• Tidak ada hasil yang ditemukan

001-Dil-Kultur Bedıa Akarsu Baglantisi

N/A
N/A
Protected

Academic year: 2021

Membagikan "001-Dil-Kultur Bedıa Akarsu Baglantisi"

Copied!
69
0
0

Teks penuh

(1)

Birinci Basım: 1955, İstanbul

İkinci Basım: 1984, Remzi Kitabevi, İstanbul Üçüncü Basım: 1998, İnkılâp Kitabevi, İstanbul

Bedia Akarsu

Wilhelm von Humboldt'da Dil-Kültiir Bağlantısı

İV İNKILÂP

©1998, İnkılâp Kitabevi Yayın Sanayi ve Tic. A.Ş. Bu kitabın her türlü

yayın hakları Fikir ve Sanat Eserleri Yasası gereğince

İnkılâp Kitabevi Yayın Sanayi ve Ticaret A.Ş.'ye aittir.

Dizgi: M. Pamukçııoğlu Kapak: Vartan Paçacı

Baskı: inkılâp Yayınevi Sanayi ve Ticaret A. Ş. Anka Ofset Tesisleri

100. Yıl Matbaacılar Sitesi 4. Cad. No: 38 Bağcılar - İstanbul

ISBN 975-10-1281-3

06 07 OK (W

(2)

'İl' İNKILAP

Kitabevi Yayın San. ve Tic. A.Ş. Ankara Cad. No.: 95

Sirkeci 34410 İSTANBUL Tel.: (0 212)514 06 10(Pbx) Fax:(0 212)514 06 12

Web sayfası : http://www.inkilap.com e-posta: [email protected]

İÇİNDEKİLER

Birinci Baskının Önsözü 7 ikinci Baskıya Önsöz 9

Wilhelm von Humboldt'un Yaşam Öyküsü 11 I. Dilin Karakteri

1. Dilin Kökü, Doğası 15 2. Dilin Yapısı ve Biçimi 23 3. Sözcük ve Kavram 28

4. Şiir ve Düzyazı 33 5. Düşünce ve Dil 36

II. Dille Bireyin Birbiri Karşısında Durumu

1. Genel Olarak insan Türündeki Gelişmenin Bireyler Üzerine Etkisi ve Bunun Dilde izleri 44

2. Bireyin Karşısında Dilin Gücü 47 3. Dilin Karşısında Bireyin Gücü 48 III. Dille Ulusun Karşılıklı ilgileri

1. Ulusun Tinsel Özelliği ve Dil 50 2. Ulusların Bireysel Karakteri 56 3. Ulusun KarakterininDilde Kendini Göstermesi 59

(3)

4. Dil ve Dünya Görüşü 62 IV. Dilin Gelişmesi

1. Tarih ve Dil 65 2. Kültür ve Dil 79 3. Devrimler ve Dil 88 Dip Notları 99 Kaynakça 104 BİRİNCİ BASKININ ONSOZU

Dil ile kültür arasındaki bağlantıyı araştırmak ister-ken, yeryüzündeki birçok dilleri ve ulusları inceleyerek dil felsefesini kuran ve dil ile kültürün bağlantısı bakımından çok önemli sonuçlara varan Wilhelm von Hum-boldt'u ele almayı doğru bulduk. Çünkü düşünce tarihinde ilk defa Humboldt çeşitli dilleri ve ulusları inceleyerek karşılaştırmalı dil araştırmalarına başlamış ve sistemli bir dil felsefesi kurmuştur. Humboldt ulusların karakterlerini ve kültürlerini

dillerinde araştırmak gerektiğine inanmıştır. Ona göre dil bir ulusun kültür düzeyini gösteren en iyi bir araçtır. Ancak kendi diline dayanan, kendi dilinde ilerlemeler yapan bir ulus gerçek bir kültürün de yaratıcısı olabilir.

Dili kültür bağlantısı içinde ilk inceleyen Humboldt olmuştur denebilir. Gerçi Humboldt'dan önce de filozoflar ve düşünürler dil üzerinde düşünmüşlerdir. Ancak onların yaptığı, bilgi kuramı içinde dile de yer vermekten öteye

gitmiyordu. Humboldt dili insan kültürünün gelişmesine bağlayarak tarih içine yerleştirmiş, dili insanın gelişmesinin her basamağı ile birlikte değişip gelişen bir tarihsel süreç olarak görmüştür.

Bugün dil felsefesi üzerinde incelemeler yapmak is-teyen bir kimsenin Humboldt'un dil felsefesini görmesi gerekir. Biz, Humboldt'un görüşlerini anlatmaya çalışır-ken, bunları karşı görüşleriyle birlikte ortaya koyarak 7

belirtmeyi daha uygun bulduk. Bu şekilde Humboldtun görüşlerinin daha açık olarak gösterilebileceğini sanıyoruz.

Humboldt'un, özellikle, dil ile kültür arasındaki bağ-lantıları inceleyen düşüncelerini kendimize konu yapmakla, ülkemizin de bir gereksinimini karşılayabileceğimizi düşündük. Bugün ülkemizin bir dil sıkıntısı içinde bulunduğu hepimizce bilinen bir gerçektir. Geçirdiğimiz kültür

(4)

tartışmalara yol açtı. Ancak bu tartışmalar dağınık yazılar halinde kalıyordu. Felsefenin ışığı ile sistemli olarak bu konu ele alınmamıştı. Biz bu bakımdan bir deneme yapmak istedik.

İKİNCİ BASKIYA ÖNSÖZ

Oluz yıl sonra bu kitabın ikinci bask,s,n,n »,„ , önem, beni epey düşündürdü. Bu otuz y da dünT ?"" b.zde pek çok şey değişmiş, veni zrtZV* yen, boyutlar kazand.rm.ş, bu arada TiiZl ? ye Çok gelişmiş, bir felsefe dili olma duLtunTl * Dd sorunlar,, özellikle 1960'lardan beTfe,Se efmT'5'", sorunu, dil felsefesi de felsefenin odak noktato m T' Bugün dil felsefesiyle ilgilenmeyen Wn olmus""---emez desek yeridir Humbo dTa'da Sft,*** büyük di. bilgini ve füozof Cbons y nf *** ben büyük bir ilgi oluştu. Humboldf y nide İSH" sank,. Onun özellikle "dil olmuş bitini, hi Ş ! bir etkinliktir" sözü ve "diIinTb* m " n ""T,*8"-inceleri yeni baştan ftjSf *" yon Son y.llarda ag.rhk J'SSSL.T1" turduğu benim çal.şma.anm da bu konutndlv'" ?" mı? durumda. Ancak bunlar, olgunluca " g ?" yabilmek için daha birkaç y.ll k bir 2 man '" "t"' "" var Bu bakımdan W. J ÜZSg-f

gördümhDi,i„de de İtff Sr °randa d*»Mk* « gerS 9

ÜÇÜNCÜ BASKIYA ÖNSÖZ

40 yılı aşkın bir süre önce yazılmış olan bu kitabın Önsöz'ünde dil ile kültür arasındaki bağlantıyı ele almakla ülkemizin bir gereksinimini

karşılayabileceğimi dü-şünmüşüm. O günlerde bir dil sıkıntısı içinde bulundu-ğumuzu da belirtmişim. Bir gerçeği dile getiriyordu bu, ama 1950'ler

60'lardan sonra bu sıkıntı aşıldı. Türkçe-miz bir kültür dili olma özelliğini kazandı. Günümüzde ise, özellikle son on beş yıldan beri yoğunlaşan geriye dönüş hareketleriyle dilimiz de kültürümüz de çok yaralar aldı. Eğitim

sistemimiz, içinden çıkılması güç bir duruma getirildi. Son yıllarda özellikle dilimizdeki yozlaşmalar, sorunlara yeniden eğilmemizi gerektirdi. Ana dil ve yabancı dil sorunu baş sorunlarımızdan biri oldu yeniden. Bundan dolayı dil ve kültürün bağlantısı konusu yine gündemde ülkemizde. Öte yandan doğa-çevre-insan sorunu ön plana çıkmış durumda bütün düşünce dünya-sında. İnsanın dünyaya açılmasını da, dünyayla ilişki kurmasını da, insanın temel niteliği olan dili sağlıyor. İn-sanın insan olması, insanın kendi olması, kendi kimliğini bulması, kendi bilincine varması da dille bağlı. İnsan ya-şamına kendisi biçim veren bir varlık; kendi kültürünü yaratması da kendi elinde, bu yaratmayı sağlayan da dil. Gelişmiş bir kültür ancak gelişmiş bir dille

kazanılabili-yor. İnsanın kimliğinin göstergesi, konuştuğu ve yazdığı dili olduğu gibi, bir ulusun kimliğinin göstergesi de yine o ulusun dilidir. Kimlik sorununun da çok tartışıldığı gü-nümüzde dil-kültür bağlantısı sorunu da daha bir önem

(5)

kazanıyor.

Bunlar gözönüne alındığında bu kitabın yeniden ba-sılmasını sağlayan başta Sayın Nazar Fikri olmak üzere bütün İnkılâp Kitabevi ilgililerine teşekkürlerimi sunuyo-rum.

10

WILHELM VON HUMBOLDTUN YAŞAM ÖYKÜSÜ

1767 yılında Potsdam'da doğan W. von Humboldt'un yaşamını anlatmak, P. Bisvvanger'in Humboldt'un yaşa-mını anlatan yapıtında da işaret ettiği gibi, onun çağının yaşamını anlatmaktır, o, öylesine çağı ile iç içedir. Biz buna şunu da ekleyebiliriz: Humboldt'un yaşamını anlat-mak, onun bütün felsefesini de anlatmak demektir; onun yaşamı düşüncelerinden yapıtlarından ayrılamaz, onlarla da o kadar içiçedir.

Humboldt'un içinde yetiştiği çağ, Fransız Devri-mi'nin etkileri altındadır. Her yerde rasyonalist bir çağın düşünceleri henüz egemendi. Genç Humboldt'un içinde yetiştiği düşünce çevresi de Berlin Aydınlanması'ydı. Ama bu

Aydınlanma, olgunluk çağından çöküş çağına geçiş durumundaydı. Genç kuşaklar, eskiye, rasyonalist felsefeye baş kaldırıyorlardı. Sonunda bu akım "Sturm und Drang" olarak kendini gösterdi. Yalnız Almanya'da değil, bütün dünyada "insan"a karşı bir özleyiş ortaya çıktı. Ama Humboldt bu harekete katılamayacak kadar gençti. Humboldt, henüz rasyonalizme bağlı olan kendi çevresinin izlerini taşıyordu. Onu bundan ilk kurtaran, kendi deyişiyle, iki dünyaya bakış oldu: Kadın dünyası, Antikçağ dünyası. Humboldt, 1785 yılında duygululuk döneminin başladığını ve bu duygusuzluktan kurtulmayı mutlu bir şey olarak kabul ettiğini söyler. Frankfurt'ta

hu-//

kuk öğretimi yaparken 1787 yılında Berlin'e gidiyor ve orada Yahudi kadın çevrelerine kabul ediliyor. Bu çevre-lerde Humboldt, Aydınlanma'yı Romantik akıma bağlayan bütün bağları bulacaktır. Bu dönemin üç ideali sempati, erdem, ruh güzelliğiydi. Sempati, yüksek bireysel insan bilgisine yol hazırlayacaktı. Humboldt kadın dünyasıyla Yunan dünyasını eşit değerde sayar. Ona göre kadında, gerçi Yunan dünyasının nesnelliği yoktur, o yargılarında duygularını da kullanır, gerçekliği kavrarken fantazisini de işe karıştırır, ama bu yolla kültüre en doğal ve en yüksek olan bir şekil kazandırır. Ona göre kadın olmadan, olgun, gelişmiş bir insanlık da olamaz. Kadın

humanite'nin bir eğiticisidir.

