Kesintisiz Öğrenme (12. Baskı) - Mümin Sekman
Üstbilgi:
-
Kahverengi renklendirilmiş satırlar “öykücük” (anekdot) içeriyor.-
İndigo ile renklendirilmiş satırlar “önemli gördüğüm satırlar”ı içeriyor.-
Turuncu renkte kalınlaştırılmış satırlar “uygulama” bilgilerini içeriyor. - Bu kitabın atasözleri alıntılanmıştır.Mümin Sekman
Kesintisiz Öğrenme
12. BaskıKESİNTİSİZ ÖĞRENME Mümin Sekman 1. Basım: 1998 8. Basım 2007
Gözden Geçirilmiş 9 - 12. Basım : Kasım 2008 ISBN : 978-975-316-107-7
Yayıncı ve Genel Yayın Yönetmeni M. Faruk Bayrak Yayın Yönetmeni Rana Gürtuna Pazarlama ve Satış Müdürü Vedat Bayrak
Kapak Tasarımı Sefa Karahan
© 2008, ALFA Basım Yayım Dağıtım Ltd. Şti.
Kitabın Türkçe yayın hakları Alfa Basım Yayım Dağıtım Ltd. Şti.’ne aittir.
Yayınevinden yazılı izin alınmadan kısmen ya da tamamen alıntı yapılamaz, hiçbir şekilde kopya edilemez, çoğaltılamaz ve yayımlanamaz.
Baskı ve Cilt Melisa Matbaacılık
Tel: (212)6749723 Faks: (212) 674 9729 Alfa Basım Yayım Dağıtım Ltd. Şti.
Ticarethane Sokak No: 53 34410 Cağaloğlu, İstanbul/Turkey Tel: (212)5115303-5138751 -5123046 Faks:(212)5193300
www.alfakitap.com [email protected]
MÜMİN SEKMAN
Kişisel gelişim ve sosyal başarı türünde kitapların yazarıdır.
“Başarılı olmak öğrenilebilir” düşüncesini savunan yazarın kitapları: 1. Ya Bir Yol Bul, Ya Bir Yol Aç, Ya Da Yoldan Çekil! (24. baskı) 2. Kesintisiz Öğrenme (9. baskı)
3. Türk Usulü Başarı (8. baskı) 4. Başarı Üniversitesi (14. baskı) 5. Kişisel Ataleti Yenmek (15. baskı) 6. Çevik Şirketler (5. baskı)
7. Her Şey Seninle Başlar (2 yılda 500.000 adet) 8. Limit Sizsiniz (4 ayda 150.000 adet)
Bu kitaplardan başka, sıfırdan zirveye başarı öykülerinin anlatıldığı “İnsan İsterse: Azmin Zaferi Öyküleri” dizisinin de konsept danışmanlığını yapıyor.
İstanbul’da doğan yazar, Ankara Üniversitesi Hukuk Fakültesi’ni bitirdi; ama hukuk alanında hiç kariyer yapmadı. Bir dönem Çocuklar Duymasın dizisinin senaryo danışmanlığı yaptı.
Çok sayıda özel şirket, kamu kurumu ve üniversitede başarı üzerine seminer verdi. Kendi alanında ilk üçte olan bazı lider, star ve işadamlarına “öyküsü yazılmaya değer bir iş başarma” danışmanlığı yaptı.
Kişisel Gelişim Merkezi’nin kurucusudur. Kigem.com Türkiye’nin ilk kişisel gelişim içerikli internet sitesidir ve Türkiye’de “Beyin Haftası” kutlamalarını yürütmektedir.
Türkiye’de “kişisel gelişim uzmanı” titrini ilk kullanan kişi olan Mümin Sekman, dünyanın metrekaresine düşen başarılı insan sayısını artırmayı kişisel misyonu sayıyor.
Rakamlarla Mümin Sekman’ın Kariyeri (Eylül 2008) • İlk kitabını 21 yaşında yazdı.
• Bugüne kadar 8 kitabı yayınlandı. • Türkiye’nin 40 şehrinde seminer verdi. • Kitaplarının toplam satışı 850.000’i geçti. • Seminerlerine 60.000’den fazla kişi katıldı. • Web sitesi Kigem.com’a 70.000 kişi üye oldu.
• “Her Şey Seninle Başlar” kitabı 2 yılda 500.000 baskı yaptı. www.kigem.com
Cesaret, bilgelik ve iyilik adına… Albay Savaş Uzel’e… Kurnaz insanlar okumayı küçümserler.
Basit insanlar ona hayran olurlar. Akıllı insanlar ise ondan yararlanırlar.
* * *
Yalanlamak ve reddetmek için okuma. İnanmak ve her şeyi kabul etmek için de
okuma. Sadece konuşmak ve nutuk çekmek için de okuma. Tartmak, kıyaslamak ve düşünmek için oku.
İÇİNDEKİLER
Önsöz
...
6
Bu Kitabı Kimler İçin Yazdım?
...
6
Bizler Okumayı Öğrendik; Ama Öğrenme Üzerine Yeterince Okumadık!
...
8
Gönüllü Öğrenenlerden misiniz, Zorunlu Öğrenenlerden mi?
...
10
Öğrenmeyi Öğrenmenin Yararları: Niçin Öğrenmeyi Öğrenmeliyiz?
...
13
Öğrenmenin Aşamaları: Bilgi Beynimizin İçinde Nasıl Akıyor?
...
16
1. Bilgiyi Beyne Almak: Bilgi Kafamıza Nasıl Girer?
...
18
2. Bilgiyi Beyinde İşlemek: Öğrendiklerimizi Kafamıza Nasıl Yerleştiriyoruz?
...
22
3. Bilgiyi Kullanmak: Öğrendiğimiz Bir Bilgiyi Beynimizden Nasıl Çağıracağız?
...
28
Beynimizi Öğrenmeye Hazırlamak İçin Gereken “Isınma Hareketleri” Neler?
...
30
En Yaygın Öğrenme Yolu: Okumak
...
34
Okuma Hızı ve Anlama Düzeyi Nelere Bağlıdır?
...
37
Soyut ve Yabancı Kelimeleri Nasıl Öğrenmeli?
...
39
Dinleyerek Öğrenme Becerileri Nasıl Geliştirilebilir?
...
41
Akronimlerle Öğrenme: Anahtar Kelimelerden “Şifreler” Yaparak Akılda Tutmak
...
45
Kavrama Kapasitesini Artırmak: Daha Hızlı ve Kolay Anlamak İçin Neler Yapmalı?
...
46
Listeleri Hafızaya Kaydetmenin Yolu: Hafıza Klipleri!
...
49
Pratik Öğrencinin Rehberi: Ders Çalışmadan Önce Bunlara Çalışın!
...
51
Önce Kendinizi Öğrenin: Hayat Amaçlarınız Neler?
...
53
Başarmak İçin Öğrenmek: Neyi Bilmeniz Gerektiğini Nasıl Bileceksiniz?
...
59
Bilgi Girişimciliği: Öğrenme Üzerine Kurulu Kariyerler
...
62
Çıkış: Öğrenmek, Yaşama Sanatını Keşfetmektir
...
64
ÖNSÖZ
BU KİTABI KİMLER İÇİN YAZDIM?
Amacımız; imkânsızı mümkün, mümkünü kolay, kolayı da zarif ve zevkli yapmanın yollarını bulmaktır. Dr. Feldenkrais
Yaşlı bir adam, emekliliğini huzurla geçirme ümidiyle küçük bir ev almıştı. Evindeki ilk günleri gayet mutlu geçiyordu. Derken bir gün, çok sayıda çocuğun gürültüsüyle uyandı. 0 gün yeni evinin yanında bir okul olduğunu ve öğrencilerin ders yılının başladığını keşfetti! Öğrenciler sokaktan çöp kutularını tekmeleyip, bağırıp şarkı söyleyerek geçiyor, dayanılmaz gürültü yapıyorlardı. Bir gün yaşlı adam onları çağırdı. “Çocuklar sizi çok sevdim, bana gençliğimi hatırlatıyorsunuz, bu neşeli halinizi ne olur devam ettirin!” dedi. Çocuklar şaşırdılar. Bir de teklifte bulundu: “Eğer her gün böyle gürültü yaparak geçerseniz, size günlük 10 dolar veririm!” Çocuklar bu tekliften hoşlandılar. Daha çok gürültü yaparak geçmeye devam ettiler. Yaşlı adam da söz verdiği gibi onlara ödemesini yaptı. Sonra bir gün yaşlı adam, “Çocuklar enflasyon beni çok etkiledi, bundan sonra size ancak 5 dolar ödeyebilirim.” dedi. Çocuklar biraz bozuldular ama gürültü yapmaya devam ettiler. Yaşlı adam da ödemeye devam etti. Birkaç gün sonra yaşlı adam, “Kusura bakmayın çocuklar.” dedi, “Maaşımı alamadım, bundan sonra size ancak 1 dolar ödeyebilirim!” Çocuklar bu duruma çok kızdılar, “İmkânsız bayım,” dediler, “bu paraya bu işi hayatta yapamayız!” Gürültü yaparak geçme “işini” bıraktılar!..
Hiçbir şey eğitimin ulaşamayacağı yerde değildir.
Zekice tasarlanmış bir eğitim, mucizeyi bir şekilde insan davranışlarını değiştirir. Mark Twain, “Eğitimin yapamayacağı hiçbir şey yoktur. Hiçbir şey onun ulaşamayacağı yerde değildir.”
Su, nasıl içine konduğu kabın şeklini alıyorsa, insan da kafasının içindeki eğitime göre hareket eder. Eğitim iki boyutludur: Öğrenme ve öğretme. Dünyayı değiştiren güç, zorunlu “öğretme” değil, gönüllü “öğrenme”dir. Gönüllü öğrenme merak etmekle başlar. Merak ilgiyi oluşturur. İlgi, insanı bilgiye götürür.
(B)ilgi: Bilginin ücreti ilgidir!
Peter Drucker, “Önümüzdeki dönem bilgi çağı değil, bilgiyi kullanma çağı olacaktır.” demişti. Bu sözün altında yatan anlam nedir?
