METİN AYDOĞAN
Metin Aydoğan, 1945'de Afyon'da doğdu. İlk ve orta öğrenimini İzmir'de, yüksek öğ renimini Trabzon'da tamamladı. 1969'da Karadeniz Teknik Üniversitesi, Mimarlık Fakültesini bitirdi. Yüksek öğrenimi dışın da tüm yaşamını İzmir'de geçirdi. Örgütlü toplum olmayı uygarlık koşulu sayan anla yışla, değişik mesleki ve demokratik örgüt lere üye oldu, yöneticilik yaptı. Çok sayıda yazı ve araştırma yayınladı, sayısız panel, konferans ve kongreye katıldı. Sürekli ve üretken bir eylemlilik içinde yaşamı bo yunca yazdı, yaptı ve anlattı. Evli ve iki ço cuk babası olan Aydoğan'ın, Türkiye İçin Notlar 1919-2005'den başka, yayımlanmış; Nasıl Bir Parti Nasıl Bir Mücadele, Bitmeyen Oyun-Türkiyeyi Bekleyen Tehlikeler, Yeni Dünya Düzeni Kemalizm ve Türkiye, Avrupa Birliğinin Neresindeyiz?, Ekonomik Bunalım dan Ulusal Bunalıma, Antik Çağ'dan Küresel leşmeye Yönetim Gelenekleri ve Türkler ve Ül keye Adanmış Bir Yaşam-Mustafa Kemal ve Kurtuluş Savaş adlı altı kitabı daha vardır.
İLETİŞİM İÇİN Metin Aydoğan 1437 Sokak N o : 1 7 / 7 Alsancak / İZMİR T e l : 0.232.421 50 26 Fax: 0.232.464 41 37 e - m a i l : aydoganmetin @ hotmail.com e - m a i l : m e t a y d o g a n @ yahoo. c o m
Metin Aydoğan
TÜRKİYE ÜZERİNE NOTLAR
1923-2005
ARAŞTIRMA
TÜRKİYE ÜZERİNE NOTLAR
1923-2005
Metin Aydoğan
İZMİR
l.Basım / Haziran 2005
23. Basım / Kasım 2005
İÇİNDEKİLER
ÖNSÖZ 7 l.BÖLÜM : TANZİMAT'TAN CUMHURİYET'E 13
1838 Osmanlı-İngiliz Serbest Ticaret Anlaşması 15 Tanzimat Fermanı Gülhane Hattı Hümayunu 19 Doğal Sonuç: Mali Yetmezlik ve Borçlanma 24
Islahat Fermanı 28 2.BÖLÜM : KEMALİST KALKINMA 31
Yaratılan Yeni Yöntem 33 Özgün ve Evrensel 38 Aşılan Yoksulluk 43 Devrimci Kararlılık ve Bilinç 45
Nesnellik 49 Ön Beş Yılda Yapılanlar 51
3.BÖLÜM : ÇAĞI YAKALAMAK (1923-1938) 55
Cumhuriyet Ekonomisi 57 Tarım Devrimi 61 Göçmen ve İskan Sorunları 70
Ulaşım ve Bayındırlık 72 Sağlıkta Atılımlar 77 Sanayileşme ve Ulusal Üretim 85
Devlet Maliyesi ve Para Politikaları 91 4. BÖLÜM : EĞİTİMDE DEVRİM 97 Geçmişten Gelen 99 Misyoner Okulları 101 Cumhuriyet Eğitimi 103 Yazı Değişimi 106 Eğitim Seferberliği 107 Üniversite Yenileşmesi (Reform) 109
Nereden Nereye 114 5.BÖLÜM : DEVRİM'DEN İLK ÖDÜNLER 1938-1950 117
11 Kasım 1938'de Başlayan Süreç 119 ABD Türkiye'ye Yerleşiyor 124 İkili Anlaşmalar ya da Dolaylı İşgal 128
6.BÖLÜM: OSMANLIYA GERİ DÖNÜŞ : 1950-1995 139
Demokrat Parti ve Hızlanan Süreç 141
Avrupa Birliği Serüveni 149 Ankara Anlaşması ve Sonrası 151 24 Ocak 1980 Kararları ve 12 Eylül 155
Gümrük Birliği'ne Giden Yol 157 Gümrük Birliği Sonuçları 161 Ekonomik Çözülme 164 7.BÖLÜM : 2005: TÜRKİYE'NİN GELDİĞİ YER 169
Devlet Küçülürken 171 Özelleştirme Uygulamaları 173
Tarımda Çöküş 182 Bankacılığa Darbe 186 Milli Şirketler Satılıyor 191
Borç Sorunu 196 Halk Yoksullaşıyor 200 1923,1938, 2004 Yılı Devlet Bütçeleri ve
Bu Bütçelerin Türk Halkı için Anlamı 204
Ne Yapmalı? 208 BASINDAN 213 OKURLARDAN 221 DİPNOTLAR 229
ZORUNLU B İ R A Ç I K L A M A
Kitaplarımın yüksek bedellerle satıldığını bana ilettiler. Buna son derece üzüldüm. Çünkü kitaba para ayırmanın zor olduğu bir dönemden geçildiğini biliyor ve karışma yetkim olmamasına karşın yayıncılardan kitabı olabildiğince ucuz tutmalarını istiyordum. Ben de telif için bir ücret almıyor, buna karşılık aldığım kitapları; dost larıma, kitaba para ayıramayan okumayı seven duyarlı insanlara ve gençlere armağan olarak yolluyordum.
Kitabın fiyatı artık, arka kapağa matbaa baskısıyla yazılmıştır ve bu fiyat baskı tükenene dek değiştirilemeyecektir. Bu nedenle
yeni okurlar arkada yazılı olandan farklı bir fiyatla kitap almamalı
dırlar. Ayrıca kitap almaya kolaylıkla para ayıramayanlar iletişim adresine bildirirlerse ve elimde telif karşılığı aldığım kitap kalmışsa, bunları tükenene dek ücretsiz olarak göndermeyi sürdüreceğim.
Kimi okurlar, kitaplarımı kitapçılarda bulamadığını söylüyor ve nasıl sağlayacağını soruyor. Durumu yayınevine ilettim. "Çözü
mü güç bir sorun" dediler. Kitap dağıtımında tekelleşme söz konu
suydu ve yazarın karşılaştığı gerçek güçlük, artık ceza kovuştur maları değil, basım ve dağıtım sorununu aşmaktı. Kitabın vitrine girmesinin ölçütü, nitelik değil, mali güç ve geçerli siyasete uygun luktu.
Duyarlı birkaç dağıtım şirketi, kitaplarımı dağıtıp okuyucuya ulaştırıyor. Ancak, bu dağıtım elbette yeterli olmuyor. Bu nedenle, okuyucu kitaplarıma ulaşmak için; dolaşmalar, siparişler ve lis telemelerden oluşan bir çaba harcıyor ve kitabı neredeyse, "peşine
düşerek" elde ediyor. Bu konuda yapabileceğim pek bir şey yok. Da
ğıtım yetersiz de olsa böyle sürecek. Ancak, yaymeviyle görüştüm. İstenmesi durumunda okura, indirimli kitap gönderecekleri söyle diler. Bulamayanlar yayınevine başvursunlar.
Kimi okur ise, kitabın başındaki "basından ve okurlardan" bö lümlerinin kaldırılmasını ya da arkaya alınmasını istedüer. Mek tuplarda, umut verici iletiler var. Kaldırmayı şimdilik uygun gör medim, ancak azaltıp kitabın arkasına alıyorum. Yeni okurlarıma, bu mektupları okumalarını öneriyorum. Okusunlar ki; ulusal birlik temelinde gelişmeye başlayan yurtsever yükselişin insana heyecan veren dayanışmasını görsünler, yalnız olmadıklarını anlasınlar ve bu erdemli duyguyu paylaşsınlar.
ÖNSÖZ 9
ÖNSÖZ
Son zamanlarda, okurlarımdan aldığım iletilerde, belir gin bir artış, niteliksel bir değişim var. Kutlama inceliğini göstererek bana güç veren iletiler, giderek artan biçimde, iş yapmaya ve örgütlenmeye yönelik somut öneriler içermeye başladı. Görüş ve öneri getirenler, ülkeyi savunma kararlılı ğıyla, güvenilir bir ulusal önderlik beklediklerini, böyle bir önderliğin ortaya çıkması halinde mücadeleye hazır olduk larını söylüyorlar. İnsanlarımızda, özellikle gençlerde, eyle me dönük, yurtsever bir devingenlik var. Ülkenin kötü gidi şine tepki duyan aydınlar, bulundukları yerde bir araya gel meye, örgütlenip birşeyler yapmaya yöneliyorlar. Kuvayı Mil liye anlayışı yeniden canlanıyor. Türkiye'de, yaygın ve güçlü bir örgütün yaratılma sancısı yaşanıyor.
Türk ulusu, kendisini koruyacak öncü aydınlarını ve onların önderliğindeki ulusal örgütü yaratacaktır. Bunu gö rüyorum. Bana ileti gönderenlerin, ulusal örgütlenme içinde, önder olarak yer alacaklarını da görüyorum. Mustafa Ke mal'in, "kendiliğinden devreye giren elektrik şebekesi, tarihin em ri" dediği Kuvayı Milliye direnci devreye girecek ve halkla aydınlar arasındaki büyük buluşma yeniden sağlanacaktır. Bence, yurdunu seven herkes buna hazırlıklı olmalıdır.
Ulusal örgütlenmenin, inançla birlikte bilinci, üstelik yüksek bir bilinci gerektirdiği açıktır. Beni umutlandıran, o-kurlarımın bunun farkında olması ve örgütlenme yolunda, bilgilenip bilinçlenmeye özel önem vermesidir. Bilgilenmeyle ilgili, birçok öneri ya da görüş aldım ve alıyorum. Bu önerile rin bir bölümü, elinizdeki kitabın oluşmasına neden oldu.
