2
GAYEMIİZ
3
P R O F . D R . M A H M U D E S ' A D C O Ş A N
(TERCEME-İ HAL)
1938 yılında Çanakkale'nin Ayvacık ilçesi, Ahmetçe köyünde doğdu. Babası Halil Necâti Efendi, annesi Şâdiye Hanım'dır. Anne ve baba tarafından soyu, Buhàra'dan Çanakkale'ye göç etmiş seyyidlere dayanır. Küçük yaşta iken ailesi İstanbul'a taşındı. 1950'de İstanbul Vezneciler İlkokulu'nu, 1956'da Vefa Lisesi'ni bitirdi. Aynı yıl İstanbul Üniversitesi Edebiyat Fakültesi Arap-Fars Filolojisi Bölümü'ne girdi. Arap Dili ve Edebiyatı, İran Dili ve Edebiyatı, Ortaçağ Tarihi ile Türk-İslâm Sanatı sertifikalarını alarak, 1960 yılında Edebiyat Fakültesi'nden mezun oldu. Aynı yıl Ankara Üniversitesi İlâhiyat Fakültesi'nde açılan asistanlık imtihanını kazanarak, Klasik-Dinî Türkçe Metinler Kürsüsü'ne asistan olarak girdi. Fakülte yayın komisyonunda iki yıl sekreterlik yaptı. 1965 yılında, XV. Yüzyıl şairlerinden olan "Hatiboğlu Muhammed ve Eserleri" konusunda doktora tezi vererek ilâhiyat doktoru ünvanını aldı. 1967-1968 yıllarında Ankara Yükseliş Mühendislik ve Mimarlık Özel Yüksek Okulu'nda Türkçe ve Hümaniter Bilgiler dersini tedris etti.
1973 yılında ise, "Hacı Bektâş-ı Velî, Makàlât" adlı doçentlik tezi ile doçent ünvanını aldı ve Ankara Üniversitesi İlâhiyat Fakültesi Türk-İslâm Edebiyatı Kürsüsü'ne öğretim üyesi olarak tayin edildi. 1977-1980 yıllarında Sakarya Devlet Mimarlık ve Mühendislik Akademisi'nde Türk Dili ve Edebiyatı dersleri verdi. 1982 yılında profesör oldu. Sosyal ve
4
kültürel faaliyetlere daha fazla zaman ayırabilmek düşüncesiyle, 1987 yılında emekliliğini isteyerek üniversiteden ayrıldı.
İlk dînî eğitimini ailesinde gördü. Genç yaşta vefat eden annesi, zikir ehli bir hanımdı. Babası Necâti Efendi; Çırpılarlı Hacı Ali Efendi, Serezli Hasîb Efendi, Kazanlı Abdül'aziz Efendi, Mehmed Zâhid Kotku Efendi gibi âlim ve fâzıl şeyh efendilerin sohbetinde ve hizmetinde bulunmuş, hal ehli bir kimsedir. Mehmed Zâhid Kotku Efendi'nin yakın dostlarındandı. Bu münasebetle, küçük yaşta hocaefendilerin meclislerine devam etti, onların maddî ve manevî ilgilerine mazhar oldu.
Mehmed Zâhid Kotku Efendi'nin bizzat elinden tutarak kürsüye oturtması ile İskenderpaşa Camii'nde hadis derslerine başladı (1977). Yine onun arzusu üzerine, 13 Kasım 1980 günü vefatından sonra, cemaatin eğitimiyle ve her türlü meselesiyle ilgilenme, tebliğ ve irşad görevini üstlendi.
Tasavvufî nisbeti; hocası vasıtasıyla Nakşibendî Tarikatı'nın, Hàlidiyye kolunun, Gümüşhâneviyye şubesidir. Ayrıca Kàdiriyye, Sühreverdiyye, Kübreviyye, Çeştiyye, Mevleviyye, Halvetiyye ve Bayrâmiyye tarikatlarından da irşada me'zundur.
Onun döneminde hadis derslerine ilgi daha da arttı. Cemaat yer bulamadığı için camiye ilâveler yapıldı; ders dinlenilecek yerler beş-altı kat genişletildi. Ayrıca Ankara, İzmir, Bursa, Sapanca, İzmit ve Eskişehir'de mutad hadis dersleri başlatıldı.
Mehmed Zahid Kotku Efendi'nin emri üzerine kurduğu "Hakyol Vakfı"nın çalışmalarıyla bizzat ilgilendi, muhtelif yerlerde şubeler açtırdı. Eğitim ve yardımlaşma faaliyetini yaygınlaştırmak için çalışmalar yaptı. Sanat ve
5
kültürle ilgili çalışmalar yapmak üzere "İlim, Kültür ve Sanat Vakfı"nı, sağlık hizmetleri için "Sağlık Vakfı"nı kurdurdu. Hanımların eğitimiyle ilgili olarak "Hanım Dernekleri"nin; çevre ile ilgili çalışmalar yapmak üzere "İlim, Ahlâk, Kültür ve Çevre Dernekleri"nin kurulmasını ve yaygınlaştırılmasını teşvik etti. Bu çalışmalarla toplu-mun güzel amaçlar için bir araya gelmesini, organize olmasını sağlamaya çalıştı.
Vakıflara ait, harabe haline gelmiş birtakım ecdad yadigârı eserlerin tamir ve tecdidiyle ilgilendi; onların gayesine uygun olarak tekrar faaliyete geçmesini temin etti: Ahmed Kâmil Tekkesi, Selâmi Mustafa Efendi Tekkesi, Şeyh Murad Efendi Dergâhı, Şadiye Hatun Şifâ Külliyesi... gibi.
Eğitimin yaygınlaştırılması için basın ve yayın çalışmalarıyla ilgilendi. 1983 eylülünde İslâm dergisi, 1985 nisanında Kadın ve Aile ve İlim ve Sanat dergisi yayınlanmaya başladı. Daha sonra Gülçocuk dergisi çıkartıldı. Sağlık ve bilimle ilgili konularda ise Panzehir dergisi yayınlandı. Halen Vefa Yayıncılık adına yayınlanan bu dergilerle yakından ilgilenmekte ve makaleler yazmaktadır.
Kitap yayıncılığı için Sehâ Neşriyat'ı kurdu; çeşitli dinî, edebî, tarihî, kültürel eserler neşredildi. Yayıncılığın geliştirilmesi, haftalık ve günlük yayınlara geçilebilmesi için çalışmalar başlattı. Onun gayretleriyle bir matbaa tesis edildi (Ahsen), dizgi tesisleri kuruldu (Dehâ).
Sesli ve görüntülü yayıncılık alanında hizmet etmek, millî ve mânevî değerlerimize uygun yayınlar yapmak üzere, Ak-Radyo (AKRA) adı altında bir müessesenin kurulmasına öncülük etti (1992). Halen İstanbul, Ankara, İzmir ve Konya'dan radyo yayınları yapılmakta; bu
6
yayınlar Türkiye'nin her yerinden, Orta Asya'dan ve Avrupa'dan dinlenebilmektedir.
Onun teşviki ile Ak-Televizyon> adı altında Marmara Bölgesine yönelik bölgesel televizyon yayını başlatıldı (1997). Basın-yayın alanında Sağduyu isimli günlük bir gazete yayınlanmaya başladı (1998). Kaliteli bir eğitimi temin etmek amacıyla, özel eğitim kurumlarının kurulmasını teşvik etti. Çeşitli illerde ilkokul öncesi, ilkokul ve orta öğrenime yönelik eğitim tesisleri, okullar ve dersaneler kurdurdu.
Halka güvenilir bir sağlık hizmeti verilmesi için poliklinikler ve hastaneler açılmasını teşvik etti. Buna bağlı olarak başta İstanbul olmak üzere bir çok ilde sağlık kuruluşları hizmete açıldı.
Yurtdışındaki müslümanlarla diyaloğu sağlamak, ziyaretleri kolaylaştırmak amacıyla İskenderpaşa Turizm (İSPA) adı altında bir seyahat acentası kurulmasına öncülük etti. Bu şirket yardımıyla hac ve umre programları, çeşitli yurt içi ve yurt dışı geziler; aile ve eğitim kampları düzenlendi.
İlmî seviyesi yüksek hocalar yetiştirmek amacıyla İstanbul'da, Ankara'da, Konya'da ve Bursa'da hadis ve fıkıh enstitüleri açtırdı. Buralarda ilâhiyat fakültelerinde okuyan veya mezun olan kimselere, özel hocalardan Arapça, hadis, tefsir ve fıkıh dersleri verdirilmesini temin etti.
Sohbet ve vaazlarına yurt içinde ve yurt dışında büyük ilgi gösterilmesi ve çeşitli yerlere davet edilmesi, onun çok seyahat etmesine neden oldu. Avrupa'da, Kuzey Amerika'da, Afrika'da, Orta Asya'da ve Avustralya'da pek çok ziyaretler, vaazlar, sohbetler yaptı; eğitim programlarına katıldı.
7
Her yıl hac ve umre dolayısıyla değişik ülkelerden gelen müslümanlarla görüştü, diyalog kurdu. Hakkı ve hayrı, iyiyi ve güzeli tebliğ etme yönünde şumüllü ve verimli çalışmalar yapmaktan bir an bile geri kalmadı. Çevresini de daima bu tür çalışmalara teşvik etti.
Cuma günleri radyoda yapmakta olduğu hadis sohbetlerine ilâve olarak 1998 Eylülünden beri salı günleri tefsir sohbetleri yapmaya başladı. Son yıllarda daha çok Avustralya'da bulunmakta, sohbetlerini Akra'dan telefonla, canlı olarak sürdürmektedir.
Doğu dillerinden Arapça ve Farsça'yı, batı dillerinden Almanca ve İngilizce'yi bilmekte; yurt içinde ve yurt dışında çok yönlü sosyal faaliyetlerini, tebliğ ve irşad çalışmalarını el'an devam ettirmektedir.