Humboldt'un yaşamında düşündüğü ve yaptığı şey, Spranger'in W. von Humboldt, Humanitatsidee adlı yapıtında söylediği gibi, "Bir tema, bir ide

(6)

üzerinde yalnızca varyasyonlardır: En yüksek ve en zengin açılması (Ent-faltung) içinde insanlık."

Humboldt 1788'den başlayarak Göttingen Üniversi-tesinde öğretimini sürdürüyor. Özellikle devlet hukuku üzerinde çalışıyor. Klasik İlkçağ'a olan eğilimi burada gelişiyor. Kant ile de yakından ilgileniyor. Kısa bir süre sonra kendisiyle nişanlanacağı Caroline von Dacherö-den'le mektuplaşmaları onu zamanının kültürlü kadınlarıyla yakından temas ettiriyor. Çeşitli ülkelere seyahatler yapıyor, 1789'da Paris'e yaptığı seyahatle Fransız Devri-mi'ni yakından yaşamıştır. Forster ve Jacobi ile tanışıyor. Jacobi ile kurduğu dostluk sayesinde Kant felsefesinin içine girmek olanağını bulmuştur. Ertesi yıl Schil-ler'le tanışıyor. 1790'da öğretim yaşamı bitiyor. Berlin istinaf mahkemesinde çalışmalarına başlıyor. Az sonra dışişleri dairesinde elçilik müşaviri olarak çalışmaya

12

başlıyor. Aynı yıl C. von Dacheröden'le evleniyor. Wolff la temasa geçiyor. Bu büyük filologun etkisiyle filolojik bilgiye karşı bir merak duyarak felsefeyi bile arka plana atıyor. Artık Yunan dünyası, başlıca dünyası oluyor. Ama az sonra felsefesel ve estetik problemler filoloji ile aynı düzeye geliyorlar. 1794' ten başlayarak Schiller ve Goethe ile sürekli mektuplaşmaya başlıyor.

Başlangıçta yazılarının başlıcaları politik yazılardır. Tarihsel gücün mekanik bir şey olmadığını, insan bi-reyselliğinin bütününden meydana geldiğini ileri sürer, tarihteki güçler sistemini Özgürlüğe dayandırır. Bu da Ideen zu einem Versuch, die Grenzen der Wirksamkeiî des Staates zu bestimmen adlı

kitabının konusu olmuştur. Bu yazının, sonraki yazılarında ortaya çıkan, "insanın yetişmesi kuramı" düşüncesiyle bağlantısı vardır. Kendisi, 1793'te Körner'e yazdığı bir mektubunda, insanın yetişmesi kuramı bir pedagoji kuramıdır ve daha çok insanlığın bir felsefesel tarihidir, diyor. Bunun için de ona göre tarihi incelemek gerekir. 1794-98 yıllan arasında Kant estetiği üzerindeki çalışmaları, Goethe ile kişisel temasları, ona yeni motifler kazandırıyor. Filoloji ça-lışmalarından yeniden felsefe, politik ve estetiğe dönüyor. Bu dönemdeki bütün düşünceleri, Yunanlıları incelemesi, Kant felsefesi, Schiller'le birlikte çalışmaları, estetik, psikoloji ve tarih felsefesiyle ilgili düşünceleri hep hümanite açısından ele alınırlar.

Humboldt'un her şeyden önce aradığı insanlık idea-lidir. İnsanlık onda çifte anlam taşır: Bir yandan Hıristi-yanlığın insan anlayışını, bütün insanlar arasında bir kardeşlik olduğu düşüncesini içinde taşır; ama insanlık, hümanite, onda, her şeyden önce insanın bütün yaşama olanaklarının açılması, bütün güçlerinin geliştirilmesi ve

(7)

uluslararasındaki ilişkilerle bu güçlerin ve insanlığın yükseltilmesidir. Çeşitli ülkelere yaptığı geziler sonunda ulusların özel karakterlerine duyduğu ilgi ile birdenbire yeniden dile dönüyor ve dilin ulusların karakterinde temel olduğu görüşüne varıyor. Ulusların karakterine duyduğu ilgi de yine insanlık idealini bulmak içindir. Hum-boldt'un amacı, hümanistik ethiği (insanlık ahlakını) kurmaktır. İnsanlık ahlakı için de psikoloji ve estetik temel olurlar. İnsanı ve bütün formlarını psikoloji, gerçeklik içinde; estetik, hayal gücü içinde

gösterirler. Her ikisi de ideal olanla ilgilidir. Ona göre insanlık ide'sini ölçü olarak almayan hiçbir psikoloji olmadığı gibi, insanı ideal-leştirmeyen hiçbir sanat da yoktur.

1809-10 yılları arasında Humboldt, İçişleri Bakanlı-ğında eğitim ve öğretim dairesi müdürü olmasıyla bu düşüncelerini pratik yaşama uygulamak

olanağını buluyor. Berlin'de Prusya Üniversitesi'ni, Gymnasium'unu yeniden kuruyor. Berlin Üniversitesi'ni yeniden kurmaktan kendisi de tam doygunluğa erişmiştir. Bir mektubunda bunun tümüyle kendi eseri olduğunu anlatarak övündüğünü söyler.

1810'da Viyana'ya Prusya elçisi oluyor. 1809-19 yıl-ları pratik çalışma yıllarıdır, politik yaşamı 1819'a kadar sürer. Bilimsel çalışmaları da yeniden canlılık kazanırlar. Dil bilimine karşı da ilgisi artar. 1820'de gençliğini geçirdiği aile ocağı Tegel'e yerleşir. Yaşamının sonuna kadar orada yaşar. 1820-35 yılları arasında başlıca ilgisi dil felesfesi, estetik ve tarih felsefesidir. 1835 yılında Te-gel'de ölür.

14

I DİLİN KARAKTERİ /. Dilin Kökü, Doğası:

Dil sorunu ile uğraşan her dil bilgini, her dil filozofu, önce dilden ne anladığını belirtmek zorundadır. Dil nedir, hangi varlık alanına girer, nesnelerle sözcükler arasında nasıl bir bağlantı vardır, vb. sorular ister istemez insanı dilin kökü sorununa götürür. Dilin kökü ve özü sorunu, varlığın kökü ve özü sorunu kadar eskidir. Başlangıçta varlık ile dil, sözcük ile anlam birbirinden ayrılmazlar, bir birlik olarak görünürler. Sözcük, varlığın bir simgesi, adlandırılması, göstergesi değildir, onun gerçek bir parçasıdır. Mitolojik görüşe göre her nesnenin özü adlarda saklıdır. Adlara egemen olmasını, onları kullanmasını bilen kimse, nesneler üzerinde de bir egemenlik kazanır. Nesnelerin dünyası ile adların dünyasının tek bir gerçekliği (Wirklichkeit) vardır. En eski dinlerde de aynı görüş egemendir. Veda dininde sözün tinsel gücü ana motiflerden biridir. Rigveda'da sözün gücü Tann'nın gü-cüne yakındır. Çünkü, doğan ve yok olan insan sözünün temelinde, başsız-sonsuz ve gelip-geçmez olan Tanrısal söz bulunur. Bu Tanrısal söz Yunanlılar'da "Logos" olu-yor. Burada da söz gelip-geçmezdir, varlıkla ayrılmaz bir birliği vardır. Herakleitos için Logos

(8)

"Kosmos'un güdü-cüsüdür". Evrene egemen olan logos da ne bir Tanrı, ne de bir insan tarafından yaratılmıştır, her zaman vardı,

15

şimdi de vardır ve daima var olacaktır. Sonraki Yunan düşünürlerinde de dil sorunu ele alınıyorsa da yalnızca nesnelerle adların bağlantısı üzerinde duruluyor. Platon da Kratyİos diyalogunda dili bu bakımdan inceler. Ama 7. mektubunda dili bilginin temeli olarak ele alıyor. Düşünce tarihinde dili bilgi-değeri bakımından yöntemli bir şekilde ilk inceleyen Platon olmuştur.

Platon'da dil, bilginin bir başlangıç noktasıdır, ama ondan öteye gidemez. Aşağı yukarı Darvvin'e kadar gelen eski kuramlar dili hep bilgi, düşünce bakımından ele alıyorlar, bu da hiç kuşkusuz tek yanlı bir araştırma oluyordu. Dili duyu ve düşünce bakımından inceleyen Herder bile yine de bilgi

bakımından dille ilgilenmiştir. Dilin insanın iç durumlarını, duygularını,

sevinçlerini, acılarını dile getiren yönü pek araştırılmıyordu. Onun için bir dilin zenginliği, çeşitli etkileri karşısında hayranlık duyuluyor ve dil bir mucize gibi kabul ediliyordu. Bu şaşılacak olayı açıklamak için de başlıca iki düşünce vardı: Bir yandan dil Tanrı'nın insana bir armağanıdır deniyordu. Dili aklın anası olarak kabul eden Hamann bile dilin insana Tanrı tarafından verildiğini, Tanrı'nın bir mucizesi olduğunu söylüyordu. Öbür yandan da dil, konulmuş bir şey, insan tarafından bulunmuş bir şey olarak kabul ediliyor. Dilin insanın özü için olan önemine ilk işaret eden Parmenides olmuştur. Parmenides'e göre insan, her şeye bir ad vermiştir. Empiristler ve rasyonalistler de dili hep bilgi bakımından incelerler, bunların dil anlayışları da bilgi kuramlarına dayanır. Dili açıklarken empiristler psikolojiye, rasyonalistler mantığa dayanıyorlar.

Ancak, empirist ve rasyonalistlerin, psikolojik ve mantıksal kuramları

birbirlerine karşıt olmakla birlikte dil anlayışında bir ana temelde birleştikleri görülüyor: İster dili aklın ürünü olarak, ister öznel tasarımlar olarak

16

kabul etsinler, her ikisi de dili kuramsal içeriği bakımından, bilginin bütünü içindeki yeri, bilginin kuruluşundaki başarısı bakımından incelerler1. Her ikisinde de sözcükler ide'Ierin göstergesidir. Yeni çağ felsefesinde dil başka bir bakımdan da ele alınıyor. Dil, ilk başlangıçlarına kadar gidilirse görülür ki tasarımları gösteren göstergelerden doğmamıştır, duygulanımların, duyu itkilerinin (sinnliche Triebe) duygusal göstergeleriyle ortaya çıkmıştır. Bu görüş, dilin duygulanımlardan, duyumlardan (Empfindung), haz ve acı

duyusundan meydana geldiği görüşü Antik Çağ'da da vardır. Bir 'ana temel'in hem insanda, hem hayvanda ortak olarak bulunduğu kuramına ilk olarak Epikuros'da rastlıyoruz. Ona göre dil, uzlaşım-ların ürünü değildir, bir koyum da değildir, duyumların kendisi gibi doğal ve zorunlu olan bir şeydir. Görme

(9)

gibi, işitme gibi, haz ve acı duyumları gibi başlangıçtan beri insanda bulunan bir şeydir. İnsanın çeşitli duyumları vardır ve bu duyumlar da bağlı olduğu insana göre değişir. Bunun gibi, karşılıklı anlaşmaya yarayan çeşitli sesler gelişir ve çeşitli söz ve dil tipleri doğar.