Okurlarıma göre; günümüzü geçmişle birlikte ele alan kitaplarım, Türk aydınına bilgi sunmada önemli bir boşluğu doldurmuş, ulusal bilincin yükselmesine katkı sağlamıştır. Kitaplarım nitelikli ama çok oylumlu (hacimli)dur. Kapsadı ğı konular gereği, bu belli ki gereklidir. Ancak, okumanın ye terince yaygın olmadığı ülkemizde, ne denli nitelikli olursa olsun, kalın kitaplarla kitlelere ulaşmak çok güç ve herhalde
olanaksız bir iştir. Küresel kültür piyasasının etkisindeki gençler; okumaya değil izlemeye, üretmeye değil tüketmeye yatkındır. Bilgi edinmek için çaba harcamak onları sıkmakta, kolay başarı peşinde koşmaktadırlar. Böyle bir ortamda, ki taplarımın yüksek baskı sayılarına ulaşması büyük bir başa rıdır, ama yine de sınırlı bir kesime ulaşılmıştır. Oysa geniş bir kesim; bilgisizliğin karanlığı, bilinçsizliğin kayıtsızlığı i-çindedir. Bu insanlara ulaşılmalı, onlara bilgi götürülmelidir. Kitaplarımda yer alan bilgiler, yenileriyle zenginleştiri lerek, kısa ve özlü bir kitap haline getirilmeli, gençler başta olmak üzere kitlelere ulaştırmanın yolu aranmalıydı. Türkiye Cumhuriyeti'nin nasıl bir toplumsal miras üzerine kuruldu ğu, kalkınmak için nasıl bir yol izlendiği, halkın gönenci için neler yapıldığı, büyük başarılardan sonra bugüne nasıl gelin diği ve bugün ne yapılması gerektiği ortaya koyulmalıydı. Bu yapılırsa, sorunların kavranmasına ve aşılması için izle necek yöntemin belirlenmesine yardımcı olunacaktı. Geçmişi bilmeyen, ancak geleceğe hazırlanmak zorunda olan gençle re, artık okullarda verilmeyen bilgiler ulaştırılmalıydı; bu ça ba, ulusal bilincin yükselmesine katkı sağlayacaktı. Okurla rım bunları söylüyordu.
Öneriler, uygundu. Şimdiye dek, geniş konuları kuram sal boyutuyla ele almış, düşünce yaşamımızı zenginleştirme amacıyla kapsamlı kitaplar yazmıştım. Yazdıklarım, bana göre kalıcı yapıtlardı ve artık tamamlanmıştı. Bundan böyle önerildiği gibi, "kısa ve kolay okunabilir" kitaplar yazabilirdim. Okurlarım, bu gereksinimi açıkça ortaya koyuyor, bu işi yap mamı benden istiyordu. Örneğin bir okurum "Antik Çağdan Küreselleşmeye Yönetim Gelenekleri ve Türkler" kitabımın 3 ya da 4 kitap haline getirilmesini önermişti. Birçok okur, "Bitme yen Oyun"un, broşür biçimindeki ilk baskısını istiyordu. Sa nırım artık fazla uzun olmayan kitaplar yazacağım.
Elinizdeki kitapta, Kurtuluş Savaşı'ndan sonra girişilen kalkınma atılımında gerçekleştirilenlerin tümünü, konunun genişliği nedeniyle ele alamadım. Kısa bir kitapla bunu ba şarmak olanaksızdır. Kimi temel konuları, öne çıkan
özellik-ÖNSÖZ 11 leriyle ve özet olarak yazdım. Kemalist kalkınma yöntemini, bu yöntemin özgün ve evrensel boyutunu, dünyaya yaptığı etkiyi inceledim. İncelememi; genç Cumhuriyet'in ekonomik öncelikleri, tarım ve göçmen sorunları, bayındırlık ve sağlık ta gerçekleştirilenler, sanayileşme, mali politikalar ve eğitim atılımlarıyla sınırlı tuttum. 1923-1938 arasında gerçekleştiri lenleri, yazmakta olduğum "Ülkeye Adanmış Bir Yaşam-2 Mustafa Kemal Atatürk ve Türk Devrimi" adlı kitapta geniş ola rak ele alacağım. Türk Devrimi'nin gerçek boyutu, orada gö rülecektir. Ancak, burada birkaç konuyla sınırlı tutulup, özet bilgilerle yetinilse de, 1923-1938 arasında gerçekleştirilen ve Atatürk'ün, "ülkeyi bir çağdan yeni bir çağa getirdik" dediği bü yük dönüşümün genel çerçevesi görülebilecektir.
Kitapta, insana üzüntü veren geri dönüş sürecini, yok e-dilen ulusal değerleri, silahla kovulan emperyalizmin geri dönüşünü okuyacaksınız. 1938-1950 İnönü dönemini, 1950-1960 Menderes iktidarını, 1950-1960-1995 sürecini, ABD ve AB po litikalarını, Gümrük Birliği uygulamalarıyla yaşanan ulusal çözülmeyi, farklı partilerden oluşmasına karşın birbirini izle yen ve değişmeyen hükümet politikalarını; rakam ve veriler le ve kuşkusuz öfke içinde inceleyeceksiniz. Bunlar nasıl o-lur? Büyük özverilerle yaratılan ulusal değerler, bu denli ko lay nasıl yok edilir? Bunları yapanlar nasıl insanlardır, ne den böyle yapıyorlar diyeceksiniz. Bulduğunuz yanıtlardan rahatsız olacaksınız.
Kitaptan çıkarılan yalın sonuç, bana göre; Türkiye'nin i-çinde bulunduğu olumsuz koşullardan kurtulmak için yapı lacak olan her girişimin ve başarı şansına sahip uygulanabilir her önerinin, kaçınılmaz olarak Atatürk politikalarına gide ceğidir. Atatürk'ü ve uyguladığı politikayı incelemek yalnız ca, yakın geçmişimizi öğrenmek değil, onunla birlikte, gele ceğimize yön verecek kurtuluş yöntemini saptamaktır. 1923-1938 arasını örnek alıp günümüze uyarlamak, çıkışı olan tek çözümdür. Çünkü, bu yolun başarıları, kesin ve net biçimde kanıtlanmıştır. İçinde oluştuğu dünya koşulları öz olarak de ğişmemiştir. 20.yüzyıl başlarıyla günümüz arasında;
teknolo-12
jik gelişme, mal ve hizmet dolaşımı, kâr transferi, mali ser maye egemenliği alanlarında büyük ilerlemeler yaşandı, ama bu ilerleme, dünya siyasetine yön veren temel işleyişte, nite liksel bir dönüşüm yaratmadı. Küresel şirket faaliyetleri, pa zar paylaşım gerilimleri, aşırı güç kullanımı, ülkeler arasın daki gelişmiş-azgelişmiş, varsıl-yoksul, kuzey-güney farklılıkla rında bir değişiklik yok. Güçlenip kendini dışa karşı koru yanlar ayakta kalıyor, bunu başaramayanlar dağılıyor. Dün yanın paylaşımı için mücadele eden büyük güçler, insanlığa acı çektirmeyi, üstelik aynı yöntemlerle sürdürüyor.
Benzer koşullarda emperyalizmi yenerek, ona ilk darbe yi vuran Kemalizm bu nedenle güncel. Güncelliği, üstelik yal nızca Türkiye için değil, yine tüm ezilen uluslar için de ge çerli. Belli ki, emperyalizm var olduğu sürece, ona karşı ba şarılı ilk örnek olarak, Atatürkçü uygulama da güncelliğini sürdürecektir.
Kitap, umarım düşünüldüğü gibi, geniş bir okur kit lesine ulaşır. Özellikle gençlerin, sanal vaatlerin etkisinden kurtularak ülke gerçeklerini bilen ve geleceklerini belirleyen yurtsever aydınlar haline gelmesine yardımcı olur. Onları, u-mutsuzluğun yol açtığı edilgenlikten kurtarır ve mücadeleci bir devingenliğin yayılmasına katkı sağlar.
Konuyla ilgili önerilerde bulunan ve beni özendiren tüm okurlarıma, özellikle Malatya İnönü Üniversitesi Rektörü Prof. Dr.Sayın Fatih Hilmioğlu'na teşekkür ederim.
Metin Aydoğan İzmir, 10 Haziran 2005
BİRİNCİ BÖLÜM
Tanzimat'tan Cumhuriyete 15
1838 Osmanlı-İngiliz Serbest Ticaret Anlaşması
"Islahat hareketlerinin babası ve 19.yüzyıl Osmanlı siyaset a-damlarının fikir ustası"1 olarak tanınan Hariciye Nazırı Musta fa Reşit Paşa, 16 Ağustos 1838'de, İngiltere ve Belçika'yla Serbest Ticaret Anlaşması imzaladı. Baltalimanı'ndaki Reşit Paşa Yalısı'nda imzalanması nedeniyle Baltalimanı Anlaşması da denilen bu anlaşma, ülkeyi "Avrupa'nın açık pazarı"2 hali ne getirerek yol açtığı ekonomik çöküşle, Osmanlı İmpara-torluğu'nu dağılmaya götürecek süreci başlattı. Ticari ve si yasi ayrıcalıkların (kapitülasyonlar) kaldırıldığı Cumhuri-yet'e dek, devlet siyasetine yön ve biçim verdi; tanzimat (düzenleme-yeniden yapılanma), Islahat (iyileştirme-düzelt-me) ya da batılılaşma adına, Osmanlı İmparatorluğu'nu yarı-sömürge bir ülke haline getirdi.