Paranın kapısı herkese açık değildir, bir bankaya gidip bütün paraları isteseniz vermezler. Makam kapıları herkese açık değildir, bir kuruma girip oradaki en üst makam koltuğuna oturmak istediğinizi söyleseniz bunu size hemen vermezler. Buna karşın bir kütüphaneye gidip oradaki bütün bilgileri almak/öğrenmek istediğinizi söylediğinizde, size engel olunmaz. 0 bilgiyi öğrenip, kafanızda işleyip, onunla hayatınıza yeni bir yön ve biçim verebilirsiniz. 0 bilgiyi ürün ve hizmete çevirip başkalarının hayatını da değiştirebilirsiniz. Bill Gates bilgisayar yazılımını 6 günde yazdı. Bu, bilgiye dayalı bir üründü ve dünyayı değiştirdi.
Bilginin kapıları herkese açıktır ve ödenecek en önemli ücret birazcık ilgidir. Öğrenme, insanları eşit kılar!
Öğrenme, bir fırsat eşitliği sağlayıcısıdır. Doğuştan gelen bazı haksız eşitsizlikleri kapatma aracıdır. Güzel doğmayabilirsiniz, zengin olmayabilirsiniz ama alanında en “bilgili” insan olduğunuzda tüm bunların size sunulmaya başlandığını görürsünüz.
Öğrenme, hayatımızı şekillendirme aracımızdır. Hiçbirimiz olduğumuz gibi kalmak zorunda değiliz, mevcut halimize katlanmak zorunda değiliz, öğrenerek kendimizi ve hayatımızı istediğimiz şekle sokabiliriz. Bilgiyle kendimizi yeniden biçimlendirebiliriz. Bu kitap bunu nasıl yapabileceğimizi anlatmak için yazılmıştır.
Bu kitabın anafikri şudur: Başarılı bir şekilde öğrenebilir ve iyi öğrenerek daha başarılı olabiliriz.
Kesintisiz Öğrenme’de, başarılı öğrenmek ve öğrenerek başarmak için bilinmesi gerekenleri anlattım.1 Nasıl başarılı bir şekilde öğrenebileceğini ve öğrenme gücünü kullanarak nasıl daha başarılı olabileceğini merak edenlerin işine yarayacağına inanıyorum.
Bilgi, öğrenme ve başarı üçgeninde neyi nasıl yapmak gerektiğini beyin temelinde sunmaya çalıştım. Önce öğrenmeyi öğrenip, sonra bunu öğrenme davranışımıza uygulayarak neler yapabilirsiniz?
Şu an olduğunuzdan daha hızlı okuyabilirsiniz. Okuduğunuzu daha iyi anlayabilirsiniz. Anladıklarınızı aklınızda daha uzun süre tutabilirsiniz. Öğrendikleriniz arasında daha iyi bağlantılar kurup bildiklerinizden daha kaliteli fikirler üretebilirsiniz. Hafızanızdaki bilgileri ihtiyaç duyduğunuzda daha hızlı ve kolay bir şekilde hatırlayıp kullanabilirsiniz. Aklınızın ve beyninizin gücünden daha fazla yararlanabilirsiniz. Tüm bunlar önce düşünme kalitenizi sonra yaşam kalitenizi artıracaktır.
Bu kitap kimler için yazıldı? Hayatımız iki bölümden oluşu yor: Okul hayatı ve hayat okulu.
Ömrümüzün dörtte biri okul hayatında, dörtte üçü hayat okulunda geçiyor. Okul hayatının amacı, hayat okuluna hazırlamak. Aradaki müfredat uyuşmazlığından, hayat okulunda gerekli pek çok bilgiyi okul hayatında öğrenemiyoruz.
Okul hayatına devam eden “öğrenciler” ile hayat okuluna devam eden “öğreniciler” bu kitaptan yararlanabilir. Sıkılmadan ve zorlanmadan derslerinde başarılı olmak isteyen öğrenciler de, öğrenmeyi okul hayatıyla sınırlamayıp hayat boyu severek öğrenmek isteyen yetişkinler de kitabın “kapsama alanı” içerisinde.
Bu kitapta okul hayatında derslerle mücadele edenler ile yaşam mücadelesi için kitaplardan dersler çıkarmayı sevenlere etkin, kolay ve kalıcı bir şekilde öğrenmenin yollarını sunmak istedim.
Kesintisiz Öğrenme’nin gözden geçirilmiş yeni halini okuyorsunuz.
Kesintisiz Öğrenme benim ikinci kitabım. Şu anda kitabın gözden geçirilmiş ikinci versiyonunu okuyorsunuz. Kitabın 1998 yılındaki ilk yayınından yaklaşık on yıl sonra 2008’de içini ve kapağını yeniden düzenledim.
Bu gözden geçirme sırasında tarihi bir eseri restore etme titizliğiyle çalıştım. Bir yandan o ilk yazımdaki ruhu korumaya, bir yandan da günümüzün ihtiyaçlarını karşılayacak hale getirmeye çalıştım.
Kitaptaki bölümler birbirini tamamlasa da, her bölüm kendi içinde bağımsızdır. Bir bölümün içinde anlatılanlar ilginizi çekmezse ya da bir ihtiyacınızı gidermezse, bir sonraki ilginizi çeken/ihtiyacınızı gideren kısma geçebilirsiniz.
Son olarak, kitapta bazı fikir, özdeyiş veya öneriler birkaç kez tekrar edilmiştir. En temel bilgileri öğretmek için “sıkıcı” bulunmak pahasına birkaç kez tekrarladığım oldu. Bu kritik bilgilerin kitabı sonuna kadar okuyan herkesin zihnine yerleşmiş olacağına inanıyorum.
BİZLER OKUMAYI ÖĞRENDİK; AMA ÖĞRENME ÜZERİNE YETERİNCE
OKUMADIK!
Hukuk fakültesine başladığım ilk gün, ilk oturduğum sıranın üzerinde şöyle yazıyordu: “İnsanı insan eder gayret ile çalışmak, fakat işin zor yanı çalışmaya alışmak!”
Bizler okullarda okumayı öğreniyoruz, öğrenmeyi değil. Nasıl okuyacağımızı öğreniyoruz ama nasıl öğreneceğimiz üzerine fazla bir şey okumadan mezun oluyoruz.
Sadece eğitim sistemimiz değil, bizler de “öğretilme” merkezliyiz. Öğrenmeyi istemek yerine, öğretilmeyi beklemek eğilimindeyiz. Bu yüzden çoğumuz okumayı öğrendikten sonra, öğrenme üzerine bir şeyler okumayı gereksiz bulabiliyoruz.
Sizler bu konuda farklı bir şeyler yapmanız gerektiğini düşünmeye başlamış olmalısınız ki, bu kitabı aldınız. Bu, başlangıç için olumlu bir adım!
Öğrenme üzerine yeni şeyler öğrenmemiz lâzım. Aksi takdirde öğrenmeyi öğrenmeden bir şeyler öğrenmeye zorlandıkça, öğrenirken sıkılıyor, öğrenmeden soğuyor, hayat okulun- da ve okul hayatında başarısız oluyoruz.
Nasıl öğrendiğimizi iyice öğrenirsek, öğrenirken daha az zorlanırız. Peki olması gereken nedir?
Nasıl öğrendiğimizi ne kadar iyi bilirsek, o kadar iyi ve verimli öğreniriz. Ne kadar iyi ve verimli öğrenirsek, öğrenmeyi o kadar çok severiz. Öğrenmeyi ne kadar çok seversek, öğrenme işlerinde ve öğrenmeye dayalı işlerde o kadar başarılı oluruz. O halde işe öğrenmeyi öğrenmekten başlamalıyız.
Öğrenmeyi öğrenmek nedir?
İnsanın nasıl öğrendiğini öğrenmesi demektir. Daha iyi nasıl öğrenebileceğini bilmek ve bu bilgileri kendi öğrenme sürecine uygulayıp kullanabilmektir. Öğrenirken kafasının içinde olanların farkında olmaktır.
Niçin öğrenmeyi öğrenmeliyiz?
Daha az zamanda, daha az yorularak daha çok şey öğrenebilmek, öğrenmenin keyfini çıkarabilmek, okuduklarımızı daha iyi sindirebilmek, bilgiye dayalı mesleki rekabet üstünlüğü kazanmak ve nihayetinde öğrenmeyi bir yaşam tarzına dönüştürebilmek için öğrenmeyi öğrenmeliyiz.
Peki öğrenmeyi öğrenmek için neleri bilmek gerekir? Öğrenmeyi öğrenmenin “müfredatı” nedir? Öğrenmeyi öğrenmek, “okuryazarlık”la başlar; ama orada kalmaz. Okumayı öğrendikten sonra, öğrenme üzerine bir şeyler okumayı gerektirir.
Öğrenmeyi öğrenmek, okumanın, kavramanın, hafızanın mekanizmasının nasıl çalıştığını bilmek demektir. Bilgi hakkında bilgi sahibi olmak, kafamızın nasıl çalıştığı üzerine kafa yormaktır.
“Zihinsel okuryazar” mısınız, yoksa sadece “bakar-imzalar” mı? Okuryazarlık kavramı günümüzde ikiye ayrılmaktadır.
Birincisi, geleneksel “alfabetik okuryazarlık”tır. Yani A-BC’yi okuyup yazabilmek. İlkokulun ilk sınıflarında öğretilen derslerdir.
İkincisi ise “zihinsel okuryazarlık”tır. Yani beynin nasıl çalıştığını bilerek, ona göre öğrenmek. Maalesef bu, okullarda henüz öğretilmemektedir.
Beyin üzerine çalışmalarıyla tanınan Tony Buzan bu iki okuryazarlık türünü şöyle ayırıyor: 1) Alfabetik okuryazarlık (Okuldaki klasik okumayı öğrenme)
A) Sözel okuryazarlık (Kelimelerle işlem yapabilmek. Örneğin adını yazabilmek) B) Sayısal okuryazarlık (Rakamlarla işlem yapabilmek. Örneğin dört işlem) 2) Zihinsel okuryazarlık (Beynin nasıl öğrendiğini öğrenmek)
A) Beynin fiziksel (fizyolojik) yapısını anlamak. Örneğin beyin hücrelerini tanımak. B) Beynin zihinsel (psikolojik) yapısını anlamak.
a) Hafızanın nasıl çalıştığını bilmek,
b) Gözün okuyuşunu, beynin kavrayışını bilmek,
c) Yaratıcılığın, düşünmenin, zekânın nasıl çalıştığını bilmek.