Yayınlanmış Eserleri:
01. Matbaacı İbrâhîm-i Müteferrika ve Risâle-i İslâmiye (1982) 02. Hacı Bektâş-ı Velî, Makàlât
03. Gayemiz 04. İslâm Çağrısı 05. Yeni Ufuklar (1992) 06. Çocuklarla Başbaşa 07. Başarının Prensipleri 08. Türk Dili ve Kültürü
09. İslâm'da Nefis Terbiyesi ve Tasavvufa Giriş 10. Avustralya Sohbetleri 1, 2, 3, 4
8
11. Yeni Dönemde Yeni Görevler (1993) 12. Haccın Fazîletleri ve İncelikleri (1994) 13. Zaferin Yolu ve Şartları (1994)
14. İslâm, Sevgi ve Tasavvuf (1994)
15. Sosyal Çalışmalarda Organizasyon ve Başarı (1994) 16. Güncel Meseleler 1, 2 (1995)
17. Hazret-i Ali Efendimiz'den Vecîzeler (1995) 18. Hacı Bektâş-ı Velî (1995)
19. Yunus Emre ve Tasavvuf (1995) 20. Başarı Yolunda Sevginin Gücü (1995)
21. İslâmî Çalışma ve Hizmetlerde Metod (1995) 22. Sosyal Hizmetlerde Hanımlar (1995)
23. Ramazan ve Takvâ Eğitimi (1996) 24. Tebliğ ve İrşad Çalışmaları (1996) 25. İslâm, Tasavvuf ve Hayat (1996) 26. Haydi Hizmete!.. (1997)
27. İslâm'da Eğitimin İncelikleri (1997) 28. Tasavvuf Yolu Nedir? (1997)
29. İmanın ve İslâm'ın Korunması 1, 2 (1997) 30. Allah'ın Gazabı ve Rızası (1997)
9
31. Mi'rac Gecesi (1998)
32. Doğru İnanç ve Güzel Kulluk (1998) 33. Ramazan ve Güzel Ameller (1998)
10
G A Y E M İ Z
İSLAM EYLÜL 83
Elhamdülillah Müslümanız; gayemizin kaynağı imanımızdır. Biliyoruz ki dünya bizim asıl yurdumuz, değil, muvakkat bir imtihan yeri. Ömrümüzün rüzgar gibi, süratle geçip gittiğini gördükçe, ahiretimiz için halisane ve yoğun salih ameller işlemek gerektiğini daha kuvvetle hissediyoruz. Fırsat kaçmadan insanlık için faydalı işler yapmak; dinimize ve din kardeşlerimize bütün imkânlarımız kullanarak hizmet etmeliyiz. Müslümanların eğitimi bizce en mühim mevzudur. Gördük ki bu sahada şimdiye kadar yaptığımız türlü çalışmalar: Ders, vaaz, sohbet, konferans, seminer, kurs... vs. faaliyetlerimiz yeterli değildir; istek ve ihtiyaçları tamamen karşılayamıyor; arzu ettiğimiz her yere, bizi davet eden her topluluğa ulaşıp yetişemiyoruz. Mecmuamızı, işte bunu sağlayabilmek için çıkarmağa karar verdik.
Umuyoruz ki mecmua sayesinde öğretim ve eğitimimizi yaygınlaştırmış; ve sesimizi her yere duyurmuş olacağız; birlik ve beraberliğimiz, saygı ve sevgi bağlarımız güçlenecektir.
Çağlarımızda dünya hızlı bir değişme ve ilerleme içindedir. Müslümanlar olarak bunları takip etmek ve gerekli tedbirleri alarak yeni gelişmelere ayak uydurmak zorundayız. Şerefle yaşamak ve yükselmek için bu şarttır. Hâlbuki pek çok kimse bu seviyede değildir. Değil halkımız, onları eğitmek ve yol göstermek durumunda olanlar dahi bu bakımdan yardım
11
ve desteğe muhtaçtırlar. Çünkü bu iş kaliteli eleman, kadro, mali güç, iyi vasıta, modern malzeme ve geniş zaman ister. Mecmuamız işte bu güçlükleri de yüklenmek; dünyadaki yenilik ve gelişmeleri -okuyucular namına takip ederek onlara duyurmak istemektedir. Onun için, muhtevası, inşaallah, hep ciddi, ilmi, emek mahsulü, orijinal ve doyurucu olacaktır.
Çağımızda bütün dünyada ve özellikle Batı'da İslam'a Tasavvufa karşı büyük bir ilgi ve temayül görülmektedir. Bu durumda Müslümanlar olarak İslam'ı iyi temsil etmek, ilmi ve dini otoritenin varlığı ile mümkün olabilir. Türkiye’miz geniş bir ilim kadrosuna sahiptir. Bizim de bu ilim çevreleriyle bağlantımız vardır. Bizler pek çok kıymetli, sözü geçerli, tecrübeli, sahasında otorite, ilim adamı dost yardımı ile mecmuamızı bir kültür, ilim ve irfan mektebi haline getirmek istiyoruz.
Bu gayemizi benimsiyorsanız bize yakın ilgi gösteriniz, her yönden destek olunuz, sevgili okuyucularımız!
12
E N Ş E R E F L İ P A Y E
İSLAM, ARALIK 84
Günlük haberler üzerinde bir düşününüz: Hemen göreceksiniz ki maddî ve manevî, şahsî ve içtimaî, siyasî ve askerî tehlikelerle dolu bir zamanda; çok kritik bir bölgede yaşıyoruz. Çevremizde bin bir beynelmilel entrika dönmekte. İmandan ve irfandan, sevgi ve merhametten nasipsiz olan hâkim güçler, adî ve fâni çıkarları, sefil idealleri uğruna âlemi fesada vermiş, dünyamızı kana boğmuş ateşe bulamıştır. İnsanlar Yaratan'ı, hesabı, azabı unutmuş; faziletten adaletten geçmiş, kurtlar gibi birbirini parçalamakla meşgul.
Peki, bu durumda biz mü'minler ne yapmalıyız?!
Biz Müslümanlar Allah tarafından ortaya çıkarılmış en hayırlı ümmetiz, Kur'an-ı Kerim'de övülmüşüz. Kendimize geleceğiz, aslî vazifemizi bileceğiz: Bütün diğer insanlara hakkı ve hayrı göstermeye memur edildiğimizi idrak edeceğiz. Hz. Adem'den kardeşler olduğunu unutan beşere, yeniden sevmeyi, saymayı; ferâgati, fedakârlığı, hizmeti, merhameti, şefkati öğreteceğiz; cihana gül, sümbül, lale, ful ekeceğiz; emr-i ma'ruf ve nehy-i münker edeceğiz; istismarcıya ve zalime dur diyeceğiz...
Zalimin hasmıyım amma severim mazlumu İrtica'ın şu sizin lehçede mânası bu mu?!!
13
Ma'ruf, aklın ve dinin doğru ve güzel dediği, kabul ettiği iyi işler; Münker ise yine aklın ve dinin hoş görmediği, reddettiği hatta tahrîm eylediği çirkin ve kötü şeylerdir.
Müslüman olarak biz, aklı ve mantığı, insaf ve adaleti, iyi ve güzeli seviyor ve istiyoruz; saçma sapanın, mânasızın, zorbalığın, zulmün, sömürünün, mübtezelliğin, edepsizliğin, hayasızlığın... hasmıyız. Allah c.c. için emr-i ma'ruf nehy-i münker yapacağız.
Deylemi'nin Sevbân r.a.'dan rivayetine göre Peygamber Efendimiz s.a.s. buyurmuş ki:
"Kim ma'rufu emreder ve münkerden nehy eyler ise, işte o kişi yeryüzünde Allah'ın halifesidir ve kitabının (Kur'an-ı Kerim’in) halifesidir ve resûlünün (Hz. Muhammed a.s.'ın) halifesidir."
Bunlar ne yüksek rütbe, ne şerefli unvan! Yine Peygamberimiz s.a.s. buyurmuş ki:
"Ümmetimden bir bölük halis insan, Allah'ın emrini icra etmeye devam edip duracaktır, tâ Allah'ın takdiri olan kıyamet kopuncaya kadar... kendilerini yardımsız bırakıp terk edenler ve muhalif çıkanlar onlara bir zarar vermeyecekler; ve onlar, insanlar üzerine hâkim ve galip olacaklardır."
Ya Rabb, bizleri bu mübarek taifeden kıl; bize senin dinine has hâdim, sünnet-i nebeviyeye hakiki tâbi olmayı nasip buyur; bizi cahillerden, gafillerden, küçük hesap peşinde olanlardan, meselelerin özüne inmeyen bîhaber muhaliflerden, zalimlerden ve yardakçılarından koru.
14
Bize tevfikini refîk eyle; bizi mansur ve müeyyed ve muzaffer kıl; zikrinde, şükründe, hüsn-i ibadetinde bize daima yardım buyur!
15
Y A P I M I Z I N T E M E L T A Ş L A R I
İSLAM, HAZİRAN 85
İnsanlığın dünkü, bugünkü, hatta yarınki problemlerine çözüm ve tüm müşkillerine çare İslâm'dadır. İki cihanın mutluluğu İslâm'la elde edilebilir. Dünyanın ideal nizamı O'dur.
Geçmişi ve geleceği, hastalığı ve şifayı, ferdi ve cemiyeti, ruhu ve bedeni, insanın zaaf ve meziyetlerini en iyi bilen raûf, rahîm ve vedûd Rabbimiz, dünya ve ahirette huzur ve saadetimizi temin için lutf eylemiş, bize peygamber göndermiş, kitap indirmiş, kanun ve şeriat koymuş, yol göstermiştir.
Bunalıma düşen asrımızı, çırpınan ruhsuz medeniyeti, şaşıran çılgın insanlığı, çalışarak bizler kurtarabiliriz, reçete bizim elimizdedir. Böyle hayırhah ve fedakâr ruh yapısı sadece propaganda, göz boyama, gösteriş, riya, aldatmaca ve istismar.
O halde biz Müslümanlar, hem maddî-manevî faidemiz, hem de insanlığın huzur ve rahatı, salah ve felahı için, İslâm'a sımsıkı sarılmalıyız. Başka çıkar yol yoktur: İslâm'ı dosdoğru anlamağa, içimize iyice sindirmeğe, hayatımızı her yönüyle ona uydurmağa, emirlerini severek tutup, yasaklarından şiddetle kaçınmağa mecburuz.
Aksi takdirde bu sorumsuz tutum ve frensiz gidişle tüm insanlık helak olacak. Ülkemizde 19. asrın inkârcılığı hükmünü yitirmiştir; bu gerçekleri artık birçok münevver görüp kabul ediyor.
