatağ

Baskı-Cilt: Melisa Matbaası Çifte Havuzlar Yolu Acar Sitesi No: 4

Davutpaşa / İstanbul Tel: 0212 674 97 23 Sertifika No: 12088

1. Baskı: Ekim: 2012 ISBN: 978-605-5231-05-7

© Bu kitabın yayın hakları, Nokta Kitap Yayınlarına aittir. Yayıncının izni olmadan yayınlanamaz,

kopyalanamaz, çoğaltılamaz. Ancak kaynak gösterilerek kısa alıntı yapılabilir.

NOKTA KİTAP

Perpa Ticaret Merkezi A Blok No: 1559 Şişli/İstanbul

(4)

TEŞKİLÂT-I

MAHSUSA

İki Devrin Perde Arkası

(5)

ÖNSÖZ

Hüsamettin Ertürk, kitabının son sözünü “Şimdi gençlere sesleniyorum. Arkamda kalan 85 yılın, mutlakiyet, meşrutiyet, mütareke ve cumhuriyet devirlerinin içinde geçen yılların bende bıraktığı derin bir deneyim ve gözlem evresini onlara belirtmek istiyorum. (....) Yaşamının bu uzun yolunda ne mutlakiyetin baskısı, ne meşrutiyetin hareketli yılları, ne mütarekenin umutsuz günleri, ne de cumhuriyetin yeni bir sürü atılımlara gebe takvimi beni düşüncemden alıkoyabildi. Her zaman içimde ülke için çırpınan bir hareket ve enerji kaynağı hissettim. Yaşadığım bu dört devirden, tanıştığım birçok adamlardan, karşılaştığım çeşitli olaylardan bana kalan tek miras, insanın duruma göre düğümün çözülebileceğini düşünmesidir. Öyle gecelerim oldu ki yarına çıkacağımı hiç umut etmedim. Öyle gündüzlerim, sevinçli zamanlarım oldu ki, bütün günün böyle sürüp gideceğini sandım. Değişmeyen ideallerimiz amaçlarımızdır” diyerek, anılarını yayımlama nedenini anlatmaktadır.

Toplumların geleceklerini sağlam temeller üzerinde kurabilmeleri için geçmişlerini çok iyi bilmeleri ve geçmişin yanlışlarından ders alıp, doğrularını geliştirmeleri gerekmektedir. Yanlış-doğru ekseninde bireysellikten uzak, evrensel normlarla, tarihin eleştirel değerlendirilmesinin yapılması zorunludur.

Toplumların geçmişin olaylarını öğrenebilmesinde, o dönemi yaşamış kişilerin anlattıkları anılar önemli bir rol oynamaktadır. Anılar; anlatıcısının olaylara baktığı açıdan ve olayların içindeki yakınlık ve uzaklığından ötürü, tarihi gerçekler kişiden kişiye farklı bir boyutta görülebilir ve anlatılabilir. Tarih yazarı ve dikkatli okuyucunun çeşitli anıları okuyup ortak noktalarından faydalanmayla, tarih kültürünü ge​liştirmesinde büyük yarar vardır.

Tarihsel olayların sağlıklı bir şekilde algılanması ve evrensel bir gerçeklikle yazılması sonucunda, toplumların tarihsel belleği gelişmesi, istenilen düzeyde ve geleceği aydınlatacak şekilde gerçekleştirebilir.

Yukarıda belirtilen nedenlerden ötürü, toplumların dünü çok iyi bilmeleri gerekmektedir. Bu gereği yerine getirebilmek için de yazılanları okumak ve anlamak sorununun aşılmış olması zorunluluğu bulunmaktadır. Özellikle gençlerin, günümüz Türkçesiyle bu kitapları okuyabilmesi için yazılmış anıların sadeleştirilmesi bir gereklilik olarak ortaya çıkmaktadır. Biz de bu gereklilik nedeniyle Hüsamettin Ertürk’ün anılarını elden geldiğince sadeleştirerek, özellikle gençlerin daha rahat anlamasının ortamını yaratmaya çalıştık.

Bu çalışma yapılırken, Osmanlıca yazılmış bazı isimleri aynen bırakıp, günümüzdeki karşılığını dipnot olarak verdik. Okuyucunun kitabı bir anı dinginliğinde okuyabilmesi ve kitabı akademik bir çalışmanın dipnotlarla zenginleştirilmiş havasından uzaklaştırmak için, bir çok kişi, örgüt ve kurum hakkında dip not verilmesi yönünde bir çalışma yapılmasından özenle kaçınılmıştır. Burada kolay okunabilmesinin yanısıra, okuyucunun, geçmişi biraz da kendisinin araştırarak, tarih kültürünü geliştirme çabası içinde olmasının sağlanması amaçlanmıştır.Sonuçta bu çalışma, özellikle meraklıları için, bir dönemi anlamalarını kolaylaştırmak, gençler için üzerinde yaşadıkları bu ülkenin ne gibi zorluklarla bugünlere getirildiğini anlamalarını sağlamak;

Bu ülkeye hizmet etmiş olanların hatıraları için, toplumda duyulan saygıyı pekiştirmek;

(6)

en karamsar oldukları dönemlerde bile umutlarını yitirmemeleri gerektiğini düşündürmek amacıyla yapıl​mıştır.

(7)

“İki Devrin Perde Arkası” eserinin yazarı olarak aziz okuyucularıma şunu belirtmek isterim ki, Cumhuriyet Gazetesi gibi ülkemizin övüncü olan bir gazetede yüz bine yaklaşan bir tiraj gücüyle tam dört ay yurdun her tarafında Aras’tan Meriç’e, Karadeniz’den Akdeniz’e kadar her kent, her kasaba, hatta her köyde elden ele dolaşmış, büyük bir okuyucu kitlesini ilgilendirmiş bulunan bu anıları, bizzat yaşamış olan sayın Albay Hüsamettin Ertürk’ün anlattığı atmosfere sadık kalarak ve herkesin zevk alabileceği bir üslupla kaleme almak benim için çok güç olmuştur. Altı ay ara vermeden çalıştığım bu tefrikanın bir tarihçi olarak üzerinde çalışmaktaki isabeti de açıklamak isterim. Anıların dağınıklığı, olayların karmaşıklığı, isimlerin çokluğu ancak bu sayede durulmuş, bir berrak su haline getirilebilmiş; taşı, toprağı, kumu elendikten sonra ortaya altın madeni çıkabilmiştir. Hele yaşayanların hayatlarına her an değinen böyle bir tarihi ve siyasi anıyı alın açıklığı ve önemsiz bir-iki hatayla sonuçlandırmadaki zorluğun büyüklüğünü sayın okuyucularımın takdir edeceklerine hiç şüphem yoktur. Bu anılardan bize kalan, vatan hizmetinde hayatlarını feda etmiş nice kahraman Türk evladının kamuoyuna sunulması; okuyucularımdan aldığım yüzlerce mektupta yazıların üslubu hakkındaki övgülerinin bize verdiği sonsuz onurdur. Bu iki önemli etken, emeklerimizin karşılığını fazlasıyla ödemiş bulunmaktadır. Bu nedenle okuyucularıma teşekkür etmeyi önemli bir görev bilirim. İki Devrin Perde Arkası Yazarı Samih Nafiz TANSU

(8)

T.C.

Büyük Erkân-ı Harbiye Reisliği XI Şube IV. Ks.

Sayı 59516 SURET

Ankara: 16.10.933 YÜKSEK BAŞVEKALET MAKAMINA

Balkan Harbinden itibaren Teşkilât-ı Mahsusa’da hizmetleri sebkeden ve en son Milli Mücadele esnasında, İstanbul’da teşekkül eden ve muhtelif gruplardan ibaret bulunan gizli teşkilâtı taazzuv ettirerek Milli Mücadelenin başarılmasında da büyük hizmetleri görülmüş olan ve harp zamlarıyla 46 seneyi bulan hizmetine mukabil 340 senesinde ancak yirmi iki lira kadar çok az bir maaş ile tekaüde sevkedilmiş bulunan mütekait Süvari Kaymakamı Hüsamettin Beyin, işbu hizmetlerine mükâfaten, hidemat-ı vataniye tertibinden münasip bir miktarda ikramiye veya emval-i gayr-i menkule verilmek suretiyle terfihi için hükümetçe bir kanun layihasının ihzar ve Büyük Meclise sevkine emir ve müsaadeleri maruzdur ef.

B.E.Rs. Müşir Fevzi

YÜKSEK BAŞBAKANLIK MAKAMINA

Balkan Savaşından itibaren Teşkilât-ı Mahsusa’da hizmetleri öne çıkan ve en son Milli Mücadele esnasında, İstanbul’da oluşan ve çeşitli gruplardan ibaret bulunan gizli teşkilâtı örgütleyerek Milli Mücadele’nin başarılmasında büyük hizmetleri görülmüş olan ve savaş kıdemleriyle 46 yılı bulan hizmetine karşılık 1340/... yılında ancak yirmi iki lira kadar çok düşük bir maaşla emekliye ayrılmış bulunan, emekli Süvari Yarbayı Hüsamettin Bey’e, işbu hizmetlerinin ödülü olarak vatana hizmet ödeneğinden uygun bir miktarda ikramiye veya taşınmaz mal verilerek rahat yaşamasını sağlamak için hükümetçe bir kanun teklifinin hazırlanması ve Büyük Meclis’e sevkine emir ve izinlerini​ze sunulmuştur efendim.

Genel Kurmay Başkanlığı Mareşal Fevzi

(9)

T.C. M. M. V.

Zat İşleri Dairesi Ş.: Sv. Sayı: 41886 Ankara: 12/1/1942

VESİKA SURETİ

Türkiye Cumhuriyeti Ali Karar Heyeti Ankara 929/1/3

Mütekaid Süvari Kaymakamı Hüsameddin Beyefendiye Âli-kader Beyim,

Ağır vazifemizi hamdolsun bitirmeğe muvaffak olduk. İfay-ı vazife esnasında çok kereler isminiz geçti. Zat-ı alinizi suallerimizle epeyce taciz ettik. Fakat verdiğiniz cevaplar kararlarımızda büyük ve kıymetli bir amil oldu. Hak ve adlin tecellisine çok yardım ettiniz. Bu cihetle teşekküratım pek kalbidir.

Aynı zamanda düşman kahrı altında vatan hizmetlerinden dolayı da evlad-ı vatandan olmak itibariyle minnetdarlığım pek samimidir. İsminizi daima hayırla yadetmek borcumuzdur. Dünyada kalan ancak iyiliklerdir. Hepsi boştur. Sevgili vatanda emsallerinizin artması temenniyat-ı halisanemdir. Temiz nasiyenizi ve gözlerinizi hürmet ve muhabbetle öperim efendim.

