• Tidak ada hasil yang ditemukan

Küreselleşmenin Siyasal Boyutu

N/A
N/A
Protected

Academic year: 2021

Membagikan "Küreselleşmenin Siyasal Boyutu"

Copied!
8
0
0

Teks penuh

(1)

http://www.dijimecmua.com/finans-sistem/1866/index/1042895_k%C3%BCreselle%C5%9Fmenin-boyutlar%C4%B1-k%C3%BCreselle%C5%9Fmenin-ekonomik-boyutu-k%C3%BCreselle%C5%9Fmeni-siyasi-boyutu/

www.dijimecmua.com

Küreselleşmenin Siyasal Boyutu

Siyasal küreselleşme tartışmaları, uluslararası platformda yaşadığımız dönemin ne olduğu ve bizi nelerin beklediği, siyasal kurumların durumu ve bunların birbirleriyle ilişkileri bağlamında cereyan etmektedir.

“Küreselleşen dünyada en önemli politik aktör ulus-devlet mi yoksa ulus-devlet üstü ve/veya uluslararası organizasyonlar mı?

Küreselleşmenin getirdiği entegrasyon, küresel ve merkezi bir yönetimi mümkün ve gerekli kılıyor mu?

Artan iletişim ve etkileşimin demokrasi ve özgürlükler sahasında ne tip yenilikler getirmesi beklenebilir? “

Ulus-Devlete Alternatif mi Aranılıyor?

Küreselleşmenin siyasi boyutuna ilişkin yukarıdaki soruların yanıtları aranılırken hareket noktasının özellikle ulus-devlet kavramı olarak ele alınması rastlantı olmasa gerek. Devletlerin varlıklarını ve meşruiyetlerini sürdürebilmeleri açısından sahip oldukları otorite ve egemenliğin küreselleşme olgusuyla birlikte tartışılır hale gelmesi siyasi polemiklerin ortak zemini gibi görünüyor.

Ali Esgin, günümüzün en önemli sorunlarından birinin, ulus-devleti hedef alan ve daha çok siyasal düzeydeki tartışmalarda belirginlik kazanan “ulus-devlet işlevini tamamlayıp sona erdi mi, yoksa hayati bir rolü var mı” sorusuna yanıt arayışında ortaya çıktığını söylemektedir. Esgin’in, ulus-devletin tarihsel süreçteki oluşumunu sağlayan büyük kapitalist dönüşümün, yeni ve belirli

ölçülerde bu kez de ulus-devletin meşruiyetini azaltma/yok etme amacıyla karşımıza çıktığı tespitini yapması ironik bir gerçeği gözler önüne sermektedir. (Esgin, 2001: 185)

Bu tezin, küreselleşmenin kapitalizmin bir aşaması olduğu düşüncesini doğruladığını söyleyen Esgin, ayrıca, küresel kapitalizmle ulus-devlet ilişkisinin açıklanmasında hakim olan bir bakış açısı olduğunu da sözlerine ekler. (Esgin, 2001: 185)

Ulus-devletin siyasal bir kurum olarak etkinliğinin büyük ölçüde toprakları üzerindeki egemenliğine bağlı olduğunu ve bunu da sınırlarından geçen bilgi, mal, kapital ve insan kaynakları üzerindeki denetimi yoluyla sağladığını vurgulayan Esgin, bu denetim gücünün küreselleşme olgusuyla birlikte sekteye uğradığını, hatta yitirildiğini ve sonuçta ulus-devletin meşruiyetinin ortadan kalktığını söyler. (Esgin, 2001: 186)

Yine de ulus-devletin artık tamamen anlamını yitirdiğini öne süren radikal düşünürlerin pek fazla olmadığını belirtmek gerek. Ulus-devletle ilgili tartışmalar, daha ziyade bu tarihsel kavramın artık giderek güç ve hükümranlık erozyonuna uğradığı iddiası üzerinde yoğunlaşıyor. Bu bakışa göre teknolojik değişim ve buna eşlik eden ekonomik entegrasyonun geleneksel yapılarla, alışılmış

çözümler ve eski otorite merkezlerince kavranılmaları ve kontrol altına alınmaları mümkün değildir. Milli bilinç, ulusal çıkar ve benzeri nosyonların artık 19. yüzyıldaki ilerlemeci rollerini

tamamladıkları ve bugün tek kelimeyle statükoyu temsil ettikleri öne sürülmektedir.(Gözen, 2004: 21)

Ulus-devletin kendi sınırları içerisindeki topluluk üzerinde kurduğu hakimiyetin, derinden sarsıldığını ve bunun sonucunda çoğulcu bir dünya düzeninin ve buna bağlı bir bakış açısının güçlendiğini ileri süren Ramazan Gözen, bireylerin artık vatandaşlık bağı ile sadece kendi

devletlerine bağlı ve bağımlı olmadığını, ulus-devletlerin kararlarını kontrol edecek, yeri geldiğinde hükümsüz kılacak uluslararası güç merkezlerinin var olduğuna dikkat çeker.