17. yüzyılda eski 'doğal ses kuramı' (Naturlauttheo-rie), kültür bilimleriyle (Geistesvvissenschaften) uğraşan düşünürlerde yeni bir şekil kazanıyor. Giambattista Vi-co, dil sorununu genel metafizik çerçevesi içine koyuyor. Ona göre ilk sözcüklerle bunların anlamları arasında do-ğal bir bağlantı vardır. Bugünkü durumunda dil gelişme-sinin bu bağlantıyı farketmeyişi, asıl ana kaynağından, tanrıların dilinden uzaklaşmasındandır. Bütün 'ilk söz-cükler' ya nesnel bir doğal sesin yinelenmesidir, ya da doğrudan doğruya bir

duygulanımı, bir acı yahut hazzı, sevinci yahut üzüntüyü, hayranlığı yahut korkuyu dile getiren duyularla ilgili seslerdir. Vico'nun bu düşünceleri Hamann'ı etkiliyor. Hamann'a göre dil, aklın anası ve

ak-Dil-Kültür Bağlantısı — F.2

17

Un bir görünmesidir. Akıl, dildir. Dil olmasaydı akıl da olmazdı. Dil, aklın organon'u ve Kriterium'udur. Tanrı-sal Logos'un, içinde ortaya çıktığı Varlık (Sein) akıl (Verhunft) dediğimiz şey içindedir. Yani burada Varlık akıl oluyor, dil de bunu ortaya koyan bir şey. Dil, aklın yalnız organon'u değil, kriterium'udur da. Yani düşünce-lerimiz ancak dil içinde geçer, dille parlaklık kazanır, dille gerçekleşirler. Düşünce ile dil aynı şeydir. Dil, düşü-nülmüş kavramlar için konmuş uzlaşımsal göstergelerin bir toplamı değil, her yerde açık ve gizli, görülür ve görülmez olarak bizi çevreleyen aynı bir Tanrısal yaşamın simgesi ve yankısıdır. Bütün yaratılanlar, doğa gibi tarih de, yaradanın yaratılana bir sözünden başka bir şey değildir.

1770'de Herder, bir yarışma için yazdığı Ursprung der Sprache (Dilin Kökü) adlı yapıtında zamanının Orto-doks anlayışıyla savaşıyor. Özellikle

Süssmilch'in temsil ettiği bu görüşe göre dil, insan tarafından bulunmuş bir şey olamaz, doğrudan doğruya Tanrı'nın insana bağışladığı (Gottes Gabe) bir şeydir. Herder'in bu görüşe karşı gösterdiği en güçlü kanıt şudur: Dil, Tanrı tarafından ya-ratılmış olsaydı ve böylece insan ruhuna verilmiş olsaydı, şimdikinden çok daha mantıksal, çok daha akılla yüklü olurdu. Bütün dillerde Öyle çok düzensizlikler, yanlışlıklar vardır ki, bunlar Tanrı'nın yaratısı olamaz. Ama öte yandan Herder, dilin gerçekte insan tarafından bulunmuş olmasına da inanmıyordu. Dil, insanın düşünmesiy-le yaratılmış olamaz, zorunlu olarak insanın iç doğasından (innerste Natur) fışkırmış olmalıdır. Dilin kökü, Herder'e göre, olgun bir embriyonun yaşama atılışı gibi, bir iç atılımdır (Draengnis).

(10)

İnsan, bütün canlı varlıklar gibi, duygularını seslerle dile getirir, ama insan dili, yalnızca bu duygu dalaşmalarından çıkmış olamaz. Dil,

18

bu duygu açılışlarından çıkmış olsaydı, dilin düşünsel biçimi hiçbir zaman kurulamazdı. Bu biçim, ancak insanı baştan beri hayvandan ayıran, insan ruhunun bir anagü-cünün etkisiyle meydana gelmiştir. Bu da düşünmedir (Besonnenheit), Reflexion'dur. Akıl (anlık - Verstand) olmadan bilinçli insan dili olamaz. Öyleyse Herder'e göre dil, doğrudan doğruya duyuların bir ürünü (Erzeugnis) ve aynı zamanda reflexion'un ve düşünmenin bir ürünü ola-rak kavranabilir. İnsanın tinsel yaşamını ancak düşünme kurar. Herder'e göre dil, insanın bütün güçlerini içine alan bir şeydir. İnsan, duyan, isteyen, bilen doğanın bir bütünüdür. Akıl dediğimiz şey, duyusal bir ses ister. Dil bir yandan tinsel bir eylem, öbür yandan organik bir sestir. Herder'de, Condillac'da olduğu gibi, algılar (Perzepti-on) kendi içlerine kapalı birer 'psychique' varlık değildirler. Bundan dolayı dil, hiçbir zaman sadece yapılmış (Gemachtes) bir şey olamaz, içten meydana gelen, zorun-lu olarak olmuş olan (Gevvordenes) bir şeydir. Dil, mey-dana getirilmiş bir şey değildir, tinsel bir kuruluşun be-lirtisidir.

VVilhelm von Humboldt, kendine kadar gelen dil an-layışlarının hepsiyle birden savaşmıştır. Dili insan aklının ürünü olarak ele alan rasyonalistlerle de, dilin, doğanın seslerini öykünmeden doğduğunu ileri süren positi-vistlerle de, dili duyuların bir kendilerini açması olarak kabul eden empiristlerle de, dili Tanrı tarafından insanlara hazır olarak verilmiş kabul eden teolojik görüşle de savaşmıştır. Humboldt'a göre, tek insanın her zaman bir bütünle, ulusu ile, öteki insanlarla bağlantısı vardır. Her insan, gereksinimlerinin giderilmesi için zorunlu olarak bir topluluğa bağlıdır. Bu bağlanmada öteki insanlarla

anlaşabilmesi dil yoluyla olur. Ancak bundan dilin bir alıp-verme aracı olduğu, karşılıklı yardımlaşma

gereksi-ze

niminden doğduğu sanılmamalıdır. Dil, insanlığın bir iç gereksiniminden doğmuştur. Sadece topluluğun ilişkile-rinde bir görüşme olayı değildir, insanın doğasında bu-lunan bir şeydir2. Dil başlangıçtan beri tümüyle insana ilişkin bir şeydir, sözcükler göğüsten zorunluluk ve maksat olmaksızın özgür olarak çıkar. Hayvan türleri arasında yalnız insan türkü söyleyen bir yaratıktır. Dil, insanda doğrudan doğruya bulunan bir şeydir, bundan dolayı insan anlığının (Verstand) bir ürünü olarak gösterilemez. "Kendisi doğanın ürünü (Produkt), ama insan aklının do-ğası"3 olan dilin ana örneği (Typus) insan aklında bulun-mamış olsaydı dil bulunamazdı. "İnsan ancak dili ile in-sandır, dili bulmak için de onun insan olması gerekti"4 Bu görüşü ile Humboldt dili insanbilimsel

(11)

açıdan incelemiş oluyor. İnsanı insan yapan ancak dildir. Dilin olmadığı yerde insan yoktur, insanın olmadığı yerde dil yoktur. Dil tarihinde dili insanbilimsel açıdan ilk inceleyen, dili insanın özü olarak ele alan ilk düşünür Humboldt olmuştur. Gerçi Herder de, "Dil, insanın iç doğasından doğmuştur" diyor, ama ona göre dil aynı zamanda duyuların ve insan ruhunun bir ana gücü olan düşünmenin etkisiyle meydana gelmiştir. Akıl olmadan dil de olamaz. Oysa, Humboldt dili doğrudan doğruya insan doğasına bağlıyor. Ona göre dil olmadan insan da olamaz. Herder' de belirsiz olarak ortaya çıkan bu

insanbilimsel görüş Humboldt'da kesin biçimini bulmuştur. Humboldt'a göre dil, hazır olarak verilmiş (fertiggegebene) bir şey olarak da düşünülemez, insanın kendisinden zorunlu olarak meydana gelir. Dilin organizması da insanda bulunan genel dil yetisinden (Vermögen) ve insanın söylemeye gereksinmesinden doğar ve bir insan topluluğu içinde meydana gelir. Anlama ve konuşma aynı dil gücünün (Sprachkraft) çeşitli eylemlerinden başka bir şey

değil-20

dir. Her bireyin ayrı bireyselliği olmakla birlikte, bieyle-rin bu çeşitliliğinde insan doğasının bir birliği vardır, anlama bu birliğe dayanır, toplu konuşma da, insan doğasında bulunan dil gücünün konuşanlar arasında karşılıklı

uyandırılmasıdır.

Dilin başsız ve sonsuz bir derinliği, sonsuzluğu vardır. Dil, insan soyunun bütün varlığıyla birlikte gider. İnsan, dilde, içinde yaşadığı zamanın duygusuna daha bağlı olduğu halde uzak geçmişi de açık ve canlı olarak duyar ve sezer. Dil, bu iki duyguyu birleştiren bir şeydir. Çünkü dil, daha önceki kuşakların duygularından geçmiştir ve onların solukları dilde gizlidir. Bu kuşaklar, duygularımızın belirtilmesi olan anadilinin aynı seslerinde bizimle akrabadırlar. Gerçekte dil, Humboldt'a göre, sürekli olan ve her anda gelip geçici olan bir şeydir. Bu yüzden dilin yazı biçiminde saklanması, tam

olmayan, 'mumya türünde' bir saklanma olur. "Dilin kendisi bir ürün (Ergon) değil, bir etkinliktir (Energeia)"5. Onun için dili ancak tarihsel yolla

tanımlamak doğru olur. Bu bakımdan da Humboldt'un görüşü biyolojik görüşle karşılaştırabilir. Biyolojik görüşler, insanın henüz bir dili olmadığı ilk

durumundan hareket ederler. İlk zamanlarda öyle bir dönem vardır ki, orada insanlar duygularını ve isteklerini yüksek organları olan hayvanlar gibi dile getirirler ve dil bu ilkel anlatım biçimlerinden yavaş yavaş oluşur. Biyolojik kuramlarda dilin tarih öncesi de araştırılır, oysa ki antropolojik görüşlerde tarih öncesi bir sorun yaratmaz. Onların araştırdıkları konu ve çıkış noktaları insan dilidir. Dil, insanın en temel belirtisi olduğuna, dil ve insan birbirlerinden ayrılamayacaklarına göre, bu kuram için dili olmayan ilk insanlar hiçbir anlam taşımaz. Humboldt'da dil bir yandan insanın doğasında bulunan bir şeydir, öte yandan hazır olarak verilmiş bir şey

(12)

değildir, tarihsel bir gerçekliği vardır, tarih içinde gelişir. Burada bir diyalektik var. Bu diyalektik, Humboldt'u dilin kökü sorununa götürmez, onun dil

felsefesinde köken sorunu zorunlu olarak dışarıda kalır. Ama Hum-boîdt'daki bu diyalektik, insandaki dil yeteneği (Sprachfâ-higkeit) ve dil gücü