Alfabetik okuryazarlık oranı her geçen gün artarken zihinsel okuryazarlık o kadar hızlı artmıyor. Toplumun %90’ı alfabetik anlamda “okuryazar” olmasına rağmen, zihinsel okuryazarlığın oranının %10’u geçmediğini düşünüyorum.
Alfabetik okuryazarlığın bilgi toplumundaki yerini gelecek bilimci Alyin Toffler şöyle tanımlıyor: “Geleceğin cahili, okuyamayan kişi olmayacaktır. Nasıl öğreneceğini bilmeyen kişi olacaktır.”
Bilgi toplumunda “okur-imzalar” olmak yetmiyor, “okur, düşünür, uygular, sonuç alır” bir insan olmak gerekiyor.
Başkalarından öğrenebileceğimiz gibi, kendimizden de bir şeyler öğrenebiliriz. Zihinsel okuryazarlığın amacı, kişinin beyninin içindeki Öğrenme sürecini tanıyarak öğrenme verimini artırmasıdır.
Öğrenmenin Öğrenilmesi için önce Öğrenmenin ne olduğunun tanımlanması gerekir. Öğrenmenin onlarca edebi ve estetik tanımı yapılabilir. Buna karşın teknik anlamda Öğrenme, dış dünyadaki verilerin, duyu organlarımız aracılığıyla iç dünyamıza aktarılması ve sonra iç dünyamızda bu verilerin işlenerek gerekli görülenlerin hafızaya kaydedilmesi ve gerektiğinde hafızadan çağrılarak amaca göre kullanılmasıdır.
Dışarıdan/başkalarından öğrenmenin tarifi bu şekildedir ama insan kendi içinde düşünme yoluyla da çok şey öğrenir. Bu, kendinden Öğrenmedir. Düşünürken, dış dünyadan alınıp iç dünyamızda arşivlenen verilen kullandığımız gibi, kendi hayal gücümüzle arşiv kayıtlarımızda olmayan şekilde tasarlayabiliriz.
İki türlü öğrenme var: Açık öğrenme ve gizli öğrenme!
Bazen ne öğrendiğimizi bilerek öğreniriz ki buna açık öğrenme denir. Okullardaki Öğretim bu tarzdadır. Bazen de öğrendiğimizin farkında olmadan bir şeyler öğreniriz. Buna gizli öğrenme denir. Sınıfta yapılan dersler açık öğrenmedir, arkadaşlarımızla yaptığımız sohbetlerde öğrendiklerimiz gizli öğrenme.
Arkadaşımız, “Gel sana bir şey öğreteceğim,” demeden bir şeyler anlatır ve anlattıkları ilgimizi çekerse hafızamıza kaydederiz. Bu gizli öğrenmedir. Hatta toplumun çoğunluğu bu yolla öğrenir! İnsan “yaşayarak” öğrenebileceği gibi, başkalarının yaşadıklarını okuyarak da öğrenebilir. Acı çekmeden, bedelini başkasına ödeterek Öğrenmenin yolu, başkalarının tecrübelerinden kendi hayatına ders çıkarmaktır.
İnsanın öğrendikleri onda düşünce düzeyinde değişiklik yapabileceği gibi, davranış düzeyinde de değişiklik yapabilir. Davranışı değiştirip düşünceyi değiştirmeyen eğitim de, düşünceyi değiştirip davranışı değiştirmeyen eğitim de eksiktir.
Önemli bir nokta da, sindirilmiş öğrenme ile ezberlenmiş bilginin farkıdır. İngilizcede bu fark information ve knowledge kavramlarıyla ayrılır. Information “bilgi” demektir ama knowledge “içselleştirilmiş bilgi” demektir. Yani, sindirilmiş, öğrenenle bütünleşmiş bilgi. Information insanı bilgili yapar, bilge olmak içinse knowledge gerekir.
GÖNÜLLÜ ÖĞRENENLERDEN MİSİNİZ, ZORUNLU ÖĞRENENLERDEN Mİ?
Ünlü eğitim profesörü John Dewey insanın bir şey yapması için onu yapmayı istemesi gerektiğini savunurdu. Bir gün Dewey ve küçük oğlu çamurlu suyun içinde yürüyordu. Sıradan bir insanın bu durumda ne yapacağı belliydi; ama ünlü eğitim filozofunun yüzünde ne yapacağını bilmemenin acizliği okunuyordu. Onun bu halini gören bir arkadaşı, “Çocuğu sudan çıkar John, yoksa üşütecek!” dedi. Bunun üzerine, “Biliyorum, biliyorum,” dedi Dewey, “ama onu bu çamurlu sudan benim çıkarmamın bir faydası olmayacak. Onun, bu çamurlu sudan çıkmayı kendi kendine istemesi için ne yapmam gerektiğini düşünüyorum!”Ben de bu kitapta, size aynı şeyi yapmak istiyorum. “Öğrenmeyi öğrenme”yi istemenizi istiyorum. Yaşamak için öğrenmeyi aşıp, öğrenmek için yaşayan biri olmanızı istiyorum. Öğrenmeyle nefrete değil, sevgi ve meraka dayalı bir ilişkiniz olsun isterim. Okul süresince değil, yaşadıkça öğrenin isterim.
Çok şey istediğimin farkındayım; ama bunu “sizin iyiliğiniz için” istiyorum!
Gönüllü öğrenenlerden misiniz, zorunlu öğrenenlerden mi? Öğrenmeyi ikiye ayırabiliriz: Gönüllü Öğrenme ve Zorunlu Öğrenme.
Gönüllü öğrenme, kişinin kendi isteğiyle öğrenmesidir. Zorunlu öğrenme ise, dışarıdan zorlamayla gerçekleşen öğrenmedir. Öğretme genellikle bir zorunlu öğrenme ilişkisidir. Öğrenciler çoğunlukla “zorunlu öğrenen” kategorisine girer. Zorunlu öğrenmeler daha sorunludur.
Zorunlu öğrenme, genellikle öğrenmeden soğutur. Konferanslarıma katılan bazı öğrenciler, “Ders çalışmam gerektiğini biliyorum; ama canım ders çalışmak istemiyor, ne yapmalıyım?” diye soruyorlar. Onlara şöyle diyorum: “Üzülmeyin! Ders çalışmak istemiyorsunuz ama ders çalışma isteğine sahip olmayı istiyorsunuz. Nerede istek varsa, orada umut vardır. Bir yerde istek varsa, başarının yeşerme şansı da var demektir. İstemeyi istemek asgari bir başlangıç için kabul edilebilir bir kaldıraçtır.”
Gördüğüm kadarıyla öğrenciler ders çalışma isteklerine göre üç gruba ayrılıyorlar: 1) Ders çalışmayı isteyenler.
1) Ders çalışmayı istemeyen ancak istemeyi isteyenler 2) Ders çalışmayı istemeyen ve istemeyi de istemeyenler!
Bu sonuncu grup, öğrenmeyle ilişkisi problemli olan, en zor durumdaki gruptur. Bu gruptakiler derslerden nefret etmelerinden dolayı derslerin zorluğunu gerçekte olduğundan daha ağır hissedecektir. İstek zorlukları kolaylaştıran bir güce sahiptir.
İstek gücü yoksa irade gücü vardır!
Eminim, pek çok öğrenci okurda içten içe şu soru kaynamaya başladı: “Bir insan sevmediği bir konuyu ne kadar istekle öğrenebilir ki?”
Başkalarının belirlediği konuda, başkalarının belirlediği içeriği öğrenmek için çabalayıp zorlanan bir insan, öğrenmeyi ne kadar sevebilir ki? Üstelik notları da düşükse, o dersi çalışmayı nasıl isteyebilir ki? Sevmediği bir işte düşük maaşla çalışan birinin işini sevmesi kadar zor değil midir bu?
Böyle düşünmekte haklı olabilirsiniz ama böyle düşünmek doğru değil!
Neden mi? Çünkü sonuca götürmeyen düşünce doğru da değildir. Yani haklı olduğunuzu sandığınız düşünce sizi sınırlandırıyor, kafesiniz oluyorsa, o düşüncenin içine sığınmamanız gerekir. Aksi takdirde “haklı haklı kaybeden” olursunuz.
Mesela sevmediği işte düşük maaşla çalışan bir işçi işini sevmemekte haklı olabilir ama bu tavrı onu başarılı yapmaz. Bu kişi söylenir, suçlar, direnir ama tüm bunları yapması onu başarılı yapmaz. Başarı, bir entelektüel tartışma değildir, disiplinli eylemler dizisiyle sonuca gitmektir. Haklı ya da haksız olmanız bir tartışmadır, başarı programı değil. Bir kişi bu tartışmada haklı da çıksa, haksız da çıksa, başarının gereğini yapmadığı sürece(o bir “kaybeden”dir.
Başarı hak değil görev merkezli yaşamayı gerektirir. Tartışmayı değil, eylemi gerektirir. Hayat sadece teorik haklar üzerine kurulu olsaydı, dünya bir adliye sarayı olurdu!
Hayatta bazen “haklı” olmayı değil, “başarılı” olmayı seçmek gerekir.
Seçmediği dersleri sevmemek bir öğrencinin hakkı olabilir ama bu hakkı kullanıp o dersleri öğrenmemek insanı başarıya değil, başarısızlığa götürür. Sevmese de o dersi çalışıp geçmek görevidir. Zaten başarılı insanları başarısızlardan ayıran da budur.
Sevdiği işi herkes aynı şekilde yapar, sevmediği halde başarısı için gerekli olanı yapanlar ise başarılı olur. Hayat hep sevdiğimiz şeyleri yapacak kadar eğlenceli olmak zorunda değildir. Hayatın eğlenceli boyutları vardır; ama tamamı eğlenceli olmak zorunda değildir.
O halde nasıl düşünmeli? Hayatta bazı durumlarda hak yok, görev vardır. Bazı şeyleri, sevmesek de yapmamız görevimizin gereğidir. Görev duygumuz ve sorumluluk bilincimiz irade gücümüzden, yani iç disiplinden beslenir.
Neyse ki dünyadaki her şey isteğin insafına kalmamıştır. Bu dünyada irade gücü denilen ve isteği yönetmek için kullanılabilecek bir mekanizmamız daha bulunuyor. Bir şeyi yapmanız gerekiyor; ama yapmak istemiyorsanız, kendinizi yönetmek için muhtaç olduğunuz güç iradenizde mevcuttur.