1838'den sonraki 80 yıl boyunca uygulanan dışa bağım lı politika; hep uygarlaşma, gelişme ve yenileşme söylemiyle sürdürüldü, ama her zaman ve kesin olarak ekonomik ödün ler üzerine oturtuldu. "Islahat hareketlerinin evrimi, her aşama da, ekonomik sömürgeleşmenin evrimini" izledi. 1839 Tanzimat Fermanı nasıl 1838 Balta Limanı Anlaşması'nı, 1856 Islahat Fer-manı'ra nasıl 1854 Borç Anlaşması'nı izlemişse; 1878 Berlin An laşması da, 1875 malî iflasın arkasmdan geldi. Ekonomik her ödün, siyasi ödünlerle tamamlandı. Batılı devletler, ekono mik bağımlılığa atılan her adımda, Osmanlı Devleti üzerin deki siyasi etkilerini daha fazla arttırdılar.3
Baltalimanı Anlaşması'nı "Capo d'Opera" (şaheser) diye rek coşkuyla karşılayan, dönemin İngiltere Dışişleri Bakanı Henry Palmerston, 1839 başında İstanbul'daki büyükelçisine bir yazı göndererek şu buyruğu veriyordu: "Serbest ticaret yo luyla Sultan'ın tabaasının servet ve refahı artacak, sanayi önemli gelişme gösterecek. Türkiye bu anlaşmayı uygulamakla, Batı uy garlığına girecek. Gereken kişilere bunları anlat. "4
Büyükelçilik görevlileri buyruğun gereklerini yerine ge tirip, devlet politikasına yön veren yetkililere bunları "anla tırken", İngiliz ekonomi uzmanları, ilişkilerde uygulanacak yöntemi saptıyordu. İngiliz hükümetine, Türkiye'de nasıl
16
davranacaklarını öneren raporlar verecek kadar İngiliz yan lısı olan Dışişleri Nazırı Mustafa Reşit Paşa, ölüm döşeğin deki Padişah'a, "serbest ticaret yoluyla hızla kalkınmanın zor ol mayacağını" anlatıyor, onu ikna etmeye çalışıyordu.5 Anlaş
ma imzalandıktan sonra İngiltere'de, "Osmanlı liberalizminin yüksek nitelikleri" dile getiriliyor, "Osmanlı rejiminden Avrupa lıların bile örnek alması" gerektiği söyleniyordu. Palmerston, yapılan anlaşmalardan o denli hoşnut kalmıştı ki, aradan 10 yıl geçtiğinde, 1849'da; "Osmanlı Devleti ticari ilişkilerinde, dünyadaki bütün devletler içinde, serbest ticareti en geniş biçimde uygulayan ülkedir" diyecektir.6
*
1838 Osmanlı-İngiliz Ticaret Anlaşması, Türkiye zararı na işleyen tek taraflı ve bağlayıcı maddelerle doluydu. Bu anlaşmayla, sürmekte olan kapitülasyon ayrıcalıklarına ek o-larak; "Büyük Britanya uyruklarına ve gemilerine" yeni imtiyaz hakları tanınmış ve bu imtiyazların "Şimdi ve sonsuza dek sü resiz olarak geçerli" olduğu hükme bağlanmıştı. İngiliz vatan daşları ve tüccarları, Müslüman olsun ya da olmasın, "İç tica retle uğraşan Osmanlı tebaasının en çok kayırılan sınıfının ödediği vergilere eş vergi ödeyen" bir konuma getirilmişti. Anlaşmaya göre dışalım (ithalat), dışsatım (ihracat) ve iç ticaret tam ola rak serbest kılınmıştı. Herhangi bir Türk ürünü, Britanyalı bir tüccar ya da vekili tarafından dışsatım amacıyla satın alı nırsa, bu ürünleri satın alan Britanyalı tüccar ya da vekili, hiçbir ticari kısıtlamaya bağlı olmayacak ve dilediği gibi dav ranmakta serbest olacaktı.
Günümüzdeki Avrupa Gümrük Birliği Protokolü'nün, yüzyetmiş yıl önceki versiyonu gibi olan 1838 Baltalimanı An-laşması'nın yol açtığı sonuçlar çok yıkıcıydı. Devletin ba ğımsız dış ticaret politikası ortadan kalkmıştı; hükümetler kendi istenç (irade)iyle ekonomik politikalar üretemiyordu. Osmanlı Devleti, kendi gümrük vergilerini Avrupa devletle riyle birlikte belirlemeyi kabul etmişti. Ülke Avrupa'nın açık pazarı haline gelmişti. Türk tüccarlar kendi ülkelerinde,
Av-Tanzimat'tan Cumhuriyete 17 rupalı tüccarlar karşısında eşit olmayan koşullarda çalışıyor lardı. Ticari ilişkilerde yabancılar, Türklere göre daha ayrıca lıklı bir konuma gelmişlerdi. Yurt içi ticarette Türk tüccar yüzde 12 vergi öderken, yabancı tüccar yüzde 5 vergi ödü yordu.7
*
Baltalimanı Anlaşmaları'ndan önce Osmanlı İmparatorlu-ğu'nun kendine özgü bir ekonomik düzeni ve ticari işleyişi vardı. Gerileme döneminden sonra bozulmalara uğrasa da ti caretin geçerli kuralları, kökleri eskiye giden ve iyi işleyen geleneklere dayanıyordu. İmparatorluk, daha önce kimi a-lanlarda, yabancılara kapitülasyon hakları vermişti, ama kendi ekonomisini ve tüccarını da koruma altına almaya çalışmıştı. İç ticaret Osmanlı tebaasına aitti. Yabancı tüccar, iç ticarete girip rekabet edemezdi. Birçok malın alım-satımı, bir ruhsat bedeli karşılığı, yerel unsurların tekeline verilmişti (Yed-i va hit). Bu işleyiş, yalnızca iç ürünlerde değil, dışalım malların da da uygulanmaktaydı. İç ticaretten, devletin önemli gelirle ri vardı. Malların bir şehirden ötekine taşınması ruhsat tezke resini gerektiriyordu. Bu da vergiye tabiydi. Türk-İngiliz Ti caret Antlaşmasının imzalandığı 1838 yılında, Osmanlı İmpa-ratorluğu'nun dış borcu yoktu.8
Baltalimanı Anlaşmalarıyla, dışa karşı herhangi bir koru ma önlemi alınmadan iç ticaretteki tüm kayıtların ortadan kaldırılması, Osmanlı İmparatorluğu'nu Avrupa'nın açık pa zarı haline getirdi; sarsılmakta olan ekonomik işleyiş tam o-larak çözüldü ve yabancı rekabete hazır olmayan yerli üre tim tümüyle yok oldu.
Avrupa fabrikalarının rekabetinden en önce pamuklu sa nayii zarar gördü. 1838 öncesinde yalnızca Osmanlı İmpara-torluğu'nun tüketimini karşılamakla kalmayıp, tüm Doğu Akdeniz pazarlarının ve Avrupa'daki birçok ülkenin gereksi nimini karşılayan çok sayıda atölye ve imalathane, 1853 yı lında ortadan kalkmış ya da can çekişir hale gelmişti. 1812 yı lında Tırnova'da 2000 muslin tezgahı varken, 1843 yılında
tez-18
gah sayısı 200'e düşmüştü. Anadolu'da kadife ve satenleriyle ünlü Diyarbakır, ipekleri ile ünlü Bursa, eski üretimlerinin ar tık yüzde 10'unu üretebiliyordu.9
Yünlü dokuma, 19.yüzyıl başlarından beri sürekli gelişen bir üretim dalıydı. Osmanlı pazarının serbest ticarete açılma sıyla, yün dokumacılığı kendini koruyamadı ve köylerdeki basit tezgahlar dışında yok olup gitti. 1855 yılına gelindiğin de, yalnızca İngiltere'den yünlü dışalım, otuz yıl önceye göre yüzde 1700 artmıştı. Fransa ve Avusturya yünlüleri, bu artı şın dışındaydı.10
İpekliler, Osmanlı Devleti'nde en çok korunan ve ülkeye sokulması kesin olarak yasaklanan üretim dallarından biriy di. Şam, Halep, Amasya, Diyarbakır ve Bursa'da çok sayıda i-pekli dokuma tezgahı vardı. Ancak, "serbest ticaretin" kabu lünden sonra bu tezgahlar gitgide azaldı ve ayakta duramaz hale geldi. Bursa'da 1840 yılında 25 bin okka ipek işleyen 1000 kadar tezgah varken, tezgah sayısı 1847 yılında 75'e, ü-retim miktarı da 4 bin okkaya düşmüştü.11 İstanbul Islah-ı Sa
nayi Komisyonu raporunda, 1838'den sonraki otuz yıl içinde 1868'de; Üsküdar'daki kumaşçı tazgahlarının 2750'den 25'e, kemhacı (ipek ve kadife üreticisi) tezgahlarının 350'den 4'e, çatma yastıkçı tezgahlarının 60'dan 8'e indiğini belirlemişti.12
Kendisini korumayı uzunca bir süre başarabilen, el işçi liğine ve atölye üretimine bağlı sanayiler, ağır ağır ama kesin bir biçimde çöküyordu. Basit iş aletleri ve bıçakçılık bunlardan biriydi. İngiltere'den bu alanda yapılan dışalım, otuz yıl için de yüzde 700 artmıştı.13 Deri sanayii de hızla çöküyordu.
Is-lah-ı Sanayi Komisyonu'nun 1866 yılında dericilikle ilgili rapo runda şöyle söyleniyordu: "Eskiden pek mamur, servet ve ikti darı diğer esnafın fevkinde olan tabaka esnafı (dericiler), otuz yıl dır günden güne tenezzülâta (kötü duruma) düşmüş ve tabakha neler külliyen muattal (toptan işlemez) olmak derecesine gelmiş tir."14
Madencilik alanında da durum farklı değildir. 1853 yılın da yapılan bir araştırmaya göre, daha önce Anadolu'da tam kapasiteyle işleyen 82 maden ocağı vardı. Bu sayı 1852'de 14'e düşmüştü. Bu ocakların sağlayabildiği üretim miktarı
i-Tanzimat'tan Cumhuriyete 19 se, eski üretimin ancak üçte birine ulaşıyordu.15 1808 yılında
Tokat'ta, yılda 500 bin okkalık kalay üretiliyordu. 1855 yılın da İngiltere'den yapılan yıllık kalay dışalımı, 28 900 İngiliz Lirasına çıkmıştı. Dışalım Tokat kalaycılığını yok etmişti. 1825 ile 1855 arasında yalnızca İngiltere'den yapılan demir dışalımı yüzde 1450, Kömür dışalımı ise yüzde 9660 oranında artmıştı.16
1838'de başlayan "serbest ticaret dönemi" yıkıcı etkisini tarım alanında da göstermekte gecikmedi. Türk pamuk üretimi Amerikan pamuğuna, Türk yün üretimi ise Avusturya ve Ar jantin yünlülerine karşı ayakta kalamadı. İngiltere bu ürün leri, elde ettiği ticari ayrıcalıklara dayanarak yoğun olarak Türkiye'ye sokarken, Türkiye'den yaptığı dışalımı da sürekli düşürüyordu. Türkiye'nin İngiltere'ye yaptığı moher, tiftik ve deve yünü ihracatı sıfırlanmıştı; koyun yünü dışsatımında ise, İngiltere'nin yün ithal ettiği ülkeler arasında l6.sıraya düş müştü. Türk kuru üzümü 1825 yılında İngiltere dışalımında birinci sıradayken, 1855 yılında onuncu sıraya düşmüştü.17
Osmanlı İmparatorluğu ile İngiltere'nin 1839-1847 ara sındaki dış ticaret evrimi, Baltalimanı Anlaşmalarının ne anla ma geldiğini ortaya koyar. Osmanlı İmparatorluğu, 1838 yı lında İngiltere'ye 1,81 milyon sterlin tutarında dışsatım, 3,85 milyon sterlin tutarında dışalım yapıyordu; dışsatımın dışalı mı karşılama oram yüzde 47'ydi. 1853 yılına gelindiğinde, dışsatım 2,58 milyon, dışalım ise 8,95 milyon sterline çıkmış tı. Dış ticaret açığı, o zaman için çok büyük bir miktar olan 6,37 milyon sterlindi; dışalımın dışsatımı karşılama oranı yüzde 29' a düşmüştü.18
Tanzimat Fermanı :Gülhane Hattı Hümayunu
Tanzimat, o dönemde Hariciye Nazırı Mustafa Reşit Pa-şa'nın, 16 yaşmdaki Padişah'ı (Abdülmecit) "kandırarak" baş lattığı; halkın sorunları ve toplumsal gerçeklerle bağı olma yan, özgüvenden yoksun, yüzeysel ve içi boş bir "yenileşme" hareketidir. Oluşum ve uygulamalarının kaynağı, Türkiye değil, Avrupadır.