(Sprachkraft) ile çözülüyor. İnsandaki dil yeteneği doğrudan doğruya verilmiş olan bir şeydir. İnsanda bu yetenek olmasaydı dil öğrenilemezdi. Dile olan bu yetenek, insanın yapısında vardır. Dilin kendisi verilmiş bir şey değildir, ama dile olan yetenek verilmiştir. Leo Weisgerber haklı olarak bu yeteneğin (Sprachbegabung) nereye dayandığını soruyor. Ona göre bu soru, bizi yine dilin kökü sorununa götürür. Bu sorun da çözülemez. Bu günün dil

araştırıcıları, filozofları, insanbilimcileri şu noktada birleşiyorlar: Dilin kökü sorunu yalnız bir kez için düşünülebilir, o da insanın kökü düşünüldüğü zaman; dil, insan olmanın ayrılmaz bir parçasıdır. Hiçbir gelişme öğretisi, hiçbir 'mutation' insanla hayvan arasındaki uçurumu kapatamaz. "İnsanın varlık olanağı baştan beri dil yetisinin gücüne bağlıdır"6. Revesz'de de aynı görüşe rastlıyoruz: Dil, insan olma (Menschvverdung) zamanında ortaya çıkar. "İnsan olmak, etkin ve edilgin biçimleri içinde dili şart koşar"7. Kurduğu Kontakttheorie'sinde Revesz dile olan bu yetenekten kalkarak nativistlerle empiristleri birleştiriyor. Ona göre hiçbir makul empirist çocuğun oyun, koşma, Öykünme gibi, dile olan yatkınlığı da doğuştan getirdiği, böyle bir yatkınlık olmasaydı hiçbir zaman dile eğilim duyamazdı görüşünü

yadsıyamaz. Hiçbir nativist de dilin oluşumunda başlangıçtan beri sayısız kuşakların birlikte çalıştıklarını reddetmez. Böylece ona göre dil kuramında dilin doğuşu ile gelişmesi birlikte göz önünde tutulursa nativistlerle

empiristler arasındaki karşıtlık ortadan kalkar. 22

Revesz Kontakîtheorie'sinde bunu yapmaya çalıştığını söylüyor8. Bu bakımdan Revesz'in yaptığı Humboldt'da pek açık olarak dile getirilmemiş olan düşüncelere kesin bir biçim vermek ve onları biraz daha ileri götürmek ol-muştur. Çünkü, Humboldt da bir yandan insandaki dil yetisinin verilmiş olduğunu söylerken, öbür yandan dilin hazır olarak verilmiş bir şey olmadığını da her zaman yineler. Humboldt'a göre dil, tarih içinde gelişmiştir, onu insan kuşaklan işlemişlerdir. İnsan ruhunun (Geist), sü-rekli olarak, "ayrımlaşmış sesleri (artikulierte Laut) dü-şüncenin anlatımına elverişli yapmaya

çalışması"9 dili meydana getirmiştir. 2. Dilin Yapısı ve Biçimi:

Yeryüzünde çeşitli dillerin bulunuşu, filozofları ve dil bilginlerini bir sorun olarak kendine çekmiştir. Her biri de sorunu başka başka açılardan ele almışlardır. Dillerin çeşitli oluşu, onları dillerin yapılarını incelemeye

(13)

mantığı bir olduğu halde dil neden değişiklikler gösteriyor?

Her şeyi akla bağlayan 17. yüzyılın rasyonalist fel-sefesi dili de bu bakımdan ele almış, her zaman bir ve aynı kalan bilginin birliği idealini dile de aktarmak iste-miştir. Mathesis Universalis isteği yanında bir de Lingua Universalis isteği ortaya çıkıyor. Felsefesinde dile ayrı bir yer vermeyen Descartes sadece bir yazısında -Mer-senne'e yazdığı mektuplardan birinde- bu Lingua Universalis sorununa dokunuyor. Ama bu sorun, kendisinden sonra gelenler için çok büyük bir önem kazanmıştır. Bütün bilgilerde insan aklının aynı bir ana-biçimi bulunduğu gibi, dillerin de temelinde bir genel akıl-biçimi

bulun-23

ması gerekir. Leibniz dil soaınunu bütün kuramsal bilgilerin koşulu olarak kabul ettiği genel mantık bağlantısı içine sokuyor.

Genel Gramer empiristlere, özellikle Locke'a göre yalnızca bir kuruntudur. Ona göre genel gramer yerine, her dilin kendi öz stilistliğini araştırmalıdır. Böylece dil incelemelerinin merkezi mantıktan psikolojiye ve estetiğe kayıyor.

Port-Royal mantığına göre, dillerin ayrılıklarına bakmadan, her dil için aynı ilkeleri gözönünde bulunduran evrensel bir dil yaratılabilir. Buna karşılık, Cud-worth'un, Shaftesbury'nin temsil ettiği İngiliz Yeni Pla-tonculuğuna göre, dilin biçimi gereçlerden yaratılamaz, dilin iç biçimi birtakım şeylerin rastlantıyla varoluşu değildir, onu ancak gerçek sanatçı yapıtında sergiler. Harris de, Port-Royal'ın grammaire generale et raisonnee'sine karşıdır. Ona göre de bütün düşünülmüş (intelligible) kavramların temelinde duyulur (sinnliche) kavramlar bulunur. Harris, Shaftesbury'nin ana-kavramı olan öke (Genius) kavramını benimser. Ona göre, her ulusal dilin kendine öz bir dil-ruhu (Sprachgeıst) vardır, her dil kendi öz biçimini kuran bir ilkeyi içinde taşır.

Romantik anlayışa göre de dilin organik bir yapısı vardır. Organik biçim

kavramını dil incelemelerine ilk getiren Schlegel'dir. Kant'ta doğa ve özgürlük antinomile-ri bu kavramla bağlanıyordu. Schelling bu 'organik' kav-ramını bütün evren açıklayışlarında kullanmıştır. Onun için de, doğa ve özgürlük gibi, doğa ve sanat da organik ide'sinde birleşirler. Böylece doğanın Bilinçsiz Oluş'u (Werden) ile ruhun bilinçli yaratması arasındaki uçurum kapatılmak isteniyor. Organik kavramı genel olanı (Allgemeine)

aramak-24

tan doğmuştur; dil felsefesinde de, ayrı ayrı dillerin bi-reysel çeşitliliklerinin arkasında ilk ve temel dilin genel yapısını araştırmayı dile getirir10.

(14)

iste-diği buydu. O, dilin son kökünü aramak istiyordu, bunu araştırırken karşılaştırmalı grameri bulmuştur.

Humboldt'da dilin organizması deyimi, ruhun iç kı-mıldanmalarının nasıl olup da ayrımlaşmış seslerle (ar-tikulierte Tönen) dile geldiğini açıklamak için kullanıl-mıştır. Dilin iç biçiminin fiziksel seslerle birleşmesi bir iç bireşimle olur, bu bireşimi biz açıklayamayız, bu dilin organizmasidır. Humboldt'a göre dilde iki yapıcı ilke vardır: iç dil-duyusu (innere Sprachsinn) -bundan Hum-boldt dilin kullanılması ve gelişmesi ile ilgili bütün tinsel yetileri anlıyor- ve ses (Laut). İç dil-duyusu dile içten egemen olan, her şeyde sürükleyici bir itki (Impuls) veren ilkedir. Ses, edilgin, biçim alan maddeye eşit kalabilirdi, ancak dil-duyusu yolu ile düşünce ve duyulan da içine alarak dilde yaratıcı ilke olmuştur. İç dil-duyusu her dilde eşittir. Buna karşılık ses, ayrılıkları artıran ilkedir. "Dile olan doğal yatkınlık insanın genel bir yetisi olduğundan ve herkes her dilin kullanılmasındaki anahtarları içinde taşıdığından, dillerin biçiminin temelde aynı olduğu ve her zaman genel ereğe erişmeleri gerektiği sonucu kendiliğinden çıkar"11. Böylece Humboldt nasıl olup da mantığın bir olmasına karşılık, dillerin çeşitli olduğu sorusunu kendi açısından çözmüş oluyor? Dilin mantıktan ayrı, estetik bir içeriği olduğunu savunan Cro-ce, Humboldt'u bu noktada eleştirir. Ona göre, Humboldt da kendini şu önyargıdan kurtaramaz: Dil, tarih içinde çeşitlilikler gösterse de temelde mantık ile özdeştir12.

Croce'ye göre çeşitlilik yalnız seslerde değildir, bunların kullanılmalarında da ayrılıklar vardır. Croce bu

eleştiri-25

sinde pek de haklı görünmüyor. Çünkü, Humboldt'da ses, ayrılıkları artıran ilkedir, ses her dilin temeli olan alfabeyi kuran öğelerin özelliğine dayanır. Ses çıkarmanın bundan başka kendine göre kolaylıkları, ayrımlaşmaya

(Ar-tikulation) dayanan kuralları ve dilin kullanılışı bir biçimli de olsa, yine de herkesin, dili kullanırken zorunlu olarak ortaya koyduğu, ayrı bir kullanış biçimi vardır. Bütün bunlar dil yapılarının ayrılıklarına temel olur. "Diller aynı olanı içlerinde taşıyamazlar, çünkü onları konuşan uluslar ayrıdırlar ve ayrı durumlarla koşullu olan bir varlıkları vardır."13. Humboldt'a göre dil

yapılarının ayrılıkları bizi onları belli bir araçla belli ereklere ilerleyen bir devinim olarak ve uluslara şekil kazandıran bir şey olarak incelemeye zorlar. Dil incelemeleri bize dilin mi, ulusun mu önce geldiğini gösteremez. Her biri önceki kuşakların dil gereçlerini bizce bilinmeyen bir geçmişten aldıklarından, düşüncenin dışlaşmasını sağlayan tinsel etkinlik her zaman yaratılarak değil, biçim değiştirerek verilmiş olana dayanır. Burada değişen seslerdir, yeni bir düşünceyi dile getirirken çoğu kez sözcük yoktan yaratılmaz, eski sözcükler değiştirilerek başka biçimlere sokularak yeni ses biçimleri ortaya çıkar. Bu sesleri düşünce anlatımına yükselten düşünmenin (Geist) bu çalışmasında bulunan süreklilik dilin biçimini meydana getirir14. Dilin karakteristik biçimi en küçük öğelerden her birine bağlıdır. Herhangi bir dil incelenirken öğelerden her biri düşünülebilir, ama bunları tam olarak görmek için yeniden bütüne

(15)

dönmek gerekir. Böylece dilin biçiminden yalnızca gramer bakımından biçimin anlaşılmayacağı bellidir. Ancak, dilin özü, niteliği gerçekten anlaşılmak

istenirse, ana sözcüklere kadar inilmeli, söz biçimleri, sözcük kurma kuralları araştırılmalıdır. Dilin, biçimini bulmak için dilin sınırlarını aşmak gerekir. Bi-26