Ankara Ali Karar Heyeti Reisi Doktor Süleyman Emin

BELGE ÖRNEĞİ

Emekli Süvari Yarbayı Hüsamettin Beyefendiye Çok değerli beyim,

Zor görevimizi şükürler olsun sonuçlandırmayı başardık. Görev yapılırken isminiz çok geçti. Yüce kişiliğinizi sorularımızla epeyce rahatsız ettik. Fakat verdiğiniz cevaplar kararlarımızın oluşmasında büyük ve kıymetli bir etken oldu. Hak ve adaletin ortaya çıkmasına çok yardım ettiniz. Bu yönden teşekkürlerim çok içtendir.

Aynı zamanda düşman baskısı altında yaptığınız vatan hizmetlerinden ötürü de bir vatan evladı olarak teşekkürlerim çok içtendir. İsminizi daima hayırla anmak borcumuzdur. Dünyada kalan ancak iyiliklerdir. Hepsi boştur. Sevgili vatanda sizin gibi insanların artması en içten dileğimdir. Temiz alnınızı ve gözlerinizi saygı ve sevgiyle öperim efendim.

Ankara Yüksek Yargı Heyeti Reisi Doktor Süleyman Emin

(10)

SURET

Metni: İşbu varaka zahrında muharrer bulunan 66 Numaralı Kanun mucibince verilecek olan İstiklal Madalyası vesikası

Numara: 2765

Bilfiil vazife başında âsar-ı hamaset ve fedakârî gösterdiğinden dolayı Türkiye Büyük Millet Meclisinin 22/4/1341 tarihinde vuku bulan ikinci içtima senesi yüzdokuzuncu içtimaı üçüncü celsesinde zîrde hüviyeti muharrer Hüsameddin Beye bir kıt’a kırmızı şeridli İstiklal Madalyası verilmiştir.

Türkiye Cumhuriyeti Riyaseti 24/5/341 Gazi M. Kemal İstiklal Madalyası alan zatın hüviyeti:

Mütekait Süvari Kaymakamı Hüsameddin Bey bin Eşref İstanbul 10 210

Metni: İşbu kâğıt arkasında yazılı bulunan 66 numaralı kanun gereğince verilecek olan İstiklal Madalyası belgesi

Numara: 2765

Görev başında gösterdiği kahramanlık ve fedakarlıklardan ötürü Türkiye Büyük Millet Meclisi’nin 22/4/1341 tarihinde yapılan ikinci toplantı yılı yüz dokuzuncu toplantısının üçüncü oturumunda aşağıda kimlik bilgileri yazılı Hüsameddin Bey’e bir parça kırmızı şeritli İstiklal Madalyası verilmiştir.

Türkiye Cumhuriyeti Başkanlığı 24/5/341 Gazi M. Kemal İstiklal Madalyası alan kişinin kimliği:

Emekli Süvari Yarbayı Eşrefoğlu Hüsamettin Bey İstanbul 10/210

(11)

DİĞER SURET Ankara: 29/1/934

Türkiye Cumhuriyeti

Büyük Erkân-ı Harbiye Reisliği Şube 11 Kısım 4

Sayı 55188

YÜKSEK BAŞ VEKALET MAKAMINA

16/10/933 ve Şube 11 kısım 4 55916 Numaraya ektir.

Balkan Harbinden itibaren Teşkilât-ı Mahsusada değerli hizmetlerde bulunan ve bilhassa İstiklal Mücadelesinde İstanbulda faaliyete geçirdiği gizli teşkilâtları taazzuv ettirerek bu savaşın başarılmasında çok büyük hizmetleri sebkeden mütekait Süvari Kaymakamı Hüsameddin Beyin de son defa emsalleri hakkında çıkarılmış olan kanun ahkamı misillü terfihi hususunu mumaileyhin yeniden vaki müracaatı üzerine tekrar arzeylerim efendim.

Büyük Erkan-ı Harbiye Reisi Müşir Fevzi

Balkan Savaşı’ndan itibaren Teşkilât-ı Mahsusa’da değerli çalışmalar yapan ve özellikle İstiklâl Mücadelesi’nde İstanbul’da çalışmalarını başlattığı gizli teşkilâtları örgütleyerek bu savaşın başarılmasında çok büyük katkıları olan emekli Süvari Yarbayı Hüsamettin Bey’in de son kez benzerleri (emsalleri) hakkında çıkarılmış yasa hükmünce ekonomik rahatlığının sağlanması konusunu adı geçenin yeni başvurusu üzerine tekrar sunarım efendim.

Genelkurmay Başkanı Mareşal Fevzi

(12)

SURET Kararname: 18027

29/İkinciteşrin/332 tarihinde yedek yarbaylığa yapılan terfiinin muvazzaf olarak tanınması ve 1290 İstanbul doğumlu olduğuna göre 12/8/928 tarihinden itibaren yaş haddinden mütekaitliğinin icrası 23/Teşrin/9242 tarih ve 17681 sayılı kararname ile tensip edilmiş olan Süvari Yarbayı Hüsameddin Ertürk’ün (10-310) emsalleri 1/ Eylül/339 tarihinde (Albaylığa) terfi etmiş olduklarına göre mumaileyhin de bu tarihten (Albaylığa) nasbının kabul ve tesciline ve 1290 doğumlu (Albay) olacak olan mumaileyhin yaş haddi de (58) olacağından 12/8/931 tarihinde yaş haddine uğrayarak mütekaidliğinin icrası ve bu suretle yanlışlığın tashihi ile hakkının yerine getirilmesi için icabeden muamelenin Müdafaayi Milliyye Vekâletince icra ve ikmâli lüzumuna Büyük Millet Meclisi Arzuhal Encümenince 7/İkinci kanun/943 tarih ve 4416 sayı ile kararlaşmıştır.

İşbu karara tevfikan Hüsameddin Ertürk hakkındaki 13-Birinci Teşrin/942 tarih ve 17681 sayılı kararname ile yapılan mütekaidlik muamelesinin iptaliyle 1/9/939 tarihinden itibaren muvazzaflığında (Albaylığa) terfii ve 1290 İstanbul doğumlu olduğuna göre de Albaylıkta yaş haddine uğradığı 12/8/931 tarihinde muteberen Albaylık üzerin​de mütekaitliği tensip edilmiştir.

İşbu kararname hükmünün icrasına Millî Müdafaa Vekili memurdur. Müdafaayi Milliye Vekili: Ali Rıza Artunkal

Başvekil:Şükrü Saraçoğlu Reisicumhur :İsmet İnönü

29 Kasım 332 tarihinde yedek yarbaylığa yapılan terfiinin görevdeymiş gibi kabul edilmesi ve 1290 İstanbul doğumlu olduğuna göre 12.8.928 tarihinden itibaren yaş sınırından emeklilik işleminin yapılması 23 Ekim 942 tarih ve 17681 sayılı kararnameyle uygun bulunmuş olan Süvari Yarbayı Hüsamettin Ertürk’ün (10-310) benzerleri 1 Eylül 339 tarihinde (Albaylığa) terfi etmiş olduklarına göre adı geçenin de bu tarihten (Albaylığa) atanmasının kabul edilmesine ve kayda geçirilmesine ve 1290 doğumlu (Albay) olacak olan adı geçenin yaş sınırı da (58) olacağından 12/8/931 tarihinde yaş sınırı uygulamasından emeklilik işleminin yapılması ve böylece yanlışlığın düzeltilerek hakkının verilmesi için gerekli işlemin Milli Savunma Bakanlığı’nca yapılması ve tamamlanması gerektiği Büyük Milet Meclisi Dilekçe Komisyonu’nca 7 Ocak 1943 tarih ve 4416 sayı ile kararlaşmıştır.

İşbu karara uyarak Hüsamettin Ertürk hakkındaki 13 Ekim 942 tarih ve 17681 sayılı kararname ile yapılan emeklilik işleminin iptaliyle 1/9/939 tarihinden itibaren görevdeyken (Albaylığa) terfisi ve 1290 İstanbul doğumlu olduğuna göre de Albaylıkta yaş sınırına takıldığı 12/8/931 tarihinden geçerli olmak üzere albay rütbesinden emek​liliği uygun bulunmuştur.

İşbu kararname hükmünün uygulamasından Milli Savunma Bakanı görevlidir. Milli Savunma Bakanı : Ali Rıza Artunkal

(13)

Başbakan:Şükrü Saraçoğlu Cumhurbaşkanı: İsmet İnönü

(14)

ALBAYIN M. M. V.

1

SİCİLİ

Emekli Sv. Yb. Hüsamettin Ertürk (310-10); Sv. 25 A. 4. bl. yüzbaşısıyken teftiş esnasında ve tatbikat talimlerinde çalışması ve yönetme gücü, adiletli disiplini ve gayreti görüldüğü, bundan dolayı takdirnamelerle taltif edildiği ve mızrak verilen bölüğünü bu silahla savaşa yetenekli bir surette yetiştirdiği kaldırılmış 2. Süvari Müfettişliği Kur. Baş. Alb. Reşit Galip’in 18/Aralık/329 tarihli raporuyla belgelenmiştir. Savaşlarda yararlığı görülenlerin ödüllendirileceğini duyduğundan konu açarak sunduğu 3. Kr. Kur. Başk. lığından gönderilen dilekçesine bağlı 11/Aralık/329 XIV. Tüm. K. General Galip ve XVII. Tüm. K. General Mustafa tarafından verilen belge suretlerinde İtalya Savaşı’nın devamı esnasında adı geçenin Urfani Körfezi’nden Kavale Limanı’na kadar sahilleri gözetlemeyle görevlendirilerek iki ay kadar devam eden görevini layıkıyla yaptığı ve 328 yılı Kasım’ının 3. ve 4. günlerinde Manastır’daki ordunun geri çekilme sınırını saklamak ve korumak amacıyla Kayalar civarında Kumana köyünde üç sınıftan oluşan Yunan kuvvetleriyle gerçekleşen çatışmada bölüğüyle savaşarak ve bizzat çarpışarak yararlılık gösterdiği ve sol kalçasından yaralı olduğu ve Soroviç Savaşı’nda keşif hizmetlerinde fevkalade yararlığı görüldüğünden kendisi gibi olanları yüreklendirmek için ödüllendirilmesi konusu yüce bakanlığa 17. Tüm. K. General Mustafa tarafından yazılan 22/ Mart/330 tarihli öneriyle ulaştırılmıştır.

