• Tidak ada hasil yang ditemukan

Yeni Osmanlıca-Türkçe Sözlük

N/A
N/A
Protected

Academic year: 2021

Membagikan "Yeni Osmanlıca-Türkçe Sözlük"

Copied!
3347
0
0

Teks penuh

(1)

Yeni

Osmanlıca

Türkce

Sözlük

60 000 Başlıq

Turuz-Tebriz-2012

(2)

A "1928 senesinde alınan Türk alfabesinin ""a"" harfi, Osmanlıcadaki elif ve ayın harflerine yakın bir ses verir."

Ab Kusur, ayıp, noksanlık.

âb su.

Âbâ ve ecdâd Analar, babalar, dedeler.

Âbâ (Eb. C.) Babalar, pederler. * Mc : Mürşidler, ileri gelenler. A'ba Ağırlıklar, yükler, mes'uliyetler. * Sandık.

âbâ babalar, atalar.

Aba Ekseriyetle yünden yapılmış, bol giyimli bir libas, elbise. (Peygamber Efendimiz de (A.S.M.) bu libası giyerlerdi.)

Aba' Kaba, ahmak kişi.

aba yünden yapılmış kaba kumaş.

Abab (Abb) Suyu nefes almadan içmek. * Işık, nur, ziyâ. Âbab Otu bol olan yerler, çayırlar, otlaklar, mer'alar.

Ab'ab Taze civanlık. * İbrişim halı. * Dağ tekesi. * Yumuşak yünden yapılan kisve.

Ab'âb Uzun boylu kimse. * Güzel huylu ve sabırlı adam. âbâd ebedler, sonsuz gelecek zamanlar.

Abad Ebedler. Sonsuz gelecek zamanlar.

A'bad Köleler.

(3)

Abadî Bayındırlık, mâmurluk, şenlik. * İmar edilmiş olan. * Hindistan'ın Devlet-âbad şehrinde ipekden yapılmış bir yazı kağıdı.

Abâdile Abdullah isimli sahabeler.

Abâdile-i seb'a Meşhur olan yedi Abdullah isimli sahabe-i kiram (R.A.) (Abdullah İbn-i Abbas, Abdullah İbn-i Ömer, Abdullah İbn-i Mes'ud, Abdullah İbn-i Ravâha, Abdullah İbn-i Selam, Abdullah bin Amr bin As, Abdullah bin ebi Evfâ (R.A.) (Asr-ı saadette Abdullah ismiyle anılan ikiyüz yirmi sahabe-i kiram hazerâtı vardı.)

Abajur Fr. Lamba siperi.

Abak İcab etmek. Lâzım olmak. * Yapışmak. Abakiye Lâzım olmak. * Yapışmak. * Zahmet.

Abal Dağ kili.

Âbal Develer.

Abalet Ağırlık.

Abam şişman kimse.

Aba-puş f. Aba giyen, derviş. * Fakir.

Âbar (Bi'r. C.) Kuyular. Su kuyuları. * f. Hesap defteri.

Abat Koltuk altları.

Abb Işık, nur, ziya. * Güzelleşme.

Abbas Resul-i Ekrem Aleyhissalâtu Vesselâmın amcalarındandır ve Mekke'nin fethinde Müslüman olmuştur. * Arslan, gazanfer.

Abbasî Resul-i Ekrem'in (A. S.M.) amcası Hz. Abbas'ın neslinden gelen veya aynı sülâleden gelenlerin kurdukları devlete mensup olan.

Ab-berin f. Akarsu ve şelâle kenarlarında suyun tazyikle akmasından meydana gelen içi oyuk kovuk.

(4)

Ab-çera f. Kahvaltı.

Abd "Kul, köle, Allah'ın kulu. Mahluk, insan. Hizmetçi. (Hür'ün zıddı). ""Abd kelimesi Allah'ın bazı isimleriyle birleştirilerek erkek isimleri meydana getirilir. Abdullah (Allah'ın kulu). Abdulbâki (Ebedi olan Allah'ın kulu) gibi. Bu isimleri taşıyan insanlar buna lâyık olmaya çalışmalıdırlar."""

abd kul, köle.

abdal dünya ile ilgisini kesen mânevî makam sahibi kişi.

Abdal t. Safdil, ahmak, bön. * Afganistan'da yaşıyan bir Türk kavminin adı, bu kavimden olan kimse. * Anadoludaki bazı göçebelerin adı ve bunlardan olan kimse. * Derviş, ermiş, kalender. Kendini Allah'a adamış. Ona teslim olmuş, bu yolda çile çekmiş kimse. (Bak : Ebdal) Abdan (Ab. dan) Bahçe kovası, bahçe sulamaya mahsus süzgeçli kova. *

Sidik kesesi, mesane.

Abdar f. Parlak. * Sağlam vücudlu. * Su veren hizmetçi. * Mc : Ter u tâze, tap taze.

Ab-dest f. Namaz ve sair dini ibadetler için usulüne uygun olarak, el, ağız, burun, yüz, dirseklere kadar kolları ve topuk kemiği üzerine kadar ayakları üçer defa yıkamak ve kulaklara, başa ve enseye

meshetmektir. * Azarlama, paylama. abdest su ile temizlik ibadeti.

Abdestan f. Su ibriği, abdest ibriği.

Abdest-hane f. Ayak yolu, helâ. * Abdest alacak yer.

abdiyet kulluk.

Abdiyet Kulluk. * Kul olduğunu bilerek dininde, emredildiği üzere ibâdet ve itaatte bulunmak.

(5)

Abdulaziz 32. Osmanlı Padişahıdır. Hilâfeti (Hi: 1277-1293) seneleri arasındadır. Mithat Paşa ve arkadaşları tarafından bilek damarları kesilerek şehid edilmiştir.

Abdulhamid ll (mi: 1842-1918) 34' üncü Osmanlı Padişâhıdır. 33 yıl saltanatta kalmış olan bu şefkatli Sultan,İslâmiyete son derece bağlı idi. Yüksek bir siyaset adamı ve devlet işlerini bizzat takibeden bir zattı. Memlekette bolluk ve refahı te'min için çalıştı. (R.Aleyh)

Abdulkadir Allah'ın kulu. Abdulkadir-i geylanî (Bak: Geylânî) Abdulkahir-i cürcanî (Bak: Cürcanî)

Abdullah ibn-i abbas (r.a) "Ashab-ı Kiram'ın fakih ve müctehidlerindendir. Resul-i Ekrem'in (A.S.M.) amcasının oğludur. Ashâb-ı Kirâm arasında mümtaz bir mevki'e hâizdir. Sahih-i Buhari'de mezkûr olduğu üzere Resul-i Ekrem (A.S.M.), Abdullah hakkında : ""İlâhi onu dinde fakih kıl ve kitabını ona öğret!"" diye dua buyurmuştu. Bu âli duaya mazhariyetinden dolayı zamanın en bilgin şahsiyeti olmuştu. Resul-i Ekrem'in (A.S.M.) hadislerini ezberlemekte, tefsir, hadis, fıkıh ve ferâiz gibi yüksek ilimlerde eşsizdir. Hz. Ömer ve Osman'ın

(Radiyallahü anhüma) hilâfetleri zamanında müftülük vazifesini ifâ ediyordu. Kur'anın tefsirindeki müstesna kudretinden dolayı Habr-ül-ümme, Tercemân-ül-Kur'an, Sultan-ül-Müfessirin gibi yüksek

lâkablarla Ashab ve Tabiin arasında şöhret buldu. 1640 hadis rivâyet etmiştir. Hicretin 68. yılında 70 yaşında olduğu hâlde Tâif'de ebedî hayata kavuşmuştur. (R.A.)"

Abdullah ibn-i ömer Bi'setten bir yıl önce doğdu. Hicri yetmişüç tarihinde Haccâc-ı Zalim'in emri ile şehid edildi (R.A.) Sahabe-i Kirâmın ileri

(6)

gelenlerinden ve Resul-i Ekrem Aleyhissalatü Vesselâmın çok bağlılarından ve dâima onun ahlâkını yaşamağa çalışanlardandı. Hz. Ömer Radıyallahü Anh'ın oğlu idi. Hilâfet ve Valilik işlerine hiç karışmadı. Müttaki, cömert, kanaat sahibi, halim bir zat olup kendini dünyaya bağlaması ihtimali olan bir malı olsa derhal onu sadaka verir veya hediye ederdi. (R.A.)

Abdullah ibn-i zübeyr Ebu Bekir-i Sıddık'ın kızı Esma'nın oğludur. Muhacirlerden ilk doğan çocuk olup cesaret, şecaat, ibadet ve takvası ile meşhurdur. Zübeyr ibn-i Avvam'ın oğludur. Yezid'in saltanatını kabul etmedi ve

Mekke'de dokuz sene halifelik yaptı. 73 yaşında şehid edildi. (R.A.) Abdullah Allah'ın kulu. * Bu isim Resul-i Ekrem Aleyhissalâtü Vesselâmın

mübarek ve şerefli isimlerindendir. Çünkü, Allah'a itaat ve ibadette, kulluk yapmada devamlı ve en ileride olup bütün ömürlerinde Cenab-ı Hakka maddi manevi bütün hâlâtında itaatttan ayrılmamıştır (A.S.M.). Hem muhterem babasının adı da Abdullah'tır.

Abdurrahman bin avf Aşere-i mübeşşereden ve çok fedakar olan Sahabelerdendir. İlk müslüman olan sekiz kişiden birisidir. Bütün ihya-yı din için olan muharebelerde çok fedakârlıkta bulunmuş, birisinde yirmibir yerinden yaralanmıştı. Bir gazada oniki dişini birden kaybetmişti. Medine'ye ve Habeşistan'a hicret edenlerdendi. Çok zengin idi. Bir defa otuz köleyi birden azad etmişti. Hicri 31 tarihinde 71 yaşında vefat etti.

Abe İşaret, alamet. * Cemaat, topluluk. Abe' Kıymet. Ehemmiyet. Meta'.

Abece Ahmak kimse.

Abed Hayâ etmek. Arlanmak. * Hışım etmek, kızmak. * Uyuz hastalığı. Abede (ÎÂbid. C.) İbadet edenler. Âbidler. Tapanlar.

(7)

Abede-i esnam f. Puta tapanlar. Putperestler. Heykele baş eğenler. Âbek Sulu, su dolu olan şeyler. * Çıban. * Civa. (Hg).

Abeket (C.: Abekât) Tâne, az şey. * Tuluk içinde kalan yağ bakiyyesi. * Ekmek parçası. * Yılan başı dedikleri ufacık akça boncuk. Abel (C.: Abâl) Yassı ve enli yaprak.

A'bel (C: A'bile) Çok sert taş ki, kırmızı, beyaz veya siyah renkli olur. * Taşlık dağ.

Ab-endam f. Güzellik. Güzel endam. Ab-endaz Su mühendisi.

Aberasyon Fr. Sapma.

Aberat (Abre. C.) Göz yaşları.

Abes Oyuncak kabilinden faydasız ve boş amel. Lüzumsuz ve gayesiz iş. Tesadüfi. (Bak: Gaye)

abes saçma, gayesiz, hikmetsiz, gereksiz.

Abese irca "Mantık ve matematikte bir isbat şeklidir. Bir hükmün doğruluğunu isbat için, bu hükmü inkâr eden diğer hükmün yanlışlığı isbatlanır. Meselâ: Allah'ın varlığının inkâr edilmesinin imkânsızlığını veya abesiyetini göstermek, Allah'ın varlığını isbat yollarından biridir. Bu, ""Abese irca"" yolu ile isbat şeklidir."

Abese suresi Kur'an-ı Kerim'de sekseninci surenin ismi olup, Mekke-i

Mükerreme'de nazil olmuştur. Saliha Suresi, Sefere Suresi de denilir. Abese (Abs. den) Çehresini çattı, sureti kerih oldu (meâlinde).

Abesiyat (Abes. C.) Faydasız ve boş şeyler. abesiyet abeslik, saçmalık.

Abesiyyun "Kâinatın ve hâdiselerin başı boş, faydasız ve gayesiz, kendi kendine, Haliksız olduğuna inanmak isteyen bâtıl yoldaki felsefeciler.