Gerçekten de, bu güç merkezleri ulus-devletin gücünün ve yetkilerinin bir kısmını devralmış gibi görünüyorlar. Bu yargıda, ulus-devletin ideolojik bir aygıt olarak rolünü tamamladığına

(2)

kitleleri pazara entegre etmenin aracı olarak ortaya çıkmış siyasi bir aygıt rolüyle, kitlelerin yığın ve teba olmaktan çıkıp vatandaş olmalarına giden yolda eğitimden düzenli orduya, ortak hukuktan piyasa ekonomisine değin birçok rolü üstlenmiştir. Bu devletin, toplumsal bütünlüğü sağlama yolundaki en büyük gücü ise başta milliyetçilik olmak üzere kitlelere ortak geçmiş ve ortak gelecek duygusunu aşılayan ideolojilerdi. Ancak bugün devletin elindeki güç ve bu ideolojinin sağladığı farklılık duygusunun küreselleşme olgusuyla birlikte giderek törpülendiği düşünülüyor.

Bunun karşısında ise ulus-devletin hala vazgeçilmez bir güç olarak dünya siyasetine yön vermekte olduğuna inanan ve uluslararası örgüt ve organizasyonların aslında ulus-devletlerin inisiyatifi ile ayakta durduklarını düşünenlerin sayısı hiç de az değildir. Bunlara göre, ulus-devlet hala dünya sisteminin temel belirleyicisi rolündedir ve küreselleşmenin getirdiği problemlerle başa çıkma gücüne sahip olduğuna inandıkları devleti, ekonomik, siyasi ve askeri açıdan tehdit edebilecek bir kurumsal yapı yoktur. Bu görüşte olanlar için küreselleşmeyi ulus-üstü örgütlerin doğuşuyla

ilişkilendirenler aceleci davranmaktalar. Aslında sona ermiş ve tamamlanmış bir süreçten değil, olsa olsa bugün bile devam etmekte olan bir "karma model" den bahsedilebilir. Bir yandan entegrasyon yaşansa da diğer taraftan bölünme ve parçalanmalar gözlenmektedir.

Uluslararası örgütlerin etkisinin arttığına dair argümanlar ise, devletin önemini savunanlarca basit bir algı yanılması olarak tanımlanıyor. Uluslararası örgütlerin ulus-devlet temelinde organize olduklarına dikkat çeken bu sosyal bilimciler, bu örgütlerde alınan kararların uygulanabilirliğinin yine devletlerin onayına bağlı olduğunun altını çiziyorlar. Gerçekten de uluslararası arenada 20. yüzyılın başından bu yana Milletler Cemiyeti ile başlayıp Birleşmiş Milletler ile devam eden, UNESCO`dan ILO’ya çeşitli alt dallara bölünen uluslararası organizasyonlara yönelik en büyük tehdit, bu organizasyonlarda alınan kararların uygulanmasında yaşanan problemlerdir. Alınan bir kararın uygulanabilirliği, aynen ulus-devlet modelinde olduğu gibi gerektiğinde yaptırım ve cezalandırmayı gerektiriyor. Oysa bu yönde bir güç tam anlamıyla oluşturulabilmiş değildir. Birleşmiş Milletler ve NATO bünyesinde bazen düzenlenen operasyonlara dair tartışmalar; çifte-standart suçlamaları ve sonuçsuz kalan çabalar herkesçe bilinmektedir.

Avrupa Birliğinin önümüzdeki dönemde varmak istediği nokta, yukarıda sözü edilen karma modele iyi bir örnek olarak gösterilebilir. Küresel bir siyasi yapı olmasa da kurucu ögeleri küresel değerler olan Avrupa Birliğinin yeni yeni şekillenen anayasasında bile federal nitelikte bir birlik yapısı öngörülmediğini hatta ulus-devletlerin hak ve yetkilerinin büyük bölümünü korunduğunu görüyoruz. Anayasa taslağı üzerindeki görüşmeler başladığında "Avrupa Birliği`nin federal bir yapısı olacağı"ndan söz edilmesi, birliğin bir “süper devlet” haline gelebileceği eleştirilerinin gündeme gelmesine neden olmuş ve büyük tartışmalara yol açmıştır.

Şu anki metinde “federal” ifadesi yerine, Avrupa`daki ilişkileri “bir toplum oluşturacak biçimde" geliştirmekten söz ediliyor. Ancak birlik üyesi devletlerin iç pazarlarını düzenlemede, dış ticarette, tarım, balıkçılık ve çevre alanlarında bazı haklarından vazgeçerek AB normlarına uymasını

gerektiriyor. Bunun yanı sıra, Anayasa, birliğin ortak bir dış politika geliştirmesini hedefliyor. Ancak böyle bir siyaseti geliştirmek için uygulanacak yöntemlerin karmaşık olması nedeniyle üye devletlerin bunun dışında kalmayı seçme imkanları da mevcut.

Avrupa Birliği Anayasası Taslağının “birlik ve üye devletler arasındaki ilişkiler” başlıklı beşinci maddesinde “birliğin, bölgesel ve yerel özerk idareler dahil olmak üzere, üye devletlerin siyasi ve anayasal temel yapılarının özünde var olan ulusal kimliklerine, ülkenin toprak bütünlüğünün garanti altına alınması ile hukuk ve düzenin korunması ve iç güvenliğin sağlanmasını da içeren temel ülke işlevlerine saygı gösterileceği” belirtilerek bir anlamda ulus-devlet yapısının korunacağı

vurgulanmaktadır.