İrade gücü şarkı söylemek gibi kişiye özel bir yetenek değildir, her insanda mevcut olan bir özelliktir.
Bir öğrenci, içinde ders çalışma isteği duymasa da, irade gücüyle kendini içten zorlayarak harekete geçirebilir İçten zorlamalı bu çabasını verimli öğrenme teknikleriyle de destekleyerek başarılı bir öğrenci olabilir.
İstekle yapmak, irade gücüyle yapmaktan daha kolaydır ama hayatta her zaman istekle ilerlenmez. İsteğin sorunu istikrarsız oluşudur, bir gelir bir kaybolur. Bu da irade gücünü yedek kuvvet olarak kullanmayı gerektirir. Fabrikalarda nasıl elektrik kesildiğinde jeneratör devreye giriyorsa, insanda da istek kesildiğinde irade gücü devreye girmelidir. Böylece üretim/çalışma aksamadan yürür. İçten gelen bir istekle ders çalışırken, istek aniden kesiliyorsa, irade gücü devreye girmelidir. Burada ilginç olan nokta şudur: Bir davranış içten zorlamalı da olsa tekrar tekrar yapıldıkça alışkanlık oluşturur. Alışanlık haline gelince de o davranış gittikçe kolaylaşır. Alışkanlık kendini tekrarlatmaya eğilimlidir. Alışkanlığa dönüşen davranış, başlangıçta zorlamayla da olsa, sonraları istekle yapılabilir hale gelebilir.
Zorlamayla yapılan ders çalışma da zamanla alışkanlık oluşturur, insana alışkanlığı kolay geldiği için, kişi zamanla zorlanmadan ders çalışabilir. Başlangıçtaki zorlama sonda kolaylığa dönüşür. Hatta bazen kişi alışkanlık etkisiyle ders çalışmayı bile sevebilir!
Başarılı öğrenme iki şeye bağlıdır: İstek ve teknik! Öğrenme başarısı temelde iki şeye bağlıdır: Öğrenme isteği ve öğrenme tekniği.
Öğrenme anında içinde bulunulan psikolojik durum ve kullanılan öğrenme metotları öğrenme performansını belirler. Yani öğrenme anında motivasyonun yüksek olması ve etkili öğrenme tekniklerinin kullanılması öğrenme başarısını getirir.
Bir kişi etkin öğrenmenin stratejilerini bilmese bile yeterli moral-motivasyona sahipse bir yere kadar başarılı olabilir. Ama bu durum sürdürülebilir değildir. Moral, tekniksiz ilerler ama fazla değil! Aynı şey teknik için de geçerlidir. Moralsiz teknik de ilerler ama hedefe istenilen performans- ta ulaşamaz.
Önemli olan motivasyon ile metotlu çalışmayı bir arada kullanmaktır. Güçlü bir öğrenme isteği, güçlü bir öğrenme tekniğiyle birleştiğinde mucizeler yaratır.
Ders çalışma isteği olan ve ders çalışma tekniklerini de öğrenmiş birinin işi kolaydır. Bu durumdaki bir okurun, kitaptaki bilgiler ışığında kendi öğrenme tekniğini gözden geçirmesi ve öğrenme isteğini güçlendirmesi yeterli olacaktır.
Peki isteği de tekniği de olmayanlar ne yapabilir? Öncelikle kitabın tamamını okumaları gerekiyor! Çünkü böylece öğrenmeye bakış açılarını değiştirecek ve öğrenme tekniklerini geliştirecek fikirler öğrenecekler. Bu da daha iyi öğrenmelerini sağlayacak.
İnsan iyi yapabildiği şeyi sever ve tekrar tekrar yapmak ister. Öğrenme tekniklerini öğrenip zorlanmadan öğrenmeye başlayan bir öğrencinin isteği de artmaya başlar. İsteksizliğin nedeni, öğrenirken yaşanan zorluklar ve sıkıntılardır. Öğrenme tekniklerini öğrenip kullandıkça öğrenme isteğiniz de artmaya başlayacaktır.
Sevmesem de (ç)alışırım!
Bir İngiliz atasözü söyle der: “Atı suyun kenarına götürebilirsiniz ancak ona su içirtemezsiniz.” Başkaları sizin için, sizin istemediğiniz şeyleri size yaptıramaz. Kendi hayatınız için sorumluluk almalısınız. İradeli bir insan olup, başarınız için yapmanız gerekenleri yapmalısınız. Başkalarıyla kapışmak yerine, içinizdeki tembel tarafınızı yenmeye çalışmalısınız.
Biliyorsunuz ki, tüm stratejilerin başladığı ve bittiği yer sizsiniz. Eğer siz kendiniz için bir şeyler yapmak isterseniz, başkaları da sizin için bir şeyler yapabilir. Sizi başarılı ya da başarısız yapacak olan, sizsiniz. Seçim sizin!
ÖĞRENMEYİ ÖĞRENMENİN YARARLARI: NİÇİN ÖĞRENMEYİ
ÖĞRENMELİYİZ?
Bir Amerikalı işadamı ile Japon meslektaşı orman içerisindeki bir otelde düzenlenen, iş hayatında rekabet yollarını anlatan bir seminere katılmışlardı. Seminer arasında ormanda dolaşmaya çıktılar. Duydukları vahşi bir sesle ikisi de irkildi. Dönüp arkalarına baktıklarında, aç bir aslanın üzerlerine doğru koşmaya başladığını gördüler.
Her ikisi de hızla kaçmaya başladı. Kaçarken Japon aniden durdu ve çömelerek çantasından bir şeyler çıkarmaya başladı. Bu sırada Amerikalı hızla uzaklaşıyordu. Japon’un ne yaptığını merak eden Amerikalı geriye dönüp baktığında gözlerine inanamadı!
Japon işadamı, aç aslanın hızla üzerine yaklaşmasına rağmen, çantasından spor ayakkabılarını çıkarmış giyiyordu! Amerikalı, “O spor ayakkabılarını giyerek aç bir aslandan daha hızlı koşabileceğini mi sanıyorsun?” diye bağırarak kaçmaya devam etti.
Spor ayakkabılarını giymeyi başaran Japon, ok gibi yerinden fırlayarak koşmaya başladı. Amerikalı iş ayakkabılarıyla koşarken, Japon spor ayakkabılarıyla koştuğu için, Amerikalıyı önce yakaladı, sonra da geçti.
Amerikalı’nın gerilerde kaldığını ve aslana yem olmak üzere olduğunu gören Japon Amerikalı’ya dönüp cevabını verdi: “Evet, ben bu spor ayakkabılarımla aç bir aslandan daha hızlı koşamayabilirim; ama senden daha hızlı koşarım!”
Bu hikâyeden çıkarılabilecek dersler neler? Bu öykünün bize mesajı nedir?
Ders bir: Asla bir Japon’un yoldaşlığına güvenerek tehlikeli ormanlarda dolaşmaya çıkma!
Ders iki: Başkalarından farklı sonuçlar almak istiyorsak, onlardan farklı şeyler yapmalıyız. Önde olmak için önce bizi öne geçirerek farklara sahip olmamız gerekir.
Yıllar önce bir seminerime katılan ve üniversite adayı olduğunu söyleyen bir genç şöyle demişti: “Bütün arkadaşlarım Tarih, Türkçe, Matematik çalışırken, benim burada öğrenmeyi öğrenme seminerine katılmam ne kadar doğru?”
Ona yukarıdaki hikâyeyi anlattıktan sonra, “Sen doğru olanı yapıyorsun. Rakiplerin Tarih, Türkçe, Matematik çalışırken sen öğrenmeyi öğreniyorsun. Bir fark yaratıyorsun. Bir avantaj geliştiriyorsun. Öğrenmeyi öğrenme sınav maratonunda, spor ayakkabılarını giyerek koşmak gibidir” dedim. Şimdi bu genç istediği bölümde okuyor.
Rakipleriniz ders çalışıyorken, siz nasıl ders çalışmanız gerektiğini öğrenip sonra hızla çalışmaya başlayın. Bu sizi öne geçirecek bir rekabet üstünlüğü demektir. Sadece okul hayatında değil, hayat okulunda da öğrenmeyi öğrenme, rekabet üstünlüğü sağlar.
Pek çok mesleki başarının çekirdeğinde bilgi bulunur. İş hayatında gördüğümüz pek çok mesleğin çekirdeğinde bilgi bulunur.
Avukatlar hukuk bilgileri nedeniyle, futbolcular top oynama konusundaki bilgi ve becerileriyle değer görürler. Mühendisler ve mimarlar “bir binanın nasıl yapılması gerektiği” konusundaki uzman teknik bilgilerini insanlara sunarlar. Kuaförler saçın nasıl kesileceğini, cerrahlar insan anatomisini, marangozlar ağaçların nasıl şekillendirileceğini normal bir insandan daha fazla bilirler.
Birçok mesleki başarının ve kariyerin temeli, bir konuda uzmanlaşmış teknik bilgi sahibi olmak ve o işi ortalama insandan birkaç kat daha iyi (yapa)bilmektir.
Eğer bir insan büyük bir başarı kazanmışsa bunun ardında bir uzmanlaşmış teknik bilgi vardır. O kişi o işin en iyi şekilde nasıl yapılacağını bilmeseydi muhtemelen başaramazdı. Bundan dolayı sık
sık, “Eğer bir insan büyük bir iş başarmışsa, orada benim öğrenmem gereken bir şey var demektir,” diye düşünürüm.
Başarıyı getiren bilgi, neyin nasıl yapılacağının bilgisidir.
Her bilgi başarı getirmez. Dedikodu da bir bilgidir ama başarı getirmez. Başarı getiren bilgiye “uzmanlaşmış teknik bilgi” (know how) denir. Bu kavrama “neyin, nasıl yapılacağının bilgisi” de diyebiliriz.
Bir konuda “know how” sahibi insanlar o işin “uzmanı” olmuş sayılırlar. Uzman “az şey hakkında çok şey bilen kişi” olarak tanımlanır.
Nasıl uzman olunur? Önce neyin nasıl yapılacağını öğrenir, sonra da bu bilgiyi beceriye dönüştürerek uzman olursunuz.
Uzmanlığın gücüyle de bir iş(lev) görür, performansınız ölçüsünde başarılı olursunuz. Uzmanlıkta önemli olan noktalardan biri, insanların hayatını kolaylaştırmak için kullanılabilecek bilgi sahibi olmaktır.