(8)

Zamanımızda Ekzistansializm ""Varoluşculuk"" adı altında yeniden ortaya çıkan bir varlık ve hayat felsefesidir. İki kola ayrılmıştır. Bunlardan uluhiyeti inkâr edenler, hayatın, varlığın ve insanın var oluşunu abes ve gayesiz sayan ehl-i dalâlet fırkalarından biridir. Hristiyanlık dünyasında bunlara karşı çıkan ikinci kısım ise: Allah'a inanılmazsa herşeyin abes olacağını, bu sebeple Allah'a inanmanın zaruriliğini müdafaa etmektedirler.(Kâinatı abes ve gayesiz itikat eden felâsife-i abesiyyun gibi kendilerini başıboş, hikmetsiz, gayesiz, vazifesiz, Haliksız mı zannediyorlar? Acaba gözleri kör olmuş, görmüyorlar mı ki, kâinat baştan aşağıya kadar hikmetlerle müzeyyen ve gayelerle müsmirdir. Ve mevcudat, zerrelerden güneşlere kadar vazifelerle muvazzaftır. Ve evamir-i İlahiyyeye müsahharlardır.S.)" Abey-seran Fesliğen. * Şiddetli emir. Şer ve mekruh nesne. * Bir dikenli ağaç. Ab-gah Fr. Havuz, küçük göl, su biriken yer. * Tıb : Karnın kaburga kemikleri

kıkırdağı ve kısa kaburgalar altında olan kısmı. Böğür.

Ab-gine Fr. Billur. * Ayna. * Kılınç. * Göz yaşı. * Şişe, sürahi, kadeh. Ab-gir f. Suyun biriktiği yer, havuz. * Dokumacılıkta kullanılan fırça. Ab-hane f. Abdest bozacak yer. Helâ, tuvalet.

Abher Nergis çiçeği, * Dolu kap. Ab-hurde f. Su içen.

Ab-ı âbistenî Nebatların beslenip büyümesi için zaruri olan su ve yağmur. * Gebeliğe sebep olan su, meni.

Ab-ı adâlet Doğruluğun ve adaletin feyz ve bereketi. Ab-ı bâde-reng Kanlı göz yaşı.

Ab-ı beste Buz. * Mc : Billur, sırça. Ab-ı ciğer Ciğer suyu. * Göz yaşı.

(9)

Ab-ı çeşm Göz yaşı.

Ab-ı dehân Ağız suyu, salya.

Ab-ı hayat "Kan. Ebedî hayata sebep olan hayat suyu (diye tâbir edilen) bu kelime, edebiyatta : ""çok güzel ifâde, lâtif söz, parlaklık, letâfet"" mânalarında geçer. * Tas : Aşk-ı hakiki, aşk-ı ilâhi, ilm-i ledün, mârifetullah'tan kinayedir. Âb-ı Hızır, âb-ı hayvan, âb-ı beka gibi isimlerle de söylenir."

Ab-ı hufte Durgun su. * Buz. * Billur. * Kınında bulunan kılınç. Ab-ı hurdenî İçme suyu. İçilir su.

Ab-ı kevser Kevser âb-ı hayatı. Kevser letâfeti. Ab-ı leziz Leziz, tatlı su.

Ab-ı musaffâ Temizlenmiş, tasfiye edilmiş su. Saf su. Ab-ı revan Akar su. * Kalpteki ferahlık.

Ab-ı rûy Yüz suyu, şeref, haysiyet, nâmus. Ab-ı şor Acı su. * Göz yaşı.

Ab-ı yah Buzlu, soğuk su.

Ab-ı zen f. Küçük havuz. * Su birikintisi. * Yumuşak, lâtif sözlerle hatır alan ve bu manâda emir. (Bak : Avzen)

âbıhayat hayat suyu.

Abık Sebebsiz olarak sahibi yanından kaçan köle.* Civa. (Hg) âbıkevser Kevser adlı cennet havuzunun suyu.

Abî f. Ayva. * Suda yaşayan ve suda meydana gelen. * Çok mâvi.

Abid f. Kıvılcım.

âbid ibadet eden.

Abîd Kullar. Köleler.

(10)

âbidane ibadet eden gibi.

Abidat-ı islâmiye İslâm medeniyeti anıtları. A'bide (Abd. C.) Köleler. Abid.

abide anıt.

Abide Uzun müddet dillerde destan olup kalan beliye ve dâhiye. * Bir milletin târihinde büyük bir değeri hâiz olan vak'a. * Fesahat ve belâgatı dolayısıyle benzeri söylenemeyen şiir. * Tarihte yüksek ve hâkim bir mevkide olan vak'aları veya büyükleri yaşatmak için yapılan bina. * Azametiyle, güzelliğiyle insanı hayrete uğratan mebani. (Süleymaniye ve Ayasofya câmileri gibi.) Uzun müddet yaşıyan edebî, ilmi, sinai eserler. * Geçmiş devirlerden kalma tarihi veya bedii kıymeti olan binalar, kaleler ve harabeleri. * Dikilmiş sütunlar ve bunların üzerindeki resimler, nakışlar, yazılar. * Abidenin arapçadaki manası bizdekinden başkadır: Kendisinden nefretle, haşyetle bahsolunan, uzun müddet dillerde destan olup kalan dâhiye ve beliyyeye denir. (Türk İslâm Ansiklopedisi)

Abidevî Abide gibi. Abideyi andıran, âbideye benzeyen şekilde.

Abil Koyun, at ve deve gibi hayvanlara iyi bakan. * Çayırda otlayarak suya muhtaç olmayan hayvan.

Abile f. Su üzerindeki kabarcık. * Sivilce. Çıban.

Abir (Ubur'dan) Bir yerden geçen, giden yolcu. Geçen. * Hz. İbrâhimin (A.S.) dedelerinden birisinin adı.

Abis Denizlerdeki dokuzbin metreyi geçen derinlikler. Abîse (C: Abayis) Tarhana.

Abist f. Gebe, hâmile.

(11)

Abistenî f. Hâmilelik, gebelik.

Abişhor f. Hayvan sulama yeri. * İçme kabı. * Dinlenmek için kısa bir duraklama, teneffüs. * Günlük yiyecek.

Abiştgâh f. Gizlenecek yer, gizli yer.

Abiy Kısmet, nasib,

Abiye Örtü ile yüzünü örten, utangaç kız veya kadın.

Abkame f. Anadolunun bazı doğu illerinde ve Bağdat'da yapılan, turşu veya salataya benzer bir çeşit yiyecek maddesi. * Ekşi hamurdan pişirilerek sirkeye konulan ve turşu olarak kullanılan bir gıda maddesi.

Abkarî "Mutlaka kusuru olmayan. Kâmil. * Bir kavmin seyyid ve şerifi, efendisi. Beşer san'atı olmayan. * Çok güzellik. * Bir nevi

döşek.(Abkari: Esasen abkar'e mensub demektir. Ebu Suud ve sair tefsirlerin beyanına göre Abkar: Arabın zu'münce bir Cin beldesinin ismidir ki, Arablar acib gördükleri her şeyi ona nisbetle tavsif ederek abkarî derler. Mu'cem-ül Büldan'da şu tafsil mezkûrdur: Abkar; dolu, yani buluttan inen donmuş sudur. Ve demişlerdir ki, cinnin sâkin olduğu bir arzdır. Meselde: ""Keennehüm cinn-i abkar: sanki abkar cinni gibi"" denilir...Bazıları da demiştir ki: Abkarinin aslı; vasfına hırs ile rağbet olunan her şeye sıfattır. Bunun da esası; çünkü Abkar'da döşeme ve saire nakışları yapılırdı. Onun için her iyi şey Abkar'a nisbet edilirdi.)"

Ab-kend f. Havuz, dere, su geçidi.

Ab-keş f. Delikli kevgir. * Su çeken, sucu, saka. * Kadeh sunucu. Ab-kur f. Lâğım çukuru. Pisliğin aktığı yol ve delik.

Abl Kalın, büyük nesne. * Bükmek. Abla' Ak nesne. * Beyaz taş.

(12)

Ablise f. Tarlaya tohum atan, ekinci.

Abluka İtl. Etrafını sarıp hâriçle alâkasını kesme. Bahren muhasara, denizden kuşatma.

abluka kuşatma, etrafını çevirme. Ablukayı bozmak Muhasara hattını yarıp geçmek. Ablukayı kaldırmak Muhasarayı bırakmak.

Ab-nak f. Sulu, ıslak, nemli.

Abone Fr. Gazete ve dergi gibi yayınlara peşin para vererek muayyen bir zaman için müşteri olan kimse.

Abonman Fr. Bir imalâtçı ile müşteri arasında düzenli satın alma için yapılan anlaşma.

Aborda İtl. Deniz teknelerinin rıhtıma, iskeleye veya başka bir tekneye yanlamasına yanaşması.

Abr Rüya tabir etmek. Düş yormak. * Yaş akıtmak. Sudan veya başka yerden geçmek. * Söylemeden bir şeyi düşünmek.

Abra Bir değiş-tokuşta üste verilen şey. * Teraziyi ayarlamak için hafif gelen kefesine konulan ağırlık.

Abran Ağlayan, ağlayıcı.

Ab-rane f. Su borularına ve su yollarına bakan mühendis.

Abraş Alaca benekli at. * Klorofil azlığından dolayı açık renkte lekeleri olan bitki yaprağı.

Abre Göz yaşı.

Abs Kurumak, katılaşmak.

Absal f. Bahçe, koru, park.

Ab-süvar f. Su üstünde yüzen. * Sudaki kabarcık. Abş Salâh. * Hüsn. İbâdet. * Gaflet.

(13)

Ab-şar f. Şelâle, su akarken çıkardığı ses, şırıltı. Ab-şinas f. Sudan anlıyan. * Gemi kılavuzu. Abt Yalan, Şübhe uyandırıcı hareket. Abu f. Nilüfer çiçeği.

Abus Çatık çehreli. asık yüzlü. Yüzü ekşi. abus somurtan, surat asan.

Abv Yüzün güzel olması. Nizamlı oluş. (Bak: Ta'biye) Ab-vend f. Maşrapa, bardak, su kabı.

Ab-yar f. Sulayan. * Mc: Bereketlendiren, feyizlendiren.

Ab-yarî f. (Asıl mânâsı sulama ise de, lisanımızda yalnız mecazi mânâsiyle bazı eski nesir yazarları tarafından kullanılmıştır). Yardım, itimat. Ab-yârî-i himmet Korumak için yapılan yardım, himmet yardımı.

Ab-yârî-i himmetinizle Himmetiniz yardımıyle, himmetiniz sayesinde. Ab-zen f. Küçük havuz. * Banyo.

Ac Fildişi. * Dolu kap.

Ac'ac Çağırış.

Acac Toz. * Tütün. * Bulut. * Duman. Ac'ace Uzun uzun çağırmak.

Acafet Zayıflık. Çelimsizlik.

Acaib (Acib. C.) Şaşırtacak ve hayret verici şeyler. acaib şaşırtıcı, acayip.

Acaibat Normale zıt şeyler. Acâib şeyler.

Acâib-i seb'a-i âlem Dünyanın yedi tane şaşılacak, acaib şeyi. (Çin seddi bunlardan biridir.)

Acaiz (Acuze. C.) Kocakarılar. İhtiyar kadınlar.

(14)

Acal (Ecel. C.) Eceller. Ölümler, vâdeler.

Acalit Yoğurt.

A'cam (Acem. C.) Acemler. İranlılar. * Arab olmayanlar. Acam (Ecme. C.) Meşelik, kamışlık, ağaçlıklar.

Acan f. Polis: Emniyet mensubu

Acar (Ecr. C.) Sevaplar, ücretler, mükâfatlar. * Kiralar.

Acasa Deve sürüsü.