çim bir maddeyle karşı karşıya bulunur. Biçim (Form) herhangi bir şey karşısında madde olarak incelenebilir. Başka bakımdan, burada madde olan şey de yeniden bi-çim olarak tanınabilir. Bir dil bir başka dilden sözcükler alabilir ve bunları madde olarak işleyebilir. Ancak, dilde her şey belli bir ereğe, düşünce anlatımına dayandığından, dilde biçim almamış bir madde bulunamaz ve bu çalışma daha dilin ilk öğesinde, ayrımlaşmış seste başlar. Dilin gerçek maddesi bir yandan sestir, öte yandan anlamlı izlenimlerin bütünü ve dil yardımı ile kavramların kurulmasından önce gelen düşünce hareketidir. Ulusların dilleriyle düşüncelerini dile getirmek için güttükleri yol, ancak dilin biçimini belirtmekle anlaşılır. Dilin biçimini belirtmek de, bireyin bir birlik halinde ortaya çıkan bütün düşüncelerinin içinde dil öğelerinin

kavranmasıyla olabilir. Her dilde böyle bir birlik bulunur. Dilin biçimini

belirtirken bu birlik yeniden ortaya çıkar ve ancak dağınık öğelerden bu birliğe çıkılırsa, dilin kendisi hakkında gerçek bir kavram elde edilir. Croce'nin kendisi de Hum-boldt'a haksızlık etmemek için, onun daha sonraki düşüncelerini ele almış, dili ölü bir ürün olarak değil, bir etkinlik (Taetigkeit) olarak inceleyen Humboldt'un yeni bir Humboldt olarak karşımıza çıktığını söylemiştir. Croce'ye göre Humboldt, dilin bir dış iletişim gereksiniminden doğmadığını, bir iç

gereksinimden nesneler üzerinde bir görüş kazanmak gereksiniminden doğduğunu söyleyerek gramercilerin hiçbir zaman bulamayacakları bir şey keşfetmiştir: Dilin iç biçimi (innere Sprachform). Bu 'dilin iç-biçimi' nedir? diye soruyor Croce. Bu, ne bir mantıksal kavramdır, ne de fiziksel sestir. Bu, öznel bir görüştür, dillerin çeşitliliğinin ilkesidir, duygu ve hayal gücünün ürünüdür, kavramın bireyselleşmesidir. Croce' ye göre, dilin iç biçimi estetik hayalle aynı şeydir15.

Cro-27

ce'nin asıl savaşı, dili sözcüklerde ve bu sözcüklerin bağ-lanmasında araştıran dil bilimcilere karşıdır. Ona göre dilin biçimi fiziksel gereçlerde değil,

görü'dedir. Görü, dışlaşmadan başka bir şey değildir, o halde biçim dış-Iaşmadır. Dil dışlaşmadır, normatif bir gramer olamaz. Olağandışına yer vermeyen hiçbir kural yoktur. İyi yaz-mak kurallara bağlı kalmamayı gerektirir. "Bir kurama göre yazmak, gerçek yazmak değildir, bir edebiyat

yap-maktır"16. Dil sürekli bir yaratmadır. Croce'ye göre dil ne bir mahzendir, ne bir sözcük dağarcığı, ne de kadavraların bulunduğu bir mezarlıktır. Evrensel bir dil araştırmak saygıya değer bir şeydir, ama kolay anlaşmak isteğinden

(16)

doğan bir gereksinimi bilimsel bir tez içinde ortaya koymak yanlıştır.

Gramercilerin en büyük yanılgısı, dilin gerçeklerini sözcüklerde arayıp, estetik anlatımdan başka bir şey olmayan canlı söze sırt çevirmiş olmala-rındadır. Son yıllarda dil filozofu Revesz de, Croce'nin bu 'estetik anlatım' kavramıyla Humboldt'un 'dil-duyusu' kavramını bir başka biçimde işleyerek bu

kavramlara yeni bir anlam kazandırmıştır. Revesz, dil-duyusundan belli bir dilin ya da dil ailesinin bir 'iç yapısını' (innere Struktur) -bu kavramı 'dilin iç biçimi' kavramından ayırır- anlıyor. Doğuştan olan konuşma eğilimine, sözcüklerin anlamlarını anlamak ve onları kullanmak yeteneğine, kısaca dil yeteneğine (Sprachfaehigkeit) dil-duyusu (Sprachsinn) diyor. Buna karşılık her insanda az ya da çok ortaya çıkan kendi çevresinin dilini benimseyip işleme yeteneğine biçim-duyusu (formsinn) diyor17. Dil-duyusu, dilin genel bir yapısıdır, biçim-duyusu ise özel bir dile, belli bir dile bağlıdır. Dil-duyusu doğuştandır, kalıtımla verilmiştir, fom-duyusu (biçim-duyusu) ise sonradan kazanılır, anadilinin aracılığıyla elde edilir, kendi dilimizin bireysel

gelişmesinde rol oynar. 28

3. Sözcük ve Kavram:

Dilde sözcüklerle neyin dile getirildiği sorusu ile İlk-çağ'dan beri uğraşılmıştır. Herakleitos'da her sözcük gösterdiği nesneyi sınırlar ve bu sınırlama da onun yanlış anlaşılmasına neden olur. Bir şey sözcükle saptanırsa, onun içeriği, içinde bulunduğu sürekli Oluş ırmağının dışına çıkar, o zaman o şey bütünü içinde kavranamaz, sadece bir yönünden görülebilir. O halde, nesnenin gerçek özünü anlamak için, her sözcüğün karşısına o sözcüğün kavramına karşıt bir kavramı olan bir sözcüğü koymalıdır. Böylece görülür ki, dilin bütünü içinde her anlama onun karşıtı olan bir anlam bağlıdır. Varlığın iç yapısında olan bu karşıtlık, dilin dışlaşmasında da ortaya çıkıyor. Herakleitos tek nesneyi oluş ırmağının içine koyduğu gibi, tek nesne bu oluş içinde varolduğu ve yok-olduğu gibi, tek sözcüğü de sözün bütünü içine koyar. Tek sözcüğün de ancak sözün bütünü içinde bir anlamı vardır. Sözcüğün çok anlamlı oluşu, dilin bir kusuru, eksikliği değildir, onda bulunan anlatım gücünün özlü ve olumlu bir yönüdür. Çünkü, onun da sınırları, varlığın kendisi gibi, değişmez bir şey değildir, akıcıdır. Sofistler sözcüklerin çok anlamlı olduğunu ileri sürerek hiçbir zaman dünyanın özünü açıklayamayacaklarını iddia ediyorlardı.

Herakleitos'un görüşü yeniden Sokrates ve Pla-ton'da temsil ediliyor.

Sokrates'e göre, sözcük anlamı içinde taşımasa bile onu göstergeler. Kratylos diyalogunda Platon, "adların doğruluğu" sorunu ile dilin nesnelerin özüne anahtar olduğu görüşünü inceler. Ona göre bir sözcük nesne ile o şekilde bağlıdır ki, nesneyi düşündürür ve onu düşüncede temsil eder. Herakleitos'un dilin bütünü ile aklın bütünü arasında bulduğu özdeşlik Platon'da tek sözcük ile onun düşünce içeriği arasındaki özdeşliğe aktarılır. Platon'a göre her dil betimlemedir, maddesel bir

(17)

29

gösterge ile belli bir anlamı resimlemedir. Kavramların özünde nesnelerin gerçekliği kavranabilir.

Locke da sözcüklerin ide'lerle bağlantısını araştırıyor. Burada da dilin kendisi başlı başına bir amaç değildir, ide'lerin çözümlenmesi için bir araçtır.

Sözcüklerde hiçbir zaman nesnelerin değeri dile gelmez, dile gelen yalnızca insan ruhunun öznel bir davranışıdır. Dilde adlandırmalar doğrudan doğruya nesnelerin bir anlatımı değildir, bunlar, konuşanın kendi tasarımları ile ilgilidir. Adların, nesnelerin değil, kavramların göstergesi olduğunu söyleyen Hobbes'a göre ise, her gerçek dilde anlatımını bulur. Doğruluk nesnelerde değil, yalnız ve yalnız sözcüklerde ve bu sözcüklerin kullanılmasındadır. Nesneler tek tek gerçek varlıklardır, bunlardan bize somut olan tek tek duyumlar gelir, ama ne tek nesne ne de tek duyum bilginin konusu olabilir. Çünkü, her bilme özel olanın tarihsel bilgisinden çok, genel olanın zorunlu bilgisini, felsefi bilgiyi ister. Bunun için en iyi organ da sözcükten başkası olamaz. Locke'la Hobbes birbirlerinden ayrılsa-lar da, birleştikleri bir nokta var: O da, her ikisinin de sözcüğün bilgiye araç olarak kullanılıp kullanılamayacağını araştırmalarıdır. Humboldt, sözcük ve kavramı bilgi bakımından in-celemez, dilin bütünü içindeki yeri bakımından inceler. İnsanların birbirleriyle anlaşmaları nesnelerin göstergele-rine gerçekten kendilerini vermelerinden ve aynı kavramı tıpkı tıpkısına meydana getirmelerinden ileri gelmez, du-yularla ilgili tasarımlarının ve kavramları yaratırken birbiri arkasından giden düşünce zincirinin aynı parçasına karşılıklı olarak değinmeleriyle anlaşırlar. Ancak bu sı-nırlarda aynı sözcük üzerinde birleşirler. Alışılmış bir nesnenin, örneğin bir atın

söylenilmesinde hepsi aynı 30

kavramı düşünür, ama her biri sözcüğe başka bir tasarım bağlar. Bu yüzden dilin oluşu dönemlerinde bir dilde aynı bir nesne için birçok deyişler meydana gelir. "Yeni bir kavramı betimlemek için yeni bir biçim, ya da varolan bir sesin bir değişik biçimini kullanırız"18. Konuşanın amacı anlaşılmak olduğundan, bilinmeyen şeyden kaçınır ve yeni olanı olmuş olana bağlar. Sözcükler ve çeşitleri yüzyıllardan yüzyıllara ve dillerden dillere geçerler. Birçok kök sözcükler, İlkçağ'ın dillerine kadar uzanabilir.