16
İnsanlığa hizmet için, elhamdülillah her şeyimiz vardır; Müslümanlar olarak çok büyük imkânlara sahibiz: Nüfus, petrol, para, jeopolitik müstesna durum, hammadde, geniş arazi, birikmiş tecrübe, ilim adamı, teknik personel... vs. Diğer ülkelere el açmağa, boyun bükmeğe, medet dilenmeğe hiç de mecbur değiliz. En büyük eksikliğimiz kendi imkânlarımızdan habersizliğimiz, birbirimize karşı ilgisizliğimiz, sevgisizliğimiz...
Basiretli Müslümanlar olarak kolları, paçaları sıvamalı, bir eksikliği telafiye çalışmalıyız. Bunun için şunlar tavsiye edilebilir:
1-Siz grup, parti, zümre, meşrep, mektep, mezhep... taassubuna ve enaniyetine kapılmayınız. Bütün Müslümanları kardeş bilerek yaşayınız. Etrafınızdaki dargınları barıştırmağa, çekişen ve çatışanların arasında hakem olup onları sevgiye, kardeşliğe, beraberliğe, hizmete, Müslümanlar aleyhinde bulunmamağa, gıybet ve dedikodu etmemeğe, tefrika çıkarmamağa davet ediniz.
2-İslamı, en saf ve muteber, ana kaynaklarından dosdoğru öğrenmeğe; Kur'an-ı kerimi, hadîs-i nebeviyi en iyi tarzda anlamağa daimi gayret gösteriniz. Bid'atten, hurafeden, temelsiz bilgiden, bâtılı hak veya hakkı batıl sanma tehlikesinden şiddetle sakınınız.
3-Çevrenizdeki tüm İslâmî faaliyetleri --hiçbir ter veya yönü ihmal etmeden--iyice tespit ediniz; grupları, şahısları, fikirleri tanıyınız, hatta bunların ciddi bir envanterini çıkarınız. Diğerleriyle tamamen kopmadan, sizin gönlünüze en salim ve sağlam görünen tarafa yaklaşıp, iyice destek olunuz.
17
4-Hizmetin tek bir sahasında yığılmak, böylece rakip ve hasım olarak çalışmak durumuna düşenler arasında mümkün mertebe vazife taksimi ve iş bölümü, plan ve program yapılmasını, kabiliyetlilerin ihmal edilmiş diğer önemli sahalara yönlendirilmesini sağlayınız.
5-Büyük gayeleri ana hedefleri, temel kaideleri esas edininiz. Teferruata boğulmayınız; detaylar ve farklılıklar değil, olumlu ve müşterek ve birleştirici noktalar üzerinde durunuz, "götürü pazar ediniz."
6-Bütün hüsnüniyetinize rağmen, anlayışsızlığa ve töhmete uğrarsanız; şahsınız için intikama kalkışmayınız, yapılan haksızlıkları Allah'a havale ediniz; bağışlayıcı, affedici olunuz, yaradılanı yaradandan ötürü hoş görünüz.
7-Bu yolda yapayalnız kalsanız, çok büyük güçlüklerle karşılaşsanız bile yılmayınız, "hasbünallahü ve ni'mel-vekil" deyiniz. O kâfi ve vâfidir.
18
S E V G İ Y E V E B İ R L İ Ğ E D A V E T
İslam, Nisan 85
Müslümanlar olarak, çok büyük problemlerle karşı karşıya bulunuyor, ciddi günler yaşıyoruz.
Yunanistan'ın Türkiye aleyhinde ne entrikalar çevirdiği, ne çılgın maceralara heveslendiği gün gibi aşikâr. Ermenilerin küstahlık ve cüretkarlıkları ortada; Bulgaristan'da fecî olaylar cereyan ediyor; İran-Irak savaşı çılgınlık derecesine vardı. Afganistan'da hükümet ve işgal kuvvetleri, mücahitlere karşı saldırıya geçti; İsrail Lübnan'da Müslüman köyleri basarak katliamlar yapıyor; Uzakdoğu'da ve Afrika'da nice zulümler-gadirler... Dünyanın her yerinde Müslümanlar dertli, esir, ezilmekte, çiğnenmekte...
Bu niçin böyle?
İdealleri o denli yüksek, ideolojileri o kadar canlı, sağlam ve dinamik olduğu halde...
Nüfusları yüz milyonları, hatta bir milyarı bulduğu; işgücü ve bilgi ve teknoloji birikimi sağlandığı; üniversiteleri, fabrikaları, orduları var olduğu halde...
Dünyanın en güzel iklimlerinde, bakir zenginliklere sahip, jeopolitik kıymeti haiz kıymetli topraklarda yaşadıkları halde...
19
Teknolojinin can damarı madenlere, medeniyetin kanı petrole, finansmanlar için gerekli para gücüne, beslenme için lüzumlu zirai imkanlara ve sair gıpta edilecek varlıklara sahip oldukları halde...
Nasıl oluyor da Müslümanlar bu kadar mağdur, bu kadar perişan, bu kadar yoksul, bu kadar makhur? Olur şey değil, doğrusu! Bu duruma akıl erdirmek ne kadar güç ya Rabbî!
Bütün bu dertlerin bir tek ve kesin bir çaresi vardır: İTTİFAK
İzzet ve şevketimiz, ihtilafa düşüp birbirimizle çekiştiğimiz için -ilahi bir ceza olarak--bizden alınmış, yerini zillet ve meşakkate terk etmiştir. Bizi te'dip için düşmana fırsat ve ruhsat çıkmıştır.
Ey Müslüman dininin özüne dön, din kardeşinle barış, ihtilafı aradan kaldır, diğer kardeşlerinle birlik ve beraberliği sağla, sabr ü sebat at ki nihai zafer senindir.
Girmeden tefrika bir millete düşman giremez Toplu vurdukça yürekler onu top sindiremez.
20
İ R Ş A D Ç A L I Ş M A L A R I N I N Z A R U R E T İ
İSLAM, ŞUBAT 85
Türkiye'de Müslümanlığın tarihî seyri ve hâl-i hazır durumu nedir? Milletimiz uzun bir devre Müslümanların mümessilliğini ve geniş İslâm âleminin bayraktarlığını yapmış; büyük ve değerli şahsiyetler yetiştirmiş; İslâm medeniyetini geliştirmiş, dünyanın her yerindeki din kardeşlerine yardım elini uzatmış; onları mânen ve maddeten, fikren ve fiilen canla başla savunup korumuş; üç kıtada asırlarca hüküm sürmüş; hizmetleriyle ümmetten haklı bir baygı ve sevgi toplamış, lider bir millet idi.
Ülkemiz, mazideki bu şanlı ve şerefli durumunu, çeşitli askerî ve sosyal sebepler yüzünden maalesef muhafaza edememiştir. O günlerin aziz hatırası ve tatlı yâdı hatırımızda capcanlı yaşıyor.
Daha sonraki durumun acılığı ise hâlâ içimizde kanamakta olan bir yara hâlindedir. Düşmanlar İslâm nâmına bizi hedef almış, peş peşe asırlar boyu ve münavebe yoluyla sarınmış durmuş; dostlar bizi yardımsız bırakmış, hatta arkadan hançerlemiştir. Böylece sürekli geriledik, yıprandık, çöktük. Çok zor günler yaşadık, yüzbinlerce vatan evladı şehit düştü. Eskiye nisbetle çok küçük bir vatan parçasında üstün iman hasletlerimizle cansiperane çarpışarak istiklâlimizi kurtarabildik.
Düşmanlarımızı tanımayan gafillerimiz, muvakkat bir nefes alma devresine ve korkunç tavizler vererek sağlanan aldatıcı rehavete
21
bakarak mücadelenin sona erdiğini sanıyor. Düşmanların zaman zaman düşen maskelerinden, bize karşı takındıkları hırçın tavırlardan, hırıltılı diş göstermelerden uyanıyor.
Evet maddi savaş zahirde durakladı; fakat fikir, inanç, din ve kültür sahasındaki manevî mücadele, sinsi ve gizli çalışmalar bütün şiddetiyle devam ediyor. Buna karşılık aramızdaki gafil okumuşlar oyunun farkında değil; hatta düşman, onları eski devşirmeler gibi kullanıp kendi nâmına bize saldırtıyor. Onlar münevverlik iddiasında, fakat kendi öz mazisinden, mefahirinden, kültüründen kopmuş; millî idealini, ecdat şuurunu yitirmiş; ezelî hasımlarımızın safına geçmiş; eski eyaletlerimizdeki masum Müslüman kitlelerin kanlı kâtillerini dost edinmiş; asıl dostlarına, soydaşlarına, dindaşlarına, kardeşlerine kan kusturuyor.
Diğer yandan, geniş halk kitlelerimiz de -dinî eğitimdeki uzun fetret devresi ve millî eğitim politikasındaki sosyal gerçeklere aykırı prensip kararları sebebiyle-örf ve adetini, ahlâk ve adâbını, dinin ana emirlerini ve zarif inceliklerini unutmuş durumda; inanç, ibadet, davranış ve yaşayışında tashihe muhtaç hususlar, bâriz tezatlar, aşikâr tutarsızlıklar ve hazîn hatalar dolu. Ülkenin kâhir ekseriyeti Müslüman ama; kaç tanesi dört başı mâmur, ölçülü, dengeli, ihlaslı, bilgili, şuurlu, mücahit Müslüman?!!
Bu durumda bizlere büyük mesuliyetler geliyor. Kolları ve paçaları sıvamalı; hasımlara, düşmanlara karşı toparlanmalı, birlik ve beraberliği mutlaka sağlamalı, müşterek hareket etmeli, bilhassa şuurlu Müslüman sayısını artırmak, tabanı ve daireyi genişletmek, cahilleri eğitmek,
22
gafilleri uyarmak üzere var gücümüzle irşad çalışmalarına yönelmeliyiz. Şahsî, içtimâî ve hatta millî necat ve felâhımız bu çalışmalara bağlıdır.
23
Y E İ S Y O K !