Acb "Kuyruk sokumu. ""Us'us"" denilen küçük kemik. Her şeyin kuyruk dibi ve nihâyeti. Fâtiha-i hilkat olan küçük kemik.Acb-üz zeneb diye Hadis-i Şerifte ismi geçen ve insanın kuyruk sokumundaki en küçük kemik.(Kur'ân-ı Kerim'de ""Sure: 30. âyet: 27"" Yani: ""Sizin haşirde iâdeniz, dirilmeniz, dünyadaki hilkatinizden daha kolay, daha

rahattır."" Nasıl ki bir taburun askerleri istirahat için dağılsa, sonra bir boru ile çağrılsa, kolay bir surette tabur bayrağı altında toplanmaları, yeniden bir tabur teşkil etmekten çok kolay ve çok rahattır. Öyle de bir bedende birbiri ile imtizaç ile ünsiyet ve münasebet peydâ eden zerrat-ı esasiyye, Hz. İsrâfil'in (A.S.) suru ile Hâlik-ı Zülcelâlin emrine ""Lebbeyk"" demeleri ve toplanmaları aklen birinci icaddan daha kolay, daha mümkündür. Hem bütün zerrelerin toplanmaları belki lâzım değil. Nüveler ve tohumlar hükmünde olan ve hadisde ""Acb-üz zeneb"" tâbir edilen ecza-i esasiyye ve zerrât-ı asliyye ikinci neş'e için kâfi bir esastır, temeldir. Sâni-i Hakim beden-i insanîyi onların üstünde bina eder. S.)(Arkadaş! Zâhire nazaran, haşirde, ecza-yı asliye ile ecza-ecza-yı zâide birlikte iade edilir. Evet, cünüb iken

tırnakların, saçların kesilmesi mekruh ve bedenden ayrılan herbir cüz'ün bir yere gömülmesi sünnet olduğu ona işarettir. Fakat tahkike

(15)

göre, nebatatın tohumları gibi ""Acb-üz-zeneb"" tâbir edilen bir kısım zerreler, insanın tohumu hükmünde olup, haşirde o zerreler üzerine beden-i insanî neşvü nema ile teşekkül eder. İ.İ.)"

acb kuyruk sokumundaki küçük kemik.

acbüzzeneb ölümden sonra dirilişin tohumu sayılan madde.

Acc Yüksek sesle haykırma, * Gürültü çıkarma. Deveyi döğme.

Acc(e) Kalabalık.

Accac Fırtınalı, rüzgârlı. * Gürültülü.

aceb acaba, hayret.

A'ceb Çok acâyib. Pek tuhaf olan.

Aceb Taaccüb, şaşma, hayret. * Garib, hoş, lâtif ve nâdir-ül vücud olduğundan bir şey için inkâr ve istiğrab etme hâli.

A'ceb-ül acâib Çok acib ve gülünç olan.

Aced Kuru üzüm.

A'cef İnce, zayıf.

A'cel Daha acele, en çabuk. * Acele eden kişi.

Acele Çabuk, çabukluk. Bir işi çabuk yapmaya ve çabuk bitirmeye çalışma, ivedilik.

Acem Arap olmayan, iranlı.

Acemâne f. Acemlere yakışır suret. Yabancı gibi. Acemceme (C: Acemcemât) Kuvvetli, muhkem deve.

Aceme (C: Acemât) Çekirdek. * Çekirdekten biten hurma ağacı. * Sert ve sağlam taş.

A'cemî Aceme mensub. * Arapçayı iyi konuşmayan. Dilsiz. * Beceriksiz. acemi işin yabancısı, tecrübesiz.

(16)

Acemistan f. İran ülkesi.

Acemiyan f. (Acemi. C.) İranlılar. Acemler. * Acemiler, tecrübesizler.

Acente (Acenta) ing. Bir vapur şirketinin her iskeledeki memuru. * Bir şirket veya idarenin diğer memleketteki vekili. * Memur veya vekilin memuriyeti ve idarehanesi.

A'cez En âciz. Çok kudretsiz. * Mak'adı etli ve yumru olan. Aceze (Âciz. C) Âcizler. * Düşkünler, zayıflar.

aceze âcizler, güçsüzler.

acîb benzeri görülmeyen, şaşırtıcı. Acib Hayret veren. Şaşılacak şey.

Acîb Şaşılan ve hayret uyandıran şey. Benzeri görülmeyen. Garib. Taaccüb olunan şey.

Acîbe Alışılmış surette olmayan. Çok hârika. Acib ve garip, hayret verici, şaşılacak şey.

Acibe-i hilkat Her zaman yaratılan şekilden farklı olarak yaratılmış olan. (Meselâ: Normalinden çok fazla büyük cüsseli veya üç ayaklı olmak gibi)

Acic Sesi yükseltmek.

âcil acele eden.

Âcil Aceleci. * Acele eden. Hemen. * Derhal. Peşin. * Çabuk. * Fık: Dünya.

Acil Sonraya bırakılmış. Bir vâdeye bağlı. * Ahiret.

Âcilane f. Acele edene ait. Acele olarak. * şimdiki zamana ait. âcilen acele olarak.

Âcilen Acele olarak. Serian, derhal, müstâcelen. Acin Rengi ve tadı değişmiş pis su.

(17)

Aciniyet Mâcun halinde olma. Hamur gibi yoğurulmuş olma. aciniyyet mâcun halinde olma, yoğurulmuşluk.

Acir Elindekini başkasına kiralayan. Kiraya veren. Aciş f. Üşüme, soğuktan üşüme.

Aciyy(e) (c: Acâyâ) Anası öldüğünden, başka kimsenin sütüyle beslenen çocuk. * Anası sütünü vermeyip yemeği öğrettiği çocuk.

Âciz Beceriksiz. Eli ermez. Kabiliyetsiz. Gücü yetmez olan.

âciz güçsüz.

Âcizân (Âciz. C.) Âcizler, beceriksizler, zayıflar, güçsüzler.

Âcizâne "f. Âciz olarak. Beceriksizce. Tevâzu ile. (Alçak gönüllülük ifâdesi için söylenir) ""Allah'a karşı kusurlarını bilen bir mü'min âcizâne ancak Allah'tan rahmet diler."""

âcizane güçsüzce.

âcize güçsüz.

âcizem güçsüzüm.

Âciziyyet Acizlik, beceriksizlik, kabiliyetsizlik. * Fakirlik, tevâzu.

Acled Yoğurt.

Aclez Kavi, sağlam nesne.

Acm (C: Ucum) Beş yaşına girmemiş deve. * Kuyruk dibi. * Isırmak. Acmî İnce fikirli. Akıllı, anlayışlı.

Acn Yoğurma. Ma'cun kıvamına getirme. A'cube (Bak : U'cube)

acûbe şaşılacak şey.

acul aceleci.

Acul Çok acele eden sabırsız. Aculâne Acele edene yakışır suretde.

(18)

aculiyet acelecilik.

Aculiyet Acelecilik. Sabırsızlık.

Acur Kabakgillerden bir hıyar cinsi. Üstü hafif olukludur. Bazıları tüylüce olur.

Acuz(e) Çok yaşlı kadın. Kocakarı. * Kılıç. * Şarap. * Sırtlan. acûze güçsüz kocakarı.

Acuze-i şemta Saçı ağarmış kocakarı.

Acür Yoğunluk, semizlik, besililik. * Yoğun. * Her nesnenin hacmi ve cüssesi olmak.

Acürî Kiremitçi, tuğlacı.

Acüs Almak, kabzetmek. * Gecenin sonu.

Acüz (C.: Acâz) her nesnenin dibi, kökü ve sonu. * Yay kabzası.

Acv Çocuğa süt içirmek.

Acve(t) Medine-i Münevvere hurmalarından bir çeşit, iyi hurma.

Acz "Beceriksizlik. İktidarsızlık. Kuvvetsizlik. Güçsüzlük. Yapamamak. * Zarardan korunmak gücünün olmaması. * Bir şeyin geri tarafı.

(İnsandaki kusur sonsuz olduğu gibi, acz, fakr ve ihtiyacına da nihayet yoktur. İnsana tevdi edilen açlık ile nimetlerin lezzetleri tebârüz ettiği gibi: İnsandaki kusur, kemalat-ı Sübhâniyye derecelerine bir

mirsaddır. İnsandaki fakr, gına-i rahmetin derecesine bir mikyastır. İnsandaki acz, kudret ve kibriyâsına bir mizandır. İnsandaki tenevvü-ü hâcat, envâ-ı niam ve ihsanatına bir merdivendir. Öyle ise fıtratından gaye ubudiyettir. Ubudiyet ise, dergah-ı izzetine kusurlarını

""Estağfirullah"" ve ""Sübhânallah"" ile ilan etmektir. M.N.)"

acz güçsüzlük.

(19)

Acz-alud f. Âcizlik, kuvvetsizlik, güçsüzlük. aczâlûd güçsüzlükle karışık.

Acze (C.: Acâyiz) Her nesnenin sonu. * Kadın dübürü. Acz-mend Acizlik, mahviyet sâhibi.

Acz-mendî f. Âcizlik, iktidarsızlık. Fakr.

Açalya yun. Fundagillerden, güzel çiçekli bir bitki ve çiçeği.

Açar f. İştah açmaya yarayan turşu v.s. * İnişli yokuşlu yer. * Karıştırılmış, birleştirilmiş.

Açı (Bak: Zâviye)

Açkı Cilâ, perdah, lostra.

Açkıcı Cilâ ve perdah veren sanatkâr. Ad Hud aleyhisselâmın kavmi.

Âd Hz. Hud Peygambere (A.S.) isyan ettiklerinden gazab-ı İlâhiyyeye uğrayan ve helâk olan, Yemen tarafında yaşamış bir kavmin adı.(Şirk ve küfür cinayeti, kâinatın bütün kemalâtına ve ulvi hukuklarına ve kudsi hakikatlarına bir tecavüz olduğu cihetledir ki, ehl-i şirk ve küfre karşı kâinat kızıyor ve semavat ve arz hiddet ediyor ve onların

mahvına anâsır ittifak edip, kavm-i Nuh (Aleyhisselam) ve Âd ve Semud ve Fir'avun gibi ehl-i şirki boğuyor, gark ediyor. $ âyetinin sırriyle cehennem dahi ehl-i şirk ve küfre öyle kızıyor ve kızışıyor ki, parçalanmak derecesine geliyor. ş.)

âda düşmanlar.

A'da En zâlim, en çok düşmanlık eden.

Ada Etrafı su ile çevrili kara parçası. * Etrafı yollarla çevrili arsa ve binalar takımı.

(20)

Âdâb "(Edeb kelimesinin çoğuludur.) Usul, yol, yordam, davranış kaideleri, terbiye. Ahlâk ve terbiyenin gerektirdiği konuşma ve hareket tarzı. Adaba uymayanlara edepsiz denir.""Edipler edepli olmalı"" yani yazarlar, edebiyatçılar dine, ahlâka ve terbiyeye uymalı. Aksi halde edebiyatçı adına lâyık olamazlar, edepsiz olurlar.(Sünnet-i Seniyyenin meratibi var. Bir kısmı vâciptir, terkedilmez. O kısım, Şeriat-ı

Garrâ'da tafsilâtiyle beyan edilmiş. Onlar muhkemattır. Hiçbir cihette tebeddül etmez. Bir kısmı da, nevâfil nevindendir. Nevâfil kısmı da iki kısımdır. Bir kısım, ibadete tâbi Sünnet-i Seniyye kısımlarıdır. Onlar dahi Şeriat kitablarında beyan edilmiş. Onların tağyiri bid'attır. Diğer kısmı, ""âdâb"" tabir ediliyor ki, Siyer-i Seniyye kitablarında

zikredilmiş. Onlara muhalefete, bid'a denilemez. Fakat âdâb-ı Nebevi'ye bir nevi muhalefettir ve onların nurundan ve o hakiki edebden istifade etmemektir. Bu kısım ise (örf ve âdât), muamelât-ı fıtriyede Resul-i Ekrem Aleyhissalâtü Vesselâmın tevâtürle malum olan harekâtına ittiba etmektir. Meselâ: Söylemek âdâbını gösteren ve yemek ve içmek ve yatmak gibi hâlâtın âdâbının düsturlarını beyan eden ve muaşerete taalluk eden çok Sünnet-i Seniyyeler var. Bu nevi Sünnetlere ""âdâb"" tabir edilir. Fakat o âdâba ittiba eden, âdâtını ibadete çevirir. O âdâbdan mühim bir feyz alır. En küçük bir âdâbın mürââtı, Resul-i Ekrem Aleyhissalâtü Vesselâmı tahattur ettiriyor; kalbe bir nur veriyor. Sünnet-i Seniyyenin içinde en mühimi İslâmiyet alâmetleri olan ve şeâire de taalluk eden Sünnetlerdir. Şeâir, âdeta hukuk-u umumiye nev'inden cemiyete ait bir ubudiyettir. Birisinin yapmasıyle o cemiyet umumen istifade ettiği gibi, onun terkiyle de umum cemaat mes'ul olur. Bu nevi şeâire riya giremez ve ilân edilir.