20
Savaşlar ve ekonomik çöküntünün neden olduğu top lumsal bozulma, Tanzimat uygulamalarıyla yaygınlaşmış ve Türk toplumunun tarihsel değerlerindeki yozlaşma, bu dö nemde hız kazanmıştır. Dinler ve etnik yapılar arasındaki e-şitliği sağlamak adına yapılan değişiklikler, 540 yıl süren ve oldukça eskiyen devlet yönetim geleneklerinin yerine yeni bir şey koyamadığı gibi, bu dengelerin dağılmasına neden olmuştur. Yayılan dinsel ve etnik ayrılıklar İmparatorluğun dağılmasını hızlandırmış, Tanzimat, yenileşme değil kapsam lı bir çöküş hareketi olmuştur. Bu gerçeği, Türkiye'de uzun süre kalarak araştırmalar yapan ve Tanzimat hareketi konu sunda güvenilir eserler veren Fransız tarihçi E.D. Engel-hardt, "Tanzimat" adlı kitabında şöyle dile getirmiştir: "Tan zimat, Avrupa'nın Osmanlı İmparatorluğu üzerinde gerçekleştir diği manevi bir fetih hareketidir. "19
Tanzimat Dönemi, Hariciye Nazırı Mustafa Reşit Pa-şa'nın, 3 Kasım 1839 günü Gülhane Parkı'nda açıkladığı Gül-hane Hattı Hümayunu (Padişahın yazılı buyruğu) ile başladı. Tanzimat Fermanı adı verilen bu açıklama, değişik alanlarda "yenileşme" isteklerini içeriyor ve yeni bir "batılılaşma" döne mini başlatıyordu. Tanzimat'ın mimarı olan Mustafa Reşit Paşa, daha birkaç ay önce padişah olan 16 yaşındaki Abdül-mecit'i, tanzimat'nı Osmanlı yönetimi için yaşamsal bir zo runluluk olduğu konusunda, "gizli görüşmelerle" "ikna" etmiş ve genç padişaha, kendi mutlak erkinin sınırlanmasını kabul eden Tanzimat Fermanı'nı imzalatmıştı.
Mustafa Reşit Paşa, benzerlerine göre oldukça iyi eği tim almış, son derece hırslı ve oldukça zeki bir Osmanlı bü rokratıydı. Osmanlı yönetim işleyişini zorlayan cesur çıkışla rı ve yetkilerinin üzerinde uygulama yapma eğilimi vardı. Örneğin İstanbul'a karşı ayaklanan Mısır Hidivi Mehmet Ali Paşa'yla Kütahya'da yaptığı anlaşmada (1833) Şam ve Halep valiliğini Mehmet Ali Paşa'ya, Adana valiliğini de oğlu İb rahim Paşa'ya bırakmış, bu nedenle de II.Mahmut tarafın dan cezalandırılmıştı. Mustafa Reşit Paşa, Londra'da büyü kelçilik yaptığı dönemlerde, dünya siyasetinin merkezi
du-Tanzimat'tan Cumhuriyete 21 rumundaki bu kentte, İngilizlerle yakın ilişkiler içine girmiş ve tam bir batı hayranı olmuştu.
*
Yönetim işleyişi, mali denetim, hukuk ve eğitim alan larım kapsayan tanzimat kararları, bozulmuş olan yönetim yapısına duyulan tepki ve gelişen hoşnutsuzluklar üzerine o-turtuldu ve meşru gerekçesini buradan aldı. Avrupa devlet leri, Osmanlı İmparatorluğu'nun geniş topraklarını kullan mak, bunun için de kullanım biçimine uygun düşecek kural lar sistemini ülkeye yerleştirmek istiyordu. İmparatorluğu çöküşe götüren, herkesin gördüğü yapısal bozuklukları ileri sürerek, bozulmayı daha da hızlandıracak programları, ge lişme adına saraya dayatıyorlardı. Tüm yurttaşların temel haklarının güvence altına alınması gerektiğini söylüyorlardı, ama ana amaçları reayanın (Hıristiyan uyruklar) haklarının güvence altına alınmasıydı. Aynı bugün gibi, değişim için ileri sürülen gerekçeler görünüşte parlak, ancak önerilen programlar doğru değildi. Batılılar, ülke çıkarlarım savunacak bilgi ve bi linçten yoksun yöneticilere sahip Osmanlı Devleti'ne, dile dikleri biçimi verebilme olanağını ele geçirmişlerdi; bu ola nağı sonuna dek kullanacaklardı.
Tanzimat Fermanı'na göre; Padişah da olsa kimse, mah keme kararı olmadan kişiye ölüm cezası veremeyecek ve sür güne gönderemeyecekti. Vergi toplamada Müslüman-Hıris-tiyan farkı ortadan kaldırılacak ve eşitlik sağlanacaktı. Yurt taşlık haklarından ırk ve din ayırımı gözetilmeksizin herkes eşit olarak yararlanacak, Hıristiyanlar da devlet memuru ola bilecekti.
Tanzimat kararları, Türk toplum yapısıyla uyum göster mese de, "gerilikten kurtulmak" gibi haklı bir gerekçe üzerine oturuyordu. Ancak bu garip ve kendine özgü rejimin ulaştığı sonuç, Osmanlı İmparatorluğu'nun "yenileşip" güçlenmesi değil, kapitülasyonlar nedeniyle zaten ayrıcalıklı durumda
olan, gayri müslim tebaanın daha da ayrıcalıklı hale gelmesi oluyordu. Müslümanların, Hıristiyan ve Musevilerin eşit o-randa vergi vermesi, başlıbaşına bir eşitsizlikti. Ülkenin he men her yerinde, mali ve ticari işleyişi ele geçirmiş olan gayri müslim tebaa, Müslümanlara göre ekonomik olarak çok da ha üstün bir durumdaydı; Osmanlı Devleti'nin kuruluşun dan beri devlete karşı sorumlulukları, haraç ve cizye vergisi vermekle sınırlı kalıyordu; savaşlara katılmıyor ve büyük bir serbestlik içinde tüm güçlerini ticari etkinlikler için kullanı yorlardı. Bu nedenle zenginleşmişler ve etkili bir güce ulaş mışlardı.
Tanzimat döneminde hukuk alanında gerçekleştirilen "yenileşme" girişimi, hukuksal düzeni tam anlamıyla bir kar maşa içine soktu. Geleneksel mahkemeler yanında Konsolos luk Mahkemeleri, Karma Mahkemeler, Nizamiye Mahkemeleri gibi değişik konum ve işleyişte birçok mahkeme ortaya çıktı. Mahkemelerin çeşitliliği nedeniyle, insanlar arasında adli e-şitliği sağlayacak, herkesin kolayca yararlanabileceği bir hu kuksal düzen ortadan kalktı. Halk, sorunlarını, değişik yön temlerle ve mahkemeye başvurmadan kendince çözmeye başladı.
Tanzimat'ın getirdiği Müslüman-Müslüman olmayan e-şitliğinin, ekonomik yönden eşit konumda olmayan müslü-manlar için yeni bir eşitsizliğin kaynağı haline gelmesi, hal kın Tanzimat'a ve onun uygulayıcısı batıcı "aydınlara" karşı tepki duymasına neden oldu. Daha önce, ekonomik yetersiz liklerini yönetim ayrıcalıklarıyla dengeleyen Müslümanlar, Tanzimat'la birlikte bu ayrıcalıklarım yitirdiler ve kendi ülke lerinde ekonomik güçten yoksun, eğitimsiz ve örgütsüz ikin ci sınıf yurttaşlar haline geldiler. Tanzimat uygulamalarından müslüman olanlar değil, müslüman olmayanlar hoşnut kal mışlardı; mali ve ticari güçlerini geliştirerek zenginliklerini arttıranlar onlardı.
Bu gerçeğin en açık göstergesi, Tanzimat Fermanı'nın ila nından sonra Türkiye'ye yerleşmek üzere göç eden Hıristi yan nüfustaki artıştı. Yunanistan'dan gelenler başta olmak, ü-zere tüm yabancılar, Tanzimat uygulamalarının kendilerine
Tanzimat'tan Cumhuriyete 23 sağladığı mülkiyet güvenliğine, ekonomik-sosyal ayrıcalık lara ve siyasi hesaplara bağlı olarak yoğun bir biçimde arazi alımlarına giriştiler. Tanzimat uygulamaları, Rumlar için, Yu nanistan'dan daha elverişli koşulların ortaya çıkmasına ne den oluyor ve çok sayıda Yunan vatandaşı Rum, Batı Ana dolu'ya göç ediyordu.20
Türkiye'de var olan ya da yeni yerleşen Müslüman ol mayan nüfusun, ticari ve mali alanda üstün duruma gelmesi, doğal olarak, batılı devletlerle ilişkilerin azınlıklar tarafından yürütülmesine neden oldu. Devletin, batılılaşma adına güm rüklerin denetimini yabancılara bırakması, Osmanlı toprak larının yabancı mallara açılması ve ekonomik yaşam alanları nın azınlıkların egemenliği altına girmesi; bir yandan gele neksel yerli üretimi ortadan kaldırırken, diğer yandan azın lıkları işbirlikçi bir sınıf haline getirdi. Günümüzdeki Güm rük Birliği uygulamaları ile yüzyetmiş yıl önceki Tanzimat kararları arasında, yabancılara tanınan ayrıcalıklar anlamın da da şaşırtıcı bir benzerlik vardır.