İslam, Mayıs 85
Müslümanların başına üşüşen sıkıntıları görüp üzülüyoruz. Düşmanların çokluğu ortada; ya anlayışsız dostlara(!) ne demeli? Bir de "ben Müslümanım" dediği halde, düşman safında yer alan, kardeşlerine onlarla birlikte silah çeken, onları arkadan hançerleyenler var. Şu fani dünyanın bir kaç günlük sefasına, muvakkat ikbaline, düşmanların onlara sağladığı bir kaç hasis menfaate aldanıp, ahiretlerini mahv ediyorlar.
"Ticaretleri kendilerine hiç de kar getirmedi" (el-Bakara Sûresi 16. âyet)
Muin-i zâlimin dünyada: erbab-ı denâettir Köpektir zevk alan sayyâd-ı bî-insâfa hizmetten
Yeis yok, oturup ağlayacak değiliz. Bu ilahi bir kanundur: Allah Teâlâ, kendisine inananları daima böyle sıkıntılarla denemiş, imanlarını olgunlaştırmıştır. Sıkıntılara uğrayanlar takdirin Allahtan olduğunu görüp sabır ve metanet göstermelidirler. Sabredenler sonunda başarıya ve zafere ulaşacaklardır. Mü'mini hiçbir şey yıldıramaz. Mü'min için hüsran yoktur, her türlü hal ve durumda kardadır. Ölse şehid, kalsa gazi, sabretse sevap, şükretse nimet ve bolluk...
Hendek (veya Ahzab) harbinde Kureyş müşrikleri ile, müttefik oldukları bedevi ve Yahudi kabileleri, korkunç bir izdiham ve kalabalıkla Medine-i
24
Münevvere üzerine yürüyünce bazı kimseler müthiş korkmuş ve şiddetle sarsılmıştı; ama has ve halis Müslümanlar:
--"İşte bu, Allah ve Rasûlünün bize va'dettiğidir, Allah ve Rasulü ne doğru söylemiş! dediler. O tehlikeli durum onların iman ve teslimiyetlerini arttırmaktan başka bir şey yapamadı." (El-Ahzâb Sûresi, 22. ayet)
Kâmil ve olgun mü'minlerden öyle erler ve bahadırlar vardır ki Rasulullah SAS ın yanında bulunamadıkları, katılamadıkları savaşlar için üzülmüşler de kendi kendilerine şöyle ahd ve nezretmişlerdi:
"Eğer müteakip bir cihatta Rasulullah ile bulunursak sebat edip, şehit oluncaya kadar çarpışacağız"
Bu kahramanlar arasında Hz. Hamza, Mus'ab bin Umeyr, Talha bin Ubeydullah, Said ibni Zeyd, Osman ibni Affan.. gibiler vardı. --Rıdvanullahi taala aleyhim ecmain--Onlardan biri olan Enes ibni'n-Nadr RA Uhud harbi sırasında savaş alanına doğru giderken Sa'd ibni Malik'le karşılaşmıştı. Sa'd:
--Ey Ebu Amr nereye? diye sorunca:
--Hey cennet kokusu hey; o kokuyu Uhud önlerinden geliyor gibi hissetmekteyim... diye cevap vermişti. Savaşa girdi şehid oldu, üzerinde seksen küsur ok ve mızrak yarası saydılar, tanınmayacak hale gelmiş de ancak kız kardeşi el parmaklarından teşhis edebilmişti.
Onlar nefislerini ifa ettiler, geri kalan bazıları da hal-i intizardadırlar.
Felek her türlü esbab-ı cefasın toplasın gelsin Dönersek kahpeyiz millet yolunda bir azîmetten
25
26
K U L L A N M A D I Ğ I M I Z İ M K A N L A R
İSLAM, OCAK 85
İnanan bir kimse olarak, sayıları yüz milyonlara ifade edilen şu din-kardeşlerimizin hallerine bir bakınız. O dinamik imanlarının gereği, kendilerinin nasıl olmaları gerekirdi? Bu kadar muazzam kalabalıklar, din ve imanlarına göre hareket edebilseler neler başaramazdık ki! Onlardan neler bekler, neler umardık.
Halbuki her yerde, Asya'da, Afrika'da, Avrupa ve Amerika'da ne kadar hor ve menfur, mazlum ve mağdur durumdalar! Bakınız: Ekseriya ülkeleri çiğnenmiş, hürriyetleri gasp edilmiş; başlarına hain ve zâlimler çöreklenmiş, kıpırdamalarına bile fırsat vermiyorlar. Tabiî zenginlikleri yabancılar tarafından doymak bilmez bir iştiha ile sömürülürken, kendileri aç kalıyor, köle gibi yaşayıp, haşerat gibi ölüme terk ediliyorlar. Başına çorap örülmemiş, dertsiz, belasız, kaç İslâm ülkesi gösterebilirsiniz?
Şevketli imparatorluklardan sonra bu perişan hale nasıl düştük? İleri sürülen bir yığın göstermelik sebep sakın bizi aldatmasın. İyi bilelim ki bu, İslâm ahlakından uzaklaşmamızın, asîl imanımızı hor görüp kendi elimizle moral kaynaklarımızı tıkamamızın, gafletle bindiğimiz dalı kesmemizin sonucudur; dünyanın zevk ve safasına dalmanın, maddî çekişmelerle tefrikaya düşmenin, birbirimize buğz edip sırt çevirmenin, gaflet ve tembelliğin ilâhî cezasıdır.
27
Bu ceza, ihlâsla tevbe edip tekrar Hakk'a dönmeden, İslâm ve ahlâk ve ahkâmına sımsıkı sarılmadan, üzerimizden asla kaldırılmaz. Kâinatın ilâhî kanunlarına ters tutumla muvaffakiyet mümkün değildir.
Düşmanlar bizi bizden iyi tanır. Güç ve moral kaynaklarımız onlarca gayet net olarak bilinmektedir. Onun için dinimize saldırır, imanımızı sarsmağa çalışıp, bizi rûhen çökertmeye sa'y ederler. Aramızdan yardakçılar bulur, bize onları saldırtırlar. İslâm'a, gelişmeye manidir diye iftira eder, Müslümanları tutucu ve gerici gösterir, halkı birbirine düşürür, atı alıp Üsküdar'a geçerler. Hatta besledikleri kanı-bozuklara modern amentüler hazırlatmışlar, aramıza sapık fikir ve felsefeler sokuşturmuşlar, hainleri reklâm edip alkışlamış, putlaştırmışlar; dinsizlik, ahlâksızlık ve soysuzluğu alenen tervîc ve teşvik etmişlerdir.
Bu bir gizil savaştır, korkunç bir kültür emperyalizmi mücadelesi sürmektedir de çokları farkına varmıyor. Düşmanın kısmî başarısı, işte bir eşsiz bönlüğe, derin gaflet ve cehaletimize dayanmaktadır.
Bazı gafil Müslümanlar, neyi verip, niye aldıklarını; neler kaybedip neler kazandıklarını hâlâ anlayamamış, uyanamamışlardır.
Eyvah! Bu bâzîçede bizler yine yandık, Zirâ ki, zarar ortada, bilmem ne kazandık!
Ye's ve ümitsizlik yok; bir büyük imtihan içindeyiz, çalışır, sabr-ü sebat gösterir, Allah'a dayanırsak zafer bizim olacaktır.
Müslümanlar kendilerinde mevcut ve meknûz güçlerden, maddî ve manevî imkânlardan gafil ve bîhaber durumda; moralleri çökmüş, aşağılık kompleksine tutulmuş, ümitsizliğe düşmüştür. Dostlarını
28
bilmemekte, düşmanlarını ise, gözünde fazla büyümektedir. Halbuki herkes bir bardak su dökse düşmanları sel alıp götürecek, biraz konuşsalar gök-gürültüsü olacak, doğrulup davransalar hasımların ödleri patlayıp yürekleri duracaktır.
Bu vakıayı iyi görmeli, bilmeyen kardeşlere öğretmeli, âtıl imkânları harekete geçirmeli, safları sık ve düzgün tutmalıyız.
"Gevşemeyiniz ve üzülmeyiniz, eğer gerçekten mü'minler iseniz mutlaka sizler üstün geleceksiniz..." "Yoksa sizler, Allah c.c., içinizdeki cihat edenleri sınayıp anlamadan, sabr-ü sebat edenleri bilmeden, hemen cennete girivereceğinizi mi sandınız!" (Al-i İmran 139 ve 142)
29
İ M A N I T A Z E L E M E K
İSLAM, ARALIK 85
Geçenlerde, bir müddetten beri gitmediğim bir mahalleye uğradım, bir kaç gün kaldım. Camisini yatsı ve sabah namazlarında bile tenhaca buldum, mahzun oldum. Halbuki bir zamanlar ne şevkli cemaati vardı! Camisi yaşlılarla, gençlerle, çocuklarla cıvıl cıvıl idi. O mahalle ne güzel gayelerle kurulmuştu. Şimdi, değil sair sakinlerinin, idealist yöneticilerinin bile bir kısmı diğer bir kısmına bigâne; herkes kendi âleminde suskun, küskün ve pasif...
Ne oluyor? Üzerlerine ölü toprağı mı saçıldı? İslâm'ın cihad ahkâmı mı değişti, sa'y kanunu mu ilga oldu? yoksa o eski mücahidler tekaüde mi ayrıldı veyahut da Müslümanların artık her derdi bitti, her müşkili halloldu da hizmete, gayrete lüzum mu kalmadı?... hayır hiçbiri değil. Bu manevî bir hastalıktır. Bu hastalıktan kurtulmak için daima şu noktalara dikkat etmeliyiz:
1. Dünya hayatının fani zevkleri ve bitmez tükenmez meşgaleleri Müslümanı aldatmamalı. Şairin:
Râhat ister nefs, mihnettir ibadet serteser Terk-i râhat rağbet-i mihnet kılan mümtaz olur
dediği gibi insan tabiatı rahatlığa meyyaldir, ibadetler ise hep meşakkatli zahmetli bir yapıya sahiptir, ama imanı için çalışan, çile çeken,
30
meşakkatlere göğüs geren, zorlukların üstüne yürüyen kimseler dünyada ve ahirette makbul olurlar
2. Nefse uymamalı; onun ekseriyetle insanlara dünya ve ahirette büyük zararlar verecek şeylere heves ettiği bilinerek, arzuları aklın süzgecinden geçirmeli, zararlarının karşısında direnilmelidir. Kanunî Süleyman bu gerçeği ne güzel dile getirmiş:
Nefs hazzın ey Muhibbî vermegil hayvan-sıfat, Zabt-ı nefs et, ârif ol, âlemde insanlık budur!