Eğer cerrah olmak istiyorsanız çok ister ve çabalarsanız, öğrenme kapasiteniz de yeterli ise, siz de “nasıl cerrah olunabileceğini” öğrenebilir, bir cerrah olarak çalışabilirsiniz. Eğitim insana fırsat eşitliği sağlar. Öğrenmenin gücü buradan gelir.
Öğrenme varoluşu anlamlandırır: Öğreniyorum, o halde varım!
Öğrenmeyle ilgilenmemizin tek nedeni başarılı olmak değildir. Hayatın ve insanın doğasını anlamak için de öğrenmeyi öğrenmek gerekir. Bir düşünür, “Öğrenme toplu iğnenin başı ile boyalı bir camı kazıma sanatıdır” diyor.
Bu benzetme, üzerine biraz düşünmeye değer.
İnsanın dünyaya geldiğinde kendini camdan bir fanusun içinde bulduğunu, bu fanusun içten boyalı olduğunu, doğum anından itibaren camın dışındaki dünyayı merak ettiğim izi, ancak o camı içten kazıyarak dışarıyı görebileceğimizi düşünelim.
Fanusun içi karanlıktır. İnsan karanlıkta bir toplu iğne bulur. İğne ile boyalı camın yüzeyini içten kazımaya başlar. Bu, öğrenmedir.
O boyalı camı kazıdıkça kendimize küçük bir pencere açarız. Bu pencereden ilk ışık içeri sızar. Fanusun içi daha “aydın”lıktır artık.
Bazılarımızın penceresi küçüktür, bazılarımızınki ise büyük. Bazıları köşeli, bazıları yuvarlak pencere açar. Açtığımız o pencereden dışarı bakarak olan biteni anlamaya, bilmeye, görmeye, “dünyanın sırrına ermeye” çalışırız.
Merak ederiz. Keşfetmeye, haberdar olmaya çalışırız. Einstein, “Hissedebileceğimiz en güzel duygu, bilinmeyen karşısındaki heyecandır,” der. Öğrenme aşkıdır bu.
Fanusun dışındakileri öğrenmek için, boyalı camı kazıyarak açtığımız pencereden gelen ışıkla, fanusun içindekileri de görmeye başlarız. Dış dünyayı öğrendikçe, iç dünyamızı da keşfederiz. Bazılarımız boyalı camda açtığı pencereye gözünü dayar ve dışarıyı seyretmeye dalar, içine hiç ışık düşmez.
Bazıları ise arada bir kendi fanusunun içine çekilir, dışarıdaki ışığın pencereden sızarak fanusun içini aydınlatmasıyla ortaya çıkan “iç gerçeklerini” seyreder. Bazıları kendi iç dünyasını seyretmekle de kalmaz, onu dekore eder, düzenler, güzelleştirir.
Bilginin son kullanma tarihi kısalıyor.
Modern çağı karakterize eden kavramlardan biri kesintisiz ve hızlı değişimin getirdiği sürekli öğrenme mecburiyetidir. Öğrenme artık okul ile sınırlı tutulmuyor. “Okul için değil, hayat için öğrenin” kültürü ve “yaşadıkça öğrenme” anlayışı yaygınlaşmaya başlıyor.
Okul hayatının müfredatı hayat okuluna uymuyor. Okul sonrası, hayatı yeniden okumak gerekiyor. Bu da öğrenmenin okulla sınırlı olmaması gereğini gösteriyor.
Artık dünya çok hızlı değişiyor. Bilginin son kullanma tarihi kısalıyor. Okullardan alınan diplomalar hayatın muazzam değişim hızı nedeniyle birkaç yılda geçersiz hale geliyor. Yapılan bilimsel araştırmalara göre üniversite mezunu bir genç 1 yıl içinde sahip olduğu mesleki bilgiden % 1O’unu kaybediyor. Oysa bir alanda uzman olmak için ortalama 10 yıllık bir çaba gerekiyor.
Eski bir Çin atasözü her geçen gün daha fazla gerçek oluyor: “Öğrenme akıntıya karşı yüzmeye benzer, ilerlemezseniz gerilersiniz.”
Yaşadıkça öğrenme mecburiyeti: Artık öğrenme dönemsel bir uğraş değil, bir yaşam tarzı olmak zorunda!
Bilginin çok hızlı üretildiği ve dağıtıldığı bir dünyada öğrenmeyi öğrenmek bir tercih değil, zorunluluktur. Bilgi toplumunda belirleyici güç bilgidir. Modern hayata tutunmak istiyorsanız 1 ya öğrenirsiniz ya öğrenirsiniz!
Eskiden insanlar monoton yaşama biçimleri nedeniyle, yeni bilgiye fazla ihtiyaç duymayabiliyordu. Bir köylü 18 yaşında öğrendikleriyle 80 yaşına kadar idare edebilirdi ama artık o köylü bile bazen şehirle ilişki kuran çocuğunu anlamak için, bazen TV dünyasında olan biteni takip etmeye çalışırken sürekli yeni şeyler öğreniyor.
Öğrenmeyi öğrenmek, öğrenme veriminizi artırıyor.
Nasıl öğrendiğimizi öğrenmek öğrenme kalıplarımızı da değiştirir. Beyin nasıl çalıştığı hakkındaki bildiklerine göre çalışır.
İnsan nasıl öğrendiğinin farkında olarak öğrendiğinde, öğrenme verimi artmaktadır. Prof. Dr. Adil Türkoğlu’na göre; “Öğrenen öğrenme sürecinde kafasında olup bitenlerin farkında olursa, öğrenme daha iyi oluşmaktadır. İşte bu ‘düşünmeyi düşünme’ ya da öğrenmeyi zihinde kontrol etme sürecine bilişsel farkındalık (meta cognition) denilmektedir.”
Öğrenme hakkında bir şeyler öğrenerek kendi öğrenme stratejilerimizi geliştirebilir, kullandığımız tekniklerin doğru mu, yoksa yanlış mı olduğunu daha sağlıklı bir şekilde değerlendirebiliriz.
ÖĞRENMENİN AŞAMALARI: BİLGİ BEYNİMİZİN İÇİNDE NASIL AKIYOR?
Üç papaz kendi aralarında konuşuyorlardı. Biri sordu:“Eğer dünya bir anda kapkaranlık bir zindan olsaydı ne yapardınız?” Dinleyenlerden biri atıldı:
“Hemen cennetin kapılarını açması için tanrıya dua ederdim!” Öteki devam etti:
“Tanrıya yalvarır, benim için hangi cezayı uygun görürse, onu çekmeye hazır olduğumu söylerdim” Son cevabı üçüncüsü verdi:
“Ben de karanlıkta nasıl yaşayacağımı öğrenmeye çalışırdım!”
İnsanların yaşamın belirsizlikleri karşısındaki tavırları da, bu üç papazın yaptığına benzer.
Hayatın öngörülemeyen durumlarıyla karşılaştıklarında, bazıları çilekeşçe söylenir. Bazıları kaderine sığınır. Bazıları da değişen şartlara uygun bir yaşamı nasıl oluşturacağını düşünmeye başlar. Aslına bakarsanız öğrenme yaşamın değişen koşullarına uyum sağlama sürecidir. Bu açıdan öğrenme iç dünyanın değişen dış dünyaya uyum sağlamasıdır.
İç dünyamız harita, dış dünya ise bir araziye benzer.
İnsan için tabiatta bulunan her şey bilgi mönüsünü oluşturur. Bu mönüden yaralanmamız aklımız ve öğrenme gücümüz nispetindedir. Dış dünyadaki bu mönü ile iç dünyamız arasındaki ilişkiyi, duyu organlarımız aracılığıyla kurarız. Dış dünyadaki gerçeklik hakkındaki bilgileri okuyarak, dinleyerek veya dokunarak beynimize alırız. Böylece dış dünyadaki “dış gerçek” (realite) ile beraber bir de zihnimizde “iç gerçek” oluşur.
Zihnimizdeki “iç gerçek” haritaya, dış dünyadaki gerçeklik ise araziye benzetilir. Bundan da “gerçek” üzerine üç gerçek ortaya çıkar:
1. Harita arazinin kendisi değil bir kopyasıdır. Bu bazen yanılabileceğimizi, bildiklerimizin hayata uymayabileceğini ifade eder.
2. Arazi değiştiği halde harita değişmeden aynı kalabilir. Bu, “bilgi yanlışlığı” demektir ve sık sık bilgi güncellemesi yapılarak aşılabilir. Gözünüzü dış gerçeklerden ayırmamanız gerekir.
3. Arazide olan bazı bölümler haritada olmayabilir. Bu, bilgi eksikliği demektir. Haritanın sınırları vardır ve hiçbir, zihin haritası hayatın tüm arazilerini’ kapsa(ya)maz.
Başka bir ifadeyle kelimeler ve onların temsil ettiği içerik gerçeğin kendisi değil, haritasıdır. Dış dünyadaki gerçekleri, algılarımızın sınırları ve saptırmaları ile iç dünyamıza taşırız. İnsan algısının yapısı gereği, gerçekleri tam olarak bilemeyiz, çünkü biz içimizde(n) gerçekleri değil, onun zihin aynamızdaki görüntüsünü görüyoruz. Öğrenme ve düşünme yoluyla, iç dünyamızdaki gerçekleri, dış dünyadakilerle uyumlu hale getirmeye çalışırız.
Bir bütün olarak öğrenme süreci nasıldır?
Öğrenme, dış dünyadan iç dünyaya veri transferidir. Gözümüzün görüp, kulağımızın dinleyip, tenimizin hissedip beynimize gönderdiği bir enformasyon beyinde bir hareketlilik başlatır. Buna genel olarak “anlam(lam)a uğraşı” denilebilir. Beyin ilk önce gelen bilgiyi tanımlar. Ona sınır görevlileri gibi “kimlik tespiti” işlemi uygular. Onun ne olduğunu, ne olmadığını, “anlamlı” olup olmadığını tespit eder. Bu adımda gelen bilginin “eldiven” mi, yoksa “merdiven” mi olduğu tespit edilir. Bu, beynin bilgiyi tanımlama adımıdır.