(21)

Nâfile nev'inden de olsa, şahsî farzlardan daha ehemmiyetlidir. Sünnet-i Seniyye, edebdir. Hiçbir mes'elesi yoktur ki, altında bir nur, bir edeb bulunmasın! Resul-i Ekrem Aleyhissalâtü Vesselâm ferman etmiş: $ Yâni : ""Rabbim bana edebi, güzel bir surette ihsan etmiş, edeblendirmiş."" Evet Siyer-i Nebeviyyeye dikkat eden ve Sünnet-i Seniyyeyi bilen, kat'iyyen anlar ki: Edebin envâını, Cenab-ı Hak, Habibinde cem'etmiştir. Onun Sünnet-i Seniyyesini terkeden, edebi terkeder. L.)"

âdâb edepler, ahlâk kuralları. Âdâb-ı milliye Millete ait edep ve terbiyeler.

Âdâb-ı muaşeret Beraber yaşayışta, hoş ve İslâmca yaşama ve geçinme usulleri. Peygamberin (A.S.M.) sünnetine uygun olan hareket. İnsanlara karşı edebli olma, insanca ve İslâmca yaşama âdâbı. Adâba dair sünnet-i peygamberiyeye uymak.(... İki cihanın rahat ve selâmetini iki harf tefsir eder, kazandırır: Dostlarına karşı mürüvvetkârâne muaşeret ve düşmanlarına sulhkârâne muâmele etmektir. M.)

Âdâb-ı umumiye Umumi ahlâk kaideleri. A'dad İnce ve kısa kollu adam. Adahi (Udhiye. C.) Kurbanlar.

Adahik (Udhuke. C.) Şakalar, gülünç şeyler. Adak Nezredilen şey. (Bak: Nezr)

Adakk İnce, dakik.

A'dal (İdl. C.) Eşitler, denkler, müsaviler. Adal Gümüşü az olan para.

Adalat (Adale. C.) Adaleler.

(22)

Adale Tıb: Bedenin hareketini icra eden ve birbirinden, ince bir perde ile ayrılan sinirli et kısımlarından her biri. Hepsine birden et (Lahm) tâbir edilir.

Adalet "Zulüm etmemek. Herkese hakkını vermek ve lâyık olduğu

muâmeleyi yapmak. Mahkeme. Hak kanunlarına uygunluk. Haksızları terbiye etmek. İnsaf. Mâdelet. Dâd. Cenab-ı Hakk'ın emrini emrettiği şekilde tatbik etmek. Suçluya Allah'ın emrini icra etmek.(Adâlet iki şıktır. Biri mübet, diğeri menfidir. Müsbet ise; hak sahibine hakkını vermektir. Şu kısım adâlet; bu dünyada bedahet derecesinde ihâtası vardır. Çünkü her şeyin istidat lisaniyle ve ihtiyac-ı fıtrî lisaniyle ve ıztırar lisaniyle Fâtır-ı Zülcelâl'den istediği bütün matlubatını ve vücut ve hayatına lâzım olan bütün hukukunu mahsus mizanlarla, muayyen ölçülerle bilmüşahede veriyor. Demek adâletin şu kısmı, vücut ve hayat derecesinde kat'i vardır. İkinci kısım menfidir ki: Haksızları terbiye etmektir. Yâni, haksızların hakkını, tâzib ve tecziye ile veriyor. Şu şık ise; çendan tamamiyle şu dünyada tezahür etmiyor. Fakat, o hakikatın vücudunu ihsas edecek bir surette hadsiz işarat ve emarat vardır. Ezcümle: Kavm-i Âd ve Semud'dan tut, tâ şu zamanın

mütemerrid kavimlerine kadar gelen sille-i te'dib ve tâziyâne-i ta'zib, gayet âli bir adâletin hükümran olduğunu hads-i kat'i ile gösteriyor. S.) (Bak: Fâtih Sultan Mehmed)"

adalet hak sahibine hakkını vermek, doğruluk. Adâlet-i ilâhiye Allah'ın adaleti.

Adâlet-i izafiye "İzafi adalet veya adâlet-i nisbiye de denir. Küll'ün selâmeti için, cüz'ü feda eden adalet usulüdür.(Cemaat için ferdin hakkını nazara almaz, ""ehvenüş-şer"" diye bir nevi adalet-i izâfiyeyi yapmağa çalışır. Fakat

(23)

adalet-i mahza kabil-i tatbik ise ""adalet-i izafiye""ye gidilmez, gidilse zulümdür. M.)"

Adâlet-i mahza Adaletin tam hakikisi, tam adalet. (Adâlet-i mahza ile adalet-i izafiyenin izahı şudur ki: $ âyetin mâna-yı işarisi ile : Bir mâsumun hakkı, bütün halk için dahi ibtal edilmez. Bir fert dahi umumun selâmeti için feda edilemez. Cenab-ı Hakkın nazar-ı merhametinde hak, haktır. Küçüğüne büyüğüne bakılmaz. Küçük büyük için iptal edilemez. Bir cemaatin selâmeti için bir ferdin rızası bulunmadan hayatı ve hakkı feda edilmez. Hamiyet nâmına, rızası ile olsa o başka meseledir. M.)(... Adâlet-i İlâhiyenin tam mânâsı ile tecelli etmesi için haşre ve Mahkeme-i Kübrâ'ya lüzum vardır ki, biri cezasını, diğeri mükâfatını görsün. İ.İ.)

Adaletkâr f. Adaletli, insaflı, adalet sahibi.

Adâletkârane f. Adâletlice. Adalet sahibine yakışır şekilde, insaflı ve haklı surette. adaletname mahkemeye davet yazısı.

Adaletpenah f. Adâletli. adaletperver adaletsever. adaletullah Allahın adaleti.

Adall Çok sapık, çok dalâlette. adall iyice sapıtmış.

Adam İnsan. * Erkek kişi. * Birinin tarafını tutan kimse. * İyi ve terbiyeli yetişmiş insan.

Adamet Ahmaklık, akılsızlık.

(24)

Adaptasyon Fr. Tatbik etme işi. Bir şeyin bir başkasına göre ayarlanması. Bir canlının, yaşadığı muhite uyması işi. * Yabancı dilde yazılmış bir eseri yerli adlar ile ve yerli hayata uydurarak çevirme.

Adapte Fr. Adaptasyonu yapılmış, tamamlanmış.

Adarr En zararlı.

A'das (Ades. C.) Mercimekler. âdât âdetler, alışkanlıklar. Âdat Âdetler. (Bak: Âdet)

Adavet "Husumet, düşmanlık. Kin. buğz. Garaz.(Adâvet ve muhabbet, nur ve zulmet gibi zıttırlar. İkisi, mâna-yı hakikisinde olarak beraber cem olmazlar. Eğer muhabbet, kendi esbabının rüçhaniyetine göre bir kalbde hakiki bulunsa, o vakit adâvet mecazi olur; acımak suretine inkılâb eder. Evet mümin, kardeşini sever ve sevmeli. Fakat fenalığı için yalnız acır. Tahakkümle değil, belki lütufla ıslahına çalışır. Onun için nass-ı hadis ile: ""Üç günden fazla, mü'min mü'mine küsüp kat-ı mükâleme etmeyecek."" Eğer esbâb-ı adâvet galebe çalıp, adâvet, hakikatıyla bir kalbde bulunsa; o vakit muhabbet mecâzi olur; tasannu ve temelluk suretine girer. M.)"

adavet düşmanlık.

adavetkârane düşmancasına.

Aday (Bak: Namzed)

Adb Kılıç. * Kesmek. * Sövmek.* Yardımcı.

Adcem Eğri burunlu.

Add Hesablamak. Saymak. Sayılmak. İtibar etmek.

Âdd Kuvvet, salâbet.

(25)

Addar Denizci, gemici taifesi.

addetmek saymak.

Addetmek Saymak. İtibar etmek. İttihaz etmek.

Âde Âdet kelimesinin arabca terkiblerdeki kısalmış şekli. Meselâ: Harikulâde, alelâde, fevkalâde.

A'deb Erkeklerden arkadaşı ve yardımcısı olmayan. * Bir boynuzu kırık hayvan.

aded sayı, tane.

Aded Sayı. Tane. Rakam. Miktar. Adeden Sayı bakımından, sayıca.

Adedî (Adediye) Adede yani miktar ve rakama, sayıya mensub. A'del (Adil. den) Adâletli, çok doğru.

Âdem "İnsan. İlk insan ve ilk peygamber (A.S.)Allah ilk insan olarak Âdem'i, sonra eşi Havva'yı yaratmıştır. Bugünkü insanlar onlardan türeyip çoğalmıştır. Bazı dine tâbi olmıyanlar, insanın maymun soyundan bir hayvandan türediğini iddia ederler. Bu iddia kasıtlıdır, çünki ilmî isbatı yapılamamıştır. Lâboratuarlarda küçük canlılar üzerinde yapılan çalışmalar göstermiştir ki, canlının genetik yapısında meydana gelen değişiklik sonucu türeyen yeni canlı, ana-babasından daha mükemmel değil; dejenere olmuş, soysuzlaşmış, bozuk bir şekil almıştır. İnsan ise en mükemmel mahluktur. Kaldı ki bu güne kadar bir canlının değişip başka bir canlı haline geldiğini kimse görmemiştir. Bugünkü maymunlar da hâlâ insan olmamışlardır. Bugünün psikoloji ve felsefi antropolojisi insanın mahiyetçe, özce hayvandan farklı olduğunu kabul etmiştir. $ Yani: Cenâb-ı Hak, Âdem'i (A.S.) bütün kemalâtın mebadisini tazammun eden âli bir fıtratla tasvir etmiştir ve

(26)

bütün maâlinin tohumlarına mezraa olarak yüksek bir istidat ile halketmiştir ve mevcudatı ihata eden ulvi bir vicdan ve ihatalı on duygu ile teçhiz etmiştir; ve bu üç meziyet sayesinde, bütün hakaik-ı eşyayı öğretmeye hazırlamıştır, sonra bütün esmayı kendisine öğretmiştir. Âdem'i halketti, tesviye etti, cesedine nefh-i ruh etti, terbiye etti, sonra esmâyı tâlim etti ve hilâfete namzed kıldı. Sonra vakta ki Âdem'i melâikeye tercih etmekle rüchan mes'elesinde ve hilâfet istihkakında ilm-i esmâ ile mümtaz kıldı. İ.İ.)(Hz. Âdem'in (A.S.) Cennet'ten ihracı ve bir kısım beni-âdemin Cehennem'e idhali ne hikmete mebnidir?Elcevap: Hikmeti, tavziftir... Öyle bir vazife ile me'mur edilerek gönderilmiştir ki, bütün terakkkiyat-ı mâneviye-i beşeriyenin ve bütün istidâdât-ı beşeriyenin inkişaf ve inbisatları ve mâhiyet-i insaniyenin bütün Esmâ-i İlâhiyeye bir âyine-i câmia olması, o vazifenin netayicindendir. Eğer Hz. Adem Cennette

kalsaydı; melek gibi makamı sâbit kalırdı, istidâdât-ı beşeriye inkişaf etmezdi. Halbuki yeknesak makam sâhibi olan melâikeler çoktur, o tarz ubudiyet için insana ihtiyaç yok. Belki hikmet-i İlâhiye,

nihayetsiz makamatı kat' edecek olan insanın istidadına muvafık bir dâr-ı teklifi iktiza ettiği için, melâikelerin aksine olarak mukteza-yı fıtratları olan mâlum günahla Cennet'ten ihraç edildi. Demek Hazret-i Adem'in Cennet'ten ihracı, ayn-ı hikmet ve mahz-ı rahmet olduğu gibi; küffarın da Cehennem'e idhalleri haktır ve adâlettir. M.) (Bak: Terakkiyat)"

Adem ilk insan ve ilk peygamber. adem yokluk, olmama, bulunmama. ademabâd ebediyyen yok olma.