Yine taslak metnin “birlik vatandaşlığı başlıklı” sekizinci maddesinde de, “üye devletlerden herhangi birinin yurttaşları, birliğin vatandaşlarıdır, birlik vatandaşlığı ulusal yurttaşlığa ilavedir; onun yerini almaz” denilerek yurttaşlık konusunda önceliğin üye devletlerin ulus-devlet yapısına bağlı olduğunun altı çizilmektedir.

Ülkemizde de ulus-devlet yapısının güçlü bir hukuki zemine oturtulduğunu gözlemliyoruz. Türkiye Cumhuriyeti Anayasasının üçüncü maddesi Türkiye Devletinin, ülkesi ve milletiyle bölünmez bir

(3)

bütün olduğunu söylerken ve bu hükmün değiştirilmesinin teklif dahi edilemeyeceğini dördüncü maddeyle hükme bağlanırken ulus-devlet yapısının değiştirilemeyeceğine vurgu yapılmaktadır. Özetle söylemek gerekirse, küreselleşmenin siyasal boyutuna dair en önemli ve kayda değer tartışmada, yani ulus-devletin konumu hakkında, taraflar temel olarak hükümranlık ve fonksiyon kavramları üzerinde duruyorlar. (Çağlar, 2001:135)

1648`de imzalanan Westphalia[1] Antlaşmasından bu yana devletlerin birbirlerinin iç işlerine karışmaması, karşılıklı olarak birbirlerinin tüzel kişiliklerini kabul etmeleri, devletin kendi halkı üzerinde tek yetkili güç sayılması gibi konularda mutabakat sağlandığını ve sonuçta, halkları üzerinde egemenlik kurmayı başardıklarını söylemek mümkündür (Grahamme, Hirst, 1998: 205) Ancak, uluslararası organizasyonların devletlerin bu hükümranlık haklarını sınırladıklarını da görmezden gelemeyiz. İnsan haklarının korunmasından işkencenin önlenmesine kadar birçok konuda uluslararası bir denetim mekanizması yaratmak için ciddi çabalar mevcuttur. Bu tarz uygulamaların ulus-devletlerin rızası ile mümkün olduğu ve anlaşmalardaki tarafın yine devlet olduğu iddiası ise bir noktayı tam anlamıyla kavrayamıyor: Devletleri bu anlaşmalara ve prensiplere uymaya iten bir atmosferin ve baskı ortamının oluştuğu gözden kaçırılıyor.

Siyasal küreselleşme adını verebileceğimiz bu ortamın iki somut sonucu olduğunu söyleyebiliriz: (i) devletlerin iç ve dış ortamlarını birbirinden ayıran “devletin siyasi sınırları” gözle görünmez hale gelince, iç-dış politika arasındaki ayırım önemini yitirmiştir. Yani, iç politika dış politikanın, dış politika iç politikanın uzantısı veya devamı haline gelmiştir, (ii) devletin egemenlik alanları muğlaklaşmıştır; devletlerin iç ve dış egemenlikleri zayıflamıştır. Zira devletlerin ve/veya devlet dışı yabancı aktörlerin değişik kanallarla sınırlardan içeriye girmeleri sonucu, devletlerin içeriyi denetleme, dışarıya ilgisiz kalma çabası başarısız hale gelmektedir. (Gözen, 2004: 27)

Siyasal küreselleşme veya küreselleşmenin siyasal alanla ilgili algılamalarının önemli bir diğer alt başlığını ise sivil toplum örgütleri ile diğer uluslararası örgütler oluşturmaktadır.

2.2. Küresel Sivil Toplum

Küreselleşme olgusunun somut sonuçlarından birisi de güçlenen uluslararası sivil toplum ve uluslararası örgütlerdir. Özellikle uluslararası örgütlerin devletlerin iç ve dış politikalarında

belirleyici bir rol üstlenmesi, self-determanitaion gibi ulus-devlet ile birlikte ortaya çıkan bazı temel ilkeleri bile bugün sorgulanır hale getirmiştir. Bu yönüyle, sivil toplum ve uluslararası örgütler gibi konuların ulus-devlet tartışmalarından bağımsız olmadığını, ancak farklı bir perspektif ortaya çıkardığını belirtmek gerekir.

“Küresel sivil toplumu”, küreselleşme ideolojisinin yürürlüğe konulması ile birlikte, ona eşlik eden bir kavram şeklinde nitelendiren Yasemin Özdek, sivil toplumu, ulus-devletler içindeki “sivil toplumu” aşan bir kavram olarak formüle ederek, herhangi bir devletin yurttaşları olarak

kimliklerine bakılmaksızın bireylerin ve gönüllü kuruluşlardaki grupların “dünya sivil toplumunu” oluşturduğunu belirtiyor. (Özdek, 2000: 164)

Dünya çapında ulus-devletlerin zayıflamasına rağmen sivil toplumların güçlenmesinin, global demokrasinin tezahürü olarak algılandığını ifade eden Özdek, bu tezahürün başlıca göstergelerini, (i) hem ulusal sınırlar içinde hem de devlet sınırlarını aşan boyutlarda demokratik güçlerin harekete geçmesi, (ii) politik örgütlenmelerin yeni tiplerinin ortaya çıkması ve (iii) bu örgütler arasındaki dayanışmanın artması olarak sıralayarak, bu eğilimlerin kurumsal anlamdaki sonucunu da, devleti bypass eden ve kendi dış politikalarını uygulayan hükümet dışı örgütler (NGO) ve ulus aşırı toplumsal hareketler olarak açıklar. (Özdek, 2000: 165)