3. Şeytanın insanı daima aldatmağa çalıştığı da unutulmamalıdır; hatta bunun için bazen çok mâsum ve mantıkî görünen muhâkemeler de ileri sürdüğü suret-i haktan görünerek, salih kimseleri bile şaşırttığı, abidleri baştan çıkardığı iyi bilinmeli, daima uyanık ve tetikte bulunulmalı. Hizmetten geri kalmak hususunda hiçbir mazeret kabul edilmemelidir. En önemli prensibimiz gevşememek, gaflete düşmemek, "hûş der-dem: her nefes alış-verişte bile şuurlu ve ayık olmak"tır.
4. "İbadetin makbulü az da olsa devamlı yapılanadır" gerçeğini daima hatırda tutmalıyız; günden güne terakkî esas iken, bil-akis gerilememeli, sahip olduğumuz hal, mevki ve makamı kaybetmemeliyiz. Hayatın ömür boyunca süren sürekli bir mücadele ve çalışma olduğunu, duranın düşeceğini, hareketin hareket getirdiğini kendi kendimize tekrar tekrar hatırlatmalıyız.
31
"İman da sizden birinin içinde tıpkı -?elbisesinin eskiyip yıprandığı gibi-yıpranır sönükleşir. O halde Allah c.c.'dan imanı kalbinizde yenilemesini, tazelemesini isteyiniz" buyurmuş (Râmûz s. 96/6)
O halde dualarımızda Rabbimizden, bizi yolunda sabit kılmasını, imanımızı tazelemesini ısrarla ve daima istemeliyiz.
6. Diğer bir hadîs-i şerifte de (Râmuz s. 270/12) Efendimiz: - İmanınızı yenileyiniz, buyurdu. Denildi ki:
- Ya Resulallah imanımızı nasıl yenileyebiliriz? Buyurdu ki:
- Lâ ilâhe illallah sözünü çok söyleyiniz!
Demek oluyor ki manevî fetretin, gevşekliğin en müessir ilacı kelime-i tevhid zikri imiş. Zikirden gafil olmamalı, manevî vazifelerimizi, derslerimizi ihmal etmemeliyiz.
Asrımızda İslâm'ın iç ve dış düşmanı çok, derdi hadsiz hesapsızdır; Müslümanların problemlerine eğilmemek İslâm'a sığmaz, sırf kendi keyfi için yaşamak, çalışmak insanlığa yakışmaz. Gevşemeyiniz, ahireti, hesabı unutmayınız, hiç olmazsa düşmanların çalışmalarına bakıp gayrete geliniz, bu davanın bir ucundan da siz tutunuz, bu yükün bir miktarını da siz kaldırınız ki muvaffak olup iki cihanda felah bulasınız.
32
K E S E N İ N A Ğ Z I N I A Ç M A K
Halil Necatioğlu
İSLAM, NİSAN 86
Asırlar boyu İslâm'ın bayraktarlığını yapmış, murabıt ve mücâhid bir milletiz; uzun zaman onu muvaffakıyetle temsil ettik. Bu güne gelinceye kadar çok hücumlara uğradık, nice badireler atlattık, büyük kayıplara ve köklü değişmelere mâruz kaldık; ama halkımızın kâhır ekseriyeti yine de dindardır. İnceliklerini unutmuş olsa da, âdeta insiyâkî olarak, imana ve İslâm'a bağlıdır; Allah taala hazretlerinin emirlerine, Resulullah s.a.s. efendimizin sünnet-i seniyyesine uygun yaşamayı özler; gaflet ve günahına üzülür, yapmadığı hayırlara ve ibadetlere hayıflanır, yapabilenlere gıpta eder, iyi olmağa özenir; samimi, takva ehli kimselere saygı duyar ve bağlanır; çocuklarını dindar ve edepli yetiştirmeğe çalışır; hayırla yâdına sebep olsun diye cami, medrese, köprü, yol, çeşme... yaptırır; fi sebilillah milyonlarını sarf etmekten kaçınmaz.
Sözümüzü teyid eden, münakaşa götürmez kesin deliller: Yaptırılan binlerce yeni cami ve kuran kursu, sayısız hayır dernekleri ve vakıflar; yüzlercesi halk tarafından yapılmış olan ve bir o kadarı da yapılma izni ve işareti bekleyen imam-hatip okulları; her sene hacca ve umreye bin bir engeli aşarak gitmeğe çalışan insan selleri; kandillerde, cumalarda,
33
bayramlarda camilerden sokaklara taşan cemaatler, ramazandaki coşkun ve nuranî faaliyetler... gibi tezahürlerdir.
* * *
Bu milyonlarca vatandaş yanlış yolda mıdır; hain ve kasıtlı kimseler mi ki; çağın dışında veya gerisinde mi kalmışlardır; yirminci asrın modern gelişmelerine ayak uyduramamış saf alt tabaka mensupları; modern ilimden, teknolojik gelişmelerden bî-haber cahiller midir....?
Hayır! Asla ve kat'â!
Onlar milletin ta kendisi olup, tarihin normal ve tabiî seyrinin tezahürleridirler; doğru yol üzerinde bulunuyorlar. Şaşırtıcı bir gerçektir ki: Uzun bir fetret denemesinden sonra Türkiye'deki bu yeni ve coşkun İslâmî dirilişi; bazı meşhur edip ve yüksek mütefekkirler; Ciddî din, ilim ve fikir adamları; Şark'ı da Garb'ı tanıyan üniversite hocaları; şahsiyetli gerçek münevver, Avrupa ve Amerika'da tahsil ve doktora yapmış teknik elemanlar desteklemiş ve geliştirmişlerdir.
* * *
Bazı yarı-münevverler bu gerçekleri göremiyor, asıllarını unutmuş, yabancı ideolojilere kul olmuşlar. Üstelik, kendilerinin haklı olduğu vehimdeler. Kökü dışarda derneklere giriyor, sessizce teşkilatlanıyor, din ve millet aleyhine dilleri ve kalemleri, malları ve canları ile şer ve fesad üretip duruyorlar.
Bizler ise, ekseriyette olmamıza rağmen, düzensiz ve dağınık durumdayız. İrşad ve tebliğ vasıtaları bakımından bir hayli gerideyiz. Keselerimizin ağzını açmalı, saflarımızı sık ve muntazam tutmalıyız.
34
Bize fayda yine bizlerden gelecektir; dışardan hasımlar, müşrikler, münkirler gelip de yardım edecek değil ki!
35
M A L İ İ B A D E T L E R
İSLAM, EKİM 86
Mükemmel ve şahane İslâm nizamı, mü'minlere, ibadet çeşidi olarak bazı mâlî yükümlülük ve sorumluluklar da koymuştur. Çünkü dinimiz tek yanlı, sadece ruhanî ve uhrevî bir hayat tarzından ibaret değil; aynı zamanda dünyevî ve ictimaîdir.
Yaşamak için gerekli ve yapılması dinen zorunlu birçok ödev ve görev maddeye ve finans gücüne de bağlı bulunuyor. Bu bakımdan zekat, malî bir ibadet olarak üzerimize farz kılınmış; ve İslâm'ın beş temel şartından biri sayılmış, ehemmiyetine binaen Kur'an'ı Kerim’in 34 kadar yerinde tekrar tekrar zikredilmiştir.
Cüz'î bir tefekkürle hemen anlarız ki, Müslümanların toplu refahı, ilerleme ve yükselmesi, savunulması ve korunması, mütecavizin ve düşmanın kovulması, imanın öğretilmesi ve yayılması, İslâm'ın gelişmesi ve yücelmesi... hep paraya ve mâlî fedakârlıklara bağlıdır. Bu Hz. Peygamber s.a.s. zamanında da böyle idi. İslâm'ın gelişmesi için Hz. Ebubekir, Hz. Osman... gibi yüce sahabîlerin bütün maddî varlıklarını nasıl hizmete tahsis ettiklerini tarihlerden takdir ve ibretle okuyoruz. Çağımızda da mazlum ve mağdur Müslümanların kurtuluşu yine bir yönüyle paraya bağlı olup, büyük zahmet ve masraflarla başarılacak bir iştir. O halde din için para sarfı ve maddî yardım konusunda ihmal ve tembellik gösteren Müslümanlara çok sert ve acı bir şekilde ihtar eder:
36
"Altın ve gümüşü biriktiren ve onları Allah yolunda saf etmeyenleri, elim bir azaba uğramakla tekdir ve tehdit eyle (ey resûlüm); öyle bir günde ki, o paralar cehennem ateşinde kızdırılacak ve; alınları, yanları ve sırtları o paralarla dağlanacak da kendilerine:
Dünyada biriktirip kendilerinize sakladığınız işte budur, tadın biriktirdiklerinizin azabını!...denilecek."
Diğer bir ayette de Peygamberimiz şöyle buyuruyor: "... onlara de ki:
Eğer oğullarınız, kardeşleriniz, eşleriniz, aşiretleriniz, elde ettiğiniz mallar, kesada uğramasından korktuğunuz ticaret ve hoşlandığınız meskenler, size Allah'tan ve resulünden ve O'nun yolunda cihad etmekten daha sevimli geliyorsa, artık Allah'ın başınıza getireceği felaketi bekleyedurun..."
Naçiz bir kardeşiniz olarak, Müslümanların problemlerine bakıyor, çoğunun çözümünü maddî fedakârlığa bağlı görüyorum. Bu problemlerin çözümünü incelemek ve ilmî usullerle araştırmalar yapmak üzere el ele müesseseler kurduk; eğitim, yardımlaşma ve dostluk için. Aksiyon ve teşebbüslerimiz başarıyla gelişip yayılıyor.
İstiyoruz ki bu müesseseler vasıtasıyla aramızdaki köklü kardeşlik bağlarını canlı tutalım, el ele verelim, maddî ve mâlî güçlerimizi birleştirelim, canla başla çalışalım ki dünyada huzur ve refaha, ahirette fevz-ü felahâ ermek müyesser olsun.
37
E Y M Ü M İ N L E R , A L L A H ' I N D İ N İ N E
Y A R D I M C I O L U N U Z !