Balkan Savaşı’ndan evvel bulunduğu bölükte görülen çaba ve çalışmalarına karşılık bir daha övgüye değer bulunduğu gibi, Balkan Savaşı’nda Batı ve sonra Doğu ordularında hizmetleri ve yararlıkları görüldüğü ve savaşta yaralandığı dosyasında saklanan kayıtlı belgeler sunun yazılarıyla saptanmış olduğundan benzerleri gibi ödüllendirilmesi gerekirken tam tersi, yanlışlık sonucu olarak Balkan Savaşı’nın ardından geneline yapılan uygulama arasında 7. SV. A. binbaşısıyken 2 Aralık 329 tarihinde emekliye ayrılmış olan adı geçenin emekli edildiğini öğrenmesi üzerine inceleme yapılarak savaşlardaki yararlıklarından ötürü ödüllendirilmesine ilişkin 9 Ocak 330 tarihli dilekçesi ekinde sunduğu iki belge dışında, Selanik Hastanesi’nden verilmiş 22 Ocak 329 tarihli rapor suretinde de adı geçenin 8 Kasım 328 tarihinde Filorina’da yaralı olarak hastaneye geldiği, 22Aralık 328 tarihinde tam iyileşmeden hastaneden çıktığı Yunan subayları tarafından tasdik olunmuştur. Aynı dilekçeye Sv. 7. A.K. tarafından yazılan 13 Aralık 329 tarihli notla Çatalca Meydan Savaşı’nın ikinci devresinde İmrahor köyünde bulunan alaya Aralık 328 sonlarında katılarak Alayın her türlü harekâtına katıldığı ve Edirne’ye doğru ileri yürüyüşte Lüleburgaz yöresindeki Kumsait ve Alacaoğlu köylerinde bulunan Bulgar sınır bölüğüne baskın uygulamasıyla subay ve erlerini tutsak aldığı ve Yanbolu yönündeki yürüyüşe katıldığından ödüllendirilmesi gerekenler arasında ismi olduğu belirtilmiştir.

Emekli olmasından ötürü Balkan Savaşı’ndaki hakkında yazılmış olumlu sicillerin dosyasında kalması, emekliliğinden önce çalıştığı Teşkilât-ı Mahsusa’daki görevlerinde belirttiği üstün hizmet ve benzeri gibi taltiflerden ötürü kıdem zammına layıkken, emeklilik yüzünden elde edemediği haklarını elde edebilmek için, emekliliğindeki yanlışın düzeltilmesi ve dosyasında saklı olumlu sicil ve takdir belgelerinin incelenmesi ile elde edilecek sonuca göre taltifi, Teşkilât-ı Mahsusa’da Kur. Yb. Halil’in 22 Kasım 330 ve 8750 görevli sayılı önerisinde bildirilmiştir. Daha sonra 16/1/331 gün ve

(15)

331/348 sayı ile Teşkilât-ı Mahsusa’da görevli Yb. Cevat tarafından önerilmiştir.

18/10/331 gün ve 17692 sayılı Teşkilât-ı Mahsusa’da görevli Yb. Cevat’ın Harbiye Nezareti’ne sunduğu teklifte:

Balkan Savaşı’ndan önce bulunduğu kıtalarda görülmüş olan çaba ve çalışmalarından ötürü tekrar tekrar takdir edildiği ve Balkan Savaşı’ndaysa hizmet ve yararlıklarının önce çıktığı ve özellikle savaşta yaralı olduğu belge ve takdir yazılarıyla ortada dururken, ödüllendirilmesi gerekirken, beklenilenin aksine emekli edildiği; bundan dolayı, emeklilik tarihinden evvel kadrolu olarak çalıştığı Teşkilât-ı Mahsusa’daki görevinde ayrıca verdiği üstün hizmetten ötürü emsalleri gibi kıdem zamlarına hak kazandığı halde emekliliği yüzünden yine mahrum edilmekte olduğundan rütbesinin iadesiyle terfisi ve Merkez K. lığı İdare Reisliği görevine atanması istenmiştir. 3 Ağustos 332 de üstün hizmetinden ötürü kırmızı kurdelalı savaş madalyasıyla ödüllendirilmiştir.

Afrika bölgesindeki Gruplar K. lığı ile iletişim ve ulaşım sağlanması görevlerini yürüttüğü sırada denizaltıyla rakip olduğu itilaf donanmaları mühimmatıyla her seferinde top ve torpil atışıyla, savaşta 8 gemi batırıldığı ve onaylanmış olay listeleri geldiği, bunun üzerine seyir halinde devrettikleri Otrant Kanalı’nın giriş ve çıkışı torpil ve ağlarla kapatılmış olduğundan açık denizlerde meçhul, başıboş torpiller bulunmasından çok tehlikeli yerlerde yaşamını feda edercesine görev yaptığından yola çıkarak, adı geçenin hizmet ve fedakârlığına ödül olarak emekli kanununun 32. maddesi hükümlerine uyarak, sınıfı yedek kalmak üzere Yarbaylığa terfisi 29 Kasım 332’de onaya sunulmuştur.

Umur-ı Şarkiye (Doğu İşleri Masası Müdürlüğü-Osmanlı istihbarat birimi) Md. nin 17 Haziran 1333 tarihli teklif yazısıyla denizaltıyla 42 gün seyrederek İtilaf savaş gemilerinin takibine ve torpillerine rağmen kendisine verilen görevini fedakârca yerine getirilmesinden ötürü “Kılıçlı 3. Mecidi nişanıyla” ödüllendirilmesi istenmiştir.

Denizaltıyla 42 gün seyrederek İtilaf savaş gemilerinin izlemesine ve savaşına açık denizlerle Boğazlar’a dökülen hareketsiz torpiller ve ağlar ve çarpmalı bombalara rağmen Cebelitarık Boğazı yoluyla Afrika’ya ait verilmiş görevleri fedakârca başarıyla yerine getirmesine ve rakip olduğu U.S.73 nolu denizaltının birçok geminin hareketini çarpışmayla engelleyip, yok edip Bingazi ile Trablusgarp arasında kömür yüklü bir İtalyan tüccar vapurunu yüküyle Afrika Grupları Genel Komutanlığı’na teslim konusunda gösterdiği üstün hizmetten ötürü Gümüş Muharebe imtiyaz madalyası ve bir yıl savaş kıdem zammı ile ödüllendirilmesi teklif edilmiş, Kılıçlı 3. Mecidi verilmesi 5/9333 de onaylanmıştır. Harbiye Nezareti Umur-ı Şarkiye D. Md. nün 12/1/334 gün ve 507 sayılı (Gn. Kur. Başk. Harp Tarihi Encümeninde bulunan Harbiye Nezareti Tahrirat-ı Ecnebiye ve Tercüme Kalemi’nin -Yabancılar ve Çeviri Bürosu406 sayılı ve 12 Ekim 334 tarihli tercüme örneğinde 4 Muharrem 337 tarihli Ahmet Şerif’ül-sunisînin Albaylığa terfi yazısı ilişik) teklifinde: 331 yılından beri denizaltıyla Afrika’ya gidip gelmiştir. 333 yılı başlangıcında Helgolant Adası’nda Alman denizaltısıyla hareket ederek Kuzey Denizi, Okyanus, Cebelitarık Boğazı yoluyla Afrika’ya; Bingazi Humus kasabasını bombardımanla, Akdeniz ve Otrant Boğazı yoluyla Pola’ya gelmiştir. Deniz seferi 53 gün sürüp giderken, yolda 17 savaş gemisi, yalnız başına seyreden bir kruvazör ve yelken gemisi batırdığı, Portsait önlerinde ele geçirilen bir filodan ayrılmış kruvazörü yüküyle Afrika Grupları kumandanlığına teslim ettiğinden çok tehlikeli görevler ve deniz savaşlarıyla düşman karşısında yıllardan beri özellikle belirtilen seyahatte fedakârca hizmetleri geçtiğinden yedek (ihtiyat)

(16)

Albaylığa terfisi teklif edilmiştir.

Erkân-ı Harbiye-i Umumiye’ye (Genelkurmay Başkanlığı) bağlı Teşkilât-ı Hususi’de (İstihbarat Birimi) görevliyken 16/7/338 gün ve VI. Ş.4708 sayılı Gn. Kur. Başkanlığının terfi teklifleri de “Ankara’da Hükümet-i Milliye’nin kuruluşundan sonra İstanbul’da oluşturduğu M. M. Grubu Teşkilâtı ile parasal değeri birkaç milyon lira tutan altı vapur ve belirli sayıda motor, savaş malzemesi, eşya ve askeri donatımı ücretsiz elde edip çok az bir harcamayla iskele ve limanlarımıza ulaştırmış ve ilgililere teslim etmiştir. Haberalma ve örgütlenme konusuna gelince; yine belirtilen grubun yardımlarıyla şüpheli kişiler, askeri haber alma ve düşmanın haber alma örgütlerinin yardımcıları engellenmiş, İstanbul ve çevresindeki halkı Ulusal Hükümetin amaç ve iradesine bağlamak konusunda çok kıymetli hizmetleri sürekli ve benzersiz bulunmuştur” diye yazılı olduğu dosyanın incelenmesinden anlaşılmıştır.

16/11/338 ve IV. Ş. 5946, 19/12/338 Zt. İş. Ş. 616, 20/2/339 gün 6236, 6/3/339 gün 65090 sayılı Gn. Kur. Başk. lığının tekliflerinde seçkin hizmetleri yazılıdır. Şeyh Sunusi Hazretlerinin 14 Arılık 338 gün ve 271 sayılı tekliflerinde Afrika’daki çalışmaları belirtilmiştir. Gn. Kur. Başkanlığının 3/3/340 gün ve 4.Ş.583/3396 sayılı yazılarıyla 340 bütçesinde yöresinde kadro bulunmamasından ötürü 1 Mart 340 tarihinden itibaren ilişiğinin kesilmesi ile emekliliğinin işleme konulması için izin verilmesi hususunun onaya sunulduğu 12/3340 da kendisine bildirilmiştir.

Aslı gibidir. 17/11/942.

(17)

DÖRT HAMALIN SIRTINDA TAŞINAN PADİŞAH

Osmanlı İmparatorluğu gibi üç kıtaya hiç olmazsa üç asır egemen olmuş, birçok ırk ve mezhepte çeşitli milletleri idare etmiş bir devlet için, gizli teşkilâta kesinlikle gereksinim vardır. Bunun adını koyan Enver Paşa olmuş ve ismine de “Teşkilât-ı Mahsusa” veya “Umur-i Şarkiye” denilmiştir. İngilizlerin ünlü gizli haber alma servisi gibi bizim de değişik ülkelerde propaganda yapmak, askeri sırları ele geçirmek, bir taraftan Müslümanları, diğer taraftan Türkleri ayaklandırmak ve hepsini günün birinde bir imparatorluk bayrağı altında birleştirmek gibi son derece karmaşık ve güç birtakım problemlerin çözümünü bir örgüt kurmamız zorunluluğunu, bir başkumandan olarak Birinci Dünya Savaşı’ndan önce düşünen Enver Paşa’ydı.

Etrafına değerli ve becerikli arkadaşları toplamıştı. Bu örgüt başına Süleyman Askeri Bey’i getirmiş, ondan sonra Ali Bey başhempa (E.n: Can yoldaşı) ve daha sonra da ben, sırayla bu zorlu ve oldukça tehlikeli işin içinde çalışmıştık.

Esasen askerlik hayatım V. Murat’ın ölümü sırasında başlamış, Jöntürkler arasında geçen günlerim beni bir taraftan hapse, sürgüne, daha sonra da savaşa kadar götürmüştü.