Bu etabı geçen bilgi içeriğine ve yapısına göre beyin tarafından tasnif edilir. İşe yaramayacağı ve önemli olmadığı düşünülen bilgiler bilinçaltına ya da bilinç dışına atılır.
Önemli olan ve işe yarayacağına inanılan bilgiler arşiv odasında ait oldukları bölmelere yerleştirilir. Buna kayıt (bilgiyi beyne yerleştirme) adımı diyoruz. Bu adımda “kıta sahanlığı” coğrafya kısmındaki bilgilere, “sahanda yumurta” ise beslenme kısmında var olan bilgilere bağlanacaktır.
Yeni gelen bilgi, beyindeki mevcut bilgi tabanınca tanınmayınca “misafir” muamelesi görür.
Bağlantılar gerektiği gibi kurulamazsa ya da o konuda bağlantı kurulacak ilgili ön bilgi tabanı yoksa, bu bilgilere “misafir muamelesi” yapılır. Bu durumda yeni gelen bilgiler 20 saniye ile 20 dakika
içerisinde bilinçaltı denilen beynin çöplüğüne atılacaktır. Bilgiler böyle durumlarda “bir kulaktan girip öteki kulaktan çıkmış” olurlar!
Çok kısa süreli hafızanın 20 saniyelik ve kısa süreli hafızanın 20 dakikalık eleme eleği engelini geçen yeni bir bilgi, beyne kaydedilmiş olur. Ancak sorun burada da bitmez. Eğer pekiştirme yapılmamışsa ve izlenim zayıf ise, o zaman bu bilgi ya unutulacak ya da hafızada yer aldığı halde hatırlanamayacaktır. Nitekim yapılan araştırmalara göre öğrendiklerimizin % 80’ini 24 saat içerisinde unuturuz.
Elbette beyin gibi görkemli bir organın içinde gerçekleşen, öğrenme gibi karmaşık bir süreç bu kadardan ibaret değildir, hala çözülememiş boyutlara sahiptir. Benim burada anlattığım, bugüne kadarki araştırmaların sonucunda “bildiğimiz kadarıyla” beyinde gerçekleşen öğrenme sürecin in anlaşılır bir tarifidir. Beynimizi incelerken de beynimizi kullanıyor olmamız, beynin öğrenme sürecini de beynimiz içinde öğrenerek ilerliyor olmamız bazen kör noktalar oluşturan bir dezavantajdır.
Bilginin beynimizdeki vize işlemleri neler?
Öğrenmenin ana hatlarını düşündüğümüzde, bir bilginin “öğrenilmiş” olması ve beyne kaydedilmesi için birkaç aşamayı “başarıyla” geçmesi gerekir. Beyne alınmaya değer görülüp hafızanın eleğinin üzerinde kalan bir bilgi kaç engeli aşmış olur?
1) Duyu organları o bilgiyi algılamayabilirdi. 2) Beyin onu tanımayabilirdi 3) Beyin onun önemsiz olduğunu düşünüp eleyebilir, bilinçaltına gönderebilirdi. 4) Beyin yeteri kadar iyi kaydetmeyebilir veya bağlantı kurulabilecek “ilgili ön bilgi” bulunamayabilirdi. 5) Hafızaya kaydedilse de 24 saat içerisinde unutulan % 80’lik dilimde yer alabilirdi. 6) Unutulmasa bile zayıf izlenim veya bilgi karışıklığı dolayısıyla hatırlanamayabilirdi. 7) Tüm bu engelleri aşıp hafızada capcanlı ve “hatırlanmaya hazır” bir biçimde beklerken, içinde bulunduğu kafanın sahibi tarafından kullanılmayabilirdi de!
Sırada öğrenmenin aşamalarının detaylı açıklamaları var. Bu aşamalar açıklanırken, ağırlıklı olarak en yaygın öğrenme yolu olan okumaya göre anlatım yapılacaktır. Alternatif yollar ise yeri geldiğinde açıklanacaktır.
Şimdi oldukça kapsamlı bir bölüme giriyoruz, ağır sıklet metinleri sevmeyen okurlar detaylar arasında yorulabilirler. Bu okurlar kitabı bırakmaktansa, ileride tekrar dönmek üzere bir sonraki bölüme geçiş yapabilirler. Önümüzdeki iç bölüm hariç her bölüm kendi içinde bağımsızdır.
1. BİLGİYİ BEYNE ALMAK: BİLGİ KAFAMIZA NASIL GİRER?
Yıllar önce Konfüçyüs insanın iç dünyasındaki bilgi eksikliği ve bunun nasıl kapatılabileceği üzerine ince ince düşünmüş, sonunda şuna karar vermiş: “Bilmeyen ve bilmek isteyen çocuktur, öğretin ona.
“Bilen ama bildiğini bilmeyen uykudadır, uyandırın onu. Bilmeyen ve bilmediğini de bilmeyen akılsızdır, sakının ondan. Bilen ve bildiğini de bilen liderdir, izleyin onu.”
Bu bölümde bilginin içimizdeki ilerleyişi hakkında bilgi sahibi olacağız.
Şu anda üzerinizdeki giysilerin ağırlığı, nefesinizi verirken burnunuzdan çıkan ses, çevreden geçen araçların gürültüsü, odanızdaki koku, oturduğunuz sandalyenin verdiği his gibi pek çok şey duyu organlarınız tarafından beyninize gönderiliyor.
Tabii bu “duyu verilen” çok fazla olduğundan, beyin hepsini değerlendiremediği için “algı filtreleri” kullanır. Beyin dünyadan gelen verilerin içinden “kafasına göre seçim yaparak” algılar. Gelen duyu verilerinin çoğunluğu üzerinde işlem yapmaz. Buna da algıda seçicilik denir.
Duyu organlarımız nasıl çalışır?
Her duyu organının çevredeki enerji değişimine hassas bir alıcısı (reseptör) vardır. Mesela göz çevredeki ışık ve renk değişikliğini algılar. Okumak elinizdeki kitabın beyaz zeminli olan sayfalarının üzerine, siyah renkte yazılmış olan resimlerin (kelimeler göz için resimdir) sayfaya çarpan ışık tarafından, renk farklılaşması halinde göze taşınması ile gerçekleşir. Bize bilgiyi getiren şey ışıktır. Beyaz zemine çarpan ışık beyaz renkle gözümüze dönerken, hemen yanındaki harflerin olduğu yere çarpan ışık siyah renkle döner. Bu renk farklılığı sayfa üstündeki kelimeleri beyne aktarır.
Gözümüzün ağırlığı yedi-sekiz gram olmasına rağmen 80 metre uzaklıktaki nesneleri net olarak tanıyabilir. Gece karanlığında 27 kilometre uzaklıktaki mum ışığını fark edebilecek kadar hassastır. Bir milyondan fazla rengi ayırabilir. Bir yıl içerisindeki gözyaşı sarfiyatı bir kola kutusunu doldurabilir. Ortalama bir ömürde erkekler 300 milyon, kadınlar 336 milyon kez göz kapaklarını açıp kapatırlar. Kadınların hayata erkeklerden daha çok “göz kırptıkları” fizyolojik bir gerçektir!
Göz sağlığını korumak için neler yapılabilir?
Okurken kullandığımız en önemli aygıt gözdür. Bu nedenle ona “gözümüz gibi” bakmalıyız. Gözün okuma gücünü korumak için bazı şeylere dikkat etmek gerekir. 1) Işığın doğrudan gözünüze değil, okuduğunuz kitaba vurmasını sağlayacak şekilde pozisyon almalısınız. 2) Uykusuz olduğunuz zamanlarda uzun süre kitap okumamaya özen göstermelisiniz. 3) İçerisindeki etil alkol nedeniyle mümkün olduğunca yüzünüze kolonya sürmemeniz önerilir. 4) Gözünüzün ihtiyaç duyduğu vitaminleri içeren besinlerin başında havuç ve maydanoz geliyor. 5) Beslenme uzmanlarının göz için önerdiği vitamin takviyesi ise A, B2 ve B6 vitaminlerinden oluşuyor. Gözleri yoran ışık olduğu için onu dinlendirecek olan şeylerden biri de karanlıktır. Uzun okumalar gerektiğinde, arada gözlerinizi kapatıp bir süre dinlendirmeniz yararlı olacaktır.
Gözümüz nasıl okur?
Öncelikle şunu bilmekte yarar var: Göz sadece bakar, okuvan beyindir! Göz gördüklerinin fotoğrafını çeker ve beyne yollar, o verilen anlamlandıran beyindir.
Gözün okurken yaptığı iki temel hareket vardır. Göz okurken önce bir kelimenin üzerinde durarak onun fotoğrafını çeker (saptama hareketi), sonra da diğer kelime ile aradaki boşluğu geçerek (sıçrama hareketi) yeni saptama noktasına yerleşir ve oradaki kelimeyi görür. Sanılanın aksine, göz satır üzerinde soldan sağa seri halde gitmez, atlamalar ve duraklamalar yaparak ilerler.
1) Saptama hareketi: Buna tespit etme hareketi de denir. MeLindeki kelime ve rakam karakterlerinin bir bölümü üzerine gözün odaklanmasıdır. Göz bu pozisyondayken, yani sabitlendiği sırada okur. Okurken kullanılan zamanın yaklaşık % 94’ü bu esnada, yani üzerinde durup bir
kelimenin fotoğrafı çekilirken harcanır. %6 ise bir sonraki saptama noktasına sıçranırken harcanır. Eğitilmemiş bir okuyucunun gözü bir duruşta (bir bakışta) bir kelime görebilir, oysa bu eğitim ile 2-3 kelimeye kadar çıkarılabilir.
2) Sıçrama (geçiş) hareketi: Gözün bir sonraki saptama noktasına geçmek için yaptığı harekettir. Göz sırasıyla bir saptama, bir sıçrama hareketi yapar. Göz sıçrama durumunda, hareket halinde olduğu için göremez. Göz duran şeyleri durarak, hareket eden şeyleri ise onunla beraber aynı yönde ve hızda hareket ederek görür.
Okumada göz etkinliği ve beyin etkinliği
Okuyarak öğrenmede iki kritik unsur vardır: birincisi bakış kalitesi, ikincisi ise görüş kalitesi. Bakış kalitesi göze, görüş kalitesi beyne bağlıdır. Hem bakış kalitesi hem de görüş kalitesi geliştirilebilir. İleride göreceğimiz üzere, okuma hızı iki şeye bağlıdır.