(27)

Adem-âbâd f. Yokluk. Yokluk alemi. ademâlûd yoklukla karışık.

Adem-i abesiyyet Abes olmayış. Faydasız ve boş olmamak. Adem-i basiret Basiretsizlik, görüşsüzlük.

Adem-i dikkat Dikkatsizlik.

Adem-i emniyet Emniyetsizlik. Güvensizlik.

Adem-i hâricî "İlm-i İlâhide mevcud olup, maddi vücudu olmayan.(Adem-i mutlak zaten yoktur; çünkü bir ilm-i muhit var. Hem daire-i ilm-i İlâhînin harici yok ki, bir şey ona atılsın. Dâire-i ilim içinde bulunan adem ise, adem-i hâricidir ve vücud-u ilmiye perde olmuş bir ünvandır. Hatta bu mevcudat-ı ilmiyeye bazı ehl-i tahkik ""A'yan-ı sâbite"" tabir etmişler. Öyle ise, fenaya gitmek, muvakkaten haricî libasını çıkarıp, vücud-u mâneviye ve ilmîye girmektir. Yani, hâlik ve fani olanlar, vücud-u hâricîyi bırakıp; mâhiyetleri bir vücud-u mânevi giyer, dâire-i kudretten çıkıp dâire-i ilme girer. M.)"

Adem-i ihtilâf Birlik. Beraberlik. Uyuşma. Anlaşma.

Adem-i iktidar İktidarsızlık. Güçsüzlük. Kuvvetsizlikten gelen hastalık. Adem-i imkân İmkânsızlık. Mümkün olmayış.

Adem-i inkâr İnkâr etmeme. İnkârsızlık.

Adem-i istima' Huk: Mahkemede dâvanın dinlenmemesi. Adem-i itâat İtâatsizlik, emri dinlememek.

Adem-i itikad İtikatsızlık.

Adem-i itilâf Ülfetsizlik, anlaşmazlık. Adem-i ittifak İttifaksızlık. Uyuşmazlık.

Adem-i kabul İsbatı tasdik etmemek. Şek, hükümsüzlük. İman hükümlerini lâkaydlıkla karşılamak, nefy ve inkâr etmek, kabul etmemek, göz

(28)

kapamak gibi câhilâne bir hükümsüzlük. Bir terk, bir cehl-i mutlak. (Kabul etmemek başkadır. İnkâr etmek başkadır. Adem-i kabul, bir lâkaydlıktır, bir göz kapamaktır ve câhilâne bir hükümsüzlüktür. Bu surette, çok muhal şeyler onun içinde gizlenebilir. Onun aklı, onlarla uğraşmaz. Amma inkâr ise: O adem-i kabul değil, belki o kabul-ü ademdir, bir hükümdür. Onun aklı, hareket etmeye mecburdur. M.) (Bak: Kabul-i adem)

Adem-i kifâyet Kifâyet etmeme, kâfi gelmeme, yetmezlik.

Adem-i merkeziyyet Bir idâri taksimattaki parçaların (vilâyet, belediye ve köy) muayyen hususlarda kendi kendilerine idare yetkileri. Bir yere bağlı olmaksızın veya bir yerden idare edilmeksizin olan muamele. Bütün kısım ve şubelerin kendi kendilerini idare tarzı.

Adem-i mes'uliyet Mes'uliyetsizlik, sorumsuzluk. Adem-i mevcudiyyet Yokluk. Olmama.

Adem-i muvafakat Râzı olmayış, muvâfakat etmeme. Adem-i mübâlât Dikkatsizlik.

Adem-i müdâhale Karışmamazlık.

Adem-i müsâade İzinsizlik, müsaadesizlik Adem-i salâhiyet Salâhiyetsizlik, yetkisizlik. Adem-i sırf Yokluk. Mutlak yokluk.

Adem-i tahayyüz Boşlukta yer kaplamamak. Mekândan münezzeh oluş. Yer ile bağlı olmamak. Hacmi olmayış.

Adem-i takayyüd Kayıtsızlık. Bir şeye bağlı olmayış. Kıymet vermemek. Üzerine almamak.

Adem-i ta'kib Takibsizlik. * Huk: Muhakemeye lüzum görmemek. Adem-i te'diye Borcunu ödememe.

(29)

Âdemî İnsanlardan olan, insana âit, insana dair ve müteallik. Ademî Yokluğa ait. Ademle ilgili (Bak: Vukuât)

ademî yoklukla ilgili, olmama. ademistân yokluk ülkesi.

Âdemiyân (Âdem. C.) İnsanlar.

Âdemiyât (Adem. C.) Yokluklar. Ademler. ademiye yoklukla ilgili.

âdemiyet insanlık.

ademiyet yokluk.

Âdemiyyet İnsanlık. Namuslu bir insana yakışır hâl ve tavır. Âdem-küş f. Adam öldüren, katil.

ademnüma yokluk gösteren.

Ader Çok su.

Ades (C. Adâs) Mercimek.

adese mercek.

Adese Mercimek. * Mercek. Uzağı yakın veya yakını uzakta görmeğe yarayan dürbün veya mikroskop camı.

Adese-i ayniyye Gözleme merceği. Adese-i mütekarib Yakınlaştıran mercek. Adesî Mercimeğe benziyen şey. âdet görenek, alışkanlık.

Âdet Usul, görenek, alışılmış davranış. Huy, tabiat. Toplumda nesiller boyunca uyulan ve kamuoyunda (umumî efkârda) saygı ve

müeyyideye sahip hareket kaideleri (Sosyoloji). İslâm cemiyetinde âdetler de İslâmî olur, İslâma uygun olur. Müslüman, İslâma aykırı

(30)

âdetlere uymaz. Cemiyetin yabancı âdetlerle bozulmamasına gayret gösterir.

Adetâ Âdet olduğu üzere, her vakitki gibi, alelâde. Bayağı surette, âdi bir suretle. Düpedüz.

âdeta sanki.

Adeten Görenek şekliyle, âdet olarak. Âdet-i agnâm Keçi ve koyunlar için alınan vergi.

Âdetullah "(Sünnetullah da denir.) Tabiatta canlı cansız bütün varlıkların nasıl hareket edeceklerini belirliyen Allah'ın emirleri, O'nun koyduğu değişmez düzen. Meselâ oksijenle hidrojenin birleşmesinden su meydana gelir. Işık, geldiği açıya eşit bir açı ile yansır ki, bunlar birer âdetullahdır. ""Âdetullah"" yerine ""tabiat kanunu"" demek

yanlıştır.(... Esbab-ı tabiiyyenin üss-ül-esası hükmünde olan cüz-ü lâyetecezzadaki kuvve-i câzibe ve kuvve-i dâfianın ictimalarının hortumu üzerinde bir muhaliyet damgası var. Fakat caizdir ki, herbir şeyin esası zannettikleri olan cezb, def, hareket, kuva gibi emirler, âdâtullahın kanunlarına birer isim olsun. Lâkin kanun, kaidelikten tabiîliğe ve zihnîlikten hâricîliğe ve itibarîden hakikata ve âletiyetten müessiriyete geçmemek şartıyla kabul ederiz. M.N.)"

âdetullah Allahın yaratıklardaki kanunları. Adevân (adv) Sür'atle koşmak.

Adf Yemek.

Adgâs (Dags. C.) Desteler, demetler. * Karışık rüyalar. * Karışık söylentiler. Adgâsu ahlâm Karışık rüyâlar. Tâbire değmeyen rüyâlar.

Adhâ Kurbanlar. Kuşluk vakti kesilen kurbanlar. Kuşluk vakti. (Bak: Îd) Adham Yoğun, kaba. * İri cüsseli adam.

(31)

âdi bayağı, aşağı, sıradan.

Âdî Üstünlük farkı olmayan. Kıymetsiz. * Her zamanki. * Âd kavmine âid.

Adid Hasım. * Arkadaş. * Isırma. Bir ısırımlık lokma. (Bak: Adûd) Âdih Sihirbaz. * Soktuğu saat öldüren yılan.

Adihe Bühtan, yalan.

Âdil "(Âdile) Adâlet eden. Allah'ın emirlerini noksansız tatbik eden. Doğru. Doğruluk gösteren. Adâlet sahibi. (Bak: Adâlet)(Meselâ bir hükümdâr-ı âdil, ihkak-ı hak için mazlumların hakkını zâlimlerden almakla ve fakirleri kavilerin şerrinden muhafaza etmekle ve herkese müstahak olduğu hakkı vermekle lezzet alması, iftihar etmesi,

memnun olması; hükümdarlığın ve adaletin bir kaide-i esasiyesi olduğundan elbette Hâkim-i Hakim, Adl-i Âdil olan Zât-ı Hayy-ı Kayyumun bütün mahlukatına, hususan zihayatlara ""hukuk-u hayat"" tabir edilen şerait-i hayatiyeyi vermekle.. ve hayatlarını muhafaza için onlara cihazat ihsan etmekle ve zaifleri kavilerin şerrinden Rahimane himaye etmekle.. ve umum zihayatlarda bu dünyada ihkak-ı hak etmek nev'i tamamen; ve haksızlara ceza vermek nev'i ise, kısmen sırr-ı adâletin icrasından olmakla.. ve bilhassa Mahkeme-i Kübrâ-yı Haşirde adalet-i ekberin tecellisinden hasıl olan ve tabirinde âciz olduğumuz şuunât-ı Rabbaniye ve maâni-i kudsiyedir ki, kâinatta bu faaliyet-i daimeyi iktiza ediyor. L.)"

Adil Eş, denk, akran, benzeri. Ölçüde, miktarda eşit olan. Âdilâne Adalet sahibi bir adama yakışır surette.

âdilane âdilce.

(32)

Adîm Mâlik ve sahib olmayan. Yok olan. Birşeyi olmayan. Fakir. Adîm-ül imkân İmkânsız. Olamaz.

Adîm-ün nazîr Eşi, benzeri olmayan. Eşsiz. Benzersiz. Âdin Otlakta bulunan dişi deve.

Âdine Cuma günü.

Âdiş f. Ateş, nar.

Âdiyat suresi Kur'an-ı Kerim'in 100. suresinin ismi olup, Medine-i Münevvere'de nâzil olmuştur.

Âdiyat (Âdi. C.) Her zaman meydana gelen hârikulâde ve birer mu'cize-i kudret olmakla beraber, insanlarca alışılmış olduğundan kuymeti bilinmeyen hâdiseler. * Kıymetsiz şeyler. (Kur'an, âyetleriyle insanların nazarını me'lüfatları olan şeylere çeviriyor. Âyetler, necimler gibi ülfet perdesini deler, atar. İnsanın kulağından tutar, başını eğdirir. O ülfetin altındaki havârık-ul âdât mu'cizeleri o âdiyat içerisinde gösterir. M.N.)

Âdiyât (Adiv. den ism-i faildir) Hızla koşmak, seyirtmek. (At, deve v.s. koşanların hepsine ıtlak olunabilir.) * Mc: Düşmanlık, zulüm. * Dâima muharebeye koşup hücum eden cemaat. * Uzaklık. (Kamus) âdiyât her zaman olagelen alışılmış şeyler.

Âdiyât-ı umûr Günlük işler, her zamanki değersiz işler. Âdiye (C: Âdiyat) Gaza yolunda seğirten at.

Âdiyen Her zamanki gibi. Adice. Fevkalâde olmayarak. Âdiyye İtiyad edilmiş. Alışılmış.

Âdiyyet Adilik. Aşağılık.