Gelişen küreselleşme sürecinin, sivil toplum gruplarının ve örgütlerinin de küreselleşmesine yol açtığını söyleyen Ramazan Gözen, Martin Shaw’ın “Global Society and Global

Responsibility” isimli kitabından alıntı yaparak, küresel toplumu “küresel mal üretim ve değişimi,

küresel kültür ve kitlesel medya ve dünya politikasının giderek büyümesiyle gelişen sosyal ilişkilerin sonucunda ortaya çıkan bir olgu” olarak tanımlar. Küresel sivil toplumun, bilimsel topluluklar, çevre örgütlenmeleri, insan hakları toplulukları ve bir çok konuda sınırları aşan

topluluklar veya örgütlerden oluştuğunu söyleyen Gözen, bu toplumun farklı ülkelerdeki insanların bir araya gelerek siyasi işbirliği yaratmayı hedeflediklerini belirtir. (Gözen, 2004: 60)

(4)

Bazı yazarlarca, “kamu” ve “özel” sektörden sonra üçüncü bir sektör olarak tanımlanan küresel sivil toplumun, insani hizmetler vermek, halkın ekonomik kalkınmasını gerçekleştirmek ve çevrenin kirlenmesi önlemek, sivil hakları korumak için dernekler, vakıflar ve benzeri kurumlar

oluşturduğunun altı çizilmektedir. Küresel boyutta çok önemli bir etkinliğe sahip olan bu örgütlerin üç başlık altında sınıflanabileceğini söyleyen Gözen, bu örgütleri: (i) Ulus-Devlet Dışı Örgütler (International Non-Governmental Organizations) (NGO), (ii) Çokuluslu Şirketler (Multinational Organizations) (MNO) ve (iii) belirli bir ülkeye ait olmakla birlikte birçok ülkede bağları bulunan özel amaçlı örgütler olarak sıralar. (Gözen, 2004: 64-65)

Bugün dünyada çeşitli konularda yaklaşık 10.000 civarında NGO bulunduğunu belirten Gözen, bu örgütlerin belirli çıkarları ve hedefleri olan iki yada daha fazla ülkeden özel grupların bir araya gelerek; çıkarlarını, hedeflerini daha kolay ve daha etkin bir şekilde gerçekleştirebilmek,

uluslararası alanda organize faaliyette bulunmak üzere kurulduklarını ve adında anlaşılacağa üzere hükümetlerin temsil edilmediği kuruluşlar olduğunu vurgulayarak, Uluslararası Denizcilik

Komitesi, Uluslararası Yahudi Kadınlar Konseyi, Kızıl Haç Dernekleri Ligi, Uluslararası Tüketici Birlikleri Örgütü, Uluslararası Af Örgütü gibi kuruluşları örnek olarak gösterir. (Gözen, 2004: 64) NGO’ların bir çoğunun Birleşmiş Milletler şemsiyesi altında bulunmaları nedeniyle dünya

kamuoyunun ve özellikle devlet temsilcilerinin dikkatlerini çekebilme avantajına sahip oldukları ve bu yönleriyle uluslararası alanda karar alma mekanizması içerisinde yönlendirici bir nitelikleri oldukları söylenebilir.

Ramazan Gözen’in ikinci kategori olarak işaret ettiği MNO’lar, kuruluşu ve merkezi bir devlette olmakla birlikte faaliyetlerini ve etkinliklerin birden fazla ülkede yürüten ekonomik örgütlerdir. IBM, Mobil, BP, Shell, Coca Cola, Nestle, General Motors, bu gruba örnek gösterilebilecek şirketlerdir.

Kuruluşları itibariyle belli bir devlete bağlanmış ve belirli özel şahısların mülkiyetindeki ekonomik kuruluşlar olsalar da, bu çok uluslu şirketlerin sivil toplum kuruluşu olarak kabul edilmesinin nedenlerini Gözen şöyle açıklamaktadır:

1) Birden fazla ülkede faaliyet gösteriyorlar, 2) Ortaklık zincirine birden fazla ülke dahildir,

3) Çok çeşitli milliyetlerden insanları istihdam ederler,

4) Ürünlerini kullanan kişiler belki de tüm dünyayı ve insanlığı yakından ilgilendirmektedir (Gözen, 2004: 65)

Son kategori, Gözen’in özel amaçlı örgütler olarak tanımladığı kurumlardır. Bu grubun en tipik örneği olarak dini konularda faaliyet gösteren misyoner kuruluşları işaret eden Gözen, örnek olarak merkezi Roma’da olmasına rağmen tüm dünyadaki Katoliklerin haklarını korumak ve Hıristiyanlığı yaymak amacıyla birçok ülkede faaliyette bulunan Roma Katolik Kilisesini gösterir. (Gözen, 2004: 65-66)