İSLAM AĞUSTOS 84
Rabbimiz c.c. Saf suresinin son ayetinde, biz müminlere şöyle buyuruyor:
"Ey İman edenler! Allah'ın yardımcıları olunuz! Nitekim Meryem oğlu İsa havarilere:
-Kimler Allah'a doğru giden yolda benim yardımcılarım olmak ister? Demişti; Havariler de:
-Bizleriz, Allah'ın yardımcıları demişlerdi...
Demek oluyor ki -istisnasız-iman ehli olan herkes, tıpkı Hz. İsa a.s.'ın ashabı olan Havariler gibi, din-i İslâm'a hizmetle vazifelidir; O halde her mümin, i'lâ-yı kelimetillâh'a çalışmalı; dini hakikatleri yaymalı, tebliğ etmeli, savunmalı; emr-i mâruf ve nehy-i münker yapmalı, İslâm'ın hasım ve düşmanlarına karşı maddeten ve ma'nen canla başla cihad etmeli; malını Allah yoluna hayırlara sarf eylemeli; Müslümanlara her yönden yardım etmeli, onların dertleriyle dertlenmeli, elemlerinden muzdarip olmalıdır..
Ama Müslümanlar bu şuurda mıdır? Maalesef hayır!
Müslümanların bir kısmı fakirdir; geçim derdine düşmüş, ahiretini unutmuş, dünya telâşına dalmış, feleğini şaşırmıştır. Allah'ın vermeyi
38
va'd buyurduğu, tekeffül ettiği rızkının peşinden koşup durmaktadır; garantilinin peşinden koşmakta, istenilen hizmetleri ihmal etmektedir. Halbuki Hz. Peygamber şöyle buyurmuş:
"Her kimin ki niyeti (hedefi, gayesi) ahiret olur; Allah onun dağınığını toparlar; gönlüne zenginlik verir; dünyalık da peşinden burnu sürte sürte (mecburen) gelir, ulaşır.
Aksine, her kimin ki niyeti dünya olur; Allah onun işlerini dağıtır, fakirliği iki közü arasına getirir; dünyalıktan da ona ezelde ne takdir edilmişse ancak o gelir (fazlası değil.)"
Diğer bir kısım Müslümanlar ise varlık, içinde yüzmektedir zengindir, dertsizdir keyfi peşinde koşar, şatafata yönelmiş; vazifelerini, borçlarını, ahireti, hesabı unutturmuştur; hasta olmaz, zora gelmezse Allah'ı anmaz. Malını hak yola harcamaz, dindaşlarının ızdırabını duymaz, fakir, mazlum Müslümanların perişanlığından duygulanmaz; ölenden ölümden ibret almaz. Hak sözden, öğütten sıkılır; dindardan, alimden kaçar.. Halbuki Mevla’mız böylelerini şiddetle tehdid eylemiş ve "Altını, gümüşü istifleyerek biriktiren, onları Allah yolunda (cihada, hizmete, hayra) sarf etmeyenleri elim bir azap ile müjdele! Buyurmuştur.
Diğer bir grup Müslüman ise güya hak yolda gayrettedir, ama asıl din düşmanlarını bırakmış Müslümanlarla cenge girişmiştir. Müslümanın Müslümana kanı, canı, malı, ırzı, şerefi haram iken; birbirlerine üç günden fazla dargın kalması bile caiz değilken; gözünü kırpmadan canına kıyar, kanını döker, yuvasını yıkar.. Buna da şer'i bir mesned bulur, dini bir gerekçe uydurup yakıştırır.
39
Ele silah alıp karşı karşıya gelenler kadar olmasa da yine aynı zihniyetle çalışan bir başka grup daha var; gayretli ama ters doğrultuda; bir hizmet yapmak istiyor ama yön sapık, bilgi sathi; karşısındaki Müslümana hüsn-i zannı, sevgisi, müsamahası, şefkati, acıması yok. İşleri kıyasıya tenkid, müminleri tekfir edip kafirlikle suçlamak; ulemayı, selef-i sâlihini beğenmemek, dinimizin üzerine titrediğimiz ahkâmını kendi kısa reyleriyle tağyire kalkışmak, mezhebimize ve itikad esaslarımıza laubali hücum etmek; asılsız, temelsiz, mantıksız, hikmetsiz reformlar peşine düşmek; felsefeye, fikre, ilme doyamıyor gibi görünüp ictihadlar ortaya atmak, ortalığı ve zihinleri teşviş etmek.. Ama bütün bu sakametlerine rağmen kendilerini doğru yolda sanıp bütün diğer Müslümanları hatada görür, 1400 yıllık ulemayı hiçe sayar, tasavvufa çatarlar.
Bu kardeşler, kardeş olduğumuzu ne zaman anlayacaklar; eskilerin, yenilerin hukukuna riayeti ne zaman öğrenecekler; zaten bin bir maddi manevi derdi olan dindaşlarına ezayı, hücumu ne zaman bırakacaklar? O halde değerli Müslümanlar size asli vazifenizi unutmayınız. Allah'ın dinine gerçek yardımcılar olunuz, dünya hayatının zenginliği veya fakirliği, telaşı ve tasası sizi iyi kulluktan, salih amelden, güzel hizmetten alıkoymayın. Gayretlerinizin Allah'ın kitabı ve Resulün sünneti istikametinde olup olmadığını sık sık inceleyip, irdeleyip kontrol ediniz, Müslüman kardeşlerinizle uğraşmayınız, onları incitmeyiniz ki onların zaten yeterince dertleri ve düşmanları var.
Ya Rab, bize hakkı hak olarak gösterip ona uymayı nasib eyle, batılı batıl olarak tanıyıp ondan uzak olmayı müyesser kıl ve bizi bir göz yumup açıncaya kadar bile kendi nefs-i emmareleremizin eline bırakma!
40
İ Ş İ Ş T E N G E Ç M E D E N
İSLAM, ARALIK 86
İslâm dini bizden ne istiyor, düşünelim:
Temizliğin her türlüsü, intizam, çalışkanlık, vazife şuuru, hizmet aşkı, ilim, feraset, tedbirlilik, fedakârlık, sevgi, saygı, kardeşlik, yardımlaşma, işbirliği, tebliğ, irşâd, cihad, izzet, şeref, hürriyet... vs.
İşin aslı, yazıda, kağıtta ve kitapta; veya sözde ve dilde böyle olduğu halde İslâm âleminin bugünkü manzarası ve Müslümanların ekseriyetinin durumu maalesef böyle değildir. Bilhassa Osmanlıların gerilemesi ve yıkılmasından sonra daha çok barizleşen görünüm:
İlmî ve fennî gerilik, derbederlik, tembellik, gaflet, rehavet, cehalet, sorumsuzluk, bîganelik, vurdumduymazlık, keyfe düşkünlük, zevkperestlik, bencillik, hodbinlik, rekabet, tefrika, husûmet, adâvet, kendi başına buyrukluk, âsîlik, takvâsızlık, itaatsizlik, hubb-ı dünya, hubb-ı câh, hubb-ı riyaset, nefse kul olmak, şeytana uymak, düşmana boyun eğmek, zillet, esaret, zulüm, gadir... gibi bin bir türlü manevî âfet ve felâket.
Allah Teala, bu âsî Müslümanları, mücrim ve günahkâr kulları cezalandırmaz mı? Elbette. Cezayı çoktan hak ettik. Üzerimize gökten taş yağsa yeridir. Rabbimizden bizi lütf-u keremiyle ıslah eylemesini, günahlarımızı bağışlamasını, tekrar rahmetine mazhar buyurmasını dilemekten başka elimizden ne gelir!
41
Aciz kanaatime göre bugün İslâm âleminin çektiği sıkıntılar, İslâm'dan ayrılmalarının, Allah'ın emirlerini tutmamalarının cezasıdır. Müslümanların asırlardır süren gaflet, ihmal, kusur ve günahları bugün çok acı sonuçlar doğurmuş durumdadır. Halen çok büyük tehlikelere mâruz durumdayız; maddî ve manevî, dünyevî ve uhrevî helâkin uçurum kenarındayız.
Bu belâ ve ceza Allah'tan olduğuna göre çare de yine O'ndan gelecektir. Onun için evvelâ hepimiz dinimize dönmeli, tevbe-i nasûh ile tevbe etmeli, hak yola girmeli, hayatımıza Allah Teala hazretlerinin sevdiği ve razı olduğu çeki-düzeni vermeliyiz.
Çünkü dört bir yanımızda sıcak savaş rüzgarları esip durmaktadır. İslâm'ın kalesi olarak birkaç ülke ayakta kalabilmiştir. Üzerimizde kara bulutlar dolaşıyor, çok hareketli günler yaşıyor, çok ciddî tehlikelerle karşı karşıya bulunuyoruz. Her şey alt üst olabilir, savaş çıkabilir, Kaderi değiştiremeyiz. Savaş, ölüm, çok önemli hâdiselerdir ama daha beteri vardır. Ölümden asla korkmamalıyız, çünkü nasıl olsa bürgün başa gelip çatacaktır. Yeter ki hak yolda, kâmil bir iman ile, Allah'ın sevdiği bir kul olarak ölebilelim.
Asıl tehlike gafletle yaşayıp, yanlış yolda, ters bir cephede, Allah'ın kahır ve gazabıyla, murdar olarak su-i hâtime ile ahirete göçmektir. Aklımızı başımıza derhal toplayarak tedbir almalı, böyle bir sonuçtan şiddetle kaçınmalı ve sakınmalıyız.
Bunun için geliniz şu ciddî günlerde, her hatanın başı ve her günahın kaynağı olan dünya sevgisini ve gafleti içimizden atalım. Dünyanın fâni ve dipsiz meşgaleleri asırlar boyu pek çok kimseyi oyaladı, zevk-ü sefası
42
pek çok kimseyi yoldan çıkarttı, zinetleri pek çok kimseyi aldattı, ama bu dünya kimseye kalmadı, kimseye râm olmadı. Bu bin kocadan arta kalan boyalı, acûze gelin gaddardır, sana da yâr olmayacaktır. Bakî hayata ve ahiret mutluluğuna talip ol ki vefâ ondadır.