Adk Vurmak, darp.

(33)

Adl Mâni olmak. Men etmek.

Adla' (Azla') (Dıl'. C.) Kaburgalar. * Mat : Geometrik şekillerin kenarları, sayı kökleri.

Adlî Adâlete mensup, adâletle alâkalı, ilgili.* Sultan II. Bayezid'in şiirlerinde kullandığı mahlası.

adlî adaletle ilgili.

Adliye "Mahkeme. Muhakeme işleriyle uğraşan daire. (Adliyede, adalet hakikatı ve müracaat eden herkesin hukukunu bilâ-tefrik muhafazaya, sırf hak namına çalışmak vazifesi hükmettiğine binaendir ki; İmam-ı Ali (RA), hilafeti zamanında bir yahudi ile beraber mahkemede oturup, muhakeme olmuşlar. Ş.)"

adliye adalet yeri, mahkeme binası.

Adl-penah Adâletin barındığı yer, adâlete sığınan kimse.

Adm (C: İdâm) Yay tutamağı. * Deve kuyruğu. * Saban eğiği ki, ucunda demiri vardır. * Harman savurdukları yaba.

Admer Arslan. * Şedit, şiddetli. * Belâ. * Çirkin yüzlü şişman kadın. Adn cennette bir bölüm.

Adrahş f. Yıldırım. * Gökgürültüsü. * Şimşek. Adras (Dırs. C.) Arka dişler, dişler.

Adrefut Kelerden büyük bir hayvan.

Adrenalin Fr. Tıb: Böbrek üstü salgısından çıkarılan bir hormon. Sentetik olarak da yapılır. Damar daraltmak ve kanamayı önlemekte kullanılır. Adreng Fr. Keder, mihnet, sıkıntı.

Adret Kaşları olmayan kimse.

(34)

Adud Pazı. Kolun omuzdan dirseğe kadar olan kısmı. * Mc: Yardımcı. İstinadgâh.

Adude Yumuşaklık. Tazelik. Adudî Pazı kemiği ile ilgili.

Adulî Gemici, mellah.

Adüvv Düşman, hasım.

adüvv düşman.

Adüvv-i cân Can düşmanı. Adüvv-i kadim Eski düşman.

Adüvv-üd din Din düşmanı.(Hem küfranınızla öyle bir Mâlik-i Zülcelâl'in

memleketinde isyan ediyorsunuz ki, ibâdından ve cünudundan öyleleri var ki, değil sizin gibi küçücük âciz mahlukları, belki farz-ı muhal olarak dağ ve arz büyüklüğünde birer adüvv-ü kâfir olsaydınız arz ve dağ büyüklüğünde yıldızları, ateşli demirleri, şuvazlı nühasları size atabilirler, sizi dağıtırlar. Hem öyle bir kanunu kırıyorsunuz ki, o kanun ile öyleler bağlıdır, eğer lüzum olsa arzınızı yüzünüze çarpar, gülleler gibi küreniz misillü yıldızları üstünüze yağdırabilirler. S.) Adv Yelmek. Seğirtmek. * Hazırlamak.

Adva Hastalık başkasına bulaşmak.

Advan Çok koşan kimse.

Adya' Boynuzu ufak koyun. * Nebiyyi Zişân Aleyhisselam Efendimizin devesinin adı.

Adye Koğuculuk, dedikoduculuk. * Yalan söylemek. * Sövmek.

Afa' Eşek sıpası.

Afaf (Afâfet) Temiz olma. Masumiyet. Günahsızlık. Af'af Devedikeni ağacının yemişi.

(35)

Afaif Namus, ırz ve iffet sahibi, şerefli kadınlar. âfâk ufuklar, taraflar, yönler.

Afak Ufuklar. Yerle göğün birleştiği gibi görünen uzak dâire. * Etraf. Cihetler. * Mc: Görüş ve dönüş sınırları. (Zıddı: Enfüs'dür.) Afakgir Ufukları tutmuş, âleme yayılmış, şâyi, çok meşhur.

âfâkî dışımızda olanlar.

Afakî Kâinat ve içindeki hâdiselere âid. Nefsin haricindeki âleme dair. * Kıymetsiz sözler ve meseleler. (Enfüsinin zıddı.) (Objektif)

Afar Arap diyarında çok olan bir yeşil ağaç. * Hurma ağacını islah etmek. * Katıksız ekmek yemek.

Afaret İfritçe, şeytanî, kötü niyet. Afarit (İfrit. C) Şeytanlar. İfritler.

Afaroz (Bak: Aforoz)

âfât afetler, belâlar. Afat Afetler. (Bak: Afet)

Afat-ı semaviye Semavi âfetler. Allah tarafından insanları ikaz ve ceza için verilen belâ ve musibetler.

Afazî Fr. Tıb: Organlarda bir işleme bozukluğu olmadığı halde, fikri kelime ile anlatamamak hâli.

Afen Çürüme, pörsüme. Yemeğin kokması. (Bak: Ufunet) Afend f. Harp. Kavga.

A'fer Pek beyaz. * Beyazı kırmızılığına galip olan geyik. Afer Toprak. Yer. Arz. * Ekin suladıkları vaktin evveli.

Aferca Yaramaz huylu.

Aferide (C: Aferidegân) f. Yaratılmış, mahluk.

(36)

Aferin f. Beğenmek, alkış, yaşa, varol. * Yaratan, yaratıcı. Aferin-hân "f. ""Aferin"" diyen."

Aferna' Arslan. * Kuvvetli deve.

Afes Burun eğriliği.

A'fes Çıplak, uryân.

âfet başa gelen üzücü hâl.

Afet Belâ. Musibet. Büyük felâket. Dâhiye. * Mc: Son derece güzel. A'fet En güç sey. * Pek akılsız. * Peltek konuşan. Kekeleyen.

Afetzede (C: Afetzedegân) f. Bir musibete, bir belâya ve bilhassa yangın, zelzele gibi bir felâkete uğramış.

Afetzedegân (Afetzede. C.) f. Afete, belâya, felâkete uğramışlar. Aff İffet, namus. İffetli olmak. Nefsini haramdan men'etmek. Afgan Afganistan. Afgan krallığı, Afganistan milleti.

Afî Silen, silinmiş. Affeden, bağışlayan. * Affedilmiş, bağışlanmış. * Yalvaran. * Uzun saçlı. * Tencere altında artaya kalan.

afif iffetli, namuslu, temiz.

Afif Temiz. Güzel. Nezih. İffetli ve namuslu olan. Haramdan sakınan. * Müstakim.

Afifâne f. İffetlice. Temiz olarak. Nazif olarak.

Afik Çok aptal.

âfil gurub eden, batan.

Afil Uful eden. Gurub eden. Batan. * Görünmez olan. Kaybolan. * Fâni, geçici.

Afilûn (afilîn) (Afil. C.) Gelip geçici, fâni olanlar. * Gözden kaybolup gidenler. Uful edenler.

(37)

Afinite (Affinite) (Bak: Aşk-ı kimyevi) Afir Güneşte kum üstünde kurutulan et. Afire Komşusuna bir şey vermeyen kadın. Afiş Fr. Duvar ilânı.

Afitab f. Güneş. * Mc: Pek güzel. * Çok güzel yüz.

âfitâb güneş.

Afitâbî Güneşe âit. * Güzelliğe dâir. Afite Dişi koyun. Koyun güdücü kız. âfiyet esenlik, sıhhat ve selâmet. Afiyet Sağlık, selâmet, sıhhatli olmak.

Afk Akılsız olmak. Sözünü tam söylememek.

Aflak Çok gevşek şey.

Aforoz R. Papa tarafından bir Hıristiyanın kiliseden çıkarılması, dinden hariç addolunması.

Afra' Beyazı kızıllığına galip olan geyik. * Ayın onüçüncü gecesi. Afraze f. Nur. Aydınlık, ışık. * Kandil fitili.

Afreye Horoz ibiği. İnsanın ense saçı. * Davarın alın saçı. Afruşe f. Un helvası.

Afs Hapsetmek. * Deve sürmek. * Arkasına ayağıyla vurmak. Afsa Boynuzu ardına kayık koyun.

Afsun (Efsun) f. Büyü, sihir, tılsım. (Büyücülük yapmak ve büyücülere uymak, Müslümanlıkta yasak ve günahtır.)

Afşar Avşar kabilesini meydana getiren Türkmenlerin adı.

Afşelil Sırtlan dedikleri canavar. * Yaşlı, eti ve derisi sarkmış kuru kadın. Aft Pelteklikten sözü zorlukla söylemek. Kekemelik.

(38)

Aftabe f. İbrik. Su kabı.

Aftâb-gerdan f. Güneşten korunmak üzere başa giyilen şey. * Avcı kulübesi. Aftab-gerdek f. Kaya keleri. * Ayçiçeği.

Aftab-gerdiş f. Yer yüzü. * Kaya keleri. * Devamlı güneş gören yer. Aftab-gir f. Güneşlik, şemsiye. * Güneş gören yer.

Aftâb-ı kureyş Hz. Muhammed (S.A.V.) Efendimiz.

Aftabî f. Güneşlik, şemsiye, tente. * Güneşe ait, güneşle ilgili. Aftab-perest f. Nilüfer çiçeği. * Güneşe tapan kimse. * Ayçiçeği.

Aftab-ru f. Güneş yüzlü, yüzü güneş gibi parlak (güzel). * Sevimli, dilber. * Güneşe karşı olan (yer).

Afur Belâ kasırgası.

afüvkâr affedici.

Afüvv Affeden, merhametli.

afüvv affeden.

Afv "Bağışlamak. Kusur ve günâhı affetmek.(Şeytanın mühim bir desisesi: İnsana kusurunu itiraf ettirmemektir. Tâ ki, istiğfar ve istiaze yolunu kapasın. Hem nefs-i insaniyenin enaniyetini tahrik edip, ta ki, nefis kendini avukat gibi müdafaa etsin; adeta taksiratından takdis etsin. Evet şeytanı dinliyen bir nefis, kusurunu görmek istemez; görse de yüz te'vil ile te'vil ettirir. ( $ )sırrıyla: Nefsine nazar-ı rıza ile baktığı için ayıbını görmez. Ayıbını görmediği için itiraf etmez, istiğfar etmez, istiaze etmez; şeytana maskara olur. Hazret-i Yusuf

Aleyhisselâm gibi bir Peygamber-i Alişan, $ dediği halde nasıl nefse itimat edilebilir. Nefsini ittiham eden kusurunu görür. Kusurunu itiraf eden, istiğfar eder. İstiğfar eden, istiaze eder. İstiaze eden, şeytanın şerrinden kurtulur. Kusurunu görmemek, o kusurdan daha büyük bir

(39)

kusurdur. Kusurunu itiraf etmemek büyük bir noksanlıktır. Ve kusurunu görse, o kusur kusurluktan çıkar, itiraf etse, afva müstahak olur. L.)(İnsanın hayat-ı içtimaiyesini ifsad eden bir desise-i şeytaniye şudur ki: Bir mü'minin bir tek seyyiesiyle bütün hasenatını örter. Şeytanın bu desisesini dinliyen insafsızlar, mü'mine adâvet ederler. Halbuki : Cenab-ı Hak Haşirde adâlet-i mutlaka ile mizan-ı ekberinde a'mâl-i mükellefini tarttığı zaman, hasenatı seyyiata galibiyeti,

mağlubiyeti noktasında hükmeyler. Hem seyyiatın esbabı çok ve vücudları kolay olduğundan bazen bir tek hasene ile çok seyyiatını örter. Demek bu dünyada, o adâlet-i İlâhiyye noktasında muamele gerektir. Eğer bir adamın iyilikleri fenâlıklarına kemmiyeten veya keyfiyeten ziyade gelse, o adam muhabbete ve hürmete müstehaktır. Belki, kıymetdar bir tek hasene ile, çok seyyiatına nazar-ı afv ile bakmak lâzımdır. Halbuki: İnsan, fıtratındaki zülum damarıyla, şeytanın telkiniyle bir zatın yüz hasenatını bir tek seyyie yüzünden unutur, mü'min kardeşine adâvet eder, günahlara girer. Nasıl, bir sinek kanadı göz üstüne bırakılsa; bir dağı setreder, göstermez. Öyle de: İnsan garaz damariyle, sinek kanadı kadar bir seyyie ile dağ gibi hasenatı örter, unutur, mü'min kardeşine adâvet eder. İnsanların hayat-ı içtimaiyesinde bir fesad âleti olur. L.)"

afv bağışlama.