Gözen’in, çokuluslu şirketleri ve bazı özel amaçlı örgütleri sivil toplum kuruluşları olarak

değerlendiren bu yaklaşımının çok iddialı olduğunu ve genel kabul görmüş sivil toplum kavramını tam anlamıyla karşılamadığını söylemek yanlış olmayacaktır. Çok genel ifadelerle açıklamak gerekirse, sivil toplum kuruluşları, devlet örgütü dışında kalan dernekler, kulüpler, topluluklar birer sivil toplum kuruluşu olarak isimlendirilirler. Ancak bir örgütün sivil toplum kuruluşu (STK) sayılabilmesi bazı koşulları sağlamasına bağlıdır. Bu koşullar genel hatlarıyla şöyle sıralanabilir: 1) Öncelikle, organizasyonun anlamlı ve sürekli bir yapıya sahip olması gerekir. Tek bir amacı gerçekleştirmek için bir araya gelip daha sonra dağılan kısa vadeli bir topluluk STK sayılamaz. 2) Bir STK’nın devlet sisteminin bir parçası olmaması gerekir. Bu nedenle yasayla kurulmuş odalar, sendikalar veya vakıflar STK olarak kabul edilmezler.

3) STK’ların kuruluş nedeni ticaret yapmak ve kar elde etmek olmamalıdır. Yöneticilerine veya üyelerine kar dağıtmak üzere kurulmuş ticari ve sınai örgütler STK olamazlar.

4) STK kendi öz yönetimine sahip olmalıdır. Yazılı olan veya olmayan amam kişilere göre değişmeyen kurallarla kendi yönetimini seçme ve denetleme özgürlüğüne sahip olmalıdır

(5)

5) STK’ya katılım veya ayrılma gönüllülük esasına göre olmalıdır. Bu nedenle STK’lar gönüllü kuruluşlar olarak da adlandırılırlar.

6) STK’lar toplumsal amaçları desteklemek nedeniyle oluşmalıdır. 2.3 Uluslararası Örgütler

Küresel sivil toplum örgütlerinin yanı sıra, küreselleşme olgusunun bir diğer siyasi yansıması da uluslararası örgütlerdir. (Inter Governmental Organizations-IGO) Uluslararası örgütler, devletlerin kurduğu ve onların politikalarına uygun olarak işleyen kuruluşlardır. Temel amaçları, kurucu devletlerin kendi başlarına çözemedikleri sorunları kolektif olarak çözmek, müşterek olarak ulaşmak istedikleri hedeflere varmalarına yardımcı olmak veya daha genel olarak dış politika amaçlarını gerçekleştirmelerine aracılık yapmaktır.

Uluslararası örgütleri, coğrafi bakımdan Birleşmiş Milletler, IMF, Dünya Ticaret Örgütü gibi küresel; NATO, Avrupa Birliği gibi bölgesel nitelikte olmak üzere kategorize etmek veya

fonksiyonel açıdan spesifik amaçlı OPEC, Ekonomik İşbirliği Teşkilatı ve genel amaçlı BM, AB ve İslam Konferansı Örgütü şeklinde sınıflamak da mümkündür. (Gözen, 2004: 30)

Faaliyetleri, başarıları ve başarısızlıkları, etkileri ve etkinlikleri üye devletler arasındaki ilişkiler sistematiğiyle çok yakından ilgilidir. Örneğin, BM’nin başarısı ya da başarısızlığı beş büyük ve veto sahibi devlet arasındaki ilişkilerin durumuna bağlıdır. (Gözen, 2004: 30)

Ramazan Gözen’in yukarıdaki iyimser yaklaşımına rağmen, hepimizce bilinen son dönemlerdeki gelişmeler BM’nin ve NATO’nun en büyük ve güçlü küresel aktör ABD’nin siyasal çıkarlarının dışında hareket edemediğini gözler önüne sermektedir.

III. SİYASAL KÜRESELLEŞMENİN İNSAN HAKLARININ KORUNMASINA ETKİLERİ

Ulus-devletin tartışılır hale gelmesi, buna karşılık küresel sivil toplumun ve uluslararası örgütlerin güç kazanması şeklinde karşımıza çıkan siyasal küreselleşmenin, insan haklarının korunması açısından ne gibi sonuçlar doğurduğu da tartışmalı alanlardan biridir. Küreselleşme kavramında olduğu gibi sonuçları üzerinde de bir uzlaşma olduğunu söylemek çok güç görünüyor.

Küreselleşmenin siyasal sonuçları ve bunun insan haklarının korunmasına olan etkileri düzleminde de birbirinden çok zıt görüşler ortaya atılmaktadır.

Siyasal Küreselleşmenin İnsan Haklarına Olumlu Etkisi

Küreselleşmeyi demokratikleşme olarak tanımlayan İhsan Dağı, küreselleşme olgusuna birey ve bireyin özgürlükleri perspektifinde bakılması gerektiğini söyler. Küreselleşmenin, ulusal düzeyde birey ile devlet arasında bir tampon alan yarattığını iddia eden Dağı, devletin egemenlik alanı bir yandan küresel aktörler tarafından paylaşılırken, birey de, egemen bir özne olarak devletin denetimsiz egemenlik anlayışını içte sınırlıyor, daraltıyor demektedir. Bu niteliğiyle

küreselleşmenin, otoriter devletler karşısında bireyi özgürleştirici bir işlev taşıdığını ve uluslararası örgütlerin insan hakları kuruluşları ve uluslararası sözleşmelerle bireyi, kendi devletine karşı koruma mekanizmaları geliştirdiğine dikkat çekiyor. (Dağı, 2000: 7)