Birçok kavramlar, ancak belli bir dilde kurulabilirler ve ancak belli bir dilde kavranırlar ve dilin içeriğinin en çok anlam taşıyan bölümü kavramlara bağlıdır. Bundan dolayı, kavramın anlatımının önemsiz olduğu düşünülemez. "Sözcük, gerçi dili oluşturmaz, ama dilin en çok anlam taşıyan parçasıdır, yani yaşayan dünya içinde birey ne ise, sözcük de odur"19. Burada "oluş" içinde nesne ne ise söz içinde de sözcük odur diyen Herakleitos'un etkisini

(18)

görüyoruz. Ancak bir ulusun kavramlan üzerinde sözlük kitaplarına bakıp yargıda bulunmak Humboldt'a göre tehlikelidir. Büyük bir sayı tutan, özellikle belli bir anlamı olmayan kavramlar alışmadığımız ve bu nedenle bi-linmeyen mecazlar ve benzetmelerle dile getirilmiş olabi-lirler. Kuşkusuz kavram ve sözcük, düşünme ve sözde birlikte bulunurlar. Dil olmadan her düşünce karanlıktır. Sözcüklerin kavranması ayrımlaşmış seslerin anlaşılma-sından büsbütün başka bir şeydir. Sözcük, bölünmez bir bütün olarak alınmalıdır. Kuşkusuz sözcük telaffuzla, ayrımlaşma (artikulation) ile anlaşılır. Ayrımlaşma, sözcüğü doğrudan doğruya bir bütünün, bir dilin bir bölü-mü olarak ortaya koyar. Sözcüklerde, bu sözcüklerin öğe-lerini belli duygu ve kurallara göre işleyerek, birçok başka sözcükler kurmak ve böylece bütün sözcüklerde bir akrabalık meydana getirmek olanağı vardır, bunu da

Arti-31

kulation sağlar. "Artikulation'da o olanağı gerçek yapa-cak bir güç bulunmamış olsaydı, ruh bu artistik mekaniz-madan hiçbir sezgi elde

edemezdi"20. Genel olarak sözcük bulunması iki alanda alınan akrabalıklara göre benzer kavramlara benzer sesleri seçmeye ve bu seslere az çok belli bir biçim vermeye dayanır. Ayrı ayrı nesneleri belirten ortak kavramlarda kök olan asıl parça ortaya çı-kar. Ancak kavram, kendini sözcükten ayırabilir. Sözcük kavramın bireysel şekillenmesidir ve bunu kaldırmak is-terse kavram kendini başka bir sözcük içinde yeniden bu-labilir. Bununla birlikte sözcük kavrama bir set olduğun-dan, ruh daima dilden bağımsız olarak kendini oluşturmayı denemelidir. Ruh, sözcüğü kendi iç etkinliğinin bir dayanak noktası gibi işlemelidir. Ruhun bu çabalarından dilin bir inceliği, zenginliği meydana gelir. "Bütün yüksek dillerde görüldüğü gibi, sözcükler, düşünce ve duygunun yüksek bir atılım yaptığı düzeyde geniş ve derin bir anlam

kazanırlar"21. Sözcük dağarcığı dilde son olarak olmuş bitmiş bir sayıda değildir, dilde durmadan yeni sözcükler, yeni sözcük biçimleri kurulur. Bir dil, halkın ağzında yaşadığı sürece o dilin sözcük dağarcığı durmadan çoğalır, yeni sözcükler yaratılır, sözcük kurma yetisi dilin biçimini borçlu olduğu köklerde, konuşulanların öğrenilmesinde ve sözün günlük kullanılmalarında yeni biçimler ortaya koyar. Sözcüklerin her zaman yanılmadan kullanılması, yalnızca belleğin ürünü değildir. Ruh, sözcük kurmanın anahtarını âdeta içgüdüsü gibi içinde taşımamış olsaydı hiçbir insan belleği buna yetmezdi. Yabancı dil de ancak bu işlemelerle, bu anahtara sahip olmakla öğrenilir; bu, ancak genel olarak dil yeteneklerinin aynı türden oluşu ve ayrı ayrı kavimler arasındaki dil akrabalığı ile olanaklı olur. Ölü dillerin sözcük dağarcığı kapalı bir bütündür. Bu dillerde araştırma

ya-32

(19)

bulunan eski ilkelerin yeniden kullanıl-masıyla başarılın İnceleme, tümden yeniden canlandır-mayı denemelidir, çünkü bir dil, ölmüş bir bitki gibi, hiçbir koşul altında araştırılamaz. "Dil ve yaşam ayrılmaz kavramlardır ve bu alanda öğrenme ancak bir yeniden üretmedir"22.

4. Şiir ve Düzyazı:

Humboldt'a göre dilde iki fenomen vardır: Şiir ve düzyazı. Her ikisi de anlığın gelişme yollarıdır ve zorunlu olarak anlıktan çıkarlar. Her ikisi de aynı ereğe ayrı yollardan giderler; gerçeklik karşısında başka başka davranırlar. Şiir gerçekliği duyulur görünüşü içinde kavrar, düzyazı gerçeklikte kendisini yaşama bağlayan bağları araştırır. "Böylece entelektüel yolda olgularla olguları, kavramlarla kavramları bağlar ve bir ide'de nesnel bir bağlam kurmaya çabalar"23. Dilde olabilen görüntüler üzerine bakılırsa "düzyazının gidişi, bağlı olan sözde ve şiirin gidişi de özgür sözde işlenebilecektir"24. Ancak çoğu zaman ikisi karışmış halde "düzyazıya giydirilmiş şiir" denebilen bir biçimde ortaya çıkarlar. Yani, şiir olarak dile gelmiş düzyazı hem

düzyazının özniteliğini, hem şiirin niteliklerini kendi içinde taşır. Bazen şiirsel içerik, şiirsel biçime neden olur. Şair düzyazı ile başladığı şeyi dizelerle tamamlar. Bazen de şair, duyguyu, kat-kısızlığı ve gerçekliği içinde ortaya koyabilmek için düzyazı şeklini kullanabilir. Şair, gerçek yaşamın ilişkilerine bağlı kalmak isteyerek gerçekte şiir olan bir yapıtı düzyazı şeklinde yazabilir. Bu bakımdan Humboldt, Go-ethe'nin Werther'ini hatırlatıyor25. Her okuyucu dış biçimin iç özle bağlılığının ne kadar zorunlu olduğunu bu

Dil-Kültür Bağlantısı — F.3 33

yapıtta duyabilir. Şiirin ve düzyazının her birinin bir özelliği vardır, tuttukları yolda ve etkilerinin araçlarında ayrılırlar. Birbirleriyle karıştırılmamaları gerekir. Şiir, özünde, musikiden ayrılamaz. "Düşünce ve dil ne kadar şiirsel olursa olsun, musiki öğesi eksikse insan kendini gerçek şiir alanında

duyamaz"26. Düzyazı ise kendisini sadece dile bırakır. Ancak düzyazı alışılmış sözlerden ayrılmazsa kendi özünün yüksek noktasına erişemez ve düşüncenin gelişmesini sağlayamaz.

Düzyazı, ruhun bütün güçleriyle konularının kavran-masını ister. Akılla birlikte öteki güçler de etkide bulunup kavrayışı artırırlar. Bu birlikle ruh kendinde bulunan uyumu söze geçirir. Düzyazının, çeşitli yüzyıllar boyunca şiir halinde işlenmiş bir ruhtan (Geist) ve bu biçimde gelişmiş bir dilden meydana

geldiğini Yunan edebiyatı bize gösteriyor. Şiir, düzyazıdan önce başlar,

düzyazıyı yaratmadan önce, ruhun kendini şiir içinde şekillendirmesi gerekir. Vico'da da bu düşünce var. Vico, düzyazının şiirden önce geldiğini söyleyen gramercileri reddederek dilin kökünü şiirin kökünde bulmuştur. Dil ve şiir, Vico'ya göre tümüyle özdeştir. Humboldt'da ise bir dilin gelişmesi bu ikisiyle, şiir ve düzyazıyla birlikte olabilir. "Bir ulusun şiiri çokyanlılığı ve atılımlarının özgür akıcılığı içinde aynı zamanda düzyazıda kendisine karşılık olan bir

(20)

gelişme olanağını vermiyorsa en yüksek doruğuna erişememiş demektir"27. İnsan ruhu her ikisini bir araya getirebilmelidir. Croce'ye göre Humboldt'un şiir ve düzyazı üzerinde söyledikleri doğru, yalnız ona göre Humboldt, dilin her zaman şiir olduğunu görememiştir. Düzyazının ayrılığı estetik ve form'da değil, içeriktedir28. Humboldt'a göre ise, şiirin ve düzyazının öz bakımından ayrı oldukları dilde belli olur. Her birinin anlatım biçimlerinin seçilmesinde, gramer şekillerinde bir

34

özelliği vardır. Hiçbir dış form'a bağlanmamış düşünce özgür olan

gelişmesinde her yana doğru hareket edebilir. Düşüncenin özgür olması ve ilerlemesi için düzyazının gelişmesi gereklidir. Düzyazı, düşünceleri oluşturur ve gerçekleştirir. Ulusların kültürlerinin belli dönemleri de düzyazılarında kendilerini gösterir. Ulusal özellik, özellikle, büyük yazarların eleştirel

görüşlerinde ve yargılarında ortaya çıkar. Bu görüşleri incelemekle bir ulusun tinsel özelliklerini anlamış oluruz. Herder için de dil, yalnız edebiyatın bir ürünü değildir, aynı zamanda edebiyatın ve şiirin kendisidir. Bir ulusun ruhu dilinde kendini açığa vurur.

Humboldt, düzyazıyı incelemesinde yazınsal düzyazı yanında bilimsel

düzyazıya da yer verir. Düşüncenin sürekli olarak ilerleyen gelişmesi bir yere gelince, orada ruh "bilgiyi bir temele dayandırmaya" çabalar. Bu bilimin ve ondan gelişen bilginin doğuşu dönemidir. Bunun dil üzerine de etkisi olur. Bilim, dar anlayışta düzyazı biçimini gerektirir, şiir biçimi ona ancak

rastlantısal olarak verilebilir. Bilim alanında ruh, nesnel olanla ilgilidir. Öznel olanla ancak zorunluluk olduğu zaman ilgilenir. "Bilgi yapıları dile de etki yapar, ona yüksek, ciddi bir karakter ve kavramları açıklaştıran bir kesinlik verir"29. Öyleyse düzyazının bilimsel biçimi yazınsal düzyazıdan büsbütün başkadır. Burada dilin, bağımsızlığını tanıt-maksızın, düşünceye sıkı sıkıya bağlanması, onunla birlikte olması ve onu betimlemesi gerekir. Bilginin özel işleniş biçiminin dile etkisini göstermek için Humboldt, Platon'la Aristoteles'in biçemlerini karşılaştırıyor. Aristoteles, haklı olarak, bilimin ve onun üzerine kurulmuş anlamların kurucusu olarak gösterilir. Aristoteles, o zamana kadar bilinmeyen bir açıklık getirdiğinden, yazıları ve araştırmalarının yöntemi ile kendinden öncekilerle

35

kendi arasında bir uçurum açar. Aristoteles olguları araş-tırır, onları toplar ve genel ide'lere yöneltmeye çalışır. Her bilgiyi kavramlara göre düzenlenmiş bir bağlama götürür. Böylece bilginin maddesi ve formu üzerine kurulmuş

denemeler, onda kendinden öncekiler (Platon) ve onların çağdaşlarıyla

(21)

aynı gelişme dönemine koymamalıdır. "Platon'un biçemi, kendinden

sonrakilerin erişemeyecekleri bir doruk olarak, Aris-toteles'inki ise başlayan yeni bir dönem olarak incelenmelidir"30. Burada düşüncenin işleniş tarzının dile olan etkisi göülüyor. Diderot'ya göre de gerçek özgün düşünce formu, kendine uygun dil-formu'nu yaratır. Humboldt için de dili geliştiren, olgunluğa eriştiren bu gibi düşünce etkinlikleridir. Bir ulusun entelektüel özellikleri yüksek bir düzeye ulaşamaz, dil ruhtan yoksun olursa, orada büyük bir

düzyazı da doğamaz. Ama bazen düzyazı, dilde aynı gelişmeye yükselmeden, şiir yüksek bir dereceye çıkmış olabilir, ama "dilin çevresi ancak bu ikisiyle birden tamamlanır"31.