Tanzimat Fermam'nın ortaya çıktığı 19.yüzyıl ortaların da, yüzyıllar süren saray politikalarıyla toplumun kültürel kaynakları o denli kurutulmuş, eğitim o denli ilkelleştirilmiş-ti ki, ulusal kimliğin beyni olan aydınlar ortaya çıkamamıştı; olayları ve gelişmeleri gerçek boyutuyla ele alıp irdeleyecek siyasi kadro yoktu. Kolaycılıkla birleşen boyun eğici ve öy-künmeci eğilimler yaygınlaşıyor, özgüvenden yoksun ve ki şiliksiz "aydınlar" ortaya çıkıyordu. Tanzimat kararlarım, "bir anayasa çıkışı" olarak ele alıp kendilerim "medeni batı dünya sıyla" bütünleşmeye yönlendirmiş bu "aydın" türü, varlığını bugüne dek sürdürdü ve Batı işbirlikçiliğinin, temeli o za man atılan dayanakları oldu.
Kendilerim batılı gibi görüp, köklerinden koparak yoz laşan, halkla ilişkisi olmayan, topluma yabancılaşmış "aydın" türünün ortaya çıkması ve bunların devlet kadrolarında üst düzey görevlere getirilmesi, doğal olarak kamusal işleyişin daha çok bozulmasına neden oldu. Kamu görevlileri ve "ay dınlar", "kara cahil" bir "sürü" olarak gördükleri halka hizmet etmek bir yana, ondan "tiksinti" duyan ve uzak durmaya
ça-lışan garip insanlar haline geldiler. Batıcılık bir modaydı ar tık ve bu moda tam anlamıyla bir Batı çılgınlığıydı.21 La
laların yerini mürebbiyeler, geleneksel davranış biçimlerinin yerini batılı tavırlar aldı. Fransızca öğrenmek ve Fransız jar gonuyla (Jargon : bozuk, yanlış hatta anlaşılmaz konuşma) konuşmak, uygar olmanın göstergesi haline geldi. Kültürel bozulma ve yozlaşma o denli yoğunlaştı ki, Türk ve Türklük, geriliği ve ilkelliği temsil eden bir aşağılama sözcüğü olarak kullanıldı. Dönemin tanzimatçı "aydınlarından" Prens Seba-hattinci ve İngiliz yanlısı Abdullah Cevdet, işi, dışardan "da mızlık erkek" getirilmesini istemeye dek götürdü. "Batı mede niyeti, ona ancak uyulabilecek, karşı durulursa yerle bir edici coş kun bir seldir.. Neslimizi ıslah edip güçlendirmek için, Avrupa ve Amarika'dan damızlık erkek getirmeliyiz" diyen yazılar yazdı.22
Doğal Sonuç: Mali Yetmezlik ve Borçlanma
Tanzimat dönemiyle başlayan ve "mali reformlar" olarak adlandırılan "yenileşme" uygulamalarının kaçınılmaz sonucu; ödeme sınırlarım aşan borçlanma, mali açıdan dışa bağlanma ve siyasal bağımsızlığın yitirilmesi oldu. Borçlanma dışa ba ğımlılığı, dışa bağımlık da içerde yönetim gücünün yitiril mesini getirmişti. İmparatorluğu dağılmaya götüren süreç hız kazandı.
İlk dış borç 1854'de alındı. Ancak, bu ilk borç girişimi değildi. Mustafa Reşit Paşa, 1850'de Hariciye Nazırı olarak Londra'da bir borç anlaşması imzalamış, ancak bu anlaşma Padişah Abdülmecit tarafından, ağır koşullar içeriyor gerek çesiyle onaylanmamıştı. Osmanlı Devleti, anlaşmayı tek ta raflı bozması nedeniyle, almadığı borca karşılık 2,2 milyar frank tazminat ödemek zorunda kalmıştı.23 Mustafa Reşit
Paşa, 4 yıl sonra, 1854'de, Osmanlı İmparatorluğunu, İngilte re ve Fransa yanında Rusya'ya karşı savaşa (Kırım Savaşı) sokan anlaşmayı imzaladı. Bu anlaşmayla birlikte, siyasi ko numu güçlendi, İngiltere'nin İstanbul Büyükelçisi Stratford Canning'in girişimiyle sadrazamlığa getirildi.24 O dönemde,
büyük devlet büyükelçilerinin, bu tür atamalarda büyük etkisi vardı. Örneğin Sadrazam Ali Paşa Fransızların,
Mah-Tanzimat'tan Cumhuriyete 25 mut Nedim Faşa Rusların adamı olarak tanınıyorlardı. Mus tafa Reşit Paşa Sadrazam olunca, 1850'de yapamadığı borç anlaşmasını 1854'de imzaladı ve Kırım Savaşı nedeniyle pa raya gereksinimi olan Osmanlı İmparatorluğu dışarıya ilk borcunu yaptı.
1854 borçlanması, 3 milyon sterlin tutarında ve yüzde 6 faizliydi. Osmanlı İmparatorluğu bu borca karşılık, Mısır'dan elde ettiği cizye vergilerini (Müslüman olmayan Osmanlı tebaa sından alınan vergi), Suriye ve İzmir gümrük gelirlerini güven ce olarak göstermişti.25
1860 yılında yeniden dış borç alınmak istendi. Ancak daha önce borç vermek için her yolu deneyen İngiltere bu kez, borç koşullarım ağırlaştıran yeni koşullar ileri sürdü ve bilinçli bir "isteksizlik" gösterdi. Ödeme gücünü aşan borç lanmanın, zorunlu olarak yeni borçlanmalar getireceğini bi liyordu. Bu nedenle, önceki borçlanma koşullarını kabul et medi ve borç vermedi.
Osmanlı Devleti, bu kez Fransa'ya başvurdu. Mires a-dında bir banker, devlet yetkilileriyle temas kurarak 400 mil yon franklık bir borç verme önerisinde bulundu. Mires bu nun karşılığında 6 milyon frank komisyon istiyordu. Osman lı Devleti Mires ile anlaştı; karşılık olarak da birçok yerin güm rük gelirini, tuzlu balık resmini, Filibe gülyağı gelirini, Bursa'nın ipek öşürünü gösterdi. Ancak, Mires Osmanlı Devleti'ni do landırdı. Borç tahvilleri Avrupa borsalarında satılamadı. Fransa Hükümeti Mires'yi tutukladı ve mali piyasada satılan tahvillerin bedeli, Osmanlı Hükümeti'ne verildi.
Yaşanan mali bunalım, 1862 yılında yeni bir borçlan mayla aşılmaya çalışıldı. 1863 yılında Osmanlı Bankası'na "Devlet Bankası" statüsü verildi ve aynı yıl bir devlet bütçesi yapıldı. Ancak yapılan bütçenin ne kendisine ne de yapan lara bir yararı oldu. Çünkü bu bütçe, daha sonra yapılacak o-lanlar gibi bir borç ödeme bütçesiydi. 12 yıl sonra 1875'de, bütçenin 17 milyon gelirine karşılık 13 milyon lira dış borç ö-demesi vardı.26 Osmanlı bütçesi 1875 yılında, aynı bugünkü
Türkiye Cumhuriyeti bütçesi gibi, gelirlerinin yüzde 76'sını dış borç ödemesine ayırmıştı.
Osmanlı Devleti'nin dış borç toplamı ise; 150 milyonu anapara, 61 milyonu faiz olmak üzere 211 milyon İngiliz Sterliniydi. Borç anlaşmalarının çarpıklığı nedeniyle, bu bor cun yalnızca yüzde 53'ü Osmanlı hazinesine girmişti. Borcun büyük bölümü, Avrupalı banker ya da bankalardan alınmış tı. Düyunu Umumiye'nin kabul edildiği 1881'de devlet borçla rının; yüzde 40'ı Fransa, yüzde 29'u İngiltere, yüzde 8'i Hol landa, yüzde 5'i Almanya, yüzde 3'ü İtalya'ya yapılmıştı.27
Osmanlı Devleti, 6 Ekim 1875'de yayımladığı bir karar name ile borçlarım ödeyemeyeceğini tüm dünyaya duyurdu. Alacaklılar durumu protesto etti ve sorunu siyasi baskı yo luyla çözmeye çalıştılar. 1881 yılında İstanbul'da yapılan top lantıda, Osmanlı Devleti, borçların, alacaklılar tarafından se çilen bir kurul tarafından yönetilmesini kabul etti. Bu anlaş maya Muharrem Kararnamesi adı verildi.
Üst yönetimi İngiliz, Fransız, Alman, İtalyan, Avustur yalı, Hollandalı ve Osmanlılardan oluşan ve Muharrem Karar-namesi'nin bir gereği olarak kurulan Düyun-u Umumiye İdare si; borç ödemelerine ayrılan devlet gelirlerini alacaklılar ya rarına yönetmek üzere kurulmuştu; uluslararası niteliği olan siyasal ve diplomatik bir kurum değil, bir anlamda özel bir şirketti.
Osmanlı Hükümeti, Muharrem Kararnamesinin 8. mad desi gereği; tahsil edilmesi kolay bazı devlet gelirlerini,
"mutlak ve değişmez" bir biçimde borç ödemelerine ayırıyor du. Bu gelirler şunlardı: tütün ve tömbeki (nargile tütünü) rü sumatı (vergileri), ipek öşürü (ondalık vergi), pul ve ispirto re simleri (harçlar), tütün ve tuz inhisarları (tekelleri), İstanbul ve civarı balık avı vergisi, Bulgaristan vergisi, Kıbrıs gelirleri, Doğu Rumeli vergisi, gümrük resimlerinde ve gelir vergisinde oluşacak gelir fazlalıkları.