1) Gözün bilgi toplama hızı 2) Beynin bilgi işleme hızı
Gözün okuma sırasındaki görevi beyni “kesintisiz” bir şekilde veri ile beslemektir. Eğer göz, beynin bilgi işleme hızının altında bilgi gönderirse, aradaki boşlukta, beyin o konudan kopar ve başka şeylerle ilgilenmeye başlar. Böylece “dikkat dağılması” gerçekleşir. Hızlı okuma beynin kesintisiz bir şekilde bilgi ile beslenmesini sağladığı için konsantrasyon bozukluğu ve dikkat kaymalarını biraz daha azaltır. Ne kadar yavaş okursanız, dikkatiniz o kadar çabuk dağılır. Beyin, gözün bilgi toplama hızından 3-4 kat daha yüksek bir hızda bilgi işleyebilir. Ancak bu, okunan konunun içeriğine de bağlıdır.
Beynimize en fazla “duyusal malzeme” sağlayan organlarımızın başında gözümüz gelir. Beyin gözden gelen verilerden daha çok etkilenir. Göz ile beyin arasındaki sinir hatları kulak ile beyin arasındakine göre 20-25 kat daha güçlü olduğu için, yeni tanıştığımız insanların yüzünü hatırlarız ama ismini unuturuz. Televizyonun radyoya göre daha etkileyici olmasının nedeni de görselliğin gücüdür. Tanışanların dış görünüşe önem vermelerinin ve “cilalı imaj devri”nin nedeni de budur. Güzel kadınlara ve yakışıklı erkeklere olan talebin açıklaması da budur. Mankenlerin öğretmenlerden daha fazla kazanabilmelerinin açıklaması da budur! Görsellikten etkilenmek insanın bir tercihi olmaktan öte, “yapısal” bir zayıf noktasıdır.
Çok boyutlu kayıt yapmanın gücü
Bilginin beyinde derin izler bırakabilmesi için onu çok boyutlu kaydetmek gerekmektedir. Yani hem görüntüsü, hem sesi, hem hissi, hem tadı, hem de kokusuyla! Bazen ilk üç kanaldan yapılan bilgi girdisi de yeterli olabilir. Buna çok kanallı kayıt denir.
Çok kanallı kayıt iki şekilde yapılabilir. Birincisi bilgiyi hayali olarak (zihinde) görmek, konuşturmak (dinlemek), tadına bakmak, koklamak ve onun nasıl bir şey olduğunu hissetmektir. Bu kolay ye maliyetsiz bir yoldur. İkincisi ise o bilginin olduğu ortamda gerçekten yaşamaktır. Laboratuvar deneyleri, keşif gezileri bunun için yapılır. Buna yaşayarak öğrenme/yaşatarak öğretme de denebilir. Dersi deneyime dönüştürmek, birkaç duyu organıyla deneyimlemek amaçtır.
Çok konulu kayıt yaparak dersi deneyime dönüştürün.
Çok kanallı kaydedilen bir bilgi beyinde daha çok çağrışım yapacak ve diğer bilgilerle ilişki kuracaktır.
Dinlediğiniz bir derste not tutarak ve anlatılanları görsel şemalara çevirerek bilginin hem kulaktan hem de gözden alınmasını sağlayabilirsiniz. O bilgileri yüksek sesle okuyarak göz ile beraber kulak yoluyla da kaydedebilirsiniz. Bir arkadaşınızla beraber önce konuyu ayrı ayrı okuyup, sonra birbirinize anlatabilirsiniz. Bu da iki duyunun birlikte kullanılmasını sağlar.
Unutmayın ki dersi deneyime dönüştürmenin yolu çok kanallı kayıttır.
Ana çerçevemizi tekrarlayacak olursak, öğrenme birbirini takip eden ve biri olmadan diğerine geçilmeyen 3 aşamada gerçekleşir. Bunlardan birincisi bilgiyi beyne almak, ikincisi alınan bilgiyi işlemek ve beyne kaydetmek, son adım ise bilgiyi saklamak ve lazım olduğu anda kullanmaktır.
Bu konuda ilginç olan bir boyut da algıladığımız her şeyin zihnimizde küçük ya da büyük bir iz bırakmasıdır. Bu konuyu fark etmiş olan Goethe şöyle der: “Her bakış bir gözlem, her gözlem bir düşünce, her düşünce bir bağlantı ve ilişki doğurur. Öyle ki, her dikkatli bakışınızda bir teori kurduğunuz söylenebilir.”
Beyindeki imaj bankasının gücü: “İnsan ne yerse odur!”
Eğer uçaktan korkuyorsanız bunun nedeni, izlerken çok etkilendiğiniz bir filmdeki uçak kazası sahnesi olabilir. Tıpkı korku filmi seyrettikten sonra karanlıktan korkunuzun daha da artması gibi. Beynimize giren bazı görüntü ve sesler, beynimizin içinde bazı düşünceleri tetikler.
Bir Çin atasözü şöyle der: “İnsan ne yerse odur.”
Beynimizi mutfağa, aklımızı da aşçıya benzetebiliriz. Beynimize hangi malzemeleri verirsek ona göre yemekler yaparak bize verecektir. Verdiğimiz malzemeleri, farklı kombinasyonlarıyla, yemeklere çevirip bize sunacaktır. Yemekler düşüncelerimizdir. Aşçıya yumurta, domates, biber ve tereyağı verirseniz size menemen yapıp verebileceği gibi (menemen verdiğiniz malzemelere tam benzemez ama onlardan yapılır) üzerine haşlanmış yumurta doğranmış bir çoban salatası da yapıp verebilir! Aynı malzemenin farklı bir kullanım şeklidir bu. Beynimiz duyu organlarımızın algılayıp gönderdiği “malzemeleri”, aklın tarifleriyle mutfakta işlenerek bilgi, teori, davranış,, inanç, yargı, tutum gibi şeylere dönüştürür.
Bu da zihinsel arşiv kayıtlarının gücünü gösterir. İnsan düşünürken, zihinsel arşivlerindeki görüntü, ses ve his kalıplarını kullanma eğilimindedir. Bir televizyonun ana haber bülteni nasıl ki bir konuda haber yaparken arşivlerindeki görüntü ve ses kayıtlarını kullanıyorsa, aynı şekilde beyin de kendi arşivleriyle hareket eder.
Madem arşivlerimiz bu kadar önemli o halde, beynimizden almak istediklerimize göre onu beslemeliyiz.
Beyninize mutluluğun malzemelerini yükleyin!
Beynimizin bu özelliğini mutlu olmak için nasıl kullanabiliriz? Beynimizden almak istediğimiz ürün mutluluk ise, mutluluğun yapıldığı malzemeleri beynimizin mutfağına vermemiz gerekir. Bunun için de kulaklarımızdan güzel sesler almalıyız beynimize. Müzik bunun için icat edilmiştir. Gözümüzden güzel görüntüler göndermeliyiz beynimize. Resim sanatı da, güzellik uğraşı da bunun için vardır. Tenimizden tatlı hisler çekmeliyiz beynimize, dokunmak bunun için icat edilmiştir. Damağımızdan lezzetli tatlar göndermeliyiz beynimize. Yemek kültürü bunun için icat edilmiştir.
Duyu organlarımızın haz veren duyular göndermesi keyif almak için yeterlidir ama mutlu olmak için bunlar da yetmez. Beynimizi bizi mutluluğa ve olumlu düşünmeye götürecek düşüncelerle de beslemeliyiz. Pozitif düşünme literatürü bunun için icat edilmiştir. Kişiler beğeni yapılarına göre, edebi eserler seçerek de beyinlerini mutluluk veren düşüncelerle besleyebilirler.
Peki çoğunluk ne yapar? Beyinlerini de mideleri gibi abur-cubur şeylerle besleyerek ruh sağlıkları ile oynarlar. Sonra da başarılı ve mutlu olmaya çalıştıklarında, içlerindeki bir şeyin kendilerini neden sürekli geriye çektiğini bir türlü anlayamazlar.
Zihinsel arşiv kayıtlarındaki negatif veriler, mutluluğa ve başarıya giderken iç sabotaj yaparlar. İçinizden size çelme takar, en güçlü anınızda iç kargaşa çıkartıp sizi bunalıma sokarlar.
Beyninizi neyle besleğinize de en az mideniz kadar özen göstermenizi rica ediyorum.
Zararlı filmler izlemeyin. Ruhunuzu kötü etkileyecek kitaplar okumayın. Beyninizi başarıya götürecek bilgiyle besleyin!
Başarılı olmak için beynimizi hangi malzemelerle beslemeliyiz? Mantık yine aynıdır. Beyninize ne verirsen iz, size onu geri verir. Beyninizi başarıya götüren bilgilerle beslerseniz başarıya, diğer durumda ise başarısızlığa yönelirsiniz.
1. Gerçek yaşantılarla beyni beslemek.
Eğer hayat amacınız pop müzik sanatçısı olmak ise, beyninizi en iyi konserlerdeki görüntü, ses ve his ile beslemeniz gerekir. Kaptan olmak istiyorsanız gemicilerle ve gemilerle, yönetmen olmak istiyorsanız sanatçılarla beraber zaman geçirmeye çalışmanız gerekir. Eğer yazar olmak istiyorsanız, büyük imza günlerinde orada olmalısınız. Olmak istediğiniz yeri önceden kendinize yaşatın. Eğer Boğaziçi Üniversitesi’ni kazanmayı hedef olarak seçmişseniz, sınava hazırlanmaya başlamadan önce gidip orayı bir görmeniz beyninizi besleyecektir. Hayal ettiğiniz bazı üniversiteleri ise görmeseniz daha iyi olabilir! Beyni gerçek başarı görüntüleriyle beslemeye çalışmanın en kötü yanı, bazen umduğunu bulmayıp hayal kırıklığı yaşamaktır.
2. Hayal gücüyle beyni beslemek.
İdeal hayatımızı, kendi en iyi halimizi zihnimizde canlandırmak, onu akli gözlerimizle görmektir. Gelecekte hayatımızda görmek istediğimiz sonuçları önceden yaşamaktır.
Olmak istediğiniz yeri tam ayrıntılarıyla hayal edin. Hayalimizde canlandırdıklarımız da, hafızamıza gerçek görüntüler gibi kaydedilip arşivlenebilir.