Afv-cu Afv isteyen. Afv arayan. afvcûyem af diliyorum.

Afv-i anil ceraha "Huk: Kendisine cinayet yapılmış olan kimsenin, yaralanmadan dolayı malik olduğu kısas, diyet veya hükümet-i adl; yani, ehl-i vukufca tayin edilen diyet hakkını caniye bağışlamasıdır."

(40)

Afv-i anilkat' Huk: Azalarından biri kesilen bir şahsın, buna karşılık hak kazandığı diyet veya kısas davalarından vaz geçmesi.

afyon ilaç.

Afyon Lât. Haşhaş sütünün birikmesinden ibaret bir madde.

Agâh (Ageh) f. Haberdar. Uyanık. Kalbi uyanık. Malumatlı. Basiretli. Vâkıf. Bilen.

âgâh haberli, uyanık.

Agâhân (Agâh. C.) f. Agâhlar, bilenler, bilgililer. Âlimler.

Agâhî (agehî) f. Malumat, vukuf, haberdarlık. Uyanıklık, teyakkuz, basiret. Agal Darıltma, kışkırtma. * Çiğnemeden yutma. * Ağıl. * Arı kovanı. Agaliş f. Kışkırtma. * Birşeye saldırmak için kışkırtma.

Agande f. Sucuk, yastık, minder gibi zorla doldurulmuş olan şeyler. * Bir çeşit zehirli olan haşere, böcek.

Agarr Çok sıcak gün. * Kendini beğenmiş. * Asil, âlicenâb. * Beyaz. Agarr-ül eyyâm En sıcak gün.

Agaşte f. Bulaşmış.

Agavat (Ağa. C.) Saray hizmetlerinde kullanılan harem ağaları.

Agayan Ağalar.

Agaz f. Başlama. Mübâşeret.

Agba Daha küt, en küt. * Daha koyu, en koyu.

Agber Çok tozlu.

Agbeş Boz renkli.

Agbiya (Gabi. C.) Ahmaklar, gabiler. Agdef Uzun ve sarkık kulaklı.

Agdiye (Gada ve Gıda. C.) Yenip içilecek gıdalar.

(41)

agel sarık.

Agende-guş f. Söz dinlemeyen, aldırmayan, alçak ve hayırsız kimse. Ageste f. Islanmış, ıslak.* Bulaşmış.

Agfer Mağfiret eden, bağışlayan, afveden. Agfer-ül-gafirîn Afvedenlerin en çok afvedeni. (Allah).

Agırra (Garîr. C.) Tecrübesizler, safdiller, acemiler. * Mağrurlar. Agin f. Dolu, doldurulmuş.

Agisna Bize imdad eyle, yardım ihsan eyle (meâlinde duâ.) Agiş f. İlişik, sarkık. * Uzatılmış.

Agiyye İçine su biriken çukur.

Aglak (Galak. C.) Kilitler. * Kapalı, anlaşılmaz şeyler. Aglal Ağaçlar arasında akan su. (Bak: Eglâl)

Aglaz (Galiz. den) kaba ve galiz şeyler.

Agleb "Daha galib. Çok kerre, ekseriya. Çoğu. (""Ağleben - Ağlebâ"" şeklinde de kullanılır.)"

Agleb-i hükemâ Hakîmlerin çoğu. Hakîmlerin ekserisi. Agleb-i ihtimal Büyük bir ihtimal.

Aglef Sünnetsiz. * Sandıkta kapalı. * Mc: Katılaşmış, duygusuz kalb. Aglez (Galiz. den ism-i tafdil) Pekçok kaba ve galiz.

Agma Yıldız. Yıldız akması.

Agmad (Gımd. C.) Bıçak ve kılıç kınları.

Agmak Yukarı kalkmak, yükselmek, yukarıya meyletmek. * Buhar olup yukarı kalkmak, buharlaşmak.

Agmar (Gamr. C.) Yüce kimseler. * Seller. * (Gumr. C.) Bilgisizler, cahiller. Agmaz (Gamz. C.) Göz yummalar, göz kırpmalar.

(42)

Agna (Gani. den) Çok gani. En zengin.

Agnam (Ganem. C.) Koyunlar, keçiler. * Hayvanlardan alınan vergi anlamında kullanılan bir tabirdir.

Agniya (Gani. C.) Zenginler, ganiler.

Agniye (Bak: Ugniye)

Agnostik fels. Agnostisizm görüşünü benimseyen.

Agnostisizm "fels. Gerçeğin, mutlak hakikatın bilinemez olduğunu; insanın gerçeği, tam uygun bilgiyi elde edecek yaradılışta olmadığını kabul eden felsefe görüşü."

Agra Çok sevimli, yakışıklı.

Agrafi yun. Yazma kabiliyetinin kaybedilmesi. Agrandisman Fr. Büyütme (Fotoğrafçılıkta kullanılır.)

Agrar (Gırr. C.) Tecrübesizler. Acemiler. Kolay aldananlar. Agras (Gars. C.) Taze fidanlar, yeni dikilmiş ağaçlar.

Agraz (Garaz. C.) Garazlar. Fiil yapılırken gözetilen gayeler. Kasden ve bilerek yapılan kötülükler.

Agreb (Garib. den) En garib, çok tuhaf. Agreb-ül garâib Şaşılacak şeylerin en garibi. Agrel (C. Gurl) Sünnet olmamış kişi.

Agsan (Gusn. C.) Dallar, ağacın dalları. * Mc: Mânanın kısımları. Agsem Beyazı siyahından daha fazla olan saç.

Agser Boz ve esmer renkli, çok tüylü abâ, kilim. * Kurbağa yosunu. * Karabatak kuşu. * Aşağılık ve âdi (adam).

Agşa Baygın adam. * Vücudu siyah yüzü beyaz olan hayvan. Agşiye (Gışa. C.) Perdeler, örtüler. * Zarflar, mahfazalar. Agtaş Karanlık. * Zayıf gözlü.

(43)

Agtem Sözü tutkunarak söyleyen. Kekeme. Agtiye (Gıtâ. C.) Perdeler.

Agu Zehir, sem.

Agul f. Hiddetlenerek göz ucuyla bakma. Agun f. Baş aşağı, ters. * Uğursuz.

Agunde f. Hallaç elinden geçmiş pamuk, atılmış pamuk. Aguş f. Kucak. * Sığınılan yer.

Agüs f. Taşcıların oymacılıkta kullandıkları demir kalem. Agva Dalâlete en fazla sapan, giden. Sapık.

Agvar (Gar. C.) Mağaralar.

Agvas (Gavs. C.) Yardım istemek için bağırmalar. İmdat istemeler. Agyar Yabancılar. Başkaları. * Rakipler. (Bak: Gayr)

Agyaz (Gayze. C.) Ağaçlıklar, meşelikler.

Agyed Uykucu, tenbel. * Esmer vücutlu. * Nazik derili. Agyer (Gayret. den) Çok gayretli adam.

Agza (Gazâ. C.) Düşmanlarla savaşlar, muharebeler.

Agzel (C.: Uzelân-Uzul) Eğri kuyruklu at.* Silahsız kimse. * Yağmursuz bulut.

Agziye (Gıdâ. C.) Yenilip içilecek şeyler. Gıdalar, besin maddeleri. Ağa yeri Topkapı sarayında hazine kethüdasının oturduğu yer.

ağaz başlama.

Ağda Bir kapta karıştırılıp pişirilerek koyulaşmış ve lüzucet kazanmış her nevi şeker vesaire.

ağdiye tekelcilik.

Ağıl (ağl) Koyun, keçi vesair hayvanlara mahsus üstü açık, etrafı çit veya çalı çırpı ile çevrilmiş yer, mandıra.

(44)

Ağıt Mersiye. Ölen kimse için söylenen ve onu öven ve üzüntüyü anlatan şiir. Ölen için ağlama. (Müslümanlıkta ölenin arkasından aşırı ağlayıp dövünme iyi değildir.)

ağleb daha galib, ekseriyet, çok defa. ağleben ekseriyetle, genellikle.

ağlebî ekseriyetle ilgili.

ağmaz kolay anlaşılmayan, pek derin. ağniya ganiler, zenginler.

ağrâz garazlar, kötü niyetler.

ağrube en garip.

ağsan dallar.

Ağtabaka Tıb: Görme sinirlerinin göz yuvarlağı içinde dağılmasından meydana gelen zar.

ağuş kucak.

ağyâr başkalar, yabancılar.

Ah u enin Ah deyip inlemek, ağlamak. Ah u fizâr da aynı mânayı ifâde eder. Ah Kardeş, birader. * Dost.

Ahabir (Ahbâr. C.) Hikâyeler. * Rivayetler. Ahabiş (Habeş. C.) Habeşliler.

Ahad (Bak: Ehad)

ahad birler.

Âhâd Birler. Birden dokuza kadar olan sayılar. Ahadd (Hadd. den) Pek keskin.

Âhâd-ı nâs Avam, halktan birisi.

Ahadî hadis Rivâyet eden bir veya iki koldan olan veya mütevatir mertebesinde olmayan hadis demetir. İştihar haddine yetişmeyen hadistir. Şartları

(45)

tamam olursa zann-ı galib ifade eder, muktezası ile amel vâcib olur. (Muvazzah İlm-i Kelâm)

ahadî bir iki koldan nakledilen hadîs türü. Ahadî Tek, yalnız. Birlere âid, birlere mensub.

Ahadid Sopa ve kamçı gibi şeylerin vücudda bıraktığı izler. (Bak: Uhdud)

Ahadis (Bak: Ehâdis)

Ahadiyyet (Bak: Ehadiyyet)

Ahaff Pek hafif, çok hafif. * Düşüncesiz.

Ahakk (Bak: Ehakk)

Ahal f. Birşeye yaramıyarak atılacak olan şey, çerçöp.

Ahali (Ehl. C.) Halk, umum, nâs. * Bir memleketin yerlileri, bir memlekette oturanlar, yaşayanlar.

ahâlî halk.

Ahamire Acem milletinden bir tâife.

Ahann Sözü burun içinden söyleyen. Burnundan konuşan. Ahar (Aher) Gayrı, başkası. Diğeri.

âhar başkaları, diğerleri. Aharr Daha sıcak, en sıcak. Ahass Asılsız, kötü kimse.

Ahavat (Uht. C.) Kızkardeşler. * Benzer şeyler.

Ahaveyn İki kardeş. * İslam âlimlerinden olan Urfalı Vaiz Mahmud Kâmil efendinin babası Mustafa Kâmil Efendi ve amcası Urfalı Mehmed Efendi. (Bak: Ehaveyn)

Ahazz Pek bahtiyar, mes'ud, şanslı, mutlu. Ahba (Haba. C.) Saray adamları.

(46)

ahbâb sevilenler, dostlar.

Ahbar (Bak: Ehbâr)

ahbâr haberler.

Ahbâr-ı gayb "Bizce bilinmeyen gayb âlemlerine ve geleceğe dâir haberler.(... Hem de musibetlerin vakti muayyen olsa idi; musibet, başına gelen adam, musibetin intizarında o gelen musibetin belki on mislinden ziyade mânevi bir musibet -o intizardan- çekmemesi için, hikmet ve rahmet-i İlâhiyye tarafından gizli, perdeli bırakılmış. Ve ekser hâdisât-ı

kevniyye-i gaybiyye böyle hikmetleri bulunduğundandır ki, gaibden haber vermek yasak edilmiş. $ düsturuna karşı hürmetsizlik ve itaatsizlik etmemek içindir ki, medar-ı teklif ve hakaik-i imaniyeden başka olan umur-u gaybiyyeden izn-i Rabbâni ile haber verenler dahi, yalnız, işaret suretinde perdeli ve kapalı ihbâr etmişler. Hatta

""Tevrat"" ve ""İncil"" ve ""Zebur"" da Peygamberimiz hakkında gelen müjdeler ve haberler dahi bir derece perdeli ve kapalı gelmiş ki, o kitabların bir kısım tabileri te'vil edip iman etmediler. Fakat itikad-ı imâniyyeye giren mes'eleleri tasrih ile ve tekrar ile ihbar etmek ve açık bir surette tebliğ etmek hikmet-i teklifin muktezası olduğundan, Kur'ân-ı Mu'ciz-ül Beyan ve Tercümân-ı Zişanı (A.S.M.) umur-u uhreviyeden tafsilen ve hâdisât-ı istikbâliye-i dünyeviyeden icmâlen haber vermişler. Ş.)"