Bireyin artık egemenlik iddiası taşıyan devletler karşısında yalnız olmadığının altını çizen Dağı, bir dev olarak tanımladığı devlet karşısında bireyin bu özgürlüğünü şöyle anlatmaktadır:

“Küreselleşmenin toplumsal ve iletişimsel entegrasyon imkanları, bir başka ifadeyle

küreselleşmeyle ortak toplumsal alanlar yaratılması, insanları siyasal alanlarda hapsetmeyi imkansız kılıyor. Toplumsal alan, siyasal sınırlar tarafından durdurulamayarak, devletler ötesi bir niteliğe dönüşüyor. Topluluklar ve bireyler arasında oluşan iletişim ağları ve geçişkenlikler, yani küresel/kamusal alanlar devletin denetiminden çıkıyor. Yani küreselleşme, bir yandan devletin kontrol imkanını daraltırken, öte yandan da onu hem ulusal düzeyde hem de uluslararası düzeyde sosyalleşmeye zorluyor” (Dağı, 2000: 7)

Otoriteryen eğilimli siyasal hareketlerin küreselleşmeye karşı çıktığına değinen İhsan Dağı, mevcut niteliğiyle küresel dinamiklerin ideolojik, baskıcı ve içe kapalı siyasal rejimleri yıkıcı etkisini fark eden kesimlerin, kendi egemenliklerini koruma mücadelesi verdiklerini söylemektedir. Dağı,

(6)

ulusal egemenlik değil kendi egemenlik tekelleridir” derken küreselleşme karşıtlarını da jakobenlikle suçlamaktadır. (Dağı, 2000: 5)

Türkiye’nin AB ile entegrasyon sürecinin yeni bir ivme kazandığı bu günlerde demokratların, küresel dinamikleri de arkalarına alarak, seçkinler demokrasisini “halk demokrasine” dönüştürme imkanına kavuştuğunu söyleyen Dağı, küreselleşme lehine bir duruş göstermektedir.

Küreselleşmenin, giderek küçülen ve bütüncül hale gelen dünya sisteminde bireyin önemini ve rolünü arttırdığını söyleyen Ramazan Gözen ise insan hakları sorunlarının çözümü konusunda küreselleşmenin de ektisiyle “klasik egemenlik” anlayışının dışına çıkıldığından söz etmektedir. Gelinen noktada, uluslararası toplumun, insan hakları sorunlarını “ulusal egemenlik sorunu”

olmaktan çıkartarak “küresel bir sorun” olarak görme eğiliminde olduğuna işaret eden Gözen, insan haklarını ihlal eden devletlere karşı askeri ve siyasi müdahalelerin bile meşru sayılabileceği bir sürece girildiğini vurgulamaktadır. (Gözen, 2000: 113)

1999 yılında BM Genel Kurulunda yapılan konuşmaların “içişlerine müdahalenin meşruluğu” ve “insan haklarını ihlalin, egemenlik prensibi arkasına sığınılarak görmezden gelinemeyeceği” ekseninde cereyan ettiğinin altını çizen Ramazan Gözen, üçüncü dünya ülkelerinin bu tezi

emperyalizm olarak değerlendirerek bu tartışmalarda ABD ve İngiltere’ye karşı saf oluşturduklarını ifade ediyor. (Gözen, 2000: 114)

Burada önemli olan nokta, insan hakları ihlallerine yönelik yapılan müdahalelerde evrensel uygulanabilirlik sorunudur. Irak ve Kosova’ya müdahale eden batılı güçlerin, dünyanın başka yerlerinde cereyan eden aynı nitelikteki ihlalleri görmezden gelmeleri bu konuda da çifte standart olduğunu akla getirmektedir. Temelinde ulusal çıkar yatan bu çifte standart uygulamalarının insan hakları bağlamında gerçekleşiyor olmaları ise, üçüncü dünya ülkelerinin insan haklarını “batının emperyalist çerçeve kavramı” şeklinde değerlendiren argümanlarını güçlendiriyor.

Ramazan Gözen’in, küresel bir örgüt olarak BM’nin uluslararası sorunların çözümünde daha etkin bir rol oynayabilmesi için önerdiği yapısal değişiklik ise oldukça ilgi çekicidir. Gözen, BM’ye sadece devletlerin temsilcileri değil, onların yanında ilgili küresel sivil toplum örgütlerinin

temsilcilerinin de katılımının sağlanmasının yararlı olacağını ve bu şekilde, dünya sivil toplumunun sorunları daha etkili bir şekilde tartışabilmesinin ve çözüm yönünde önemli adamlar atabilmesinin sağlanabileceğini söylemektedir. (Gözen, 2000: 217)

Siyasal Küreselleşmenin İnsan Haklarına Olumsuz Etkisi

İnsan haklarını “global değerler” olarak tanımlayan Yasemin Özdek, kavramın özellikle 1990’lı yıllardan sonra yükselişini, insan hakları kavramının, ulus-devletlerden oluşan dünya sisteminin temel ilkesi ”devletlerin ulusal egemenlik hakkı”nı törpüleme kabiliyetinden ileri geldiğini söyler. (Özdek, 2000: 151-152)