5. Düşünce ve Dil:

İnsanı hayvandan ayıran başlıca ayrımlardan birinin, insanın konuşan varlık olduğu her zaman söylenir. Bu anlayışı Antikçağ'da ortaya konmuş bir tanımlamada açık olarak görürüz. İnsan, zoon logon ekhon'dur. Yani insan, konuşan varlıktır. Burada logon logos'la ilgilidir. Logos kavramı da iki anlamı içinde taşır: Logos, bir yandan söz demektir, dil demektir, öbür yandan, düşünce, akıl demektir. Demek ki Logos kavramında dille düşünce iç içedir. Logos kavramında düşünme ile konuşma, düşünce ile söz ve sözcük

birbirinden koparılmaz şekil-36

de kaynaşmış bulunurlar. Antikçağ'ın dil anlayışında bu şekilde dille düşünce aynılaştırılmış oluyor.

En soyut düşünce de, en içli duygu da duyusal bir şey olarak, kulakla işitilen anlamda maddesel olarak, sesle dile getirilir. Onun içindir ki, insan üzerindeki bütün ikicil görüşler dil olayı ile çürütülebilirler. Örneğin, Herder, Kant'ın ikiciliğini dil bakımından çürütmeye çalışmıştır. Kant'a göre insan iki parçaya bölünür: Duyarlık, anlık (intellekt). Herder; dil, insanın bütün güçlerinin bir çerçevesidir, insan; duyan, isteyen, bilen doğanın bir bü-tünüdür, diyor. Herder'e göre, insanda akıl dediğimiz bü-tün bunlar duyusal bir ses ister. Dil, bir yandan tinsel bir eylem, öbür yandan organik bir sestir. Herder'in hocası Hamann da düşünce ile dili aynılaştırır. Hamann'a göre akıl, kendi içine kapalı, soyut bir şey değildir. Akıl, anlama süreçlerinin bütününden oluşan bir şeydir, ama anlama dediğimiz şey de ancak dille gerçekleşebilir. Onun için diyor Hamann, dil olmasaydı akıl da olmazdı. Dil, aklın organı, aynı zamanda kriterium'udur (ölçüt). Aklın yalnız organı değil, çünkü o zaman akıl kendi başına olur, dil de ikinci derecede kalırdı. Aynı zamanda ölçütüdür, yani düşüncelerimiz sürekli olarak dil içinde geçer, dille berraklaşır, dille

gerçekleşirler. İçimizdeki bulanık kımıldanmaların söz dediğimiz kalıplar içinde kristalleşmesi ancak dille olur. Gerçekte de dilsiz olan, dilden boşalmış bir düşünce yoktur. Sessiz bir düşünce, seslere kendini dökmemiş bir düşünce de vardır, ama bu sessiz düşünce de hiçbir zaman büsbütün dilden arı değildir.

(22)

Her düşünmede, içten bile olsa, ses halinde dışarı çıkmamış bile olsa, içten bir konuşma vardır. Kuşkusuz, hiçbir düşünce belli bir dile bağlı değildir. Herhangi bir düşünceyi herhangi bir dille aşağı yukarı dile getirmek olanaklıdır. Bir düşünce formüllendi mi, bu düşünce

bel-37

li formlara bağlı olmaktan kurtulabilir, başka dilin sözle-riyle dile getirilebilir. Bütün düşünceler belli bir dilden sıyrılabilirler. Ama insan mutlaka bir dille düşünür, dü-şüncesini mutlaka bir dile bağlamak zorundadır, ister kendi dili, ister yabancı bir dil olsun. Alman Aydınlanması düşünürü Thomasius da, "Dilsiz, sözsüz akıl yoktur" diyor. Düşünme ve konuşma aynı olayın

görünüşleridir. Her düşünce özü gereği bir sözdür. Her düşünce bir anlatım biçimi bulmaya, bir anlatım biçimi içine kendini sokmaya çalışır, artiküle olmaya, inceden inceye bölümlere ayrılmaya çalışır.

Humboldt'da dil, aslında düşüncenin gerçekleşmesinin koşuludur. Dilin asıl olan yanı, düşüncenin kendini bir gerçekleştirme koşulu olmasıdır. Düşüncenin konuşmada şekil alması insan anlığının bulduğu bir şey olamaz, bu içten itilmeden doğan bir süreçtir. İçimizde bulanık olan organikleşmemiş duygunun nasıl söz dediğimiz organikleşmiş kalıba döküldüğü birtakım koşullarla

açıklanamaz. Önce düşünce vardır, sonra söz gelir dene-mez. Ancak bir düşünce tümce biçiminde dile getirildiği zaman o düşünce kendi içinde açıklık kazanır. Düşünce-nin, ses organının ve işitmenin dile olan ayrılmaz bağlı-lıkları insanın ilk yönelmelerinde ortaya çıkar. Düşünce, bütün ruhu harekete

getirdiği gibi, sesin de nüfuz edici, bütün sinirleri sarsıcı bir gücü vardır. Düşünce, karanlıktan aydınlığa, sınırlılıktan sonsuzluğa bir özleyiş olduğu gibi, ses de göğsün derinliklerinden dışa yayılır ve kendine uygun aracı bir

maddeyi havada bulur. Bu maddenin ince, hafif, maddesel olmayan öğeleri ruha karşılık olarak gösterilebilir. Dış doğadaki nesneler gibi, içten harekete gelen kımıldanmalar bir sürü açık işaretlerle insana nüfuz eder. Ama insan nesneleri belli bir birlik içinde kavramak ister. Bu da seslerin birliğini gerektirir.

"Duyu-38

ların etkinliği, ruhun iç eylemiyle bireşimsel olarak bağ-lanır ve bu bağlanmadan tasarım meydana gelir, öznel güçle nesne karşı karşıya bulunurlar, yeni bir algıda ye-niden öznelliğe dönülür"32. Öyleyse tasarım, öznellik kaldırılmadan, nesnellikte yeni bir duruma getirilebilir. Bunu da ancak dil yapabilir. Bunlar olmadan doğru dü-şünme olanaksızdır. Nesnelliğe

değişme kavram kur-maktan başka bir şey değildir. İnsanlar arasındaki görüş-meyi bir yana bıraksak da, konuşma yalnızlık içinde de bir bireyin

(23)

bakımdan inceliyor. Ona göre de insanların bilinci olduğunu gösteren biricik kanıt, dildir. Konuşanların anlaşması, başkalarının da bilinci olduğunu gösterir. Dinleyenin konuşma sayesinde konuşanın bilincinde geçen şeyi anlaması dilin bir başarısıdır. İnsanlar arasında konuşmadan da anlaşmak olanaklıdır, ama bunlar duygusal bağlantılardır, yaşam bağlantılarıdır. Dil ise bilinçler arasında bir bağlantıdır33. Hum-boldt'a göre de dil ancak toplulukla gelişir ve bir kimsenin sözcüklerinin anlaşılırlığı ancak başkalarının denemeleriyle yoklanırsa belli olur. Çünkü, kendi kendine doğmuş bir sözcük yabancı bir ağızdan yeniden söylenirse nesnelliği artar. "Ancak insan her zaman için kendini insan olarak duyduğundan öznellik kaldırılamaz"34. Bir dil çevresinde kendisiyle ses bakımından akraba olan her şeyi içine alır. Düşüncenin

gereçleri tüketilemeyeceği gibi, "düşüncenin kendisi de bir sürü göstergeler ve bağlılıklarla ancak dilde meydana gelebilir"35. Bundan dolayı dil, daha önce ortaya çıkmış olan öğelerin yanında ruhun çalışmaları sonunda meydana gelmiştir. Dil, düşünceyi tamamlayan, onu son noktasına eriştiren bir şeydir ve insanları düşünen varlık olarak gösteren bir yeteneğin gelişmesidir. Bu gelişme, yalnızca fizyolojik olarak

in-39

celenebilen bir içgüdünün gelişmesi değildir. Doğrudan doğruya bilincin bir edimidir. Kendi kendine özgür olarak meydana gelmez, ancak "bilinç ve özgürlükle donatılmış bir varlığa"36 ilişkin olabilir, bu varlıktaki bireyselliğin derinliğinden ve bu varlıkta bulunan güçlerin etkinliğinden meydana gelir. Bu gelişmede insan bütün tinsel bireyselliğine sürükleyici bir atılım verir. Gerçi Humboldt, dil, düşüncenin yapıcı bir organıdır, tümüyle tinsel ve içten olan, belli bir ölçüde iz bırakmaksızın gelip geçen düşünsel etkinlik sözdeki seslerde dışa çıkar ve anlam bakımından anlaşılır olur, "bundan dolayı düşünsel

etkinlik ve dil bir ve aynı şeydir, birbirlerinden ayrılamazlar"37 diyor. Ancak bunu Revesz'in de bir yazısında belirttiği gibi, dar anlamında anlamamak gerekir38. Humboldt, dili düşüncenin yalın bir aracı olarak görmez, ona göre dil, düşünceyi yaratan bir şeydir. Dil gerçek etkinliğini insanda düşünen ve düşüncede yaratan gücün kendisinde gösterir, yani yapıcıdır. Yine Humboldt bir yazısında, dilin sadece bilinen doğruları betimleyen bir araç olmayıp, daha çok bilinmeyeni bulgulayan bir araç olduğunu söylemekle dilin yalın bir araç olmadığını, düşünce yaratan bir edim olduğunu belirtmiş oluyor39.

Alman kültürünün ilerlemesi için Alman dilinin ge-lişmesinin gerekli olduğuna inanan ve bunun için savaşan Leibniz'de de aşağı yukarı aynı düşünceleri görüyoruz. Leibniz'e göre, "dil, aklın aynasıdır". Akıl ile dil karşılıklı olarak birbirlerine bağlıdırlar. Bir yandan anlık olgunlaştıkça dil de gelişir, öbür yandan zengin, akıcı, herkesçe anlaşılır bir dil de anlığın gelişmesini sağlar. Anlık ile dil arasındaki bu bağlantıyı Leibniz, dilin temeli saydığı sözcüklerin görevi üzerinde açıklar. Sözcükler birtakım göstergelerdir. Anlık bu

göstergelerle düşünür, düşünürken nesnelerin yerine bu göstergeleri, yani

(24)

söz-40

cükleri koyar. Nesnenin yerine bu sözcüğü koyma da an-lığın işlemesini kolaylaştırır ve çabuklaştırır. Sözcükler ne kadar kullanışlı ve açık olurlarsa anlık da o kadar iyi işleyebilir. Bir ulusun dilinin, sözcüklerinin açık, anlaşılır oluşu o ulusu düşünce yaratmalarına götürür40. Por-zig'de de bu düşüncelerin etkilerini buluyoruz. Porzig'e göre dil, asıl başarısını düşüncede gösterir. Düşünce, bağlantıları kavramaktır. Düşüncenin başarısı asıl olanı seçmede ve kendisi için, düşündüğü şey için gerekli olmayanı bırakmadadır. Bu da bir soyutlamadır (Abstrak-tion). Soyutlamanın bilinçte kendini temsil ettirmesi gereklidir, bunu da sözcükler yapar. Sözcükler her yana doğru bağlantılarla yüklüdürler, anlamlan değişmez değildir, düşünce gidişinin gereksinimlerine uyarlar. Gerçi dil, düşüncenin bir aracı durumundadır, ama, dilin kendisi de düşünce içinde meydana gelir, onda serpilir. Dil ve düşünce karşılıklı olarak birbirlerini oluştururlar. Dil, düşünce içinde ve düşünceyle birlikte hareket eden bir simgeler sistemidir. Ama düşünce, bir bağlantıdan bir bağlantıya ilerler, yani bir düşünüşler dizisidir. Düşünüşler dizisi de düşünüşler arasında bağlantılar kurar, yani bağlantıları kavramış olur. Böylece ilerlemiş düşünce yalnız nesnelerin bağlantısını değil, bağlantıların bağlantısını da kavrar. Düşünce bu basamakta simgelerin yardımı olmaksızın artık olanaklı değildir. Burada dil en yüksek başarısına erişmiştir. Büyük düşünürlerin büyük düşünce yapılarını kurabilmelerini yalnız dil sağlayabilir, ama bunu yapmak için de dil yeniden araç olur41. Humboldt'da düşünceyi yaratan ve ileri götüren dildir. Dilin araç oluşu düşünceyi yaratmasındadır. Dilde bulu-nan dili kurucu güç, düşünceye o şekilde etkide bulunur ki, dilin yapısı dilin bütün bölümleriyle uyumlu bir şekilde hazırlanmış olur. "Anlatımda genişleyen ve soylula-41