Ahbarî Rivayetçi, rivayet eden kişi.

Ahbas (Habs. C.) Su bentleri, havuzlar. * Hapisler, zindanlar. * Gayr-ı meşru vakıf yerler.

Ahbaz (Hubz. C.) Ekmekler.

(47)

Ahben Çok su içmekten karnın şişip zahmetli olması. Ahbes Pek çok pis, daha murdar. En habis, berbad.

Ahbeş Habeş, Habeşi.

Ahbiye (Hıbâ. C.) Kıldan yapılmış göçebe çadırı. * Keçe ve kıldan yapılan evlerde konup göçen Türkler.

Ahcar (Hacer. C.) Taşlar.

ahcâr taşlar.

Ahcen Burnu eğri kimse.

Ahd ü misâk f. Yemin, anlaşma, sözleşme. Ahd ü peyman f. Yemin etme, söz verme. ahd söz verme, sözleşme, ahit.

Ahd Vâdetme. Söz verme. Vefâ. Yemin. And. Misak. Peymân. * Asır. Devir. Tevhid. Mukavele. * Vasiyet.

Ahda' Boyun damarlarından bir damar. * Hilekâr, aldatıcı, kandırıcı. Ahdak (Hadeka. C.) Göz bebekleri.

Ahdan (Hıdn. C.) Dostlar, yoldaşlar. Ahdar Yeşil, yemyeşil, pek yeşil. Ahdar-ı nâzır Çok yeşil, yemyeşil, tam yeşil.

Ahdas (Hades. C.) Yeni hâdiseler, fena şeyler. Dertler, musibetler. * Gençler. Ahdeb Hiç kimsenin fikir ve düşüncesini beğenmeyen, ahmak. * Uzun boylu. Ahdel Boynu önüne eğilmiş olan. * Çok eğik olan şey.

Ahder (C.: Ehadir) Kavi ve galiz olmak. Kaba olmak. * Şaşı adam. Ahderrî Yabani eşek.

Ahdes Fikirli kişi.

(48)

Ahd-i atik Tevrat, Zebur ve Mezamir'in bazıları, Yahudilerin eski ve mukaddes kitapları.

Ahd-i cedid f. İncil.

Ahdî Ahde âid, sözleşmeye dâir.

Ahd-name f. Anlaşmanın şartlarını ve anlaşmayı yapanların imzalarını taşıyan kağıt.

Ahek-i siyah Rutubete dayanıklı olan bir cins çimento. Ahek-i tefte Sönmemiş kireç.

Ahen Demir. * Mc: Sert. Zincir. Kılıç. Ahen-âşiyân f. Dikiş yüksüğü.

Ahen-be f. Dokunacak bezin veya çulhanın iki yanına konan demirli ağaç. Bu demirli ağaç bezin buruşukluğunu da açar.

Ahen-cân f. Demir canlı. * Katı yürekli. * Sabırlı, tahammüllü. Ahen-dest f. Demir elli, eli demir gibi olan.

Ahen-dil f. Demir yürekli, kahraman. * Merhametsiz, acımasız kimse. Ahene f. Demir halka.

Ahen-ger f. Demirci. Demir yapan veya satan. Ahen-gerî f. Demircilik.

Ahenin Demirden yapılmış, çok kuvvetli, pek sağlam.

Ahenk f. Seslerin arasındaki uygunluk. Düzgün tarz ve gidiş.

âhenk uyum, düzen.

Ahenkdâr f. Uygun, düzgün, âhenkli, makamlı. Ahen-keş f. Demiri çeken. Mıknatıs.

Ahen-puş f. Demirler giymiş. Zırh kuşanmış. Ahen-rübâ f. Demiri kapan, mıknatıs.

(49)

âher başka, diğer. Aheste f. Yavaş, ağır.

âheste yavaş.

Ahestegî f. Yavaşlık, acele etmemeklik.

Aheste-rev f. Aheste âheste yürüyen, acelesiz, yavaş yavaş yürüyen. Ahfa Çok gizli, pek gizli.

ahfâ çok gizli.

ahfâd torunlar.

Ahfad Torunlar. Hafidler. Evlâd oğulları. Yardımcılar. Ahfas (Hıfs. C.) İşkembeler, kırkbayırlar.

Ahfaz (Ahfad) Alçak ve çukur yer. * Mc: Çok alçak gönüllü. Mütevâzi.

Ahfec Ayakları eğri.

Ahfeş Küçük gözlü, zayıf bakışlı. * Yalnız gece gören kimse. * Üç büyük Arab âliminin lâkabı. * Bulutlu günde görüp bulutsuz günde görmeyen.

Ahfiye (Hıfâ. C.) Örtüler, perdeler, gizli şeyler. * Çiçeğin tomurcuğunu örten kabuk.

Ahger f. Ateş koru. Yanar halde olan kömür. Ahger-i suzan Yakıcı kor.

Ahh Öksürmek.

Ahır t. (Ahur) Hayvanların barındığı yer, dam.

ahî kardeşim

Ahi Kardeşim. * Ahilik ocağından olan kimse. * Eli açık, cömert. Ahibba Dostlar, arkadaşlar. (Bak: Habib)

Ahid (Bak: Ahd)

(50)

Ahid-şiken f. Ahdi bozan, anlaşmayı bozan.

Âhil Erkeği olmayan kadın. * Fevkinde kimse olmayan yüksek padişah. Ahilik "Asırlar önce Anadolu'da gelişen bir halk ocağı. Sosyal bir kuruluş olan ahilik iş alanında adam yetiştirmek, çalışma sevgisini aşılamak, istihsali çoğaltmak gibi gayeleri vardı. Günlük hayatta ise teavün, yoksulları koruma gibi insani duyguları; ayrıca müzik, silah kullanma, binicilik kabiliyetlerini geliştirmeye de önem verirdi."

Ahilla (Ehillâ) Sadık ve samimi arkadaşlar. En sadık dostlar. Haliller. Âhin (C.: Avâhin) Fakir. * Hazır, sabit kimse. * Yumuşak hurma ağacı. Ahin (C.: Uhun) Boyalı yün.

Ahîr En son, sonraki.

Ahir herşeyden sonra da var olan, varlıkların sonrasına da hâkim.

âhir sonraki.

Âhir Zina işleyen. Fasıklık yapan. * Tembel kimse. Âhir-bin f. Sonunu gören, düşünen.

Âhire Zâni, zinakâr.

Ahiren En son, en son olarak. * Son zamanlarda, yakında.

âhiren sonradan.

Âhiret "Bu dünyadan sonra gideceğimiz ebedi âlem. Âhiret, kıyamet koptuktan sonra, bütün varlıkların ve insanların devamlı kalacakları yerdir. Orada ölüm yoktur, hayat sonsuzdur; dinin emirlerine bağlı olanlar için cennet; dine bağlı olmıyanlar için de cehennem vardır. Âhirete inanmayan insan müslüman olamaz. Kur'an ve peygamberi inkar etmiş olur. İnsan ölüp toprak olduktan sonra onu kim diriltecek diyenlere Kur'anın pek çok cevaplarından biri meâlen şudur: ""Onu ilkin kim yarattı ise, öldükten sonra da yine o diriltecek."" (Bak:

(51)

Haşir)(Dünya dar-ül hikmet ve ahiret dar-ül kudret olduğundan; dünyada Hakîm, Mürettib, Müdebbir, Mürebbi gibi çok isimlerin iktizasıyla, dünyada icad-ı eşya, bir derece tedricî ve zaman ile olması, hikmet-i Rabbaniyenin muktezasıyla olmuş. Âhirette ise; hikmetten ziyade kudret ve rahmetin tezahürleri için maddeye ve müddete ve zamana ve beklemeye ihtiyaç bırakmadan, birden eşya inşa ediliyor. Burada bir günde ve bir senede yapılan işler, âhirette bir anda ve bir lemhada inşasına işareten Kur'an-ı Mu'ciz-ül Beyan: $ ferman eder. Ş.)(Mühim bir taraftan ehemmiyetli bir sual: Rivayette gelmiş ki, Cennette bir adama beşyüz senelik bir Cennet verilir. Bu hakikat akl-ı dünyevinin havsalasında nasıl yerleşir?Elcevap : Nasıl ki bu dünyada herkesin dünya kadar hususi ve muvakkat bir dünyası var. Ve o dünyanın direği onun hayatıdır. Ve zahiri ve batıni duygularıyla o dünyasından istifade eder. Güneş bir lâmbam, yıldızlar mumlarımdır der. Başka mahlukat ve ziruhlar bulunmaları, o adamın mâlikiyetine mani olmadıkları gibi, bilâkis onun hususî dünyasını şenlendiriyorlar, zinetlendiriyorlar. Aynen öyle de, fakat binler derece yüksek, herbir mü'min için binler kasır ve hurileri ihtiva eden has bahçesinden başka, umumi cennetten beşyüz sene genişliğinde birer hususi cenneti vardır. Derecesi nisbetinde inkişaf eden hissiyatıyla, duygularıyla cennete ve ebediyete lâyık bir surette istifade eder. Başkaların iştiraki onun mâlikiyetine ve istifadesine noksan vermedikleri gibi, kuvvet verirler. Ve hususi ve geniş cennetini zinetlendiriyorlar. Evet, bu dünyada bir adam, bir saatlik bir bahçeden ve bir günlük bir seyrangahtan ve bir aylık bir memleketten ve bir senelik bir mesiregâhta seyahatından; ağzıyla, kulağıyla, gözleriyle, zevkiyle, zâikasıyla, sâir duygularıyla

Referensi

Dokumen terkait

Böyle bir esrâr-ı hafî sâhibi olup durmuş kalmış durulmuş Durmuş Dede idi. mahsûr olan asâkir-i İslâm kâfiri kova kıra bu kadar mâl-ı hazâyin ve esîr ü defâyin

Reşat Nuri Güntekin’in yap ı tlar ı nda aşk, gerçek duygular ı n bir oyun kurgusunun içinde dile getirilebildiği, zaman zaman da yitirildiği bir deneyim olarak temsil

Bir akıl varlığı olan insan, maddi türden cisimsel bir taşıyıcı üzerinden ortaya çıkabilir çünkü insan maddi boyutu olan bir varlıktır. İnsan ruhu ancak beden üzerin-

1985-1995 dönemi evleri mekan say ı lar ı ndaki art ış a ve karma şı kla ş an mekansal kurgular ı na kar şı n 1’in çok az üstünde olan ortalama entegrasyon de-.. ğ erleri

verilenler; Şekilde görüldüğü gibi parçalar ı sürekli birleşik 2U160 profilinden teşkil edilmiş olan bir bas ı nç çubuğu için L kx =500 cm, L ky = 250 cm, malzeme

Ona sülûk (manevî yolda ilerleme) eklenince ikinci hal oluşur, sonra da üçüncü hal meydana gelir. Seyr u sülûk yani manevî eğitim yapmam ı ş olan bir meczubun ikinci

Bu söylediklerini peki ş tirmek .amac ı yla, “(Bu), bilen bir kavim için, ayetleri Arapça okunarak aç ı klanm ı ş bir kitapt ı r” (Fussilet Suresi, ayet 3) ya

Çocukluk zama- nında yazmış olduğu gazellerini bir araya toplayarak ufak bir divan meydana getirmiş olduğunu söylerse de, bu divan za- manla şairin ömrü