Bu gelirlerin en önemlilerinden olan tütün gelirleri için, Avrupalıların baskısıyla tekel oluşturmak üzere Tütün Rejisi adıyla bir şirket kuruldu. Bu şirket kurulduktan sonra, tütün üreticisi köylülerin karşısma tek alıcı olarak çıktı ve çok dü şük fiyatlarla tütün almaya başladı. (Reji, tütünü 10 kuruşa a-lıyor, yüzde 250 karla 35 kuruşa satıyordu)28 Reji İdaresi,
da-Tanzimat'tan Cumhuriyete 27 ha sonra aldığı tütünün işlemesini de kendisi yapmaya baş lamıştı.
Yetiştirdikleri tütünle geçinemez hale gelen köylüler, Reji İdaresi ile ilişkiye geçmeden kaçak tütün ekmeye başladı lar. Reji, bunun üzerine, hükümete bir yasa kabul ettirerek tütün ekimini denetimi altına aldı ve kendi silahlı gücünü (Reji kolcuları) oluşturdu; yasadan aldığı güçle köylüler üze rine şiddet uygulamaya başladı. Çatışmalarda binlerce Türk köylüsü öldürüldü. Abdülhamit, Reji uygulamalarına son vermek istedi, ancak başaramadı. 1913 yılında Balkan Savaşı sırasında paraya gereksinim duyan hükümet, 1,5 milyon lira karşılığı, Reji'nin sahip olduğu ayrıcalıkları 1928 yılına dek uzattı. Reji İdaresi ancak, Kurtuluş Savaşı'ndan sonra kurulan Cumhuriyet Hükümeti tarafından ortadan kaldırıldı.
Reji dönemi uygulamalarıyla, IMF isteğiyle çıkarılan ve bugün uygulanmakta olan Tütün Yasası arasında büyük bir benzerlik vardır. Türkiye'de tütün dışalımı serbest bırakıl mışken, 57. DSP, MHP ve ANAP Hükümeti'nin çıkardığı 59. AKP Hükümeti'nin uygulamasını sürdürdüğü bu yasa; tü tün ekim alanlarım sınırlamış, bu sınırlar dışında ekim yapan köylüye ve ekimi ihbar etmeyen muhtara ceza getirmiştir.
*
Daniel Ducoste, Fransa Maliye Bakanlığı Müşavirliği ve Osmanlı Devleti'nden alacağı olan devletlerin Hesap Komis yonu Başkanlığım yapmış döneminin etkili bir ismidir. Tan zimat dönemi uygulamalarına yön veren ve Osmanlı borçlan masının sonuçlarım irdeleyen araştırmalar yapmıştır. 1889 yılında yazdığı kitapta, yalmzca o dönemde değil, bugün de uygulanmakta olan önermelerde bulunmuştur: "Şimdi Türk ler hızla borçlanmaktadırlar. Ancak yirmibeş yıl sonra Osmanlı toplumunda borçlanmaya karşı muhalif unsurlar ortaya çıkacaktır. İşte o zaman, gerek alacaklarımız ve gerekse bunların faizleri teh likeye düşecektir. Bu nedenle Osmanlı Devletinin maliyesi, ekono misi ve servetleri üzerindeki çıkarlarımızı koruyabilecek Türk yöne ticilere ihtiyacımız olacaktır. Ben, bu 'yerli misyonerlerin', bizden ve yapacağımız siyasi baskılardan çok daha yararlı olacağı
kam-28
sındayım. Bunlar, Türk halkına kendi dilleri, kendi ikna yöntemleri ile yaklaşma olanaklarına sahiptirler. Bu 'yerli misyonerler' alacak larımızın, bir ya da birkaç yüzyıl, teminat unsurlarının en önemli lerinden biri olacaktır. "29
Islahat Fermanı
1838 Balta Limanı Anlaşması ile önü açılan, borç anlaş malarıyla yerleşen ve Gülhane Hattı Hümayunu ile süren Ba-tı'ya bağlanma süreci, 18 yıl soma, Islahat Fermanı adı verilen bir başka "yenileşme programını" ortaya çıkardı. Batılı devlet lerin telkin ve zorlamasıyla, Padişah Abdülmecit 18 Şubat 1856'da Bab-ı Ali'de; nazırlar, yüksek dereceli memurlar, şeyhülislam, patrikler, hahambaşı ve etnik toplulukların temsilcileri önünde, Islahat Fermanı adı verilen bir "program" açıkladı. Bu açıklama hiç zaman yitirilmeden, istenilenleri yerine getirmenin göstergesi olarak; sürmekte olan Paris An laşması görüşmelerinde büyük devletlerin bilgisine sunuldu. ABD gezilerine gitmeden önce, kendisinden istenen yasaları acele olarak çıkaran politikacıların bugünkü tavrıyla hemen aynı anlayışın ürünüydü.
Islahat Fermanı, Batı'ya bağlanma sürecini tamamlayan üçüncü girişim oldu. 1838 Ticaret Anlaşması, Osmanlı sanayi ve ticaretini Avrupa'nın denetimi altına sokmuştu. 1854'de başlayan borçlanma süreci aym işi mali alanda yapmıştı.30
Şimdi, idari ve hukuksal düzenlemeler yapılacak ve Osmanlı İmparatorluğu tam olarak yarı-sömürge haline getirilecekti.
*
Islahat Fermanı'yla batılılara verilen sözler, üstlenilen yükümlülüklere göre: Osmanlı Devleti sınırları içinde yaşayan Hıristiyan uyruklara, Fatih zamanında tanınmış olan eski hak ve ayrıcalıklar yeniden uygulanacak, sosyal haklar, vergi yükümlülü ğü, askerlik, eğitim ve devlet memurluğuna atanma gibi konularda, Hıristiyan tebaaya onları Müslümanlarla eşit kılan yeni haklar ta nınacaktı. Bu haklar ek bir fermanla ilan edilecekti. Din ve mezhep farkı gözetilmeksizin Osmanlı tebaasının tümünden, eşit olarak
Tanzimat'tan Cumhuriyete 29 vergi alınacaktı. İltizam sistemi (vergi miktarının ve toplanma sının mültezim denilen kişilerce belirlendiği Osmanlı vergi sistemi) ortadan kaldırılacak ve bir daha uygulanmayacaktı. Ya bancı uyruklulara, Osmanlı ülkesinde mülk edinme ve arazi satın alma hakları tanınacak, bu hak kutsal yerler (Hicaz) dışında, ülke nin her yerinde geçerli olacaktı. Ceza hukukunda; işkence yasakla nıp önlenecek, suçluların mülklerine devletin el koyması yöntemi kaldırılacak ve cezaevlerindeki yöntem ve kurallar insan haklarına uygun hale getirilecekti. Ceza davaları için karma mahkemeler ku rulacak ve bu mahkemelere özgü yeni ceza yasaları çıkarılacaktı. Patrikhanenin ve müslüman olmayan dini kuruluşların, hukuksal ayrıcalıkları daha da genişletilecek, Patrikhane ve Müslüman ol mayan dinsel kuruluş temsilcileri, il ve ilçe meclisleri ile Ahkam-ı Adliye (Hukuk Kuralları) kurumlarında temsilci bulundurabile ceklerdi. Batı kültürüne önem verilecek, Batıdan öğretmenler geti rilecek ve eğitim yatırımları için Avrupa'dan yardım alınacaktı.31
*
Islahat Fermanı'nın kaçınılmaz sonucu, İmparatorluk i-çinde yaşayan Müslüman olmayan uyruklar ii-çinde, milliyet çi hareketlerin yükselmesi oldu. Türkler, kendi ülkelerinde e-konomik ve sosyal yetmezlik içinde ümmet olarak yaşarken, ekonomik ve kültürel gelişkinlik içindeki azınlık milliyetleri adeta bir "anayasaya" kavuşmuşlardı. Değişik etnik ve dinsel unsurları "Osmanlılık" ideolojisi çerçevesinde birleştirmeyi a-maçlayan Ferman, İmparatorluğu değil, azınlık milliyetleri kendi içinde birleştirmişti.
Osmanlı Hıristiyanları, her geçen gün güçlenip daha ayrıcalıklı duruma gelirken, Türk halkı, yoksulluğun ve ezil mişliğin ağır baskısı altındaydı. Çaresizlik içinde kabuğuna çekilen Anadolu halkının sığınacağı tek şey, elinden alına mayan inançları ve dini oluyordu.
Islahat Fermanı'nın açıklanmasından, Tanzimat dönemi nin sona erdiği kabul edilen 1876 yılına dek geçen 20 yıl için de, ülkenin birçok yerinde ayaklanmalar çıktı ve toprak ka yıpları meydana geldi. 1856 yılında Eflak ve Boğdan'a (Ro manya) özerklik tanındı, beş yıl sonra Lübnan Sancağı
özerk-30
leşti, 1862'de Karadağ ayaklanması ortaya çıktı, dört yıl soma Mısır Valisi İsmail Paşa'nın isteği doğrultusunda valiliğin babadan oğula geçmesi kabul edildi, bir yıl soma Girit'deki ayaklanmalar, Girit'e yeni ve özel bir yönetim biçimi veril mesine neden oldu, 1875'de Hersek'te ayaklanma çıktı ve 1876 yılında Bulgarlar bağımsız devlet kurmak için ayaklan dılar. 1918 Mondros Anlaşması'na dek geçen süre içinde İm paratorluk dağıldı ve 1920 Sevr'iyle, Türk egemenliği, Ana dolu'nun ortasında 120 bin kilometrekarelik bir alana sıkış tırıldı.