şan düşüncelerin kullanılmasıyla dil açıklık ve seçiklik, incelmiş bir kulağın istekleri ve yargıları önünde bir uyum güzelliği kazanır"42. İnsanın

düşünceleri seslerle bağlıdır. Doğa bir renklilikle önümüze açılır. Düşüncemiz onda tinsel varlığımıza kendini açan bir yasalılık bulur. Doğa dünyasından sesler dünyasına geçtikçe bizi çevreleyen şeylerden ayrılmamış oluruz. Dil bunlarla insanları en yüksek ve en insanca güçlerin etkinliği içinde

canlandırdıkça insanı doğanın anlayışına daha yakınlaş-tırır. Çünkü ancak tinsel güçlerin bir gelişmesi olarak ele alınan dil, "uyumlu ve ezgili bir şekil almakla... doğanın güzellik izlenimini yükseltir"43, ama ondan bağımsız olarak sadece sözle ruh üzerine etki yapar. Kavramlar dilde seslerle taşınırlar ve bütün güçlerin bağdaşması ezgisel bir Öğe ile olur. Böylece dilde "artistik bir şekilde yaratılmış ve tümüyle dile ait bir ilke"44 meydana gelir. Dilin artistik güzelliği ona rastlantısal bir süs olarak verilmez, o dilin "iç ve genel tamamlanmasının yanılmaz bir ölçü taşıdır"45. Güzellik duygusuyla ruhun iç çalışması en yüksek noktaya erişir. "Bir ulus, yetkin olmayan bir dili düşünce

(25)

yaratmalarının bir aracı haline getirebilir"46. Ancak bir kere belirlenmiş olan iç sınırlamaları kaldıra-mazsa, en yüksek serpilme etkisiz kalır. Bir ulusun dili o ulusun dünya görüşünden bağımsız olamaz. Bu dünya görüşü, dili belirler ve geliştirir. Bu dünya görüşü ile yoğrulan dilin kendini öyle şekillendirmesi gerekir ki, düşüncenin her şekline kolayca girebilsin ve ulusun dünya

görüşünü temsil eden her düşünceyi dile getirebilsin. Bunu gerçekleştirebilen bir dilin "dünya tarihine çıkışı, insanın gelişme gidişinde önemli bir dönem açar ve onun en yüksek ve olağanüstü yaratmalarına temel olur"47. Bu gibi diller doğmadan önce düşüncenin belli yolları ve bu düşünceleri aynı yolda ileri götüren belli atılımlar meydana gelemez. Diller sadece nesneleri ve 42

düşünceleri betimlemekle kalmazlar, aynı zamanda bunları bilme ve

yaratmanın da gerekli araçlarıdırlar. Düşün-celer, dili yarattığı gibi, diller de düşünceleri yaratırlar. Her dil her kavramı ve her düşünce dizisini

betimlemekte ne kadar aynı şekilde hareket ederse etsin, bunlardan bazıları kavramları kavramak ve düşünce dizilerini yaratmak bakımından insan ruhuna daha elverişlidirler. "Bir ulus, ancak kendi dilinin gelişmesi buna gerekli bir dereceye ulaştığı zaman büyük ve dahice bir düşünse! ilerleme yapar"48. Dil, bireyde olduğu gibi, bütünde de her şeyle ilgilidir, onun hiçbir şeyine yabancı kalmaz. Onun için düşüncenin, duygunun, istemenin bütün tinsel gücü dili belirler. "Dil sadece edilgin, etki alıcı da değildir. Aynı zamanda entelektüel yönelmelerin çeşitliliğinden bir belirliliğe geçer ve kendi etkinliği ile üzerindeki her dış etkiyi değiştirir"49. Ancak dil, düşünsel özelliklerin dışında geçen bir şey olarak görülemez. Diller, her türlü yanlış anlayıştan kurtulmuş sözcük anlamında, ulusların yaratmalan olduklarından bireylerin de kendi yaratmalarıdır. Dil bir dünya görüşü veya bir düşünce bağlılığı olarak ele alınınca, zorunlu olarak insanın bütün gücü üzerine dayanılır. Bu güç,

uluslarda ve ayrı dö-nemlerde bireysel olarak ayrıdır. Bu ayrıklık özellikle dilde görülür. Bireyler, kendi özelliklerinin gücüyle insan ruhuna yeni bir atılım verdikleri gibi, uluslar da dilin kurulmasında bunu yapabilirler. Ama dilin yapısıyla bütün öteki entelektüel etkinliklerin başarısı arasında açık bir bağlantı vardır. "Ancak yüksek bir olgunluğa erişen dillerde gerçek bir düşünce etkinliği meydana gelebilir"50. Bütün bu sözler gösteriyor ki, Humboldt'a göre, dil, düşünceyi tamamlayan, düşünceyi yaratan bir şeydir. Ancak, dilini oluşturan, yükselten bir toplum gerçek bir dü-şünce etkinliği gösterebilir.

41

II

(26)

/. Genel Olarak İnsan Türündeki Gelişmenin Bireyler Üzerine Etkisi ve Bunun Dilde izleri:

Humboldt'da dille kültürün bağlantısını daha iyi an-lamak için dille bireyin, dille toplumun birbiri karşısındaki durumu üzerinde Humboldt'un ne

düşündüğünü görmek yararlı olacaktır.

Humboldt'a göre, insanın doğumu ile birlikte uygar-lığın da çekirdeği meydana gelir ve onun gelişen varlığı ile birlikte büyür. Her insan, öteki insanlarla birlikte yaşamak zorunda olduğundan, başlangıçtan beri insanlar aralarında topluluklar kurmuşlar, yasalar koymuşlardır. Bu topluluklar da sonraki toplumların düzenli, yasalı yaşamını hazırlamıştır. Dil de insanların bu birlikte yaşamaları ile, onların tinsel gelişmesiyle derinden bağlıdır. Ancak dilin mi, toplumun mu önce geldiğini araştırmalar bize gösteremez. Genel olarak yeni bir dilin meydana gelmesi insan soylarında belli bir dönemi ayırır. Geçmiş çağlara inildikçe, bugün ürünlerini tanıdığımız bireyler bellisiz olarak karşımıza çıkarlar. Yazgıları hatta adları bile belirsizdir. Bugün yapıtlarını ve adlarını tanıdığımız bireyler, gerçekten var mıdır? Yoksa bu yapıtlar birçok-larının ürünü müdür? Bu bile belli değildir.

Yunanis-44

tan'da Orpheus, Homeros, Hint'te Manu gibi. Homeros'un dili gibi eskimiş diller de o çağın insanlarıyla birlikte geçip gittiğinden, bunlardan bize hiçbir bilgi kalmamıştır. Böylece dillerin de insanın oluşumu (Bildung) ile birlikte geliştiklerini, insanın bütün tinsel özelliklerinin dilde kendini gösterdiğini kabul etmek gerekir. Dili yapan güç tek tek insanlarda olsun, bütünde olsun insanın yapıcı isteklerini yerine getirinceye kadar çalışır. Bu kabul edilince dilde ve dil çeşitlerinde insanın gelişmesindeki türlü ilerlemelerin basamakları bulunabilir. Dil, insanlığın tinsel gelişmesiyle sıkı sıkıya bağlıdır. "Bu tinsel gelişmenin ileri veya geri her basamağında dil birliktedir ve her kültür durumu dilde

tanınır"51, dilde belli olur.

Bu düşünceleri bugün L. Weisgerber'de de buluruz. Ona göre de insan

etkinliğinin hiçbir form'u yoktur ki dil birlikte bulunmasın. İnsan çalışmalarının bütün sonuçları ancak dille şekillenirler. Kültür yaratmalarında dilin etkisini, onlara dilin kattığı şeyi göstermek dilbiliminin en önemli ödevidir52.

Humboldt'a göre dilde bir kendi kendine etkinlik yoktur, dil insanın tinsel gücünün sürekli bir etkinlik içinde ortaya çıktığı yönlerden biridir. Diller özgür olarak doğmazlar, ilişkin oldukları insan topluluklarına bağlı olarak belli sınırlar içinde ilerlerler. Diller durmadan uluslarla birlikte gelişirler, onların tinsel özelliklerinden oluşurlar. Ancak insanın tinsel gücünün gelişmesi zamanın ilerlemelerine bağlı değildir. Her zaman en sonra gelen en yüksek olanı göstermez. Bu bakımdan insan toplu-luklarında olaylar doğru olarak anlaşılmak isteniyorsa, Humboldt'a göre, gelişmeleri en iyi gösterecek olan dil

Referensi

Dokumen terkait

8) Dersaneciler arasında yaygın bir kanaate göre, bir konuyu sadece derste dinleyerek, onun % 20’sini öğrenebilirsiniz. Eğer aynı konuyu bir de kitaptan okursanız %

1) Toplumsal, insan eylemlerinden ya da davranışlarından oluşur - insan yaşamının bir olgusudur. Ancak insan yaşamı herkesin kendi yaşantısıdır, bireysel ya da

Sonuç olarak, A Grubu öğrencilerinin tek sayfalık sunumları sırasında araştırmacı tarafından elde edilen ve kayıt altına alınan bu veriler, öğretmen adaylarının her

Buna göre, Evâsıt-ı Şehr-i Cumâdelâhire sene 1008 (Aralık 1599) de, ansızın halk arasında bir haber olarak isyan ile ihanet eden Hüseyin Paşa’nın yaralı olarak ele

ve epik yanında üçüncü bir edebiyat türü. Genel olarak tiyatro yapıt-.. Sahnede oynanmak üzere konuşmalı olarak yazılmış karşıt oluşların çatışmasıyla

Onun için de bizim, demokratik sol bir parti olarak o gibi ülkelerin sosyal demokrat partileriyle yakın ilişki kurmamız, Türkiye’de işçileri bölmeye ve

“Cumhuriyetin ilk yýllarýnda, Kayseri’nin Akçakaya’ya Köyünden ya- ya olarak Adana’ya bir parça ekmek için yollara düþen bir köylü çocuðu, Hacý Ömer’in ve daha

1) Cesur’un iğne korkusu doğrusal zamanla değişmez bir sistem olarak şöyle modelleniyor: n gün numarası, günlere göre vurulan iğne sayıları giriş,