Gençliğimiz bugün bile birçok yerleri hâlâ gizli kalmış olayların içinde geçti. Abdülhamit’in her gün biraz daha nasıl çöktüğüne, yıkıldığına tanık olmuş, Yıldız suikastından, yarattığı heyecana kadar her şeyi dönem dönem yaşamış bulunduk. İttihat ve Terakki’nin idaresine karşı açtığı savaşta görev almış, Enver Paşa’nın daima yanında kalmış, onun güvenini kazanmış bir insan olarak bana verdiği birçok önemli işleri bugün tamamen unutulmaması için belirtmek arzusundayım. Önemli kişilerin özel yaşamlarıyla ilgili eden bu sahneler, okuyucularımızın gözleri önünde daima iki devri, imparatorlukla mütareke yıllarını ve bu iki devrin perde arkasında bugüne kadar gizli kalmış pek önemli sorunlarını aydınlatacaktır.

Bugün 85 yaşındayım. Çok şükür hafızama ve hatıralarıma hâkim bulunuyorum. Yalnız kendi hayatımı bile şimdi renkleri kısmen solmuş bir albümün resimlerini seyreder gibi görüyorum. 1871’de Eyüpsultan’da Otakçılar’da doğdum. Babam askerlik şubesinde yazışmaları düzelten Eşref Bey, dedem sarayda Sultan Abdülaziz’e, İkinci Abdülhamit’e Hasırcıbaşılık etmiş Rıdvan Efendi’ydi. Evimiz gösterişsiz bir memur evi, semtimiz Müslümanlık ve Türklük ananelerinin yaşadığı bir yerdi. Eyüpsultan’daki mahalle okulundan Rüştiye’ye kadar eğitim yıllarımı geçirdim. Bir gün babama sormuştum:

“Niçin bu mahallenin adı Otakçılar baba?”

“Fatih Sultan Mehmet’in büyük çadırı, İstanbul kuşatmasında buraya kurulmuş da onun için oğlum!” Biraz büyüdüğüm zaman, babam beni Divanyolu’nda her Ramazan’ın on beşinde oradan geçen padişahın mızraklı alayını seyre götürürdü. Saltanat arabasında padişahı, onun arkasında ikide birde zapt edilmez atlarının üstünde mızraklı süvarilerini, onların sırmalı elbiselerini, gösterişli kalpaklarını ve ayaklarındaki parlak çizmelerini görünce, süvari subayı olmak için içimde çok kuvvetli bir heyecan duyardım. Belki de bu etki, Askeri Rüştiye’den beni Kuleli Askeri İdadisi’ne doğru götürdü. İnsanın yaşamında en tatlı seneler kuşku yok ki okul yıllarıdır. Sanki dört duvarla çevrilmiş, ortası boş, muazzam bir kale gibi duran bu Kuleli İdadisi’nin üzerimdeki etkisi çok güçlüdür. Sonra yepyeni bir dönem başladı. Kuleli’den mezun olarak Harbiye’deki tarihi okula

(18)

törenle geçişimizi, orada daha güzel ve şık Harbiye öğrencisine özel bir giysiyle hafta başlarında sokağa çıkmanın mutluluğunu da unutamıyorum.

Sınıf arkadaşlarım içinde mütarekede Jandarma Genel Kumandanlığı yapmış Ali Kemal Paşa, son sınıfta da İşkodra Muhafızı Hasan Rıza Paşa ve Bahriye Nazırı Cemal Paşa bulunmaktaydı. Harbiye’nin diploma töre​ninde “millete, devlete, padişaha” sadık kalmak üzere yemin edilirdi. Biz de yemin ederek okuldan çıkmış ve teğmen olmuştuk. Bu sıralarda yolum genellikle Yenicami Meydanı’ndan geçirdi. Orası o zamanlar bir âlemdi.

Benim berberim oradaydı. Bektaşi Tarikatı’ndan Hacı Haşim Efendi, eli çabuk, temiz ve titiz bir Müslüman’dı. Sarayla da daima ilişkisi vardı. Burada tıraş olur, günlük haberleri ondan alırdım. 1904 senesi bir sonbahar akşamıydı. Dükkânda sıra bekliyordum. Birdenbire satıcıların kaçıştığını, polislerin köşe başlarını tuttuğunu görmüştük. Herkes yerinden kalkmıştı. Yenicami’nin kemeri tarafından türbelerin bulunduğu yere dört gümrük hamalının sırtında bir cenaze geliyordu. Tabutun önünde ve arkasında polisler, zaptiyeler vardı. Bunların arkasında şişman, kelli felli birkaç kişi de yürüyordu. Ben düşünmeden berber Hacı Haşim’e sormuştum.

“Ne oluyor kuzum Haşim Efendi, bu telaş ne, bu cenaze kimin?” O gözlüklerini alnına kaldırarak kulağıma eğilmişti.

“Susun teğmen efendi, Allah rahmet etsin, bu Sultan Murat’ın cenazesidir.” “Ne diyorsunuz, Sultan Murat öldü mü?”

“Orasını Allah bilir, ölmüş elbette, sizlere ömür!” Sonra kulağıma eğilerek daha o sabah saraydan gelen bir haremağasının anlattıklarını fısıldamıştı. “Tam 28 sene Çırağan Sarayı’nda tutuklu bulunan Sultan Murat, 64 yaşında o sabah ölmüştü. Padişah Sultan Abdülhamit buna inanmamış, Şeyhülislam Cemalettin Efendi’yle beraber Çırağan Sarayı’na gelmiş, Beşinci Murat’ı tedavi eden doktoru Macar Ömer Paşa’dan durumu sormuş, doktor ölünün nabzını tutarak; ‘Sizlere ömür efendimiz’ demiş, fakat buna rağmen Sultan Abdülhamit bir türlü kuşkusunu giderememiş ve durumu kendisi kontrol etmişti. Bundan sonra geniş bir nefes alan padişah yanındakilere ‘Yıkansın, namazı Eminönü’ndeki gümrüğe bitişik camide kılınsın, oraya ölüyü bir çatanayla götürsünler, cenazede kimse bulunmasın, her şey gizli yapılsın. Beşiktaş Muhafızım Merzifonlu Hasan Paşa, Merkez Kumandanım Müşir Sadettin Paşa, Zaptiye Nazırım Halepli Şefik Paşa’yla güvenilir adamım Sakallı Ferik Mehmet Paşa gömülmesine kadar bu işin başında bulunsunlar!” diye emir vermiş. İşte bu sebeple yollar tutuldu. Murat Efendi şimdi şehzadelerin irili ufaklı sandukalar içinde yattığı şu türbeye defnedilecek.”

Biz böyle gizli gizli görüşürken, berberin tanıdığı yaşlı biri dükkândan içeri girdi. “Şimdi polisler, Ertuğrul Alayı’ndan emekli bir paşayı tutuklamışlar. Sen muhakkak Murat Efendi’nin cenazesine geldin demişler, adam şaşırmış, Yenicami kemerinin altından geçiyormuş; işittim ki adamı sürgün ediyorlarmış... “ dedi.

Ertesi gün çıkan haberde Murat Efendi’nin üzücü kaybından dolayı padişahın üzüntüleri bildiriliyor ve cenaze törenini güzel bir şekilde yöneten paşalarla, alayın düzenini sağlayan polis ve zaptiye askerine birer maaş tutarında padişah bağışından bahsediliyordu.

Kendi kendime düşünmüştüm. Sultan Murat böyle bir davranışa layık değildi. Cenazesi milletten habersiz, sanki bir suçlu gibi herkesten gizli, bu her biri üzücü bir olayın kurbanı olan şehzadelerin arasına defnediliyordu.

(19)

kurşuna dizilmem kararları, Divan-ı Harplerin huzurunda geçirdiğim dakikalar, Alman denizaltılarında geçen savaş günlerim, Türkiye’yi rahat bırakmayan casuslar, şüpheli kişilerin izlemesinde, düşman işgali altında binbir tehlike içinde geçen bir sürü olaylar, önemli kişilerle karşı karşıya geldiğim zaman duyduğum sözler, gördüğüm felaketler beni hiç değiştirmedi. İnsanoğlu bir tahta çöp gibi pekala denizlerin, okyanusların üstünde, dalgadan dalgaya atlayabiliyor, yıpranıyor, ıslanı​yor, fakat gene cevherini kaybetmiyor.

(20)

ABDÜLAZİZ İNTİHAR MI ETTİ, YOKSA ÖLDÜRÜLDÜ MÜ?

Anılarımda saraylardan, hükümdarlardan bahsetmemi, okuyucularımın düşsel olaylar saymamasını çok isterim. Ben, bir taraftan saraya ilişkili bir ailenin çocuğuyum. Dedem Rıdvan Efendi, Abdülaziz’in hasırcıbaşısıydı. Onun ölümüne tanık olmuş, Beşinci Murat’ın hüzünlü yaşamını üzülerek izlemiş, sonunda Abdülhamit’in saltanatının başında da görevinde kalmıştı. Büyükbabamın ve babamın sarayla ilgisi daima devam etmişti: Saraylar, sultanlar, bizim ailenin en ufak detayıyla bile ilgilendiği konulardı. Kaldı ki Teşkilât-ı Mahsusa’da çalıştığım sıralarda Sultan Reşat, Vahdettin ve son halifeyle birtakım ilişkiler nedeniyle yakınlaşmak olanağını bulmuştum. Bu fırsatların, açıklayacağım birçok olayda bana rehberlik edeceğini herhalde kabul edeceksiniz. İşte bu bilgilerimden birini de bugün anlatacağım. O da Abdülaziz’e ait olanıdır. Dedem Hasırcıbaşı Rıdvan Efendi, babam Eşref’e, Sultan Abdülaziz için şöyle anlatırmış:

“Sultan Abdülaziz hemen herkesten kuşkulanan, son derece kuruntulu bir hükümdardı. Kardeşinin oğlu ve veliahdı olan Murat Efendi’nin bir gün kendisini tahtından indireceğinden korkardı. Kardeşi olan Abdülmecit’in çocukları da heybetli amcalarından öyle ürkerlermiş.” Kardeşlerinin çocuklarını tüm saltanatı süresince Dolmabahçe Sarayı’nda hapsetmiş olan Abdülaziz, Avrupa’ya yaptığı ünlü gezisinde Murat Efendi’yle Abdülhamit’i hep yanında bulundurmuş, her gittiği yere onları götürmüştü. Tuhaf bir rastlantı gerek Fransa’da, gerek İngiltere’de ve gerekse Almanya’da genç, yakışıklı ve sevimli Veliaht Murat Efendi, Üçüncü Napolyon’dan, Kraliçe Viktorya’dan ve Prusya Kralı Birinci Wilhem’den son derece övgü ve yakınlık görmüştü. Murat Efendi çok iyi yabancı dil biliyordu. Görgü kuralları konusunda da amcasından daha fazla bilgiliydi. Bu tarihte 27 yaşında genç ve yakışıklı bir şehzadeydi. Büyükbabam Murat Efendi hakkında şunları söylemiş: “Avrupa’dan dönünce Abdülaziz, Murat Efendi’ye karşı davranışını tamamen değiştirip onu sıkı bir gözetim altına aldı. Ödeneğini azalttı ve sokağa çıkmasına izin verdi. Etrafında hep hafiyeler vardı. Fakat buna rağmen Murat Efendi Beyoğlu’na çıktığında yabancı bir avukatla buluşur, bazen de Mason Locası’na giderdi. Avukattan istediği mükemmel bir anayasa örneğiymiş. Saltanata geçince ülkeye özgürlük vermeyi, adalet ve eşitliği sağlamayı tüm içtenliğiyle dilemekteymiş. Bir gün yanında çalışıp kendine sadık olan birine aynen şöyle demişti: Okul sıralarında Müslüman’la Yahudi’nin, Hristiyan’la putperestin yan yana oturup, çocuklarından beri kardeş olarak okuduklarını, birbirlerini tanıyıp sevdiklerini gördüğüm gün, dünyada en büyük mutluluğa kendimi erişmiş kabul edeceğim!”

Murat Efendi’nin hocaları yabancı uluslardan aydın kimselerdi. Ona yalnız dil öğretmekle kalmamış, çağdaş Avrupa’yı da tanıtmışlardı. Murat Efendi’nin namus ve ahlak değerleri de çok yüksekti. İşte uzun yıllar yalnızlık, bekâr yaşamak da onun sinirlerini tamamen bozmuştu. Zavallı hem amcası zamanında, hem de kardeşi Abdülhamit döneminde bir tutsak hayatı yaşayarak hakkı olan saltanata sahip olamamış, sonunda da unutulduğu köşede dünyaya gözlerini kapamıştı. Abdülaziz ve annesi Pertevniyal Sultan, sanki içlerine doğmuş gibi, bir gün tahttan indirileceklerini hissetmişlerdi. Sık sık İstanbul’un çeşitli semtlerinde kurbanlar, paralar dağıtırlarmış; yalnız zaptiyeye verdikleri bahşiş senede yarım milyon altını bulurmuş. İkisi de son derece tutumsuz ve çapkınlarmış. Bir taraftan yapılan büyük borçları, kocaman saraylara, köşklere, donanma satın alınmasına harcıyor, diğer taraftan yiyip içip eğleniyorlardı. Bilhassa mollalar isyanıyla en güvendiği adamı olan Mahmut

(21)

Nedim Paşa sadaretten ayrıldıktan sonra, korku ve kuşku Abdülaziz’i ve annesini daha fazla sarmıştı. Her ikisi en büyük tehlikeyi Serasker Hüseyin Avni Paşa’da görüyorlardı. Bu kaşları çatık, sert ve ciddi paşadan bir gün kendilerine zarar geleceğine eminlerdi.

Abdülaziz’in güvendiği kimselerden biri de Rus Elçisi General İgnatief idi. O, her zaman devlet idaresine karışabilir, çarın dostu olan padişahı koruyabilir zannedilirdi. Fakat Abdülaziz bunda aldanmıştı. Çünkü Sultan Abdülaziz’in son kabinesi, Mütercim Rüştü Paşa’nın başkanlığında Mithat Paşa, Şeyhülislam Hayrullah Efendi, Serasker Hüseyin Avni Paşa, Bahriye Nazırı Kayserli Ahmet Paşa ve diğer önemli kişilerden oluşuyordu.

Bunların hepsi, padişahın tahttan indirilmesi gerektiği konusunda anlaşmışlardı. Toplantıların gizlice İstanbul’da Beyazıt’ta Mithat Paşa’nın konağında yapılması ve etrafa hiçbir haberin sızmaması, başarının başlıca etkenleri olmuştu. Abdülaziz’i de oyalamayı başarmışlardı. Hatta Sadrazam Mütercim Rüştü Paşa’yla Şeyhülislam Hayrullah Efendi, medrese öğrencilerinin Mithat Paşa’yı kabinede görmekten büyük sevinç duyacaklarını ve padişaha daha çok bağlanacaklarını söylemesi üzerine, Abdülaziz çocuk gibi sevinerek derhal atanmasını buyurmuş ve Mithat Paşa’yla böylece barışmıştı. Fakat devletin ileri gelenleri ve subaylar, padişahı tahtından indirme planı üzerinde kusursuz çalışıyorlardı. Tahttan indirmek için düşünülen gün, 1293 (1876/1877) senesi Cemaziyelevvel’inin (Ay takviminin beşinci ayı) 8. salı günüydü. Plan da şu şekilde hazırlanmıştı:

Serasker Hüseyin Avni Paşa harekâtı bizzat idare edecekti. Bahriye Nazırı Kayserili Ahmet Paşa Donanmayı Hümayun’u bir gün önce Dolmabahçe Sarayı önünde demirletecek ve o gece sarayın rıhtımlarını, donanmadan kayıklarla çıkaracağı bahriye askerleriyle işgal ettirecekti. Mekatib-i Askeriye Nazırı Süleyman Paşa, Harbiye Okulu öğrencilerini kumandasına alarak Akaretler’den Dolmabahçe Sarayı’na inen yolları tutacaktı. Redif Paşa da, Ayazpaşa’daki kışladan çıkaracağı taburlarla Dolmabahçe Sarayı’na inecekti. Saray, karadan ve denizden çevrilecek, bu sırada Veliaht Murad Efendi köşkünden arabayla getirilecek, kayıkla Sirkeci’ye ve faytonla Bab-ı Seraskeriye’ye götürülerek bağlılık töreni orada icra edilecekti. İstanbul ile Galata’yı birbirine bağlayan köprü de o gece açılacaktı. Fakat Abdülaziz’in, Serasker Paşa’yı pazartesi günü saraya aniden davet etmesi Hüseyin Avni Paşa’yı telaşa düşürmüş ve ertesi güne kadar beklemenin tehlikeli olacağını düşünerek hastalığını bahane edip o gün saraya gitmemiş ve pazartesiyi salıya bağlayan gece padişahı tahttan indirmeye karar vermişti. Hemen yataklarından kaldırılan kabine azası ve işleri başına gönderilen paşalar, plan uyarınca hareket ederek Dolmabahçe Sarayı’nı kuşatmışlardı. Beşinci Murad’ın o gece köşkünden Süleyman Paşa ve yanındaki subaylarla Dolmabahçe’ye getirilmesi ve oradan kayıkla Sirkeci’ye ulaştırılıp arabayla Beyazıt’ta Bab-ı Seraskeriye’ye sokulması, yeni padişahın aklına zarar vermişti. O gece sabaha karşı donanmadan kurusıkı toplar atılıyor, sokaklarda tellallar padişahın tahtından indirildiğini halka ilan ediyordu. Bir taraftan da veliaht Murad Efendi caddelerden geçerken, halk yeni padişahı sevinçle alkışlayarak “Padişahım çok yaşa” diye haykırıyor, diğer taraftan, donanmanın top seslerini duyup uyanmış, başındaki takkesi, üstündeki entarisiyle sarayın balkonlarına koşmuş olan Abdülaziz’in sarayın bahçelerine bakarak “Yazıklar olsun sizlere, bana sadık tek bir adamım da mı yok? Hüseyin Avni kim oluyor, beni kimse tahtımdan indiremez!” diye bağırdığı işitiliyordu. Fakat Redif Paşa’nın sert emirleri ve koluna giren genç subayların padişahı süratle giydirip rıhtıma indirmeleri ve muhafızlarla beraber bir saltanat kayığına bindirip Topkapı Sarayı’na doğru göndermeleri, birbirini takip etmişti. Bu sırada haremden de birtakım çığlıklar

(22)

yükseliyordu. Valide Pertevniyal Sultan, bu tatlı saltanatı bırakmak fikrinde değildi. O da, hizmetçileri de gözyaşlarına, feryatla​rına bakılmadan kayıklara bindirilerek saraydan çıkarılmışlardı. Abdülaziz, salıdan cumaya kadar Topkapı Sarayı’nda kalmıştı. Bu eski, köhne, kasvetli sarayı hiç sevmiyor ve yeni padişahtan kendisini yeni saraylara nakletmesini istiyordu. Sultan Murat amcasına acımıştı. Belli ki ondan korkuyordu. Çıkan kararla Abdülaziz kayıkla Feriye Sarayı’na nakledilmişti. Bu bina, ferah ve güzel bir saraydı. Burada geniş salonlar, rahat yatak odaları ve denize bakan balkonlar vardı. Ona kalsa her gün bu balkonlarda oturacak, bahçelerde gezecek, denize kayıkla açılacaktı. Fakat Serasker Hüseyin Avni Paşa bütün bunları yasaklamıştı. Hatta balkonda fazla kalsa, nöbetçi askerlerin uyarısıyla karşılaşıyordu.

Abdülaziz, onuruna ve gururuna fazla düşkündü. Bu kadar alçalmayı nefsine yediremiyordu. Birkaç gün sonra en çok sevdiği mabeyinci Fahri Bey’e; “Bana bir küçük ayna ve makas getiriniz!” demişti. Fahri Bey durumdan Valide Sultan’ı haberdar etmişti. Zaten sakallarını kırpan padişaha, annesi her zaman bunu yapardı. İstediklerini alınca sabık padişah maiyetine çekilmelerini söylemişti. Bir süre hiçbir şey duyulmadı. Sonra bir gürültü koptu. Bir şey devrilmiş gibiydi. Koştular. Kapı kilitliydi. Kapılar kırıldığı zaman oğlunun üstüne kapanan Pertevniyal Sultan, Abdülaziz’in damarlarından oluk gibi kan aktığını görmüştü. Abdülaziz intihar etmişti.2

2 Abdülaziz’in, Mithat Paşa ve arkadaşları tarafından kurgulanmış bir suikasta kurban gittiğine ve bu işte birkaç pehlivanın bulunduğuna dair Yıldız Sarayı’ndaki mahkeme kararı arşivlerde mevcuttur. H. Ertürk

(23)

ÇERKEZ HASAN OLAYI

Merhum büyükbabam Hasırcıbaşı Rıdvan Efendi, Abdülaziz’in son devirlerine tanık olduğu gibi Abdülhamit’in saltanatında da saraydaki görevine devam etmişti. Onun üzerinde, her zaman anlattığı vakit heyecan ve dehşet uyandıran Çerkez Hasan olayını babama sık sık anlatırmış. O da bize naklederdi. Dedem dermiş ki: Çerkez Hasan, bir Çerkez beyi olan İsmail Bey’in oğluymuş. Askeri İdadi’den Harbiye’ye geçmiş ve buradan teğmen olarak çıkmıştı. Öğrenciliğinde nişancılık ve binicilikte çok başarılı olmuş ve ödüller almış. Yakışıklı ve zeki olan Çerkez Hasan sarayın dikkatini çekmiş, önce Yusuf İzzettin Efendi’nin emrinde yaverliğe atanmış, sonra Abdülaziz’e kız kardeşini vermişti. Sarayın ileri gelenleri meseleyi padişaha açarak bu evliliği gerçekleştirmişlerdi. Çerkez Hasan Bey böylece Abdülaziz’in şahsına bağlanmış ve Serasker Hüseyin Avni Paşa’nın uygulamalarına karşı koymaya karar vermişti. Padişahın üzücü bir şekilde tahttan indirilmesi ve sonra intiharı en fazla onu öfkelendirmişti. Daha önceleri Serasker Paşa’nın aleyhinde içip içip küfür etmesi, atıp tutması da günü gününe Hüseyin Avni Paşa’ya yetiştirilmişti. Hüseyin Avni Paşa, sanki başına gelecek felaketi önceden tahmin etmiş gibi rütbesi yüzbaşı olan Çerkez Hasan’ı kolağalığına (E.n: Osmanlı ordusunda yüzbaşıyla, binbaşı arasında yer alan rütbe) terfi ettirerek Bağdat’a atamış, fakat İstanbul’dan bir türlü gitmeyen, Beyoğlu’ndaki meyhanelerde içen ve kadın âlemlerine devam eden bu başıboş yüzbaşıyı sonunda tutuklattırarak hapsettirmişti. Nihayet kendine gelen Hasan Bey, Serasker Paşa’ya ricacı göndererek görev yerine derhal hareket edeceğini, Bağdat’a gitmek üzere vapura bineceğini bildirmiş ve bağışlanmasını dilemişti. Serasker Hüseyin Avni Paşa, işlerinde ciddi ve sert olduğu kadar merhametli bir insandı. Çerkez Hasan’ı bağışlamış ve sözüne inanmıştı. Merhum büyükbabam, olayın asıl bundan sonrasını heyecanlanarak şöyle anlatırmış: “Mithat Paşa, Beyazıt’ta Tavşantaşı’nda geniş bir bahçe içinde bulunan iki katlı bir konakta otururdu. Hatta birkaç defa da saraydan yazılan birkaç tezkere için ben de bizzat bu konağa gitmiş ve paşayla görüşmüştüm. Alt katta geniş bir sofa vardı. Burası selamlık kısmıydı. Bu sofaya paşanın emrinde ikamet edenlerin odaları açılırdı. Selamlığın geniş mermer merdivenlerinden çıkınca ikinci katta iki büyük salon, aralarındaki bir kapıyla birbirine geçilir bir vaziyetteydi. Birinci salonda rahat koltuklar, kıymetli halılar ve tavanda da kırk mumlu bir avize asılıydı. Büyük bir avizenin altında geniş ve yuvarlak bir masa dururdu. Çok defa Mithat Paşa burada vekillerle oturur konuşurmuş. İşte olay gecesi de Bakanlar Kurulu burada toplantı halindeymiş. Masanın etrafında daveti yapan Mithat Paşa, yanında Sadrazam Mütercim Rüştü Paşa, onun yanında top sakallı, çatık yüzüyle Serasker Hüseyin Avni Paşa, bunların karşısında Bahriye Nazırı Kayserili Ahmet Paşa, onun yanında Hariciye Nazırı Raşit ve Maarif Nazırı Cevdet Paşalar, Defter-i Hakani Nazırı Yusuf, Tophane Müşiri Rıza Paşa, Şerif Hüseyin ve Halet Paşalarla, Sadaret Müsteşarı Sait Efendi, Sadaret Mektupçusu Memduh ve hulefadan Mahmut Celâlettin Beyler oturuyorlarmış Vakit gecenin başlangıcıymış. Çerkez Hasan, Serasker’i evvelâ Kuzguncuk’taki yalısında aramış, oradan “Serasker Paşa, bu gece Beyazıt’ta Tavşantaşı’nda Mithat Paşa’nın konağında toplanan Bakanlar Kurulu’na katılıyor” demişler. Çerkez Hasan hemen Kuzguncuk’tan bir kayığa atlayıp Beşiktaş’a geçmiş, oradan bir arabaya binerek Beyazıt’a gelmiş ve derhal konağın bahçe kapısından geçerek içeri girmiş. Uşaklar Çerkez Hasan’ı hâlâ şehzadenin yaveri bildikleri için bu gelişini doğal karşılamışlar. O da onlara; “Yarın sabah erkenden Bağdat’a, görev

(24)

yerime gidiyorum. Serasker Paşa’ya veda edeceğim” demiş... Ses çıkarmamışlar. Hasan Bey merdivenleri üçer-dörder atlayıp çıkarak yukarı kattaki Bakanlar Kurulu’nun toplandığı salona aniden girmiş ve elindeki tabancayı Serasker Hüseyin Avni Paşa’nın üzerine çevirerek, ‘Serasker, davranma yakarım!’ diye bağırmış. Hiç beklemedikleri bir insanı, beklemedikleri bir saatte karşılarında gören paşalar şaşkınlıktan neye uğradıklarını bilememişler, ilk davranan gene Serasker Paşa olmuş ama kımıldanmasıyla vurulması da bir olmuş. Üç kurşun Hüseyin Avni Paşa’yı koltuğa sermiş, yerinden fırlamak isteyen diğerlerine de ateş eden Çerkez Hasan, bu sırada Mithat Paşa’ya; ‘Sana düşmanlığım yok, olduğun yerde kal!’ demişse de Mithat Paşa ile Mütercim Rüştü Paşa kendilerini ikinci salona, oradan da hareme atmışlar, diğerleri çil yavrusu gibi dağılmış ve müthiş bir panik olmuş. Bahriye Nazırı Kayserili Ahmet Paşa bir ara katilin arkadan kollarını tutmak istemişse de, çok çevik ve cesur olan Çerkez Hasan çizmesinin kenarından çıkardığı bir bıçağı gelişigüzel Bahriye Nazırı’na saplayarak onu kanlar içinde yere sermiş ve kendisine ateş etmek isteyen Hariciye Nazırı Raşit Paşa’yı da atik davranarak çektiği ikinci tabancayla delik deşik etmişti. Bu silâh sesleri, iniltiler, feryatlar arasında salona yaverleri, uşakları koşturmuşlarsa da gözleri dönmüş olan Çerkez Hasan’ın manzarası hepsini yıldırmış, üstüne atılmak isteyen iki yaverle bir uşağı da vuran Çerkez Hasan, tavandaki avizeleri çekip ortalığı ateşe vermek istemiş, nihayet civardaki jandarma devriyesi yetişip süngüleriyle ona hücum ederek bu azgın adamı yakalayabilmişti. O gece Bab-ı Seraskeri3’de hapsedilen ve ertesi cuma günü sabahtan akşama kadar Redif Paşa’nın başkanlık ettiği Divan-ı Harp’te yargılanan Çerkez Hasan, rütbelerinin elinden alınmasıyla lekelenmiş bir şekilde idama mahkûm edilmişti.”

Gene büyükbabam anlatıyor: Sabahın erken saatlerinde Bab-ı Seraskeri’nin önündeki dut ağacının yanında kurulan idam sehpasında Kolağası Hasan Bey sallandırılmıştı. Divan-ı Harb’in bütün gayreti, işin içinde başka kimselerin bulunup bulunmadığı konusunu araştırmakmış! Çerkez Hasan, cumartesi sabahı güneş doğmadan Beyazıt’ta asılmıştı. Asılmadan önce rütbesi sökülmüş ve düğmeleri koparılmıştı. Kendisi Divan-ı Harp4’te ve darağacının başında; “Padişahın katili Hüseyin Avni Paşa’dır” diye ba​ğırmaktan kendini alamamıştı.

Büyükbabam anlatırmış ki, halktan bir kısmı, “Çerkez Hasan’ı serasker üzerine sevk edenlerden biri de Mithat Paşa’dır” derlermiş. Halk arasında şöyle dedikodu yapılırmış: “Bir kimse, hiç Mithat Paşa’dan yüz bulmasa, böyle elini kolunu sallayarak konağa gelir, ta üst kata çıkar ve Bakanlar Kurulu’nun toplandığı mahrem bir salona girebilir mi? Bu adam deli değilse, mükemmel bir planın kahramanıdır.” Esasen Mithat Paşa, bu kimseye söz hakkı tanımayan zalim seraskeri hiç sevmezdi. Ondan kurtulmak ancak bu şekilde gerçekleşmiştir. Hatta bu yüzden halk, Çerkez Hasan’ın cenazesini alıp Edirnekapı dışında gömmüş ve bir de taş dikerek kahramanlığını bu taşa yazmıştı.

Fakat babam bize kaç defa “Dedeniz Rıdvan Efendi buna asla inanmamıştı” demişti. Çerkez Hasan’ı yakından biliyordu. Onun kimseden korkusu yoktu. Abdülaziz’i çok seviyor, ona yapılan aşağılanmayı içine sindiremiyordu. Zaten onun her an patlamasından korkuluyordu. O gece, bu müthiş öfkenin yansıması olmuştu. Bu baskınla dokuz kişi vurulmuş, üçü ölmüştü. Ölenlerin başında Serasker Hüseyin Avni Paşa ve Hariciye Nazırı Raşit Paşa vardı. Çerkez Hasan vakası, Bakanlar Kurulu’nda iki boş kadro yaratmıştı.

3 Askerlik işleri ile uğraşan daire.

(25)

JÖNTÜRKLER İSTANBUL’DA NASIL

ÖRGÜTLENMİŞLERDİ?

Daha Kuleli Askeri İdadisi’nde ve sonraları Harbiye’de öğrenciyken siyasetle meşgul olmaktan zevk alırdım. Öğrenciliğimiz, en hararetli ve dedikodulu bir devre denk gelmişti. Okulda Şinasi’nin, Ziya Paşa’nın, Ebuzziya Tevfik’in, Namık Kemal’in, Abdülhak Hamit’in, İzmirli şair Eşref merhumun eserleri, şiirleri en çok okunanlardı. Bunların okunmasıysa resmen yasaklanmıştı. Bize önerilen şeyler, edebiyat namına, Leyla ile Mecnun, Ferhat ile Şirin, Tahir ile Zühre, Âşık Garip, Battal Gazi, Envarül Âşıkın, Ahmediye ve Muhammediye gibi eserlerdi. Sarayın adamları sürekli öğrencilerin okuduğu kitapları kontrol ederlerdi.

Tekkelerdeki zikirler, camilerdeki vaazlar, gayrimüslimlerin mabetlerindeki ayinler, hep sivil memurlar tarafından izlenirdi. Fakat buna rağmen bütün yasaklar deliniyor, gençler el altından ve gizli gizli hem ülkede yazılan, hem de dış ülkelerden getirilen gazeteleri, dergileri, kitapları okuyor, baskı yönetimine karşı derin bir nefret ve padişahın etrafındakilere karşı anlatılmaz bir düşmanlık duyuyorlardı. Bahriye’nin birçoğu Jöntürk teşkilâtına dâhildi. Ben de Pangaltı şubesine kayıtlıydım. Harbiye’de Fransızca hocamız Binbaşı Çürüksulu Mahmut ve yardımcısı Piyade Üsteğmeni Bursalı Muhittin Bey’le, gene yardımcıları Sultantepeli Ferit Efendi, Paris’ten gelen gazeteleri, dergileri bana veriyorlardı. Ben de uygun gördüğüm, güvendiğim arkadaşlara dağıtıyordum. Fakat bir gün Binbaşı Çürüksulu Mahmut Bey yakalanmış ve Rodos Kalesi’ne sürülmüştü. Harp Okulu öğrencisi Ferit Efendi ise korkudan Mısır’a kaçmıştı. Ama buna rağmen Paris’teki Türklerle ilişki kesilmemişti. Bir süre sonra Çürüksulu Mahmut Bey’in Rodos’tan kaçarak Paris’e gittiğini öğrenmiştik.

Heybeliada’daki Bahriye Mektebi’nde de böyle bir örgüt vardı. Orada öğrencilerden Edirneli Sami, Haydar, kardeşi Behçet, Trabzonlu Osman ile Harbiye’den Giritli Üsteğmen Cevat ve Saffeti etkin üyelerdendiler.

Gene Bahriye kâtiplerinden Ali, Kasımpaşalı Sadık, Ali Rıza ve Seyfi Beyler, okulun hademesi Trabzonlu İğri Boyunlu Osman’ı, Mahmutpaşa yokuşunda kapitülâsyondan faydalanarak postane açmış olan Fransızların bulunduğu yere gönderiyor ve Paris’ten gelen bu gazeteleri aldırıyorlardı. Dışarıdan gelen posta paketlerinin dağıtıldığı yerlerden biri de, Galata’da Mehmetali Paşa Hanı karşısında bulunan Avusturya Postanesi’ydi. Jöntürkler örgütüne dâhil olan gençliğin bir kısmı Gülhane’deki tıbbiye öğrencileri, Vefa’daki idadi öğrencileri, Kumkapı’daki Eczacı Mektebi öğrencileri arasında bulunmaktaydı. Harbiye’den Giritli Abdülhalim, tıp öğrencilerinden Karagümrüklü Ethem Ruhi, Erkân-ı Harbiye birinci sınıfında Üsteğmen Soğukçeşmeli Ferit,5 Erkân-ı Harp birinci sınıfında Üsteğmen Dağıstanlı yahut Kazanlı Yusuf Akçura da Jöntürkler örgütüne dâhildiler. Hepsi tutuklanmışlardı. Baskı yönetimine karşı koymakta Türkler kadar gayrimüslimlerin de payı vardı. Bu tarihlerde Halıcıoğlu’nda meyhanecilik yapan Yunan uyruklu Dimitri, Galata’daki Avusturya Postanesi’nden postrestant (alıcısı tarafından postaneden alınmak üzere gönderilen mektup veya paket) aldığı gazete ve dergileri, Sütlüce’de Bektaşi Tarikatı dergâhında yaşayan tekkenin şeyhi Münir Baba Efendi’nin oğlu Hüseyin Ulvi Bey’e teslim ederdi. Gene bu tarihlerde Yıldız Sarayı posta ve telgrafhanesinde çalışan Kara Kemal Bey6 boş zamanlarında Şehzadebaşı’na gider, meşhur çaycı Hacı’nın kahvesinde bir sandalyeye yerleşir, her zaman yaptığı gibi bir taraftan nargilesini

(26)

höpürdetir, diğer taraftan ele geçen bu gazete ve dergileri güvendiği kimselere verirdi. Diğer kahvehanelerden Kara Kemal’i ziyarete gelen birçok kişi, Avrupa’dan yurda sokulan bir kısmı Türkçe, bir kısmı Fransızca kitap, dergi ve gazeteleri bu sayede okur ve birçok şeyleri anlarlardı. Samatya’da İmrahor şeyhinin de girişimleri önemliydi. Bu dergâhın şeyhi ve kardeşi hukuk öğrencisi Vehbi Efendi’nin de Paris’le ilişkisi vardı. İzinli olarak Tıp ve Eczacı Okulu öğrencileri cuma geceleri bu dergâha devam ederler, bu sayede el altından gazete ve dergileri ele geçirirlerdi. Bilhassa bizim Yenicami’deki berberimiz, Bektaşi Tarikatı’ndan Hacı Haşim Efendi de Jöntürkler’dendi. Sütlüce Dergâhı’nın şeyhi Münir Baba’nın oğlu Hüseyin Ulvi Bey burada tıraş olur, her defasında da buraya gazete getirirdi. Hacı Haşim, eline geçen bu gazete ve dergileri Merdivenköy Dergâhı’nda Bektaşi şairi Harabi’ye yollar, o da tekkeye devam edenlere okuturdu. Topkapı Sarayı’nın içinde de Jöntürk örgütünden kimseler vardı. Enderun-ı Hümayun beyleri olarak yetişmekte olan Divanyolu Eczanesi sahibi Süreyya, seferli koğuşundan Kâzım, Hayri, Arap Cafer, Bağdat Köşkü’nde görevli Avni Beyler bu çalışmalarda son derece etkindiler.

Denilebilirdi ki şehrin her semtinde, okul olsun, dergâh olsun, tekke veya kıraathane olsun, hiç umulmayan kimseler bu örgütün üyesiydiler. Hepsi padişaha karşı diş biliyor ve bir gün saltanatı yıkarak iktidara hür fikirli bir padişah getirmeyi düşünüyorlardı. Heyecan bilhassa subaylar arasında daha fazlaydı. Ülkenin tarihi dikkatle incelenirse Islahat ve Meşrutiyet’e, Cumhuriyet’e kadar bütün yeni ve olumlu hareketlere askerler önderlik yapmışlardı. İşte bu tarihte Harbiye ile Bahriye ve Askerî Tıbbiye birbirleriyle rekabet halindeydiler. Heybeliada’daki Bahriye Mektebi mezunlarından Edirneli Teğmen Sami Efendi, Paris’ten gelen bu gazeteleri, o tarihte Edirne Postanesi’nde genç bir memur olan, Kırcaali’de doğmuş Talat Efendi’ye7 gizlice gönderiyordu. O da çevresine bunları yayıyordu. Bu dönemde gerek Harbiye ve gerekse Bahriye öğrencileri kendilerine Süleyman Paşa Fırkası adını vermişlerdi. Çünkü ünlü Şıpka kahramanı Süleyman Paşa, Harbiye öğrencileriyle Abdülaziz’i tahttan indirmişti. Bunlar da Abdülhamit’i yıkmaya karar vermişlerdi. Sultan Abdülhamit, alışıldığı şekilde Ramazan’ın on beşinde Topkapı Sarayı’na gelerek Hırka-i Şerif Dairesi’nde Kutsal Emanetler’i ziyaret ederdi. Her zamanki yolu Karaköy Köprüsü’nden geçer ve Gülhane Bahçesi’nden Topkapı Sarayı’na varırdı. Dönüşte Sultanahmet Meydanı, Divanyolu, Beyazıt, Şehzadebaşı, Unkapanı Köprüsü yoluyla Şişhane Yokuşu’ndan Taksim’e ve oradan Yıldız’a giderdi. Jöntürkler, iki köprüden birini bu sırada uçurmaya karar vermişler ve köprülerden birinin ayaklarına dinamit koymayı düşünmüşlerdi.

Gizli bir toplantı yapmıştık. Ben de dâhil olduğum halde, çok sayıda vatandaş toplanmıştı. Fakat çoğumuz böyle bir öldürme girişimini hoş görmemiştik. Çünkü bu yüzden birçok masum kardeşlerimiz de hayata veda edeceklerdi. Gene içimizden bazıları böyle kutsal bir günde böylesi bir girişimi uygun karşılamamışlardı. Aramızdaki subaylardan Topçu Rıza Bey o zaman Taksim Kışlası’nda görevliydi. Bu kışladaki bataryaları Yıldız’a çevirerek burayı bombalamayı önermişti. Nihayet toplantı, gizli bildirilerle halkı, Mithat Paşa’nın zamanında padişaha kabul ettirdiği Kanun-ı Esasi’nin ilânı için harekete geçmeye yüreklendirme yolunda verdiğimiz kararla bitmişti. Derhal girişimlere başlanmış, sokaklara bildiriler asılmış ve halka bildiriler dağıtılmıştı. Hatta Ramazan’ın on üçüncü gecesi bu karar uygulamaya konulmuştu. Sarayda Hırka-i Şerif’in8 duvarına ve Bağdat Köşkü’ne, hatta Orta Kapı’ya bildiri yapıştırmak görevi Süreyya Bey’e verilmişti. Aksi bir rastlantı, o gece Kasımpaşa’da duvarlara bildiri yapıştıran akrabamdan Bahriye subayı Haydar Bey’i polisler yakalamışlar ve doğru

(27)

Yıldız Sarayı’na götürmüşlerdi. Heybeliada’da hademe Trabzonlu Boynu İğri Osman’ı da bekçiler yakalamışlar ve Beyoğlu Kaymakamı Enver Bey’e götürmüşlerdi. Osman, örgütte bulunan herkesi ele vermiş ve kısa zamanda Jöntürkler’in önemli isimleri bu yüzden yakalanmıştı. Ben de tutuklanarak Taşkışla’daki hapishaneye gönderilmiştim. Hepimize görüşme yasaklanmıştı. Kurulan Divan-ı Harb’in başkanlığına Reşit Paşa getirilmişti. Divan-ı Harb’in kararları çok kesin ve kapsamlı olmuştu. Yüzlerce öğrenci “Şeref kurbanları” namı altında Trablusgarp’a sürülmüştü. Benim için de karar buydu. Fakat talih bu ya, büyükbabamın sarayda çalışıyor olması nedeniyle padişahın maiyetinden Avanozlu Mabeyinci Arif Bey ve eniştesi padişah yaverlerinden Süvari Tuğgenerali Rıza ve gene padişah yaverlerinden Ahmet Şevket Paşaların yol göstermeleri, padişahın maiyetinden Faik Bey’le Hariciye Nezareti Evrak Müdürü Atıf Bey’in araya girmeleriyle cezadan kurtarılmış ve İstanbul’da kalmıştım. Fakat bu şans uzun sürmemişti. Abdülhamit’in esvapçıbaşısı ve sütkardeşi İsmet Bey’in oğlu Fehim Paşa’yla benim korunmamı üzerine alan Süvari Tuğgenerali Rıza Paşa, bir gün Tokatlıyan’da otururken önce ağız kavgasıyla işe başlamışlar, sonra tokat tokada, yumruk yumruğa gelmişlerdi. Padişah bunu duyunca kendi kullarından ve baskı yönetimine taraftar Fehim Paşa’yı madalyayla ödüllendirmiş ve Rıza Paşa’yı da azarlamıştı. Bunu onuruna yediremeyen Rıza Paşa, Ahmet Şevket Paşa ve Mabeyinci Arif Bey’le birlikte Avrupa’ya kaçmıştı. İşte bunun üzerine böyle bir fırsat bekleyen Divan-ı Harb Reisi Reşit Paşa da beni 4. Ordu’nun merkezi Erzurum’a sürmekte zerre kadar kararsızlık göstermemişti. Bizim için yeni bir yol, yeni bir macera görünüyordu. Kendi kendime o zaman “Bakalım, kader alnımıza neler yazmıştır” demiştim.

5 Ferit Bey, Meşrutiyet’in ilânından sonra milletvekili olmuş, Mondros Mütarekesi’nden sonra İstanbul hükümetinde Dâhiliye Nazırlığı yapmış, Milli Mücadele’de Ankara’ya geçerek Büyük Millet Meclisi’ne üye seçilmiş, daha sonra da Londra elçisi olarak Milli Hükümeti temsil etmiştir.

6 İttihatçıların ünlü iaşe nazırı.

7 İttihat ve Terakki’nin meşhur Dâhiliye Nazırı ve Sadrazamı Talat Paşa.

(28)

ABDÜLHAMİD’İN GÜNLÜK YAŞAMI VE GECE

ALIŞKANLIKLARI

Sultan İkinci Abdülhamit dindar bir insandı. Özellikle akşam ezanı okununca başına bir sarık sarar ve mihraba geçerdi. Namaz kıldırmasını pek severdi. padişahın yakınlarından Lûtfi Bey, Esvapçıbaşısı İsmet Bey, Seccadecibaşı, Şamdancıbaşı, Kahvecibaşı ve kullarından Hacı Mahmut Bey bu namazda hazır bulunurdu.

Gündüzleri kitap okumak, marangozluk yapmak, hafiyelerden gelen jurnalleri okutmak ve ibadet etmekle vakit geçirirdi. Tutumluydu. Hükümdar olur olmaz sarayın masraflarını kısmıştı. O zamanlar sarayda bir âdet vardı. Padişahın emrinde çalışan tüm muhafız, memur ve hizmetlilerin evlerine öğle ve akşam saray mutfaklarında pişen yemeklerden tabla tabla nefis yiyecekler giderdi. Abdülhamit önce bu âdeti kaldırmış, saraydan bedava yemek çıkmasını yasaklamıştı. Sarayda yemek yemeye hakkı olanlar, bundan böyle sarayın alt katında ve belirli zamanlarda beraberce yemek yiyeceklerdi. Kendisi, o zamana kadar Osmanlı Sarayı’nda âdet olduğu üzere yalnız yemek yemeyi de kaldırmıştı. Aile bireyleri de sofra başında hazır bulunurdu. Abdülhamit’in diğer bir önemi de saraylarda valide sultanlara gösterilen bağlılıkları ve ayrıcalıkları kaldırmak olmuştu. Annesi zaten çok erken vefat etmişti. Analığı olan kadına da fazla saygı göstermemişti. Marangozluğu iyi bilir, kendisi çalışarak güzel üretimler yapardı. Saltanatının başında her türlü kural ve seremonileri de sadeleştirmişti.

Abdülhamit olağanüstü zeki ve kurnazdı. Kime nasıl davranılacağını bilir, herkesin nabzına göre şerbet verirdi. Diğer padişahlar gibi nazırlarını saatlerce ayakta tutmaz, aksine oturturdu. Onlara sigara ve kahve ikram ederdi. Mütercim Rüştü Paşa pek sıkılgandı, Mithat Paşa ise padişahın hu​zurunda sigarasını yakıp içerdi.

Padişahın marangozluğa fazla hevesi vardı. Gündüzleri birkaç saat özel marangozhanesinde çalışır, testereyle ağaç keser, çubuk veya tahta rendeler, çivi çakar, kaplama yapar, dolaplara kilit takardı. Maliye işlerine ve bankacılığa da merak sarmıştı. Bu sebeple İstanbul bankerlerinden meşhur Zarifi Efendi’yi çağırtmış, kendisine hoca yapmış ve bu suretle bankacılığı öğrenmişti.

Abdülhamit’in bazı geceler, Yıldız Sarayı’nın tiyatro salonunda verilen temsillere geldiği, Avrupa’dan birçok masraflarla tiyatro, opera trupları, konser veren sanatkârlar getirttiği de biliniyordu. Tiyatro, sarayda bilhassa cuma geceleri oynanırdı. Böyle geceler için özel davetiyeler bastırılır, Boğaziçi yalılarında oturan sultanlara, damatlara gönderilir, onlar saraya davet edilirdi. Ayrıca oyunlarda, Padişah Sarayın’da ikamet eden kadın efendiler, sultanlar, şehzadeler, saray ileri gelenleri, kalfalar da bulunurdu. Özellikle komik-i şehir Abdürrezzak Efendi’nin trupu sık sık sarayın sahnesinde boy gösterir, nükteli sözler, gülünç jestlerle etrafa neşe saçardı.

Abdülhamit de zaman zaman kendisini tutamaz, güler, kahkaha atar ve gülenleri de hoş görür ve asla kızmazdı. Tiyatro salonu büyük ve rahat olmakla beraber iki tarafında localar vardı. Padişahın oturduğu yer sahneye yakın localardan biriydi. Bazı localar Padişah Haremi’ne, kadınlara ayrıldığından kafesliydi. Bazı akşamlar Klâsik Batı Musikisi Fransız, Alman, İtalyan sanatkârlar tarafından sunulur ve pek beğenilirdi. Padişah, Paris’ten gelip Yıldız Tiyatrosu’nda temsiller veren Madam Sarah Bernard’a bu hizmetlerine karşın ödül olarak iki bin altın lira hediye etmişti. Bazen de Merkez Kumandanı Mareşal Sadettin Paşa, Divanyolu’ndaki konağında hazırladığı alaturka

(29)

konserleri saray sahnesinde tekrarlatırdı. Genç ve güzel Çerkez kadınları, güzel Yörük kızları çeşitli fasıllarla sazlara iştirak ederler, bu da padişahı oldukça hoşnut ederdi. Abdülhamit’in önemli bir alışkanlığı da geceleri yatmadan önce roman okunmasını istemesiydi. Yıkanır, yatağına çekilir, yanı başında sütkardeşi Esvabçıbaşısı İsmet Bey, kendisine polisiye romanları, başkaldırı ve ihtilallerin elebaşılarının binbir serüvenlerini okurdu. Bunları dinlemesini çok sever ve böylece uykuya dalardı. O zaman İsmet Bey yanından çekilir, yatak odasının dışındaki ikinci bir odada kendi yatağına uzanırdı. Abdülhamit son derece kuruntulu olduğu için böylece güvenlik önlemi alıyordu. Onun geceleri huzur içinde geçmez, uyanır, uyur, sağa sola döner ve bazen de korkunç rüyalar görürdü. Ertesi sabah uyanıp zengin kahvaltısını yaptıktan sonra, her taraftan gelmiş istihbarat raporlarını okutur ve bunları bir önceki gece dinlediği polisiye romanlarla karşılaştırır, onlardan sonuçlar çıkarmaya çalışırdı. Bazı geceler uykusu kaçar, İsmet Bey onu oyalayarak uyutmaya çalışırdı. Abdülhamit, böylece uzun yıllar hep aynı hayatı yaşamıştı. İsmet Bey’e büyük bir güveni vardı. Ancak onun varlığıyla rahat edebilirdi.

Abdülhamit saltanatı süresince daima kuruntu ve korku içinde yaşamış, özgürlüğün gelişmesini isteyenlerden ve özgürlük sözcüğünden son derece ürkmüştü. Tahttan indirilme olasılığı onun en çok düşündüğü, son derece yıldığı bir durumdu. Yıllarca hafiyeleri, sadık köleleri ona memleketi hep başka türlü göstermiş ve tanıtmışlardı. Yalnız kendi çıkarlarını düşünmüşler ve padişahı kendileri için geçim aracı olarak görmüşlerdi. Abdülhamit, bir hafiye ve körü körüne bağlı insanlar çemberi içinde güya rahat yaşayacağına inanmıştı. Hepsine durmadan paralar yedirmiş, bağışlar dağıtmıştı. Fakat sonunda neticeyi hiçbir şey değiştirmemişti. 31 Mart’a rağmen nihayet Hareket Ordusu İstanbul’a gelmiş, sokak çatışmaları yapılmış, ne Taşkışla’daki askerler, ne Beşiktaş’a giden yolları tutan karakol, ne emrindeki ünlü paşalar ve hafiyeler, ne de yıllarca ekmeğini yiyen kulları, tahttan indirilmesine engel olmuşlardı. Abdülhamit, 33 sene saltanattan sonra korktuğuna uğramıştı. Harbiye Nezareti’nden atılan topları duyuyor, Taşkışla’nın bombardımanı onu titretiyordu. Halkın neşeli, sevinçli sesi, ta saraya kadar yankılanıyordu. Hele gece olup da İstanbul’un donandığını, göklere yükselen havaî fişeklerin manzarasını gördüğü zaman çok üzülmüştü. “Bu insanlar” demişti, “vaktiyle benim cülusumu da böyle karşılamışlar, o kadar sevinmişlerdi.” Hele o gece kendisini saltanattan indirmek üzere saraya gelen heyetle karşılaşınca büsbütün şaşırmıştı: “Süreniz doldu Efendimiz, Meclis-i Mebusan kararıyla tahttan indirildiniz. Sizi Selanik’e götüreceğiz” dedikleri zaman, yalnız saltanattan değil, bir de İstanbul’dan ayrılmanın ve her şeyi kaybetmenin acısını ta içinden duymuştu. Kurula rica etmişti: “Bari” demişti, “beni İstanbul’dan ayırmayınız.”

Fakat kabul etmemişlerdi. Selanik’te Alatini Köşkü hazırlanmıştı. Ona şimdilik, yalnız, bütün bir ömrün tatlı günlerini hatırlayacağı hayatını bı​rakıyorlardı.

Referensi

Dokumen terkait

Tahapan proses analisis menggunakan MDS dengan pendekatan Rap-Biopore yaitu: scoring atribut pengelolaan LRB, penentuan ordinasi dengan análisis MDS, analisis

2.. Hak untuk memperoleh penyelesaian yang patut terhadap permasalahan yang dihadapi. Dari ketiga prinsip ini jelasl prinsip terakhir merupakan masalah dasar

Pentagram çok eski dönemlerden beri büyüsel bir sembol olarak kullanılır fakat tabii Şeytan veya Satanizm'le ilgili olarak değil?. Pentagram esas olarak bir

Gugatan Lembaga Swadaya Masyarakat atau legal standing merupakan mekanisme pengajuan gugatan oleh Gugatan Lembaga Swadaya Masyarakat lingkungan sebagai akibat pelanggaran atau adanya

Klon yang terbaik pada penelitian ini yaitu klon ubi jalar merah, tinggi bedengan yang terbaik untuk tanaman ubi jalar adalah dengan tinggi bedengan 40 cm dan

Menurut Ozkan (2011:87), perusahaan dengan assetlikuid yang besar dapat menggunakan asset ini untuk berinvestasi.. yang akan diambil perusahan juga berkaitan dengan

Temperatur pembakaran porselen opak 975 °C dengan jumlah pembakaran porselen opak 2 kali direkomendasikan sebagai panduan pembuatan GTC keramik- logam untuk menghasilkan

Dari Tabel 2 dapat dilihat bahwa pada perlakuan dengan dosis rendah ternyata menunjukkan pertumbuhan tinggi tunas yang tidak berbeda dibandingkan dengan kontrolb. Ditinjau dari