Yapılan bazı araştırmalar hayal edilen (zihinde canlandırılan) görüntüler ile gerçek görüntüler arasında, beyni ve dolayısıyla bedeni etkileme bakımından önemli bir fark olmadığını göstermiştir. Çocuklar üzerinde yapılan bir araştırmada, küçük çocukların % 50’sinin Süpermen’in “gerçek” olduğuna, bir yerlerde yaşadığına inandıklarını göstermiştir!
2. BİLGİYİ BEYİNDE İŞLEMEK: ÖĞRENDİKLERİMİZİ KAFAMIZA NASIL
YERLEŞTİRİYORUZ?
Bu adımda birinci aşamadan geçmiş bilgiler, bir “kimlik tespiti” sürecinden geçer. Duyu organlarımız tarafından gönderilen veriler tanımlandıktan sonra hemen bir tasnife tabi tutulurlar. Gereksiz ve önemsiz bilgiler bu etapta elenir ve bilinçaltına gider. Bu yüzden bu aşamaya bilgi seçme ve yerleştirme süreci diyebiliriz.
Bütün bu işlemler bir tutuklunun yargılanma süreci içerisindeki yaşadıklarına benzetilebilir. Bir zanlı önce polis tarafından yakalanır. Polis duyu organları gibidir. Zanlı tutuklandıktan sonra ilk önce karakolda kimlik tespitine tabi tutulur, sabıka kaydı incelenir, ondan sonra mahkeme karşısına çıkarılır. Yargıç onun tutuklanmasına veya serbest bırakılmasına karar verir. Eğer tutuklanmasına karar verdiyse işlediği suça göre hapishanede ilgili bir yere konur. Beyin tarafından tutuklanan bir duyu verisi (bilgi) de önce tanınır, sonra gerekli görülürse beyindeki ilgili bilgilerin olduğu yere konur. Tabii bu bilgilerin bazılarının tek isteği bulduğu ilk fırsatta dışarı kaçmaktır!
Tanıma işlemi nasıl yapılır?
Beyin için kelime ve rakamlar birer şifredir. Tanıma, kelimelerin ve rakamların içlerinde taşıdıkları anlamlardan ayrılmasıdır. Daha önceden beyne girmiş, hafızada kaydı olan bilgiler, daha kolay tanınır. “Kineka” gibi daha önce hiç duymadığı bir kelimeyle karşılaşınca, beyin o kelimeye “yabancı” muamelesi yapar, “vize” ister.
Beyin de bir ülke gibidir. Yabancı kelimeler, pasaportla giriş yapmak zorunda olan turistler gibidir. Bir insanın kelime hazinesinin geniş olmasının önemi buradadır. İnsanın beyninde ne kadar kelime ve bilgi yer alırsa, okuduklarını o kadar çok anlar. Bir kitabı beş yılda arayla iki kez okuduğunuzda her defasında anladıklarınız bu yüzden değişir.
Kelime hazinesinin geniş olması gibi, anlatılan şeyi kişinin kendi ifadeleriyle tekrarlaması da bilgi girişini, dolayısıyla anlamayı hızlandırmaktadır. Duyu organlarının algılayarak beyne aktardığı bütün bilgiler beyne yerleştirilir mi?
Beynimiz ruhumuzun evidir.
Beynimiz bizim iç evrenimizdir, ruhumuzun evidir. Bazı yönlerden ev gibi yönetilir. Tıpkı bir evin en önemli eşyalarının odalara konup, atılamayacak kadar gerekli ama evde kullanılamayacak kadar önemsiz eşyaların depoya konması, gereksiz ve önemsiz şeylerin çöpe atılması gibi, beyin de duyuların gönderdiği verilen bu şekilde eler.
Duyu organlarımız bazı verileri beyne hiç iletemez. Duyularımız “algı eşiklerimiz” ölçüsünde dünyada olan biteni beyne aktarır.2 Algı eşiklerimizin alt ve üst sınırları bulunur. Örneğin kurbağa ayak sesini duyar; ancak kulağının dibinde ateşlenen top sesini duymaz! Çünkü bu ses üst duyma eşiğini aşmıştır.
Tasnif işlemi nasıl yapılır?
İlgi alanımıza giren, hakkında ön bilgi sahibi olduğumuz, bir ihtiyacımızı gidereceğine inandığımız, daha önce öğrenmiş olduklarımızla ilgili olan, çarpıcı, büyük, olağanüstü görünen, çevresiyle zıtlık teşkil eden bilgiler aklımızda daha çok kalacaktır.
Bilgilerin bu eleme sınavından yukarıdaki özellikleri taşımayan bilgiler geçemeyecek, 20 saniye ile 20 dakika arasında bilinçaltına gidecektir. Hafıza sistematiği içine kaydedilmedikleri için hatırlanmaları da kolay olamayacaktır.
Beyine girmek için “tanıdık” bulan bilgi ve “hemşehrisiz bilgi” Duyu verilerini ikiye ayırabiliriz: Referanslılar ve referanssızlar.
•
Referanslı bilgi: Daha önce beyne bir kez giriş yapmış veya girmemiş olsa bile hafızada kendisiyle ilişkili, hemen çağrışım yapabileceği birçok enformasyon bulunan bilgilere denir.•
Referanssız bilgi: Beyne daha önce girmemiş ve beyinde hemen çağrışım yapıp, ilişkilerkurabileceği ön enformasyon bulunmayan bilgilere denir. Bu bilgiler beyinde “misafir muamelesi” görürler.
Referanslı bilgi daha kolay anlaşılır, daha uzun süre hatırlanır. Bu da ne kadar geniş bir bilgi ve kültür tabanına sahip olursanız, o kadar geniş bir kavrayış kapasitesine sahip olacağınız an- tamına gelir.
Beynin tanıma ve tasnif yeteneği eğitilebilir. Eğer kişi neyi aradığını biliyor ise beyni o amaca göre bilgileri sınıflayacak, gerekli gereksiz ayrımını o kritere göre yapacaktır. Hayatta ne istediğini bilmenin önemi buradan gelir. Yeni bir işe girdiğinizde bir anda beyniniz o işle ilgili her şeyi “görmeye” başlar. Daha önce görememenize şaşarsınız. Bu ilgi ve ihtiyacın, öğrenmeye etkisine bir örnektir.
Unutmayın, ne aradığını bilmenin heyni onu bulmak için ne yapması gerektiğini de bilemez! Beyninize aradığınız bilginin “eşkalini” verin, o size onu yakalayıp getirecektir.
Öğrenmede bilinç ve bilinçaltının rolü
Öğrenme sürecinde elemeleri geçemeyen bilgilerin bilinçaltına atıldığını yazmıştım. Öğrenme anında bilinç ile bilinçaltının rolü üzerine kısaca değinmek gerekiyor. Bilinç ile bilinçaltının karşılaştırmalı incelemesi şöyle yapılabilir.
1) Bilinçaltı bilinçten daha güçlüdür. Her ne kadar “bilinçli insan” olduğumuzu iddia etsek de, bilinçaltındaki güç ve onun etkisi, çoğumuzda bilinç gücünden daha yüksektir.
2) Bilinçaltı sınırsız bir kapasiteye sahiptir. Oysa bilinç bilgi işleme bakımından iki sınıra sahiptir. • Zaman bakımından sınırlıdır. Şu anda düşünürken kullandığınız “bilinçli hafızanız” yaklaşık 20 saniye ile sınırlıdır. Bir şeyi düşünür, sonra başka bir şeye ya da o şeyin başka bir boyutuna geçeriz. Yani bizler çok kısa süreli hafıza süresi içerisinde düşünürüz. Bu sürede kısa süreli hafızaya geçemeyen bilgi unutulmuş olur.
• Kapsam bakımından sınırlıdır (kavrayış limiti özelliği).
Beynin herhangi bir anda düşünürken işleyebileceği bilgi sınırı 7± 2’dir. Yani bilinç, yedinin iki fazlası ya da iki eksiği arasında farklı bilgiyi bir arada işleyebilir, yorumlayabilir, anlamlandırabilir. Bu limitlerin üzerindeki bilgileri aynı anda işleyemez.
3) Bilinç daha “seçici”dir, bilinçatı her şeyi kabul eder. Bilinç tanıma, tasnif gibi aşamalardan geçirerek verilen elerken, bilinçaltı anlamadan, tanımadan, yorumlamadan, değerlendirmeden, büyük-küçük, önemli-önemsiz, işe yarar veya yaramaz demeden her şeyi içinde tutar. Bilinç, üniversite gibidir, başvuranları sınavla eleyerek alır. Bilinçaltı Mevlana’nın dergâhına benzer, “Ne olursan ol yine de gel” anlayışındadır! Bu kadar farklı türden algı malzemesinin bir arada bulunması bilinçaltı gücünün gizemli kaynağıdır.
Sağ ve sol lobun öğrenmedeki rolü
Beyin sağ lob ve sol lob diye ikiye ayrılmıştır. Sağ lob bilginin bütününü görür, sol lob detaylarla ilgilenir. Sağ lob hayal gücü ve görsel ilişkilerle bilgileri organize eder, sol lob ise konuşma ve mantıksal ilişkiler kurarak bilgileri organize işler.
Sağ lob boyutlar, hareket ve şekiller yoluyla, sol lob mantık ve matematik yoluyla çalışır. Sanat, müzik gibi uğraşlar sağ lobun, analizler, muhakemeler sol lobun faaliyetidir. Ana karakter olarak sağ lob eğlenceli ve yaratıcı işlerde yoğunlaşırken, sol lob stresli ve yorucu faaliyetlerde yoğunlaşmıştır.
Ezberci eğitim sistemlerinde yoğun olarak sol lob kullanılır, bundan dolayı soyut öğrenme tipine sahip kişiler daha başarılı olur. Oysa öğrenmeyi öğrenmiş bir kişi ideal olanı yapar; her iki beyin lobunu da bir arada dengeli kullanır.
Bilginin beyne yerleştirilmesi (kayıt) işlemi nasıl yapılır?
Algılama, tanımlama ve tasnif adımlarını başarıyla geçen bilgiler, beyinde bulunan Hipokamp adlı merkez tarafından hafızaya kaydedilir. Kayıt, bilginin beyne yerleştirilmesidir. Bu yerleştirme bazen tekrarla yapılır, bazen görsel bağlantılarla. Bazen de mantık örgüsü içinde hafızaya kaydedilir.