Bugüne kadar hep dünyalık için çalıştın, gel bundan sonra da ahiret için çalış, hazırlan; Cenneti kazanmak, Allah'ın rızasına ermek, cemâlini görmek için gayret et.
İş işten geçmeden tüm müktesebâtını, malını, bilgini, görgünü, enerjini İslâm'a tahsis eyle, şu mazlum ve mağdur insanlığa yardıma yönel! Ferdî olarak değil, topluca, el ele, omuz omuza, sevgi ve saygıyla, birlik ve beraberlikle hareket et ki şu şartlar altında tek çıkar yol, ancak bu görünmektedir.
43
A L L A H I S L A H E Y L E S İ N !
İSLAM ŞUBAT 87
Her zamankinden daha çok sevgi ve hoşgörüye, birlik ve beraberliğe muhtaç olduğumuz halde maalesef çok kavgalı, gürültülü, hareketli bir ay geçirdik. Hâlâ bazı büyük tirajlı gazeteler irtica konusunu devamlı gündemde tutmağa özel bir gayret gösteriyor. Laiklik ilkesi adeta din düşmanlığına dönüştürülmek isteniyor. Başörtülü, tesettürlü hanımlar; sakallı, şalvarlı beyler neredeyse vatan haini ilân edilecek, Kur'an kursları ve imam-hatip liseleri üzerine gölge düşürülüyor.. Her gün İslâm'a ve Müslümanlara bir başka sataşma..
Bu gelişmelere fevkalade üzülen, suskun ve kırgın halkımızın hissiyatına bir nebze tercüman olabilmek üzere deriz ki:
Şanlı tarihimizi ve üzerinde yaşadığımız şu güzel yurdumuzu, eşsiz fazilet ve kahramanlıklarına borçlu bulunduğumuz ecdadımız da son derece dindar kimselerdi. Biz şehid torunları da aynı şuur ve inanç üzerindeyiz; emaneti onlardan devraldık, onların temiz kültürü ile yoğrulmuş, onların ahlâk ve âdâbı ile edeplenmiş, aynı yola baş koymuşuz. Onlar bu topraklara hangi görev duygusuyla gelmişlerse biz de o ideale bağlıyız. Bize başka boş ve bâtıl yollar göstermeyin, sakat ideolojiler telkin etmeyin! Onların dâvâsına hiyanet etmeyiz, aziz hatıralarına sonsuz bir sadakatle saygı besleriz.
44
Belki siz farkında değilsiniz amma biz tarihi düşmanlarımızın şimdi de şiddetli bir kültür emperyalizmi saldırısına maruz kaldığımızın derin şuurundayız. Bizi cihanın en asil insanları yapan manevi değerlerimizin kıymetini çok iyi biliyor, onlar tahrip edildiği takdirde milletimizin ne kadar büyük felaketlere uğrayacaklarını görüyoruz.
Bu konulara eğilmiş bir üniversite profesörü olarak kesinlikle görüyoruz ki tüm manevi ve moral değerlerimizin ana kaynağı, Allah'ın razı olduğu, bozulmamış tek doğru yol olan İslâm dinidir. Halkımızın kahir ekseriyeti de Müslümandır ve bununla gurur duyar. O halde biz elbette evlatlarımızı bu dine göre yetiştireceğiz ve elbette Anayasa gereği devlet bu yolda bize hizmet edecek. Çünkü bu yurdun tarihi ve efendileri bizleriz; vergiyi biz veriyoruz. Verdiğimiz vergilerle hür demokratik nizam içinde Kur'an kursları, İmam-hatip liseleri, İlâhiyat fakülteleri açtıracak, ecdadımızın ülküsünü sürdüreceğiz. Başkalarından iane istemiyoruz ki! Bazı İslam düşmanı dış güçlerin ve bunların ülkemizdeki uzantılarının, ülkemizde barınıp, nimetlerimizden yararlanıp şu insani ve kanuni isteklerimizi ve bunlar doğrultusunda yaptığımız faaliyetleri suç gibi göstermeğe çalışmaları ne büyük cür'et ve şamata!
Ayrıca elbette başkalarının da yüce İslam dinini tanımasını, kabul etmesini, hidayete ermesini ve böylece iki cihan saadetine kavuşmasını istiyoruz. Bu uğurda var gücümüz, malımız ve canımızla çalışmak da, hem de tabii hakkımız, hem de en şerefli dini görevimizdir.
Ne kadar gariptir ki biz, Müslümanlık ilerledikçe ve tüm dünyada beğenilip kabul gördükçe seviniyoruz da siz hem Müslüman olduğunuzu söylüyor hem de bu gelişmelerden korkup üzülüyorsunuz. Biz, gençler havailiğe, sefahate, hippiliğe iltifat etmeyip İslâm'a ilgi gösterdikçe
45
memnun oluyor, rahat ve huzur duyup istikbalimize güvenle bakıyoruz, siz ise kara kara düşüncelere dalıp, telaşlanıp efkarlanıyorsunuz! Ne istiyorsunuz yani? Kızlarımız namus yoksulu, bar ve pavyon kadını; erkeklerimiz sorumsuz, parazit, dans ve diskotek müdavimi, içki, kumar ve zina müptelası mı olsunlar? Birçok ülkelerdeki modern gençliğin dejenerasyonundan, uyuşturucu iptilasından, fahişeliğin korkunç yayılma hızından, yuvaların yıkılmasından, boşanmaların endişe verici boyutlara uzanmasından, anarşi ve terörün gençler arasında yayılmasından dehşet duymuyor musunuz? Kuzum sizin kendi çoluk çocuğunuz yok mu Allah aşkına!
Yılların tecrübesinden sonra sayılan tüm sosyal hastalık ve bunalımların tedavisi için deriz ki:
Evlatlarımızı modern ve ileri çağlara göre, ama özellikle manevi değerlerimize bağlı olarak yetiştirmekten başka doğru ve çıkar yolumuz yoktur. Benliğini kaybeden, mefahirini unutan milletler ayakta duramaz, başkalarının kölesi olur, sömürülür, eğilir ve hatta yok olurlar.
Kültürel meselelerle ciddi olarak ilgilenen herkesin çok iyi bildiği bu gerçekleri bürgün elbet siz de anlayacaksınız.
46
İ S L A M I D O Ğ R U A N L A M A K E K S İ K S İ Z V E
D E V A M L I Y A Ş A M A K
Halil Necatioğlu
İslam, Temmuz 1985
İslâm hayat nizamıdır, hayatın her hâdisesiyle ilgilenir, her safhasında devam eder; belli bir zamana, belli tip hareketlere ve ibadetlere münhasır değildir.
O halde camide namaz kılıp, çıkınca İslâm’ın emirlerini çiğnemek hacca, umreye gidip, gelince dini vazifeleri unutmak; veya "Şimdi gençliğimin sefasını süreyim, keyfimce yaşayayım, ihtiyarlayınca nasıl olsa tevbe eder ibadete yönelirim" zihniyetliyle hareket temek...vs. yanlıştır, İslâm'ı bilmeyen, doğru anlamayan cahillerin işidir.
Bunlar gibi: Ramazanda oruç tutmak; içkiyi, sigarayı bırakmak; gafleti tembelliği terk eylemek; namaza, camiye, mukabeleye, hatme, teravihe devam etmek; sabra tevekküle, nefse muhalefete, zikre, tesbihe, ruhani lezzetlere yönelmek... derken bayramdan sonra tekrar günâhlara, isyanlara bulaşmak eski hamam-eski tas haline dönüvermek akla-mantığa sığan, dine imana uyan bir hal değildir. Sağlam ve hakiki Müslümana asla yaraşmaz.
47
O halde ramazanda sağladığınız ruhi gelişmenizi, ulaştığınız manevi makam ve mertebeleri bayramdan sonra da muhafaza etmeli, dergah-ı izzetten kovulmamağa, tenzil-i rütbe ile cezalanmamağa, mahrumiyetlere uğramamağa canla-başla çalışmalısınız.
Zaten -hadis-i şeriflerde belirtildiğine göre-Ramazan'da, o kadar zahmetlerle yapılan ibadetlerin Allah tarafından kabul edilip edilmediğinin alâmeti de budur: Eğer güzel hal ve durumumuz devam etmekte ise gayretlerimiz kabul görmüş; durumumuz menfiye dönmüş ve gerilemişse, ibadet ve taatlerimiz makbul olmamış, reddedilmiş demektir. Allah taala cümlemizi bu kötü neticeden korusun.
İslâm dini, itikad ve ibadetleri emir ve yasakları ilmi ve ameli, teori ve pratiği ile bölünmez bir bütün; tam ve sağlam, olgun ve kâmil, muazzez bir ilahi nizamdır. Sayılan unsurların her biri diğerine bağlıdır, onu destekler ve tamamlar. Yani bu nizamın yürümesi, sistemin arızasız çalışması için tüm parçalarının tamam olması şarttır. Motorunda veya sair aktarma organlarında eksiklik olan bir otomobil hareket eder mi? Hastanın iyi olması için doktorun söylediği her türlü tedbirin ve ilâcın birlikte yürütülmesi ve söylenen müddetle kullanılması şart değildir midir?
Bazı Müslümanların iyi anlayamadığı mühim incelik burada: Sistemin sadece bazı parçasını alarak veya kısa bir zaman çalışarak sonuca varmağa, maksuda ermeğe çalışıyorlar. Sıkıntıların ve başarısızlıkların kaynağı budur. Kendileri, İslâm reçetesini devamlı ve doğru tatbik etmiyor, tavsiyelerin birçoğunu ihmal ediyor, ondan sonra da Allah'tan şifa bekliyor, çalışan ve kâmil Müslümanlara va'd edilen semere ve mükâfatları umuyorlar. Halbuki:
48
49
H İ M M E T İ Y Ü C E T U T M A K
İSLAM, KASIM 84
İNSANIN KIYMETİ HİMMETİYLE MÜTENASİPTİR, yani: Gayesi ne kadar yüksek, tasarladığı hayrı ne kadar geniş ve şümullü ise; makbul ve muteber bir hedefe müteveccih mesaisi, çalışma ve gayreti ne kadar çok ise, değeri de o kadar fazla olur. Hz. Ali k.v. efendimiz: “Uluvvu'l-himmeti mine'l-îmân” buyurmuş. Demek ki bütün gücümüzle hayra yönelmeli, tembellik ve lâkaytlıktan şiddetle sakınmalıyız, bu bizim imanımızın vazgeçilmez gereğidir.