Ulus-devletlerden kurulu uluslararası sistemin temelinde yatan Westpfalia sisteminin, “egemen eşitlik”e dayandığını ve sistemin tek öznesinin devletler olduğunu, insanların da devletlerin yurttaşları sıfatıyla uluslararası alanda hiçbir hak ve yetkiye sahip olmadıkları kabulüne

odaklandığını söyleyen Özdek, bu sistemin evrimindeki en belirleyici dönüm noktalarını ise iki dünya savaşı sonrası ortaya çıkan ve uluslararası topluluğu temsil eden örgütlerin kurulması olarak görür. Özdek, 1920’de kurulan Milletler Cemiyeti ile 1945 yılında oluşturulan Birleşmiş Milletler’in klasik devletler hukukundaki en ciddi kırılmayı gerçekleştirdiğini ve emperyalist bir dünya

düzeninin siyasal-hukuksal iktidar tekellerini oluşturma doğrultusunda bir işlev üstlendiğini iddia eder. (Özdek, 2000: 152)

Yasemin Özdek, insan haklarının, barış ve güvenliğin korunması gibi kavramlarla birlikte, ulus-devletlerin uluslararası hukuktaki egemenlik haklarını sınırlayan ilkeler olarak da

tanımlanabileceğini belirtir. İnsan Hakları Evrensel Bildirisinin, insanların da, devletler gibi uluslararası hukukun özneleri olduğunu geri dönülemez bir şekilde deklare ettiğini ve bunu sağlamak için uluslararası koruma mekanizmaları geliştirildiğini, insan hakları meselelerini devletlerin iç işleri olmaktan çıkardığını ifade eden Özdek, 20.yüzyılın ortalarından itibaren

(7)

haklarını törpülediğini ve ulusal iktidarların zayıflatılması lehine kullanıldığına da söylemekten geri kalmaz . (Özdek, 2000: 153)

“İnsan haklarının korunması ihtiyacı, geleneksel ulus-devlet egemenliğinden kopuşun global gerekçesi olarak savunulurken, insan haklarının devletin ötesinde oluşu ve “devlet aklı”adına ihlal edilememesi, egemenliğin devlet içerisinde sınırlanamayacağının dayanağını oluşturuyor. “Global çerçevede insan haklarının korunması ancak ulus-devletlerin egemenlik haklarının global iktidarlar lehine sınırlanması ile mümkün görülüyor.” Özdek, bu iddianın, ulus-devletlerin insan haklarını korumadığı, global düzeyde yapılanacak yeni iktidarın insan haklarını koruyacağını varsaydığını söyleyerek, insan haklarının politik iktidarın doğasıyla değil, yalnız mekanıyla ilişkilendirilen bu bakış tarzının günümüzde iddia edildiği gibi bir insan hakları devriminin yaşandığı argümanını desteklemediğinin altını çiziyor. Politik iktidarın koruduğu çıkarlar değişmeksizin, iktidar ölçeğinin, coğrafyasının ve mekanının değişmesinin, onun yalnız biçimsel bir revizyondan geçmesi anlamına geleceğini, özde bir değişiklik olmadıkça global bir iktidar yapısının insan haklarını iyi

koruyacağına dair ne bir karine ne de bir güvence olmadığına işaret eden Özdek, insan haklarının küresel siyasi kurumlarla korunmasının mümkün olamayacağını şu sözlerle dile getiriyor:

“İktidarın emperyalist bir merkezde toplanması insan hakları için en güvensiz koşulların yaratılması anlamına geliyor. Global bir merkeze tabi olarak çeşitli düzeylerde politik iktidar yapılandığında da, açıktır ki, ihlallere olanak veren bir “devlet aklı” varolacaktır. Bu, devletin ortadan kalkmayıp varlığını sürdürmesinin zorunlu bir sonucudur. İnsan haklarının biçimsel olarak tanınmalarının, gerçekleştirilmeleri için yeterli olmadığı ulus-devletler döneminde yeterince

kanıtlanmıştır, global düzeyde biçimsel tanımanın bu kaderi değiştirmesi için de geçerli bin neden yoktur.” (Özdek, 2000: 158)

Yasemin Özdek’in oldukça karamsar bir şekilde ortaya koyduğu bu durum, son yıllarda tanıklık ettiğimiz bazı uluslararası gelişmelerle doğrulanmaktadır. İnsan haklarının korunması açısından gerçekten endişe verici bir durum olarak yorumlanacak bu gelişmeler, özellikle 11 Eylül sonrası hız kazanmıştır. ABD tarafından GWOT (Global War on Terrorism) olarak adlandırılan bu yeni

kavramın temeline, demokrasi ve insan haklarının konularak, terörizme destek olduğu, kaynaklık ettiği ileri sürülen ülkelere bu evrensel değerlerin götürüleceğinin amaçlandığı söylenerek, savaş ve onun sonucu olarak karşımıza çıkan insan hakları ihlalleri meşrulaştırılmaya çalışılmaktadır. Bir yanda Irak’ta, dünya kamuoyu önünde cereyan eden sahneler haber kanallarında izlenirken, bunların engellenmesi için başta Birleşmiş Milletler olmak üzere küresel veya bölgesel düzeyde hiçbir

örgütün elle tutulur bir çaba göstermemesi, Özdek’in bu düşüncesini ne yazık ki doğrulamaktadır. Küreselleşmenin siyasi yansımalarından biri olarak söz ettiğimiz küresel sivil toplum ve uluslararası örgütlerin insan haklarını korumasındaki işlevi konusunda tereddütlü bir bakış açısı olan Şengül Hablemitoğlu, bazı düşünür ve yazarların Uluslararası Af Örgütü, Çevre Örgütü gibi uluslararası insani yardım örgütlerinin ve bazı sivil toplum kuruluşlarının emperyalizmin aktörleri olarak

çalıştıklarına ilişkin değerlendirmelerine vurgu yaparak, batı kaynaklı küreselleşmenin insan hakları açısından Batı ve Doğu değerlerinin çatışmasına neden olduğunu söylemektedir. (Hablemitoğlu, 2004: 45)

Küreselleşmenin siyasi sonuçlarına bütün olarak bakıldığında, vatandaş hareketleri ve gönüllü kuruluşların bugün hem ulusal hem de uluslararası çapta, pek çok alanda önemli katkılarda

bulunduklarının altını çizen Hablemitoğlu, insan haklarının korunması konusunda da aynı yararları sağlayacağı beklenilen bu kuruluşların bazı çıkar alanlarına hizmet ettiğini, belirli bazı konularda pek çok tarafların çıkarlarına ve siyasal tutuma ver verme eğiliminde olduğunu iddia etmektedir. Bunun en büyük örneğinin küreselleşmenin sivil toplum kuruluşlarına olan etkileri nedeniyle demokrasinin örselenmesinde görüldüğüne dikkat çeken Hablemitoğlu, küreselleşmenin ortaya çıkardığı derin ve büyümekte olan sosyo-ekonomik eşitsizliklere sahip toplumların, demokrasi yaratmada ve sürdürme de çok büyük engellerle karşılaştıklarını ifade ediyor. (Hablemitoğlu, 2004: 144-145)

Şüphesiz demokrasinin uygulanmasında ve geliştirilmesinde önemli bir işlevi bulunan sivil toplum kuruluşlarının uluslararası aktörlerin etkisinde kalmaları, insan haklarını açısından da olumsuz

(8)

sonuçlar yaratmaktadır. Çünkü, kamuoyu oluşturma ve karar mekanizmalarını etkileme bağlamında işlevsel rolleri bulunun bu örgütlerin insan haklarının korunması konusunda istenilen duyarlılığı gösterebilmeleri, onların dış ve iç etkilerden bağımsız faaliyet sürdürmelerine bağlıdır.

[1] 1648’de Otuz Yıl Savaşları’ndan sonra imzalanan ve mezhep savaşlarına son veren barış

antlaşması. Bu antlaşma ile devletler karşılıklı olarak birbirlerinin iç islerine karışmama taahhüdünü yerine getireceklerdi. Yani, her devlet iç işlerinde müstakil, bağımsız, özerk, otonomdu. Büyük veya küçük herhangi bir devlet bir diğerine o devletin yurttaşlarına ilişkin meselelerde karışamazdı. Buna karşılık devletler, aralarındaki ilişkilerin sürdürülmesi amacıyla belirlenmiş bir hukuk sistemi

geliştirecekler, bu devletlerarası hukuk özne olarak devletlerin tüzel kişiliğini kabul

edecekti. Devletlerarası hukuk’un temelini ise yine devletlerin kendi arzularıyla taraf oldukları antlaşmalar belirleyecekti. Dolayısıyla bu hukuk çerçevesinde bireylerin herhangi bir statüsü yoktu, her birey ancak kendi devleti ile muhatap olabiliyordu, devletler ise tüzel kişi olarak birbirleriyle ilişkilere girebiliyorlar, fakat kendi tebaaları ile olan ilişkilerinde kimseye hesap vermek durumunda kalmıyorlardı.

Referensi

Dokumen terkait

Sementara itu positifnya koefisien DYEAR*DER menunjukkan bahwa pada tahun 2000, efek negatif kenaikan hutang sudah sangat berkurang bahkan pada perusahaan yang dikontrol

Hasil kuat geser dalam yang dilakukan pada material timbunan menujukkan nilai 4 – 10 derajat, nilai paling rendah tersebut sesuai dengan sudut repose material longsor di

Faktor lingkungan yang membantu nelayan untuk mengetahui daerah penangkapan ikan antara lain konsentrasi klorofil-a, SPL, perbedaan tinggi permukaan laut, arah dan kecepatan arus,

Sasaran yang ingin dicapai dalam penelitian ini adalah menganalisis efektivitas pemberdayaan masyarakat dengan mengetahui perubahan kondisi pemberdayaan masyarakat sebelum

Setelah dilakukan pengujian radiografi, pengujian tarik, pengujian tekuk dan pengujian kekerasan maka dapat menunjukkan bahwa pengelasan Aluminium 5083 dengan proses friction

Kelembaban tanah permukaan dapat dikorelasikan dengan nilai spektral citra penginderaan jauh, sifat pantulan tersebut dipengaruhi oleh kondisi kelembaban tanah

y Produk petrokimia yang dihasilkan dari hasil pengolahan minyak bumi berupa naptha, dan kondensat adalah produk aromatik (benzene, toluene dan xylene) dan produk olefin

Permintaan akan perumahan dapat diketahui dengan melakukan uji menggunakan program SPSS untuk mengetahui nilai kecakupan data, validitas, reabilitas, dan korelasi,