1923'te kurulan Türkiye Cumhuriyeti; Tanzimatla başla yan 84 yıllık ağır sömürü döneminin, sürekli savaşların ve e-konomik çözülmenin tükenme noktasına getirdiği bir top lum içinden çıktı. Kurtuluş Savaşı bittiğinde azalan nüfusuyla Türkiye; toprakları ekilemeyen, sanayi ve ticaretten yoksun, yıkıntı halinde bir ülkeydi. Bütün gelir kaynakları, doğal var lıkları, madenleri ve en iyi toprakları, yüz yıl boyunca yaban cılar tarafından sınırsızca kullanılmıştı. Sömürü, o denli ağır ve yaygındı ki, yer altı-yerüstü değerleriyle dünyanın en var sıl bölgelerinden biri olan Anadolu, dünyamn en yoksul in sanlarının yaşadığı bir bölge haline gelmişti. Tarım çökmüş, ticaret durmuştu. Sanayi üretimi yoktu. İnsanlar kendini bes-leyemiyordu. Eğitimsizlik yaygın, hastalıklar çok fazlaydı. 1838 Türk-İngiliz Serbest Ticaret anlaşmasıyla başlayan Tan zimat dönemi ülkeyi mahvetmişti. Cumhuriyet'in, geçmişten aldığı miras buydu.
İKİNCİ BÖLÜM
Kemalist Kalkınma 33
Yaratılan Yeni Yöntem
Birinci Dünya Savaşından sonra, dünyanın hemen her yerinde, bölgesel yada uluslararası gerilim ve çatışmalar ya şanırken Türkiye'de, barış ve bağımsızlık temeli üzerinde ye ni bir devlet kuruluyor; toplumsal yapı, sıradışı bir hızla ile riye doğru değiştiriliyordu. Tarihsel özellikler, yerel gelenek ler ve bölgesel dengeler gözetilerek; yabancılaşmadan, benze meye çalışmadan ve bağımlı hale gelmeden, yoksulluktan kurtul manın, kalkınıp güçlenmenin yol ve yöntemleri araştırılıyor, tartışılıyor ve uygulamyordu. Bu iş için ders alınacak, başa rılmış bir örnek yoktu. Ulusal bağımsızlığını elde eden yok sul bir yarı-sömürge ülke, bağımsızlığını koruyarak nasıl kal-kınabilir, nasıl gelişkin bir toplum haline gelebilirdi? Bu a-maç için izlenmesi gereken yol ne olmalıydı?
1923'ün dünyasında görünüm şuydu: Bir yanda sömür ge sahibi büyük emperyalist ülkeler, diğer yanda yoksul, sö mürge ve yarı sömürge ülkeler ve diğer bir yanda, kendisine bambaşka bir kurtuluş yolu çizen yeni Sovyetler Birliği. Sö mürgelerde toplumsal kalkınma yönünde yararlanılacak her hangi bir örnek sözkonusu değildi. Tersine, ulusal bağım sızlık için onlara örnek olunmuştu. Batı, örnek alınabilirdi. Ancak, sosyal yapı, Batının kapitalist gelişimine hiç uygun değildi. Batılılar, beş yüz yıl önce başladıkları gelişimlerini, sömürgecilikten geçirerek emperyalizme ulaştırmışlar, dün yayı paylaşarak anavatanlarına büyük bir zenginlik taşımış lardı. Emperyalist ilişkilerin geçerli olduğu, dünyanın büyük güçlerce paylaşıldığı bir ortamda, Batı liberalizmiyle kalkın mak artık olası değildi. Liberalizm ömrünü doldurmuş, serbest ticaret işleyişi sona ermişti. Dünya ekonomisine artık tekel cilik egemen olmuştu. Buna karşın, Türkiye'de sermaye biri kimi oluşmamış, endüstriyel üretim başlamamış, işçi ve işve ren sınıfları ortaya çıkmamıştı. Liberalizm geçerli kalkınma yöntemi olamazdı.
Rusya'da, sosyal gelişimin doğal sonuçlarına bağlı ola rak değil, savaşın özel koşullarına dayanan bir devrim
orta-34
ya çıkmış ve toplumsal yapıyla örtüşmeyen "sosyalist" bir uygulamaya girişilmişti. Rusya, Çarlık yönetiminde, ekono mik olarak yarı-sömürge bir ülkeydi. Feodal hatta feodalizm öncesi üretim ilişkileri toplumda varlığım sürdürüyordu. Rusya büyük bir köylü ülkesiydi. Bu yanıyla Türk toplumu na benziyordu. Toplam nüfusuna oranı çok küçük olan bir işçi sınıfına sahip olması, bu benzerliği ortadan kaldırmı yordu. Buna karşın, Rus Devrimi, bütün dünyada hatta Batı ülkelerinde bile önemli bir etki yaratmış, sömürge halkları ve Batı'daki işçi sınıfının örgütlü kesimleri için bir umut haline gelmişti. İzlenmesi gereken yol belki bu yoldu. Zaten bilinen başka bir kalkınma 'yolu' da yoktu.
Kemalist önderlik, her iki yolu da Türkiye için uygun görmedi. Toplumsal yapıyla çelişmeyen, ülke gerçeklerine uygun ve dünyayla bütünleşen yeni bir kalkınma yöntemi bulunmalı, bu yöntem hızla uygulanarak Batı'yla ara kapatıl malıydı. Türk toplumuna acı veren yoksulluk ve gerilikten,
"kimseye muhtaç olmadan" hızla kurtulmanın yol ve yöntemi ne olabilirdi? Bu yöntem nasıl uygulanabilir, nasıl başarılı o-lunabilirdi? Bu tür bir girişimin başarı şansı var mıydı? Var sa, neye ve kime dayanılacaktı?
Bu yol bulundu ve uygulandı; ulusal bağımsızlığına ka vuşan geri kalmış bir ülkenin nasıl kalkınabileceğini göste ren, yeni bir yöntem ortaya çıkarıldı. Özel girişimciliğe yer veren, ancak kapitalist olmayan; devletçiliği öne çıkaran, an cak sosyalist olmayan ya da her ikisi de olan bir ekonomik kalkınma modeli geliştirilip uygulandı. Kurtuluş Savaşı'nda olduğu gibi, halkına, kendi gücüne ve ülke kaynaklarına da yalı, ulusal bağımsızlıktan ödün vermeyen bir kalkınma yolu izlendi.
Atatürk, tümüyle Türkiye'ye özgü olan kalkınma yön temi ve bu yöntemin temelini oluşturan devletçilik konusun da çok sayıda açıklama yapmıştır. Türkiye'nin toplumsal ya pısını incelerken, konuyu evrensel boyutta değerlendirmiş ve her toplumda geçerli olan ortak özellikleri öne çıkarmıştır. "Bilim, toplumların büyüklüğünün sırlarını insanlara açmıştır; bu sır, insanların birbirine olan bağlarıdır" diyerek,
"bağlılık-solida-Kemalist Kalkınma
rite" (toplumsal dayanışma y.n.) kavramına özel önem ver miş; "doğal, toplumsal ve ekonomik (tabii, içtimai ve iktisadi)" ilişkiler olarak tanımladığı bağlılık'ın, günceli olduğu kadar geçmişi de ilgilendiren bir olgu olduğunu ileri sürmüştür.1
Eşitlikçi anlayışıyla, "eğer bir yerde, insanın insana karşı bir bor cu varsa, bütün borçlar gibi bunun da ödenmesi gerekir" der ve gelişme isteğini, insanlar arasında eşitlik sağlama hedefiyle bütünleştirir. Türk toplumunun paylaşımcı yapısına oturttu ğu kalkınma programı, yalnızca ulusal değil evrensel boyut ludur ve son derece insancıldır.2
Ona göre; "gelişmenin amacı insanları birbirine benzetmek tir. "3 Oysa, "insanlar birbirine bağlı ve birbirine yardımcı olduk
ları halde geçmişin ve günümüzün nimetlerinden aynı ölçüde ya rarlanamamış ve yararlanamamaktadır."4 Buna karşın, "dünya
birliğe doğru yürümektedir; insanlar arasında sınıf, derece, ahlak, giyim kuşam, dil, ölçü farkı giderek azalmaktadır. Tarih, yaşam kavgasının; ırk, din, kültür (hars) ve eğitim yabancılaşmaları ara sında olduğunu gösterir... Düşünce olarak aldığımız bağlılık (soli darite) kuramlarının gereklerini, uygulamada, toplumsal kazanım lar (içtimai teminler) adı altında toplamak mümkündür. Bu top lumsal kazanımlara, devlet sosyalistliğine yaklaşarak varılabilir. Bu yol, kanun yoludur. Örneğin; İş kanunu, şehirlerin ve işyerle rinin sağlık koruma kanunu, bulaşıcı hastalıklara karşı koruma ka nunu, işçilerin yaşlılık ve kazalara karşı sigorta kanunu, hasta ve yoksul yaşlılara zorunlu yardım kanunu, çiftçi sandıkları kanunu, ucuz konut yapılması kanunu, okullarda, öğrencilerin yararlana cağı kooperatif açılması, bu gibi kuruluşlara devlet bütçesinden yardım. Bu ve buna benzer konular için yasalar çıkarılır ve uygula nır. Bağlılık kuramı bu toplumsal önlemlerle sağlanmış olur... Baş kasına yapılan iyilik, bize de iyiliktir; başkasına olan kötülük, bize de kötülüktür. Bu nedenle iyiliği sevmek, kötülükten kaçınmak ge rekir. Yaptığımız işler, çevremizde sevinçler ya da acılar halinde yankılar uyandırır. Bu durum bize bir vicdan görevi yükler. Bağ lılık, bizi başkaları için hoşgörülü yapar. Çünkü, başkalarının ku surları, genellikle, bizim de istemeyerek suçlu olduğumuzu göste rir. Sonuç olarak, bağlılık, 'herkes kendi için' yerine, 'herkes
herkes için' düşüncesini koyar. Bu düşünce; toplumsaldır, millî
36
1937 yılında, Ernest Jackh'a, ulusal kalkınma konusun daki görüşlerim açıklarken, Türkiye'deki anlayış ve uygula maların başka ülkelere benzemediğim söyler ve şöyle der: "Türkiye'nin uyguladığı devletçilik sistemi, 19.yüzyıldan beri sos yalist teorisyenlerin ileri sürdükleri fikirlerden alınarak tercüme e-dilmiş bir sistem değildir. Bu, Türkiye'nin ihtiyaçlarından doğ muş, Türkiye'ye özgü bir sistemdir. Devletçiliğin bizce anlamı şu dur: Kişilerin özel teşebbüslerini ve kişisel faaliyetlerini esas tut mak; fakat büyük bir ulusun ve geniş bir ülkenin bütün ihtiyaç larını ve (bu uğurda y.n.) pek bir şey yapılmadığını göz önünde tu tarak, ülke ekonomisini devletin eline almak. Türkiye Cumhuriyeti Devleti, Türk vatanında yüzyıllardan beri kişisel ve özel teşebbüs lerle yapılamamış olan şeyleri bir an önce yapmak istedi ve kısa bir zamanda yapmayı başardı. Bizim takip ettiğimiz bu yol, görüldüğü gibi liberalizmden de başka bir yoldur. "6
*
Atatürk'ün kalkınma yöntemi konusunda yaptığı sap tama ve uygulamalar, ekonomi dahil, geniş bir araştırmanın ve kültürel birikimin ürünüydü. Türk tarihini olduğu kadar Batı tarihini de incelemişti. Toplumsal gelişimin bağlı olduğu evrensel kuralların Türk toplumuna uyarlanmasında yüksek yetenek gösteriyor; bilimsel değeri olan özgün uygulama yöntemleri geliştiriyordu. Büyük başarı sağlayan Kemalist kalkınma yöntemi, bu yeteneğin ürünüydü.
Batı emperyalizmi ve onun alt evresi kapitalist sömür gecilik, uluslaşmanın da tarihini oluşturan 400 yıllık bir dö nemi kapsar. Bu dönemin başında ise, Batı Avrupa ülkele rinin gelişimlerini borçlu oldukları, ekonomik ulusçuluk ya da devletçilik anlamına gelen Merkantilizm vardır. Sanayileşen ül kelerde geçmişte deliksiz olarak uygulanan merkantilist sis tem; devletçilik, korumacılık, sanayicilik ve ulusçuluk üzerinde yükselen bir uygulamalar bütünüydü ve Batılı devletler mer kantilist devletçilikle uluslaşıp gelişmişlerdi.
Denizaşırı ülkelere ulaşarak sömürge elde eden Avru palılar, anavatanlarına taşıdıkları servetle, büyük boyutlu bir sermaye birikimi sağlamışlardı. Kapitalist gelişmenin itici
Kemalist Kalkınma 37 gücü, sömürgelerden taşınan bu birikimdi. Sermaye birikimi kapitalist üretimi, kapitalist üretim de sermaye birikimini geliştirdi ve üretilen mallar, önce her ülkenin kendi ulusal pazarına, ulusal pazar aracılığıyla kendi sömürgelerine su nuldu. Ulusal pazarla sömürgeler, gümrük duvarları ve or dularla, ekonomik-askeri koruma altına alındı. Batı'da görü len kapitalist uluslaşma böyle oluştu. Birbirine bağlı, ikili ters bir süreç olarak; sömürgeci ülkeler uluslaşırken, sömürge ül keler ulusal değerlerini yitirdiler.
Sömürge ve yarı-sömürgelerde, gelir kaynaklarına el konulması, üretime yönlendirilecek sermaye birikiminin o-luşmasına izin vermiyordu. Sömürge halklarının içine düş tüğü ilişkiler; üretimsizliği, yoksulluğu ve geriliği doğuru yordu. Üretip satacağı mal'ı olmadığı için, pazar'a gereksi nimi olmuyor, pazar'a gereksinimi olmadığı için de ulusal bir pazar oluşmuyordu. Bu durumun doğal sonucu, sömürge toplumlarının uluslaşamaması oluyordu.
*
Osmanlı İmparatorluğu, askeri işgal altına alınmamıştı, görünüşte bağımsız bir siyasi yapıya sahipti. Ancak, Tanzi mat uygulamalarıyla Batılılaşma adına gerçekte bir yarı sömür ge haline getirilmişti. Ağır borç yükü altında eziliyor, kendi kararım kendi veremiyordu. Üretimi yok olduğu için, ulusal sanayi gelişmiyor, buna bağlı olarak, ulusal pazar ve ulus devlet yapılanması oluşmuyordu. Osmanlı İmparatorluğu, askeri değil, siyasi ve ekonomik işgal altına alınmıştı. Bu ör tülü işgal, onun yıkılmasına neden olmuştu.
Türkiye için saptanacak kalkınma yöntemi; Osmanlı İmparatorluğu'nun düştüğü duruma izin vermemeli, her a-landa tam bağımsızlığı temel almalı ve Türk toplumunun ö-zelliklerine uygun olmalıydı. Başkasından yardım umma yanlışına düşülmemeli; gerçekçi, korumacı ve kendi gücüne dayalı olmalıydı. Kamu gücünü, kişisel girişim serbestliğiyle birlikte güçlendirmeli, ekonomik gelişmeyi sürekliliği olan, planlanmış bir düzen haline getirmeliydi. Başka ülkelerdeki
uygulamalardan yararlanılmalı, ancak öykünmeci (taklitçi) yaklaşımlardan kaçınılmalıydı.
Özgün ve Evrensel
Ne liberalizm ne de kollektivizmin belirleyici olduğu, özgün bir modeli uygulayıp yaşatmak mümkün müydü? Bu yol, geniş köylü yığınlarının ve ulusal ekonominin gücünü arttırıp, toplumsal ilerlemeyi sağlayabilir miydi? Hem "sağ dan" hem de "soldan" bu soruya olumsuz yanıtlar geldi. An cak, Kemalist yönetim, bu yöntemi kararlılıkla uyguladı ve şaşırtıcı başarılar elde etti. Uygulamalar, benzer konumdaki birçok ülkeyi, değişik oranlarda etkiledi.
Bugün, küreselleşme politikalarının zor duruma soktuğu azgelişmiş ya da gelişmekte olan ülkelere, sıkıntısını yaşa dıkları sorunları aşmak için adı verilmeden, Kemalist kalkın ma yönteminin temel yaklaşımları öneriliyor. Örneğin, Kana dalı ünlü ekonomist, Prof. Michel Chossudovsky, günü müzde yaşanan mali ve sınai bunalımdan Dünya Bankası ve IMF'yi sorumlu tutarak, bu bunalımdan kurtulunması için; ulusal ekonomilerin yeniden yapılandırılması gerektiğini ve öncelikle, bütünüyle korumasız hale getirilmiş olan ulusal sanayinin koruma altına alınarak, yerli üretimin teşvik edil mesi gerektiğini söylemektedir. Chossudovsky, Le Monde Diplomatique'te şunları söylüyor : "Modern tarihin en ciddi krizi ile karşı karşıyayız. Karar direktiflerini, Washington'dan alan IMF ve Dünya Bankası'nın sorumlu olduğu bu kriz, öyle bir kriz ki, u-lusal ekonomiler büyük bir hızla çöküyor. Bu çöküşten kurtulmak isteyen ülkeler, öncelikle sanayilerini koruma altına almalı, ithalat vergilerini yükseltmeli, ulusal ekonomiyi koruma altına alarak yerli üretimi arttırmak ve IMF'nin dayattığı 'serbest piyasa ekonomi sinden' kendilerini kurtarmalıdırlar."7
Polonya'da, 'sosyalist' sistemin çözülerek kapitalizme geçilmesinde önemli rol oynamış, Dayanışma Sendikası'nın ünlü lideri ve eski Polonya Cumhurbaşkanı Lech Walesa, ye ni düzenden de umduğunu bulamadığı için olacak: "sosyalist sistemi ve kapitalizmi birlikte uygulamalı. İkisinden de
yararla-Kemalist Kalkınma 39 nılarak, şimdiye dek kimsenin bulamadığı yeni bir yol bulunmalı"8 diyor.
Brezilya'da, başında Ekonomi Konseyi Başkam Sidney Pascotto'nu bulunduğu, 31 ekonomist, Ağustos 2005'te bir "ikisatçılar Manifestosu" yayınladı. Brezilya'da uygulanmakta olan "ekonomik istikrar programına" karşı çıkılan bildiride, kü reselleşmeye (emperyalizme diye de okuyabilirsiniz) seçenek oluşturacak politikaların var olduğu belirtiliyor ve adı veril meden adeta Kemalist kalkınma yöntemi öneriliyor. "İktisat çılar Manifestosü'nda şunlar söyleniyor: "Bizim en büyük düş manımız, başka seçenek olmadığı savıdır. Gerçekte ise ulusal ve halkçı bir seçenek vardır.. Yoksulluğun kökeninde özelleştirme ve devletin güçsüzlüğü yatmaktadır. Bu durum, yalnızca, devlet yeni den kamusallaştırılırsa ve güçlendirilirse son bulabilir. "9
Kemalist kalkınma yöntemindeki temel yaklaşımların, 2. Dünya Savaşından soma bağımsızlığına kavuşan birçok ülke tarafından kullanıldığı bilinmektedir. Bu durum, en açık bi çimiyle, 1955 yılında 29 Asya ve Afrika ülkesinin katıldığı Bandung Konferansı kararlarında görülmektedir. Üçüncü Dünya sorunları uzmanı Mısırlı ekonomist Samir Amin, "...Tereddütsüz bir biçimde, çağımız Üçüncü Dünya'sının ulusal projesi" olarak gördüğü Bandung kararlarım şöyle özetlemek tedir; "... üretici güçlerin geliştirilmesi, özellikle sanayi üretiminde çeşitlendirmenin sağlanması, ulusal devlete bu sürecin yönetim ve denetimini sağlama iradesi kazandırılması; ulusal kaynaklara ege men olunması; yaratılan artı değerin merkezileştirilmesi ve üretken yatırımlara yönlendirilmesine olanak sağlayacak parasal dolaşımın, devlet denetimine alınması; ulusal pazara egemen olunması ve dünya pazarlarına açılmak için rekabet gücünün arttırılması, tek nolojik gelişmenin sağlanması; kalkınma sürecinin, halk desteği o-luşturularak devletin öncülüğünde gerçekleştirilmesi... "1 0 Bu il
keler, Bandung'dan 30 yıl önce, Türkiye'de belirlenip başa rıyla uygulanan ilkelerin aynısıdır.
Çin'in; ulusal kalkınma, devletçilik, özel girişimciliğe yer verme, yabancı sermaye yatırımları gibi konularda bu günkü tutumu, Türkiye'nin 1923-1938 arasındaki tutumuyla şaşırtıcı bir benzerlik içindedir. Kalkınmada devletin öncü olduğu, kamu yatırımları yanında özel girişimciliğe yer