Asîl dinimizin emirlerinden pek çoğu bizi, diğer insanlara faydalı olmağa, muhtaçlara yardım etmeğe, halka halka muhitimizdekilere yakın alaka göstermeğe sevk eder, vurdumduymazlığı men' ve red eder.
Ecdad-ı izanımız asırlar boyu yüksek himmet ve gayretle çalışmış, İslâm için emsalsiz fedakârlıklarda bulunmuş, malını ümmete hizmet için bezletmiş; yeri gelince imanı için canını seve seve vermiştir. Muhitinize bakınız: Ulu camiler, tekkeler, mektep ve medreseler, hanlar, kervansaraylar, su yolları, çeşmeler, köprüler, kütüphaneler, hastaneler ve daha nice hayır eserleri ve vakıflar... ki ecdat bize emanet bırakmış. Şimdi nevbet bize geldi, sıra bizde muhterem kardeşlerim. Hepimiz ciddî ve ağır bir mes'uliyet altında bulunuyoruz. Büyüklü küçüklü düşman devletlerinin, mütecaviz hasım ideolojilerin tehdidi karşısındayız; bin bir sinsi tuzak ve desiseye mâruz ve ateş çemberiyle çevrili durumdayız.
50
Allah c.c.'dan gayri dostumuz yok. Üzerimizde soğuk, yanı başımızda sıcak harp devam edip duruyor.
Bunca hayatî ve elîm hadise karşısında yan gelip yatmak nefsanî ve şeytanî zevklere dalmak, aheste aheste geviş getirmek insanlığa, İslâmlığa yakışmaz. Birlik ve beraberliği mutlaka sağlamalı, olağanüstü bir gayretle çalışmalıyız. İçinde bulunduğumuz çetin ve zor şartlardan, büyük bir aşk ve şevk ile, tarihî bir hamle yaparak sıyrılabiliriz.
Cimri, bencil, zevkperest ve gafil olmayın. Himmetinizi yüce tutun,
Mesainizin bir kısmını dine hizmete ayırmanın çok mühim bir vecibe olduğunu asla hatırdan çıkarmayınız ki iki cihanda yüzünüz ak alnınız açık olsun.
51
Ü L K E N İ Z E S A H İ P Ç I K I N I Z N E S İ L L E R İ N İ Z İ
K O R U Y U N U Z
İSLAM, KASIM 85
İslâm, insanlığa her sahada olduğu gibi inançta da sağlam ölçüler, düzenlemeler, yenilikler, güzellikler getirmiş, istismarcı, sömürüyü önlemiş bâtılı yıkmış, şirki mahv etmiştir.
Hakiki Müslümanlar Allah'ın c.c. varlığını, birliğini bilir ancak O'na itaat ve ibadet eder; sadece ve sadece ondan yardım dilerler; kula kul olmaz; canileri putlaştırmaz, bâtılı önler, zulmün karşısında durur, hakkı tutar; iyilik ve güzelliğe yönelirler.
Allah c.c., her günahı dilerse afv eder, ama şirk müstesna, müşriklik hariç. Şirk büyük bir zulümdür. Şirkin çeşitleri vardır; âşikâresi-gizlisi, celîsi-hafîsi vardır: meselâ riyakârlık da bir cins şirktir; Müslüman ibadet ve tâatını gösteriş için; şöhret için, dünya menfaati sağlamak niyetiyle yapmaz, ihlâslı olmağa itina gösterir...
Bu asîl inanç milletimizin özüne, iliğine işlemiştir. Asırlardır süren saldırılar, haçlı seferleri, misyoner faaliyetleri, gizli telkin ve propagandalar, kültür emperyalizmi faaliyetleri milletimizin kalbinden bu imanı tamamen sökememiştir.
Bunun yakın bir misalini geçen ay gazetelerde intikal eden çok enteresan bir hadisede gördük:
52
Beynelmilel şöhrete sahip ve yüksek sosyeteye ait bir cemiyetin toplantısı yapılıyor, bazı meşhurlar, büyük iş adamları, sanayiciler, eşleriyle gelmişler. Cemiyetin Fransız uyruklu takdimcisi takdir göreceğini sanarak söze şöyle başlamak istiyor:
"Atatürk'e çok şükür ki havalar üç gündür güzel, günlük güneşlik gidiyor..." Atatürk'le hava güzelliğinin şükrün ne ilgisi var.
Toplantıda derhal soğuk bir hava esmeğe başlıyor. Bu acayip mantık ve üsluba itirazlar yükseliyor, konuşmacının dinleyenlerden özür dilemesi isteniyor, unutturulmak ve geçiştirilmek istendiği halde ısrarla özür dilenmesinde diretiliyor... Sonunda şükrün sadece Allah'a yapılacağını bilmeyen veyahut da Türklerin Atatürk'e taptığını sanan o garip yabancı bayan, topluluktan özür dilemek zorunda kalıyor.
Bu hadise tevhid inancının birçok Müslümanın gözden çıkardığı ve gönülden sildiği bazı cemiyet tabakalarında bile hâlâ kuvvetle yaşadığının emaresidir.
Buna mukabil, diğer enteresan vak'ayı da anlatmak istiyorum:
Bursa'daydık. Bir akraba ziyareti için ara sokaklardan geçiyorduk, koşup oynarken eliyle mütemadiyen istavroz çıkaran 8-9 yaşlarında bir erkek çocuk gördüm. Yaptığı hareketin manasını sordum, ne olduğunu bilmiyordu. "Amca, hani filmlerde var yâ!" dedi. Anlaşılıyordu ki Müslüman çocuğu idi ama gördüğü bir filmden etkilenmiş, beğendiği artistin hareketini ve jestini taklid yoluyla yapıyordu. Bu şüphesiz ki tek ve münferid bir vak'a değildi. Sezdirmeden. en gizli metodları kullanarak yapılan Hristiyanlık propagandaları beni endişelendirdi.
53
O halde yaşadığınız muhîti, mensup olduğunuz cemiyeti dikkatle inceleyiniz, etrafınızda cereyan eden hadiseleri iyi değerlendiriniz sevgili okuyucular!
Asîl gençliğimiz bozulmağa, milletimiz güçlü manevî kaynaklarından mahrum edilmeye çalışılıyor. Sizler mesuliyet fikrine sahip olur, cemiyetinize karşı vazifelerinizi idrak eder, şevkle ve onurla çalışırsanız Allah'ın izniyle başarıya ulaşırsınız; çünkü halkımızın mayası müsaittir, aslı bozulmamıştır.
Eğer lâkayt ve tembel durursanız; sinsi düşmanlar, güçlü gizli teşkilatları ve geniş propaganda imkânlarıyla maneviyatımızı tahrip eder, ülkemizi ele geçirir; milletimizi köle haline getirirler. Dünyamız da ahiretimiz de mahv olur.
54
B İ Z V E D İ Ğ E R İ N S A N L A R
İSLAM MAYIS 84
Biz, bütün insanlara en içten, en halis, en ilâhi duygular besliyoruz. Kimseye kasdımız, garazımız yok. İnsanlığın iyiliğini istemekte, hayrını murad etmekteyiz.
Yunus Emre gibi, götürü Pazar eylemiş, 'yaradılanı Yaradan'dan ötürü' hoş görmüşüz.
Düşünce tarzımız ve kafa yapımız şöyle: Cihan halkı iki ana bölüktür:
Mü'minler, Müslümanlar; 2) İnanmayanlar, gayr-i Müslimler...
Bunlardan mü'minler, kardeşlerimizdir. Onlara dostluk elimizi uzatmış, kucak açmışız. Bazıları henüz bizi tanımasalar, hatta yanlış yorumlasalar, aleyhimizde bulunsalar, husumet besleseler bile
biz onları sevmekteyiz. Bir gün gelip birbirlerimizi daha iyi anlayacağımızı temenni ederek ve ümitle bekleyerek.. diyoruz ki:
Yıkanlar hâtır-ı nâ-şâdımı yâ Rabbi şâd olsun Benim-çün nâ-murâd olsun diyenler ber-murâd olsun.
Biz, ilâhi bir kardeşliğe sahip Müslümanların, birbirlerine zulmetmemesi, kardeşini düşmanın pençesine teslim eylememesi, terk etmemesi, yardımsız, yardımcısız bırakmaması, hor-hakir görmemesi; bilakis her
55
vesileyle, her zaman, her yerde, malıyla, canıyla, gönülden desteklemesi gerektiğinin idraki içindeyiz. Bir Müslümanın, diğer Müslümana canı, kanı, malı, ırzı, şerefi.. haramdır; yani onlara el uzatamaz, su-i kasd edemez; tam aksine, koruyup kollaması gerekir.
Başkaları gibi, soy-sop, ırk, milliyet, bölge, hâkimiyet, üstünlük, maddi menfaat, dil, tarih ve mazi daiyesi ve taassubuyla hareket etmiyoruz. O merhaleyi aşmışız, bu konulardaki kısır çekişmeleri yanlış, ters, zararlı ve hüsranlı görüyoruz.
Eğer zaman zaman ülkemizi, insanımızı, milletimizi, tarihimizi, kültür ve medeniyetimizi sevgiyle anıyorsak, bu şovenliğimizden değildir; vefa duygumuzdandır, aslımızıneslimizi inkâr etmediğimizdendir, ecdadın -çoğunlukla-gerçekten has, halis, temiz, pak, asil kimseler olduğunu mukayese ederek görüp anlamış olduğumuzdandır; başka insanlara karşı ayrılık, gayrılık, üstünlük, büyüklük iddiası güttüğümüzden değil. Hele Osmanlı'yı -hatası, sevabıyla- sevmiş, savunmuşsak bu, onların İslâm'a bağlılıklarından ve dinimize hizmetlerinden dolayıdır.
Gayr-i Müslimlere ve inanmayanlara gelince; biz onları da Hz. Adem aleyhisselâmdan kardeş biliyoruz:
Beni Adem a'zâ-yı yek-digerend Ki der âferîniş zi yek gevherend
(Mânâsı: Adem oğulları bir vücudun parçaları gibi, birbirlerinin uzuvlarıdır: