Osmanlı Devlet Teşkilatına Dair Kaynaklar - Prof. Dr. Yaşar YÜCEL

600 

Loading....

Loading....

Loading....

Loading....

Loading....

Teks penuh

(1)

OSMANLI

DEVLET TEŞKİLÂTINA

DAİR KAYNAKLAR

KİTÂB-İ MÜSTETÂB

KİTABU MESÂLİHİ’L MÜSLİMÎN

VE MENÂFİ'İ’L-MÜ’MİNÎN

HIRZÜ’L-MÜLÛK

(2)
(3)

OSMANLI DEVLET TEŞKİLÂTINA

DAİR KAYNAKLAR

KİTÂB-Î M ÜSTETÂB

KİTABU M ESÂLİHİ’L M ÜSLÎMÎN

VE MENÂFİ c İT. M Ü ’MÎNÎN

H IR Z Ü ’L - M Ü LÛ K

(4)
(5)

A T A T Ü R K K Ü L T Ü R , D ÎL V E T A R İ H Y Ü K S E K K U R U M U T Ü R K T A R İ H K U R U M U Y A Y I N L A R I

I I I . D izi — Sa. 13

OSMANLI DEVLET TEŞKİLÂTINA

DAİR KAYNAKLAR

KİTÂB-İ MÜSTETÂB

KİTABU MESÂLİHİ’L MÜSLİMÎN

VE MENÂFİİ’L-MÜMİNİN

HIRZÜ’L - MÜLÛK

Prof. Dr. YAŞAR YÜCEL

T Ü R K T A R İ H K U R U M U B A S I M E V İ — A N K A R A

(6)
(7)

I

K ÎTÂB-Î MÜSTETÂB

Sayfa I . G Î R Î Ş ... I X I I . X V I I . Y Ü Z Y I L D A I S L Â H A T Ç A L I Ş M A L A R I N I N B A Ş L A M A S I ... ... X V I I I . K Î T Â B - Î M Ü S T E T Â B . . . X I X I V . M Ü E L L İ F V E E S E R İ N D E Ğ E R İ ... X X V . E S E R Î N T A R İ H İ V E K İ M E S U N U L D U Ğ U M E ­ S E L E S İ . . . . ... X X I I V I . E S E R İ N K A P S A M I ... ... X X I I I V I I . K Î T Â B - Î M Ü S T E T Â B ’ın M E V C U D N Ü S H A ­ L A R I _______________ _________ _____ _ X X V I I I V I I I . M E T N İ N Y A Y I M L A N M A S I N D A U Y G U L A N A N

YÖNTEM

_____ ___ ___________ ______ . . . X X I X S E Ç İ L M İ Ş B İ B L İ Y O G R A F Y A ... ... ... X X X I I I M E T N İ N T R A N S K R İ P S İ Y O N U ... ... .. i İ N D E K S ... 41 M E T N İ N A S L I

(8)

II

KİTÂBU MESÂLÎHt’L - MÜSLÎMÎN

VE M E N Â Ftt’L-MÜ’MİNÎN

METNİN ASLI VE TÜRK HARFLERİNE ÇEVİRİSİ

DEĞERLENDİRİLMESİ

3İ R İ Ş . . . ; ^. . . : . . . 49 I . : O S M A N L I D E V L E T İ N D E B O Z U K L U K L A R I G İ D E R M E Ç A B A L A R I . . . M . . . i’ . . . 51 I I . K İ T Â B U M E S Â L İ H İ ’ L M Ü S L Î M Î N V E M E N Â F İ T ’ L -M Ü ’ -M İ N Î N . . . 57 1. M ü e llif ... . ... ... . . . 5 7 2. E serin te’l i f tarih i v e kim e su n u ld u ğu m eselesi . . 1. . . s 59 3. E serin ta v sifi, im lâ ö zellik leri, d ili ve neşir esasları . . . . 63 I I I . E S E R İ N K A P S A M I V E D E Ğ E R İ . . . 67 İ V : M E T N İ N T Ü R K H A R F L E R İ N E Ç E V İ R İ S İ . . . 91 V . İ N D E K S . . . 131 V I . M E T N İ N T I P K I B A S I M I

(9)

III

HIRZÜ’L - MÜLÛK

G İ R İ Ş ... ... ... . ... .. 145 K i t a b ı n m ü e l l i f i , t e l i f s e b e b i v e k i m e s u n u l d u ğ u m e s e ­ l e s i ... 147 K i t a b ı n k a p s a m ı ... ... 149 H I R Z Ü ’ L - M Ü L Ü K ’ Ü N M E V C U T N Ü S H A L A R I V E M E T N İ N Y A Y I N I N D A K İ Y Ö N T E M ... 167 M E T N İ N Y E N İ H A R F L E R E Ç E V İ R İ S İ ... 171 İN D E K S ... 203 M E T N İ N T I P K I B A S I M I

(10)
(11)

Ö N S Ö Z

Türk toplumunun şekillendirdiği Osmanlı devlet teşkilâtı sayesinde, Osmanlı imparatorluğu, XVI. yüzyılın başlarında Yakm -D oğu ve Balkanların sahibi durumuna gelmiştir. Hiç şüphesiz bu gelişme; toprak mülkiyeti, iktisadî- malî hayat, kişilerin devlet ile ve kendi aralarındaki hukukî ilişkilerini ayrıntılı bir biçimde düzenlemiş konuların sağlıklı işlemesinin bir sonucu olmuştur.

Ancak XVII. yüzyıla girerken Osmanlı imparatorluğunda, gerek hükümet idaresi ve gerekse toplumun dirlik ve düzenliğini biçimlendiren unsurlar bakımından, devlette geçerli klasik idare şekli ortadan kalkmaya başlamıştır. Bu durum derhal dikkatleri üzerine çekmekte gecikmemiş, Osmanlı aydınlarını çareler aramaya sevk etmiştir. Bunun sonucu devlet adamları ile bazı fikir ve kalein sahipleri pratik ve amelî bir gaye ile pâdişâhlara ve mesul devlet adamlarına risaleler ve lâyihalar sunmaya başlamışlardır.

îşte bu kitabımız ile, Osmanlı kurumlarının gelişim ve değişim tarihinin vazgeçilmez kaynaklarından olan, bu tür eserlerden üçünü daha bilim aleminin istifadesine sunuyoruz.

(12)
(13)

I. GÎRÎŞ

Türk toplumunun yarattığı kendine özgü bir devlet düzeni sayesinde, Osmanlı imparatorluğu, X V I. yüzyılın başlarında Yakm -Doğu ve Balkan­ ların sahibi durumuna gelmişti. Hiç şüphesiz bu gelişme; toprak mülkiyeti, İktisadî - malî hayat, kişilerin devlet ile ve kendi aralarındaki hukukî ilişkilerini ayrıntılı şekilde düzenlemiş konuların iyi işlenmesinin bir sonucu olmuştur.

Ancak, X V I I . yüzyılın başlarından itibaren imparatorluk bunalımlı bir evreye girmişti. Genellikle araştırmacılar Osmanlı devletinde, bu devrenin başlangıcını K an un î’ye kadar indirerek III. M urad’m saltanatı ile kesin şekilde belirlendiği hususunda hem fikirdirler1. Gerçekten de, III. M urad ve oğlu III. Mehmet zamanlarındaki sosyo-ekonomik değişim ve gelişme­ leri kısaca gözden geçirdiğimizde görülecektir ki, böyle bir tarih yaşan­ tısı, önceki yüzyılın ileri hükümet düzenini yıkıp, Türkiye’yi en az X V I. yüzyılın ikinci yarısından itibaren, yeni bir sosyal ve siyasal düzen içi­ ne atm ıştır2. Nitekim bu dönemde Osmanlı ülkesini gezmiş olan Batılı sey­ yahlar gözlemlerinin bir sonucu olarak, imparatorlukta başlayan çalkantıya dikkati çekmekte ve yakın bir gelecekte siyasî kuruluşta başlayacak çökün­ tüden söz etmektedirler3. Her ne kadar imparatorluk III. M urad devrinde, en geniş sınırlarına erişmişse de (üç kıt5ada toplam 40 eyâlet, 4 vasal emâ- ret) dünya siyasal ve toplumsal şartları bu tarihlere doğru Osmanlılar aley­ hine büyük gelişmeler göstermişti. Örneğin İngilizler ve HollandalIların O k­ yanuslarda ve Akdeniz’de hâkim unsur haline gelmesinden sonra Suriye, Mısır ve Anadolu, Asya-A vrupa transit ticaretinde önemini kaybetmişti. Batılı tüccarlar bu dönemde Levant pazarlarına yanlız yünlü kumaşlar, çelik ve kâğıt değil, Hind üretim mallarını, gümüşü de getirmekte idiler. Zaten çok geçmeden Batının merkantilist devletleri Bursa kumaşını, A n ­ kara sofunu ve pamuklarını da imâle başlamışlardı4.

1 M eselâ bk. H a lil İnalcık, T h e O tto m a n Em pire, the Classical age, 1300-1600. L önd on 1973.

3 B u konudaki araştırm alar için bk. H alil İnalcık, “ M illita ry and Fiscal Transfor- m ation in the O tto m a n E m pire 160 0 -170 0 ” , A rch ivu m O tto m an icu m V I (1980), s. 285 v.d.

3 Batıkların gözlem leri için M eselâ bk. O rh an Burian, T h e R ep o rt o f Lello, T h ird English Am bassador to the Sublim e Porte. A n k a ra 1952. H ran d D . A ndreasyan, Polonyalı Sim eon’un seyâhatleri. İstanbul 1964. M . Ferm anel, Observations Guriuesses sur le V o y a g e du L eva n t. R o u e n 1691. D ’A rvieu x, M em ories d u C hevalier d ’A rvieu x. Paris 1735.

4 Bk. A .G . W ood, A H istory o f the L ev a n t C o m pany. Lond oıı 1935. Neils Steensgaard, T h e A sian T r a d e R evolu tion o f the Seventeeth C en tury. C h icago 1974.

(14)

Arşiv ve kütüphane malzemesi, sözünü ettiğimiz yüzyılın ikinci yarı­ sından itibaren meydana çıkan derin ve genel değişikliklerin, devlet me­ kanizmasındaki ve müesseselerdeki bozuluşu hazırladığını göstermektedir, îşte devlet ve toplum düzenini inhitata götüren bu değişiklikleri başlıca şu başlıklarda toplamak gerekmektedir: Nüfus artması, malî buhran, askerî

sistemdeki değişme, Celâlî fetreti.

Nüfus artması: Tahrir defterlerindeki istatistik! veriler X V I. yüzyılda

Osmanlı imparatorluğundaki nüfusta önemli bir artma olduğunu göster­ mektedir. Ancak aynı defterlerdeki kayıtlar ziraat alanlarında da bir geniş­ leme olduğunu göstermekle beraber, toprak-nüfus arasındaki dengenin, İkincideki daha fazla artış dolayısıyle bozulduğu anlaşılmaktadır. Bu hal gelişme ve genişleme K anunî devrinden itibaren durduğu için, X V I. yüzyılın ikinci yarısından itibaren devletteki sosyal kargaşalığın neden­ lerinden birisi olarak dikkatleri üzerine çekmektedir. Hakikaten bu dönemde Anadolu’da yersiz yurtsuz, ocaksız bir sınıfın ortaya çıktığı ve sayıca çok­ luk, arzettiği gözlenmektedir. Devrin kaynaklarından “ Gurbet tâ’ifesi” , “ Levendât” isimleri ile geçen bu sınıf, köylerdeki toprak darlığı nedeniyle bir geçim vasıtası bulabilmek için Anadolu’ya yayılmağa başlamışlar. Genellikle bunlar sınırlarda Garib-yiğit, gönüllü, kale muhafızı, donanmada levend

ve azab, nihayet paşaların hizmetinde saruca ve sekban askeri olarak iş ara­

maya koyulmuşlardı. Devlet ise ancak Garib-yiğit ve gönüllülerden yarar­ lılık gösterenlere ulufe ve timâr vermekte idi. Hemen şu noktayı belirtmek yerinde olur ki, başlangıçta bu unsur devletin yayılışı ve fetih politikası üzerinde geniş tesir icra etmişti. Ancak yukarıda da değindiğimiz gibi yayılış, sözü edilen yüzyılın ikinci yarısından itibaren durmuştu. Zira O rta Avrupa’da Osmanlı genişlemesine Habsburglar şiddetle karşı koy­ mağa başlamışlar, I. Şah Abbas da Doğudaki tüm fethedilen yerleri geri almıştı. Böylece büyük askerî seferlerde gönüllü, donanmada levend ve azab olarak görev almış sayıca çokluk yurtsuz genç, Anadolu’ya işsiz ve dirliksiz geri atılmışlardı. Bu suretle de binlerce Garib-yiğit ve gönüllü, Anadolu’da kaynamağa başlamıştı. İçlerinden bir kısmı İlmîye sınıfına girmek için eğitimin parasız olduğu medrese ve imaretlerde kümelenmeğe başlamışlardı. Böylece Anadolu’daki ufak medreselerde binlerce sûhte toplanmıştı. Sayıları X V I . yüzyıl ortalarından itibaren iyice artan bu sûhteler gruplar halinde köylere yürüyerek açıkça eşkiyalığa başlamış­ lardı. Ayrıca devletin ihtiyacından çok fazlaya varan medrese öğrencileri öğrenimlerini bitirdiklerinde gidecek yer bulamıyorlardı. Bu nedenle de yer yer soygunculuğa ve toplu hareketlere girişerek uzun süren sûhte isyanları yarattılar. Özellikle sûhte kargaşalıkları II. Selim’i takibeden dönemde devlet için ciddî bir mahiyet kazanacaktır 5.

5 Bursa’daki Sultan M u ra d İm âretinde “ tabh oluiıan ta ’am tevzi* ve taksim olunurken Burusada olan suftedânm cümlesi im âret-i m ezbûreye üşüb te fa d d î ve tecâvüzlerin hadden ziyâd e o ld u ğ u n d a n . . . 59 (Gurre-i Z ilk a cde 1016 (M . Ş u b at ortaları 1608) B A M ü him m e Defterleri. N o : 76/108.

(15)

M alî buhran : Nüfus artmasının ortaya çıkardığı bu sorunların yanı sıra

mâlî buhran, devletin uzun yıllar boyunca geliştirdiği düzeni kökünden sarsmağa yetmişti. Şöyle k i: 1580 yılından itibaren Am erika’da üretilen ucuz ve bol gümüş, Osmanlı imparatorluğuna akmağa başlamış, pahalıya gittiği için tüm Levant pazarlarını istilâ etmişti. Bu hal ise Osmanlı impara­ torluğunda, Ispanya’da olduğu gibi, bir enflasyon yaratmış ve devletin iktisadî-malî hayatını, tabakaları, müesseseleri alt üst eden bir etki yapmıştır. Çünkü akça, değerini süratle kaybetmiş ve fiatlar birden bire yükselmişti, Bu enflasyonun ortaya çıkardığı her türlü anormal durum, yani paranın değerinin düşmesi, kalp paranın çoğalması, spekülâsyon, faiz hadlerinin yükselmesi, âkçaya dayanan tüm Osmanlı mâliyesini ve buna bağlı olarak da İktisadî hayatı içinden çıkılmaz sorunlarla karşı karşıya getirmişti. Hemen belirtmek yerinde olur ki, fiat artışlarından en çok etkilenen def­ terlerde yazılı sabit gelire bağlı onbinlerce dirlik ve ulufe sahipleri olmuş­ tun Bunlar da başta timârlı sipahiler, kapı-kulu ve vakıflara bağlı dinî zümrelerdi. Askerî, malî düzenin bozulması ve hayat pahalılığı karşı­ sında sabit kalan ulufelerinin karınlarını doyurmağa bile yetmemesi so­ nucu her türlü suistimallerin içine girmişlerdi. İçine Türk karışmış ve sayıları artmış bulunan kapı-kullarınm 1558’deki Şehzâde Bayezid isya­ nından itibaren Anadolu şehirlerindeki garnizonlarının sayıları artmış ve buralardan bir daha kalkmamışlardır. Artık bundan böyle de kapı- kullarina yalnız büyük şehirlerin garnizonlarında değil, köy, kasaba ben­ zeri yerlerde çift-çubuk, faizcilik, esnaflık gibi özel işlerin başında bol bol rastlanır olmuştur. Kısacası vergi ödemeyen ve adlî bağımsızlıkları olan imtiyazlı bir sınıf olarak memleketin her tarafına yayılmışlar, malî kaynak­ ları kontrolleri altına almışlardı. İşte bu hal yeniçeri ve sipahi isyanlarının çıkışını hazırlamıştı. Öte taraftan kanunâme içi vergilerin hiç değişmeden kalması, dirlik sahiplerinin gelirlerinin de sabit kalmasını gerektirdiğinden küçük timâr sahipleri uzak ve masraflı seferlere iştirak edemıeyecek kadar fakirleşmişti. M alî imkansızlıklar nedeniyle yapılan sefer çağrısına olumlu cevap vermeyenlerin timârlarına ise kanun gereği devlet tarafından el konunca bunlar da rahatlıkla âsiler ve eşkiyalar safına katılmakta tereddüt göstermiyorlardı. Ayrıca bütün eyâletlerdeki memurlar, ehl-i örf de halkı soymağa başlamışlardı. Rüşvet yaygın bir hal almış, ahlâk düşmüş, yüksek dirlik sahipleri reâyâdan resimleri bir iki misli fazla istemeğe başla­ mışlar ve teklif-i sakka yüklemişlerdi. Halk âdeta arkalarında devlet otoritesinin desteği bulunan bu resmî kişilerin hizmetkârı durumuna düşmüştü. İşte para darlığı yüzünden çiftlerini çubuklarını bozmak zo­ runda kalan, ya da şehirlerden köylere el atmış ehl-i örfün koltuğunda hayat şartladı son derece ağırlaşan Anadolu köylüsü içinden . dağılan­ lar, kurulu düzeni temelinden sarsmağa yetecek olayların çıkmasına sebep olmuşlardı.

(16)

X V I. yüzyılın sonlarına doğru ehl-i örf aleyhine olan şikâyetler çoğun­ ca resmî kişilerin devriye bölükleri ile halka musallat olarak onları soydukla­ rı noktasında toplanmaktadır. Nitekim III. M urad’m 1591’de yayınladığı bir adalet fermanında söz dinlemez ehl-i örfün devriye bölükleri ile köylere gelmeleri halinde, köylerin bunlara karşı direnmeğe geçmelerinin, bir hak olduğu bildiriliyordu. III. Mehmed’in 1596’da yayınladığı fermanda da aynı anlam vardı. Bu adalet fermanında da suçlanan kimseler, kapı-kulu ocakları mensupları, beğlerbeğleri ve sancakbeğlerinin subaşları ve yahut o adı takınanlardı. Nihayet Anadolu’da ve Rum eli’de ehl-i örfün giriştiği soygunlara 1609 tarihli adaletnâmede daha da geniş yer verilecektir.

Bu suretle bir taraftan nüfus artması, öbür taraftan para sisteminin alt üst olması imparatorluğun askerî, m alî ve sosyal bakımlardan temel mü­ essesi timâr sisteminin de bozulmasını hazırlamıştı.

Enflasyon, aynı zamanda devlet mâliyesini yeni gelir kaynakları bul­ mağa ve vergi sisteminde değişikliğe gitmeğe zorlamıştı. Osmanlılarm kla­ sik vergi düzeni, şehirlerde ticaret, endüstri ve öteki kazanç işlerini vergilen­ dirme esasına dayanan mukataalardan ve hepsi de mîri toprak ekip biçen köylülerden bunun karşılığında türlü isimlerle toplanan icar ve kiralardan oluşmakta idi. Bu alanlardaki tüm vergilerin, resimlerin miktarı ise devletin koyduğu kanunnâmelerle akça olarak tespitedilmişti. Bunun dışında devlet harp ilan ettiği zaman, sırf sefer giderini karşılamak üzere, tekalif-i divaniyye adı ile bir vergi daha almakta idi. X V I. yüzyılın ikinci yarısından itibaren kanunnâme çerçevesindeki vergilerin miktarlarında bir değişme olmadığı için akça değerindeki düşme yüzünden bu çeşit vergilerden elde edilen gelir de önemini kaybetmişti. Örneğin K anunî devrinde 537 milyon akça o zaman 10 milyon, 1653’de 507 milyon akçe gelir 4,2 milyon altın tutmakta idi* Bu durumda devlet artan ihtiyaçlarının karşılığı olan parayı bulabilmek için

avânz-ı divaniyye denilen mükellefiyetleri kullanarak, yeni bir vergi sistemine

geçmişti. Öteden beri devlet olağanüstü askerî ihtiyaçları karşılamak için avârız-hânelerinden hâne başı hesabı ile bir vergi toplamakta idi. Ancak bu vergi X V I . yüzyılın sonlarına doğru her yıl toplanan ve miktarı sürekli attırılan bir vergi haline getirilmişti. Ayrıca devlet, beğlerbeğlerinin de sekban askeri toplamak için salma yolu ile halktan aynı mahiyette bir vergi toplamalarına izin vermişti. Bu arada gelirleri arttırmak için alınan tedbirlerden biri de, devletin timâr dirliklerini doğrudan doğruya hâzinenin denetimi altına alması idi. Ancak bunlar hâzineye gelir getirecek muka- taalar olacak yerde, saray mensupları, kapı-kulları ve nüfuzlu şahıslar için arpalık veya başmaklık haline gelmeğe başlamıştı. îşte X V I . yüzyıl sonlarındaki enflasyonla doğrudan doğruya ilgili olan bu değişikliklerin imparatorluk ahalisinin hayat şartları ve sosyal yaşantısı üzerinde derin tesirler yaptığı bir gerçektir.

(17)

Askeri sistemde değişme : Bu alanda meydana gelen en önemli değişme,

iönemde timârlı sipahi ordusunun artık önemini yitirmesidir. Bu ise kla- Osmaııh rejimini temelinden sarsan İdarî, m alî ve sosyal bozukluğun pasta gelen nedeni olmuştur. Kapu-kulu sayısının artması ve Anadolu’da iş ölçüde yayılmaları ilk neticelerinden biridir. 1559’da Şehzâde Baye- 5in isyanından sonra emniyet düşüncesi bu yayılışa sebep olmuştu. Artık ıdan sonra şehir ve kasabalarda imtiyazlı bir zümre olarak yerleşen niçeri ve Altı-Bölük süvarisi; vergi mültezemi, tahsildar ve asayiş iş­ inden sorumlu olarak, Anadolu’da hâkim bir duruma gelmişlerdi. Bu 1 ise klasik vilâyet yönetimini değiştirmeğe yetmişti. Öyle ki, kapu-kulunun tiyazlardan faydalanmak maksadı ile yerli Türk-Müslüman halktan rçoldarı, türlü yollarla Yeniçeri sıfatı takınmışlardı. Ancak burada hemen ğinmek yerinde olur ki, devrin askerî yenilikleri karşısında sipahî süva- ;i esasen işe yaramaz hale gelmişti. Çünkü 1590’larda Habsburglara trşı yeniden başlayan savaşlarda alman sonuçlarla, Doğuda İran’a karşı ^ramlan bozgun bunu kanıtlamakta idiler, İşte hükümet bütün bu ne- snlerle, bozulan dirlik ve düzenliği kanunî yoldan sağlamak için ulufeli 2 tüfenkli askeri çoğaltmak gereğini duymuştu. Neticede de Yeniçeri iyisi arttırılarak, Anadolu Türk halkı arasından tüfenkli sekban askeri ittikçe daha çok savaş meydanlarına çağırılmağa başlanmış, timâr ordusu im al edilmişti. Bunların yanı sıra yaya, müsellem, voynuk gibi eski savaşçı mıflar da sipâhîlerin akıbetine uğrayarak tamamiyle kaldırılmıştı. Bu reni durum ise klasik Osmanlı düzeni için çok önemli sonuçlar doğurmuş- ;ur. Çünkü eyâlet askeri içinde artık timârlı sipahî başta gelmekte, vilâyet /e sancakbeğlerinin kapılarında besledikleri sekbanlar kanunî kuruluşlar Dİarak onların yerlerini almakta idiler. Her valinin maddî imkanlarına göre, kapısında ulufe ödeme esasına göre toplandığı, bu askerler teşkilât­ ları ile her yönden pâdişâh kapu-kullarma benzemekte idiler. Daim î hizmet gören bu ulufeli tüfenkli asker menşe itibariyle Anadolu yaylasında artan nüfusun genç unsurları köy delikanlıları, uzak kalelerde veya M agrib korsanları yanında yahut uçlarda timâr ümidiyle gönüllü olarak, hizmete giden levendlerden gelmekte id iler6. Bunların önemi bilhassa 1559’da âsî Şehzâde Bayezid’in “ Yevm lü” ordusunun esası olmalarından sonra meydana çıkmıştı. Sekban askerinin ayrıcalığı tüfenkli asker olmasmdandı. Bundan dolayı da sekbanlar 1590’lardan itibaren Osmanlı ordusunun bel­ kemiğini teşkil etmeğe başlamışlardı. Tüfenkli sekban askeri için gerekli para, sekban akçası, ahaliden salma suretiyle toplanmakta idi. Seferler

6 “ L even d ” meselesi için önce bk. M u stafa C ezar, O sm anlı T arihin d e Levendler. İstanbul 1965. Bu konu için ilgili dönem in sicillerinde birçok kayıt bulunm aktadır : cc. . . V e levend tâifesinden b a czı eşkiyâ d a h i tüfenk taşıyub Y en içeri ve A c e m î oğlanı ve tobcu ve cebeci nâm ına gezü b fukaraya zulüm ve tecad d î i d ü b . B k . İsparta Şer. Sic. 174/135.

(18)

sırasında bölükleri fazlalaştıran sekbanlar, aynı zam anda asayiş işlerinde de kullanılmakta idiler.

Celâlî fetreti: Kısaca X V I. yüzyıl ortalarından itibaren sürekli olarak

devlet ve toplum düzeninde geliştiğini gördüğümüz bu olaylar, 1596 yazın­ da birdenbire dikkatleri Anadolu’ya çekecek derecede büyüyecektir. İşte o zamanın dilinde Celâlî fetreti olarak adlandırılan bu olaylar çok kısa bir za­ manda hükümet düzeni diye bir şey bırakmadığı gibi Anadolu’yu tam bir anarşi içine itmiştir. III. M ehmed’in Eğri seferi hazırlıkları bu anarşi devrinin başlangıcı olarak kabul edilmektedir. Çünkü sekban bölüklerinin esasını teşkil ettikleri Celâlîler bu tarihe kadar Anadolu’da ufak gruplar halinde hareket etmekte idiler. Bu harp hazırlığı sırasında hükümet tara­ fından Hüseyin Paşa ile K arayazıcı’ya O rta Anadolu’da asker sürme yetkisi verilmişti. Ancak bunlar yetkilerini kötüye kullanınca, devlet bunları tedip kararı almıştı. Bunun üzerine isyan bayrağını kaldıran bu kişiler yanlarındaki sekbanları beslemek için halktan zorbalıkla para ve erzak toplamağa başlamışlardı. Yetenekli bir lider olan Karayazıcı, Anadolu’da hükümete karşı gelen ve sefere gitmek istemeyen muhtelif menşede Celâlî gruplarını etrafına toplamağa muvaffak olmuştu. 1598’den itibaren de bunlar büyük topluluklar halinde şehir ve kasabalara saldırarak onları haraca kesecek kadar kendilerini güçlü hissetmeğe başlamışlardı. Orta Anadolu’da Sivas ve Dulgadır eyâletlerine hâkim olan Celâlîler 1602’de K arayazıcı’nm ölümünden sonra bütün Anadolu’ya yayılmışlardı. Nitekim kardeşi Deli Haşan idaresinde hareket eden bir kısmı gelip K ütahya’yı kuşatmışlardı. Deli Hasan’m 1603 şubatından itibaren hükümetle anlaş­ masından sonra Anadolu’da Celâlîlerin yepyeni bir yola girdiğini görmek­ teyiz. Bu dönemde 161 o yılına dek Büyük kaçgurı olayı meydana gelecektir. İşte Celâlî, Suhte, Sipah zorbası bölükleri gibi çeşitli türlerden kalabalık soyguncu grupları, Fetret ve Büyük Kaçgunluk döneminde azılı liderlerin ardına takılarak şehir ve köyleri talan etmişlerdir7. Bunlar, gerek İktisadî ve gerek sosyal yönlerden Anadolu şehir ve köy düzeninde uzun yıllar onarılmayacak derin yaralar açmışlardır. Nitekim Celâlî Fetreti devrinde Anadolu’nun baştan başa harabe haline geldiğini çeşitli kaynaklar teyit etmektedirler ki, yayımladığımız Kitâb-i Müstetâb bunlardan biridir.

7 Bu konu için arşivlerim izde binlerce belge bu lm ak m üm kündür. M eselâ : “ İm aret-i H âtu n iy e evkâfm dan K a sa b a-i G ü m ü şhân e’de olan kapanı ve etrafında v â k ic dükkanları C e lâ lî ihrâk id ü b ” bk. T ra b zo n Şer. Sic. .1822/31 “ Burusada Sultan M u r a d ve evkâfm dan T a v u k bazarı ham am i C e lâ lî istilâsında b i’lkülliye ihrâk o lu n u b” . Bk. Bursa Şer. Sic. B. 45/2. C e lâ lî olayları için bk* M u stafa A kd ağ,. C e lâ li İsyanları. A n k a ra 1963.” ,

(19)

II. X V I I . Y Ü Z Y I L D A IS L Â H A T Ç A L IŞ M A L A R IN IN B A ŞL A M A S I

Bütün bu görünümler bize, Osmanlı imparatorluğunda X V II. yüzyıla girerek gerek hükümet idaresi ve gerekse toplumun dirlik ve düzenliğini biçimlendiren unsurlar bakımından, devlette klasik kuralcı idare şek­ linin ortadan kalktığını göstermektedir. Zira devlet merkezinin bu dönemin­ deki yaşantısında, kademeli üç organ halinde bölümlenen merkez örgütü (Padişah, Divan, Ordu) bütün X V I. yüzyıl süresince yavaş yavaş Yeniçeri, Altı-Bölük halkı ve Ulemâ deyimlerinin şekillendirdiği bu üç gücün denetim ve yönetimleri altına girecektir.

Ancak Osmanlı devlet ve toplum yapısında meydana gelen bu bozuk­ luklar derhal dikkati çekmekte gecikmemişti. Bunun çareleri aranmağa çalı­ şılırken olaylar tespitedilmeye ve bunlar üzerinde durulmağa başlanmıştı. K anunî’nin son yıllarından başlamak üzere hükümdarlar çıkardıkları bazı fermanlarla kötü gidişi durdurmak için çareler aramağa koyulmuşlardı. Çünkü devlet otoritesini temsil edenlerin bu otoritelerini kötüye kullandık­ ları, kânûn, hak ve adâlete aykırı bir tutum ve davranış içinde bulundukları artık hükümdarlarca iyiden iyiye anlaşılmıştı. Nihayet, gözle görülür ve yaygın bir hal almış haksızlıkları, tarihimiz için önemli belgelerden olan Adaletnâmelerle kaldırmağa çalışmışlardır. Şöyle ki, K anunî saltanatının son zamanlarına doğru, köyünden kopup şehirlere akan çiftbozan’ların devlet güveni için bir iç sorun olduğu anlaşılmıştı. Kanunî, ölümünden önce yayınlamış olduğu adâlet fermanında, reâyânm, hükümet adamları ya da vilâyet halkından güçlü kimselerce zorla soyulduklarını sayıp dö­ kerek, huzursuzluğun idarî kötülükten gelmekte bulunduğunun farkında olduğunu açıklıyordu. III. Mürad, Osmanlı imparatorluğunda başlayan çöküntüye, halkın özellikle köylülerin, hükümet memurlarından gördükleri zulüm ve haksızlıkların sebep olduğunu anlamakta büyük babasından çok daha ileri görüşlü çıkmıştı. Nitekim 1591 tarihli adâletnâmesi bu en­ dişelerin tezahüründen başka bir şey değildir.8 III. Mehmed’in 1596 tarihli adâlet fermanı da özellikle askerî sınıfın salgunlarma karşı çıkarıl­ mış bir belge idi. Burada da suçlanan kapu-kulu ocakları mensupları ve ehl-i örfdü. Daha sonra Anadolu’da ve Rum eli’de ehl-i örfün giriştiği kanunsuz hareketler ve bunlara rekabet edercesine halkı soyan kadıların hali I. Ahm ed’in 1609 tarihli adâletnâmesinde en geniş şekilde yer ala­ caktır. Örneğin burada beğlerbeği ve sancakbeğlerinin hâslarını iltizama vermeleri, onların veya adamlarının salgun salmaları, kadıların teftiş görevini kötüye kullanarak devre çıkmaları yasaklanmakta, ayrıca reâyâyı korumak gayesi ile tefecilere karşı tedbirler alınmaktadır.

(20)

X V I . yüzyılın ikinci yarısından itibaren imparatorlukta başlayan İdarî, askerî, sosyo-ekonomik çöküntüyü durdurmayı hedef alan hükümdarların çıkardıkları adâletnâmelerden 1609 tarihli olanı gösteriyor ki, I. Ahmed za­ manında Celâlî fetreti karşısında esaslı ıslâhat düşüncesi yayılmıştır. Çün­ kü bu hükümdar, Süleymân kânûnnâmesi yerine geçmek üzere bir ka- nûnnâmeyi yeniçien düzenleyerek, yürürlüğe koymuş, ayrıca birtakım ıslâhatı kapsayan fermanlar ilân etmiştir. Artık yaygın olan ıslâhat fikir­ leri, kapu-kullarmm azaltılması, bunların devlet işlerine karışmalarının önlenmesi, vezir-i azama devlet işlerini yürütmekte tam istiklâl sağlanması, reâyâmn, köylü sınıflarının himayesi noktalarında toplamakta idi. Islâ- hatçılar, II. Osman’ı Anadolu’ya geçirmek ve eyâlet askerlerine dayanarak ıslâhatı gerçekleştirmek istemişlerdi. Fakat kapu-kulu ayaklanarak ulemâ ile birlikte genç pâdişâh II. Osman’ı tahttan indirmekle kalmamış, ha­ karet derecesinde işkencelerle hayatına son vermişti (1622). 9

Yukarıda kısaca değindiğimiz bti gelişmeler yanı sıra imparatorlukta başlamış çöküntü, devrin aydınlarının da dikkatini çekmiş ve bunları da çareler aramağa sevk etmiştir. Bu cümleden olarak devlet adamları ile bazı fikir ve kalem sahipleri pratik ve amelî bir gaye ile pâdişâhlara ve mesul devlet adamlarına risâleler, lâyihalar sunmağa başlamışlardı. Bunları III. Selim ve II. M ahmud devrinde nizam-ı devlet için sunulmuş ıslâhat lâyi­ halarının ilk örnekleri olarak kabul edebiliriz. Ancak muhteva yönünden ay­ rıcalıklar arzetmektedirler. Şöyle ki, X V I . yüzyıl sonu ile X V I I . yüzyıl baş­ larındaki, yayınladığımız Kitâb-i Müstetâb da dahil, tüm lâyihalarda es­ kiye dönme yani K anunî devrini model alma arzusu ağır bastığı halde, III. Selim’den itibaren sunulan ıslâhat lâyihalarında Batıyı örnek alma isteği ağırlığını açıkça hissettirmektedir. Esasen öteden beri bilim adamlarınca ve düşünürlerce birtakım ahlâk ve siyâset kitaplarının telif edilerek, hükümdar, lara ve genellikle devletin yönetici kadrosuna memleket idaresinde yol gösterilmek istendiği bilinmektedir. Osmanlı Türkiye’sinde de X V . yüzyıl başlarından başlamak üzere bu türlü eserlerin ya Farsça ve Arapçadan ter­ cüme edildiği veyahut bu gibi eserler örnek alınmak suretiyle yeni eserler meydana getirildiği görülmektedir.

Ancak biz burada konumuzu fazla genişletmemek düşüncesiyle X V I. yüzyılın ikinci yarısından itibaren, Kitâb-i Müstetâb'dan önce ve sonra, mey­ dana getirilmiş eserler ve yazarlarından kısaca bahsetmekle yetineceğiz. Hakikaten III. M urâd devrinden itibaren devlet yapısında ortaya çıkan derin bozukluklar, kanûnların iyi işlememesi veya toplum hayatında zararlı

9 K itâ b -ı M ü ste tâ b ’ı yayın lad ıktan sonra u zu n araştırm alar sonucu haberdar old uğu­ m uz “ Z afern âm e” hem I I . O sm a n ’ın İslahatçı yönü, hem de K itâ b -ı M ü ste tâ b ’d a yer alan önerilerin uygulanışı için çok önem li bilgiler ih tiva etmektedir. Bk. I I . O sm an A d ın a Y azılm ış Zafer - nâm e (yay. Y . Y ü cel) 5 A n k a ra 1983.

(21)

şekilde değişiklikleri görülünce, bu tür eserlerin telif ve tercümesine daha çok önem verilmeğe başlamıştır. Bu dönemle ilgili olarak bahsedilmesi gereken isimlerin başında, Mustafa  lî Efendi gelmektedir. Osmanlı dev^ letinin merkez ve taşra örgütlerinin işleme şekillerini iyi bilen Âlî, çocukluk ve gençlik yıllarında yaşadığı K anunî devrindeki düzen ile son zamanları mukayese ederek çöküşü iyi görebilmişti. X V I. yüzyılın sonuna doğru

kaleme aldığı K ünhü'l-ahbâr adlı eserinde bu hususa dair görüş ve tenkit­

lerini yer yer belirtmiştir. Ayrıca Haleb defterdarı iken telif ettiği N asiha­

ti? s-selâtîn (158 1yi; K an un î’nin son zamanlarına doğra başlayan sosyo­

ekonomik bozukluklara karşı tedbir aramak endişesiyle yazılmış olan lâyihalar, vüzera nasihatları veya siyasetnâmeler biçimindeki önemli

eserler arasındadır. Â lî’nin FusûliTl-halli ve'l-akd ve usulü?l-harcı ve’n-nakd

(1598)ini de bu kategoride zikretmek gerekmektedir. Çünkü dirlik ve düzenliğin yerini anarşiye bıraktığı devrin devamı III. Mehmed dönemi­ nin bir ürünüdür.

III. M urâd ve III. Mehmed devrinin ıslâhatçıları arasında sayılması

gereken bir diğer isim de Bosnalı bilgin Haşan K âfî-i Akhisarî’dir. O da Usû­

lü’l-hikem j î nizâmiH-âlem adlı Arapça bir eser yazmıştır. 1595’de Eğri se­

ferine katılan bilgin sonradan eserini Türkçeye tercüme etmiştir. Memleke­ tin içine düştüğü durumdan kurtulabilmesi için yaptığı önerisi “ Hükümet işlerinin intizâmı, her şeyden evvel icrây-ı siyâsette şerc-i şerîfe ve akl-ı selîm kâ’idelerine tatbîk-i hareket etmeğe” bağlı idi, düşmana galebe ise, askerin mutî, disiplinli ve aynı zamanda yeni icat olunan harp âletlerine sahip ve bunları istimal etmeğe muktedir bulunmasıyle mümkün olabilirdi, şeklinde özetlenebilir.

X V I I . yüzyıl başlarında devletin zaafını, hükümdar ve yönetici kadro­

nun yetersizliğini, kanûn düzeninin işlemez durumunu yakından görenlerin sayıları daha da artmıştır. Bunlar bir yandan siyaset kitapları telif ve tercü­ me ederken, öte yandan da su yüzüne çıkmış gerçeklerin nedenleri üzerinde durarak kötü gidişe son vermenin çarelerini, seleflerinden daha etkin bir biçimde, aramağa başlamışlardı. Gözlemcilere göre dirlik ve düzenliğin bozulmasının iki kökeni vardı. Biri şerc-i şerîfe riayetsizlik, diğeri ise örf, adete ve teâmüle dayanan kanûnnâmelerin ihlâli idi. Bu yüzden I. Ahmed devrinde kodifikasyon işinin yeniden ele alındığını görmekteyiz. Bu yüzyılın

başında, K itâb-i M üstetâb’in yazarı ile çağdaş, bize o zamanki durumu yan­

sıtan ve aynı zamanda değerli bazı öneri ve tenkitleriyle X V II. yüzyıldaki ıslâhat ihtiyaç ve eğilimlerini belirtmiş, çareler teklif etmiş bir yazar ile kar­ şılaşıyoruz. Bu yazar, diğeri idare ve maliye adamı olan Defter Emîni A yn î A li Efendi’dir. Haleflerine rehberlik yapmış olması kuvvetle M uh­ temel A yn î Ali, III. M urad ve oğlu III. Mehmed devrinde, ordunun savaş yeteneklerini kaybettiği, sayısının gelişigüzel artarak hazînenin

(22)

zorluklar içine düştüğü bir zamanda Defter-i Hakani eminliği ve Hazîne kethüdalığı gibi önemli görevlerde bulunmuştu. Bu yüzden de devlet kadrosundaki yönetici sınıf hakkında gerçek fikir sahibi olmuştu. A yn î A li’nin I. Ahmed (ı6 o 3 -ı6 i7 )’e sunduğu ilk eseri Kavânîn-i Âl-i Osman

der hulâsa-i mezâmîn-i defter-i dîvân adını taşımaktadır. Bundan başka 1609’da

o zamana kadar yürürlükte bulunan kanûnları bir usul çerçevesinde ayrıma tabi tutarak, araziye, timâr ve zeametlere, devlet ricâline, umur-ı tnâliyyeye dâir ve sâ’ir nizamatı bir araya toplayan Kavânîn-i Osmaniyye

Havâkîn-i Sultâniyye ismiyle ikinci bir eserini de I. Ahmed adına telif etmiş­

tir. Osmanlı imparatorluğunun kapsadığı memleketleri, eyâlet, sancak ve her eyâlet ve sancağın defter kethüdası, timâr defterdarı, hâsları, zuamâ ve erbâb-ı timârı, cebelileri ve bunlarla ilgili bilgi veren bu eser yedi fasıl ve bir sonuçtan oluşmaktadır. Özellikle eserin 6. ve 7. fasılları ile sonuç bölümü birtakım ıslâhat istek ve eğilimlerini belirtmekte ve bunun yollarını göstermektedir. Şöyle ki, 6. fasıl zeâmet ve timâr tevcihindeki kanûn, 7. fasıl bu tevcihlerdeki yolsuzluk ve usulsüzlüklerin giderilmesi şartlarını bildirmekte ve sonuçta da bu alandaki düzensizliğin ıslâhı için sürdürülen gayretler anlatılmaktadır. A ynî A li’nin pratik bir gaye ile hazırlayıp pâdi- şâh’a sunduğu bu risale aynı zamanda X V II. yüzyıl başlarında imparator­ luğun İdarî, malî ve askerî alanlardaki genel durumu hakkında fikir ver­ mesi yönünden de ayrıca ilginçtir.

Yine X V I I . yüzyıl ıslâhatçıları arasında önemli yeri olan iki yazardan daha söz etmek gerekmektedir. Bunlardan biri Kitâb-i Müstetâb'm kaynak­ lık etmiş olması kuvvetle muhtemel K oçi Bey, diğeri de K âtib Çelebi’dir.

IV . M urad’ın musahibi olarak seferlerinde onunla beraber bulunan, Enderun’da Hâs-odalı olarak tanınan K oçi Bey, devrinin siyasî fikirleri yönünden en seçkin kişilerinden birisi olarak tanınmaktadır. Pâdişâh IV . M urâd’a sunduğu lâyihasında yer alan nizam-ı devlet hakkmdaki görüş ve teknikleri, önerdiği çareler, onun bu yüzyılın büyük ıslahatçı­ larından biri olduğunu göstermektedir. Gerçekten de Telhîsât der ahvâl-i

âlem-i Sultân Murâd Hân (Koçi Bey risâlesi) adlı eseriyle K oçi Bey bu devirde

bir ıslâhatçı olarak üzerinde durulacak bir şahsiyettir.

Nihayet ikinci isim bu yüzyılın en büyük ıslahatçısı ve düşünürü K âtib Çelebi’dir. K âtib Çelebi Keşfi?z-zünûn adlı meşhur bibliyografik eseriyle haklı bir şöhret kazanan ve diğer eserleriyle de tanınan bir fikir adamımızdır. Burada onu devrinin ıslâhatçı düşünürü gibi gösteren eserlerinden kısaca bahsedeceğiz. Bu bilgini kendinden önceki ıslâhatçılardan ayıran ve yüksel­ ten en belirgin vasıf onun devlet yönetimine dair ileri sürdüğü yapıcı fikir­ ler yanında, toplumun manevî yönünü düzeltmek gayreti, fikir ve zihni­ yet inkilabı yapma hususundaki kararlı tutumudur, M üellifin bununla ilgili risâlesinin adı Düstûru*l-amel li-islahiH-halerdir. Bir mukaddime, 3 fasıl ve bir

(23)

neticeden oluşan eserini, X V II. yüzyılın ortalafında, IV . Mehmed’in ilk zamanlarında bozulan işlerini düzeltmek gayesiyle yazmıştır. Mukaddime­ de etvâr-ı devleti, i. fasılda reâyâyı, 2. fasılda askeri, 3. fasılda hazîne’yi ele alan K âtib Çelebi mevcut durumu tesbit ettikten sonra ıslâhat için önerilerde bulunmaktadır. Eserinin asıl enterasan bölümü inhirâf-ı mizâc-ı devlet tedbîrlerinde ve gâile-i kesret ve kıllet ilâcmdadır dediği “ netîce55dir.

K âtib Çelebi’nin ıslâhata dair ikinci eseri de 21 bahisten oluşaıi Mîzâ-

niTl-hakk f i ihtiyari5l-ehakk'dır. Eserin giriş kısmında devrinin koyu taas­

subunu acı acı teknik eden yazar nüsbet ilimlerin gerekliğini savunmakta ve Islâm âleminde ilim tarihinin kısa bir panoramasını çizmeğe çalışmakta­ dır. K âtib Çelebi bu risâlesini telif ettiği sırada memleketin tek ilim ve eğitim kurumu olan medrese inhitata yüz tutmuştu. Nitekim o, bu ese­ riyle Osmanlı medreselerinin X V I I . yüzyılda içine düştüğü skolastik zihniyete ve taassuba hücumun en güçlü mümessili olmuştur. K âtib Çe­ lebi Mizânü’ l-hakk’ da toplumsal ve fikrî meseleleri, daha cesur bir tenkit zihniyetiyle ele almaktadır.

II I . K ÎT Â B -Î M Ü S T E T Â B

İşte X V I I . yüzyıl başlarında, devrin, ihlâl edilmiş olan nizâmlarını ve bozukluğun kökenlerini, Koçi Bey’den önce iyi tespitetmiş ıslâhatçı bir yazar da Kitâb-i Müstetâb müellifidir. Adını tesbit edemediğimiz müellif, eserinde Osmanlı imparatorluğundaki sosyal, İdarî, askerî, İktisadî alanlarda ve

ulemâ sınıfındaki çöküntüyü gittikçe ££âyîn4 saltanat-ı Osmânî muhtel ve

rişte-i k âcide-i kânûn-i cihânbânî hail olmakta ve hâzînede kıllet ve mâbeyn-i hükkâmda^ adâvet ve kuzâtda rüşvet ve cânib-i düşmende fırsat ve kur- biyyetde olanlar hiyânçt ve ulemâda tam ac ve hamâkat ve ra ciyyetde zirâât-i bî-bereket ve kasâvet, el-kıssa kûşe be-kûşe bidcat ve taraf taraf hacâlet” (Metin 32/00) şeklinde ifade etmektedir. Mevcudiyeti bilinmekle beraber, eserden bugüne dek gerektiği şekilde istifade edilmemiştir. Kitâb-i.

Müstetâb adı ilk kez, kendisine yetişmek bahtiyarlığını duyduğumuz değerli

tarihçi, hocamız, İsmail Hakkı Uzunçarşılı tarafından Osmanlı devlet teşkilâ­

tından Kapu-kulu ocakları, cilt I. (Ankara 1943) adlı eserinde kullanılmıştır.

Hocamız bu tetkikinde sadece yeniçeri ocağının bozukluğu bahsinde esere atıflarda bulunmuştur. Yine Halil İnalcık, .X V I I . yüzyıl Türkiye tarihine dair yaptığı araştırmaların birkaçında, bu eserden faydalan­ mıştır. Uzunçarşılı’nm dışında, X V I I . yüzyılın en büyük ıslâhatçı müel­ liflerinden birinin telif ettiği, Kitâb-i Müstetâb'^dan faydalanan olmamış­ tır. Sadece 1957 yılında K âtib Çelebi için çıkarılmış bulunan anı kita­ bında Tayyip Gökbilgin “ XVII. Yüzyılda Osmanlı Devleti ve Kâtip Çelebi55 konulu yazısında eserden bahsetmekle yetinmiş, Agâh Sırrı Levend ccSi-

(24)

Kitâbi-Müstetâb-ı koymuştur. Nihayet Osman Turan (T&V& cihan hâkimiyet mef- kûresi tarihi. I y II. İstanbul 1969) yanlış olarak IV . M urad devrinde yazıl­

dığından söz ettiği kitaptan çok kısa bazı kısımlar almıştır. Ancak tüm sözünü ettiğimiz bu araştırmacılar risalenin İstanbul kitaplarında mevcut bulunan yazm a nüshasını görmekle yetinmişlerdir.

Bu açıklamalar, yayınladığımız Kitâb-i Müstetâb5dan değeri ile orantılı olarak yeterince fayclalamlmadığmi göstermektedir.

I V . M Ü E L L İF ve E SE R İN D E Ğ E R İ

Kitabında ismini bildirmeyen müellifin hayatı hakkında herhangi bir bilgiye sahip değiliz. Üstelik o da eserinin ne mukaddimesinde ne de metninin içinde hayatı, ailesi hakkında malûmat vermediği gibi bulun­ duğu memuriyetleri, hatta kendi adını bile zikretmemektedir. Bunun nedenini “ hasbeten li’llâh” düşündüklerini söylemek istemesine ve hiç­ bir talebi ve muradı olmamasına bağlayan ıslahatçı öteden beri hane­ danın “ ni’met-perverdesi” olduğunu beyan etmektedir. Buna dair de ki­ tapta şu ilginç pasaj yer almaktadır: “ Nihayet bu hâksâr-i bâ-sadâkat zamân-ı tufûliyyetteh hânedân-ı Âl-i Osmânın perverde-i n icmet ve hid- met-güzîde-i der-i devletleri olub ve zıllu’llâh pâdişâh-i âlempenâhın nazar-1 âliyeleri ile manzûr ve nice hidmet-i aliyyeleri ile mesrûr olduğum ke’ş-şems zâhir ve mine’l-ems bâhir’dir’ ’ (Metin, 32/00) Burada bir nokta üzerinde durmak gerekmektedir. Ö da yazarın kişiliğine dair ipuçlarını bu pasajda bize vermesidir: cc...Z a m â n -ı tufûliyyetten hânedân-ı Âl-i Osmânın perverde-i n icmet ve hidmet - güzîde-i der-i devletleri olub. .. ” şeklindeki ibare onun devşirme yolu ile» yetiştiğine ve saraya dahil olduğuna kesin bir delildir.

Kitâb-i Müstetâb X V I I . yüzyıl Türkiye’sine ait mühim bir kaynaktır.

Bu devre ait ıslâhat lâyihalarının azlığı dolayısiyle, müşahit bir müellif eseri­ nin ne denli bir önem taşıyacağı ortadadır. Bu eserin verdiği bilgileri, ortaya attığı meseleleri, yerli ve yabancı çağdaş kaynaklarla, özellikle arşiv malze­ mesine de dayanarak doğrulamak olanağına sahibiz. Kitâb-i Müstetâb, X V I . yüzyılın ikinci yarısında Osmanlı devlet ve toplum düzeninde baş­ lamış çöküntüyü köklerine inerek ortaya koyan bir eserdir. Yeri geldikçe edebî yeteneğini göstermek isteyen yazar, olayları, okuyucuyu düşündüren, devlet hayatı ve birey için nasihat veren bir edada ele almaktadır. O olguları tasvir ederken yeri geldikçe bunlarla ilgili âyet, hadiseler, hik­ metler, darbımeseller ve şiirlerle süslenmiştir. Bu durum bize kendisinin Enderun’a mensup bir kişi olduğunu göstermektedir.

Devrinin kendisinden sonra gelen ıslâhatçı yazarları K oçi Bey’e ve hatta K âtib Çelebi’ye kaynaklık etmiş olması kuvvetle muhtemel bu

(25)

isimsiz müellif d e . gözlemlerini doğu devletlerinin eski bir formülüne göre ifade etmiştir. Buna göre pâdişâhın kudreti askersiz, asker parasız, para ve hâzine reâyâsız olamaz, reâyâ ise ancak adâlet sayesinde vergi Ödeye­ bilirdi. Bize bu yüzyılın başarılarındaki durumu K oçi Bey5den daha geniş ve sistemli bir biçimde ileten yazar bozukluklar ve nedenlerini “ Osmanlı devlet düzeninin ve eski kanunların bozulmasının esas nedeni pâdişâh otoritesinin zayıflaması ve parçalanmasıdır. Zira pâdişâh devletin ruhu sayılır. Eskiden pâdişâhın otoritesini icraya, yalnız vezir-i a’zam, mutlak vekâleti ile haizdi, araya ldmse girmezdi. Fakat şimdi pâdişâh adına doğ­ rudan doğruya emirler verilmeğe başlanmıştır. Sorumsuz kimseler bu otoriteyi kendi şahsî çıkarlarına alet etmişlerdir. Rüşvet olarak memuri­ yetleri ve devlet gelirlerini bağışlamağa başlamışlardır. Otoritenin zayıf­ lamasında pâdişâhların devlet işlerine kayıtsızlığı da büyük rol oynamış­ tır. Bu zayıflık ise eyâletlerdeki kargaşalığın başlıca kökenidir. Buralarda artık pâdişâh fermanına eskisi gibi aldıran yoktur. Kapu-kullarmm ta­ hakkümü yüzünden eyâletlerin yöneticileri görev yapamaz hale gelmiş­ lerdir. Devşirme-kul sistemi bozulmuştur. Reâyânın askerî sınıfa girmiş olması bozukluğun başlıca sebebidir. Saray hizmetlerine devşirmeler yerine Müslüman reâyâdan kimseler alınmağa başlamıştır. III. M urad devrinden itibaren reâyânm silâh taşımasını yasak eden, onların kapu- kulu olmasını veya doğrudan doğruya sipahi timârı almasını meneden kânûnlara riayet edilmemeğe başlanmıştır. Neticede askerin kalitesi düş­ müş, disiplin bozulmuş, çiftçiler topraklarım bırakmalarım bu dürüm teş­ vik etmiştir. Levendler ve sekbanlar bunlar arasında türemiş, ekserisi Gelâlî olmuşlardır. Öyle ki olur olmaz reâyâ bir çift öküzünü satıp akça kuv­ veti ile kimi sipahî kimi yeniçeri olup istedikleri dirliğe ve mansıba geç­ mişlerdir. Tinıârh sipahî ordusu önemini kaybetmiştir. İmparatorluğun esas ordusunu eyâletlerde timârlarında oturan sipahiler teşkil ederdi. Fakat şimdi saray halkı ve ekâbir hükümet otoritesinin zayıflamasından istifade ederek timâr ve zeametleri kendi tasarrufları altına geçirmişler ve böylece sipahî aileleri dirliksiz kalmışlardır. Bu durumda devlet kapu-kulunü çoğaltmak mecburiyetinde kalmış, bunlara ulûfe, maaş yetiştirmek zor­ laşmış, merkezî hâzinenin yükü fazlası ile artmış, malî sıkıntı başgöster- miştir. Kapu-kulu devlete tahakküm eder olmuştur. Reâyâ asker olmağa özenince toprağını bırakmış, istihsal azalmıştır. Diğer taraftan bu toprak­ ların çoğu ekâbir çifdikleri haline gelmiştir. Reâyânın vergi yükü merkezî hazînenin artan yükü nedeniyle artırılmıştır. İltizam usulu genişlediğin­ den suistimaller sebebiyle bu yük çekilmez hale gelmiştir. Bu sebepten reâyâ dağılmağa toprağını bırakıp kaçmağa, levend, sekban olmağa veya eşkıyalığa başlamışlardır. Kudreti olanlar Rum eli’ye, İran’a ve K ırım ’a kaçıp sığınmışlardır. Üsküdar’dan Bağdad’a ve Revan’a varınca “ kurâ ve m e z a rf’deıı ancak 1/4 kalmıştır. Boş kalan toprakları, çavuş, zaim,

(26)

pâdişâh kulları tasarruflarına geçirmişlerdir.55 şeklinde formüle etmek­ tedir. Görülüyor ki, Kitâb-i Müstetâb kapsadığı geniş konular ve ayrıca önerdiği çareler yönünden üzerinde uzun uzun durulması gereken bir

ıslâhat kitabıdır. Osmanlı devletindeki “ tagayyur ve fesadın55 ilk belirti­

lerini K anunî devrinde bulan yazar, asıl bozuklukların III. M urad za­ manında başladığına işaret etmektedir. Olayları toplumsal yönden de eleştiriye tabi tutan yazar, yükseliş devrindeki müesseselerin, yani başlıca mutlak ve merkeziyetçi pâdişâh otoritesinin, kul sisteminin, timârlı sipahî ordusunun ve kânûn düzeninin, ihyası neticesinde durumun düzelebile­ ceğim savunmaktadır. Bunun içindir ki eserinde K anunî ve öncesi dev­ rine atıflar yapmaktadır.

Eserdeki ifade ve ıslâhat düşünceleri bize K oçi Bey5i hatırlatmaktadır. Ancak yukarıda verdiğimiz kısa açıklama dikkatle incelendiğinde Kitâb-i

Müstetâb’m K oçi Bey5in risâlesine kaynaklık yaptığını ve daha mufassal

olduğunu görmek mümkündür kanısındayız.

V . E SE R İN T A R İH İ ve K İM E S U N U L D U Ğ U M E SE LE Sİ Hemen değinmek yerinde olur ki, eserin tarihi ve kime sunulduğu meselesine dair de Kitâb-i Müstetâb’da, açık bir bilgi verilmemektedir. Ancak burada eserde yer alan bazı kayıtlara göre, bu soruna bir çözüm getirmeğe çalıştık.

Şimdi bu hususta bizi bir takım doğru neticelere götüren kayıtları buraya naklederek bunlar üzerinde ayrı ayrı duralım :

1. “ Denile ki bundan akdem Burusa5ya Celâlî eşkiyalarmm defci için bi5zzât merhûm ve mağfûrun-leh Sultan Ahmed Hân hazretleri azî- met buyurduklarında vlizerâ ve ehl-i menâsıb olan kullar düğüne ve

yâhûd seyrâne gider gibi gitmişler. . . 55 (Metin 3 9/^ ).

2. “ Şimdiki hâl müşarün-ileyh merhûm Sultân M urâd Hân hazretleri­

nin zamânmdan berû yirmi beş yıldan mütecâvizdir ki kanûn-i Âl-i Osmân bozulub sipâhî ve silahdâr b a cdehu Yeniçeri ağası vüzerâ ile sefere varıl­

mağa ihdâs olundu55 (Metin, 17fx\).

Müellif, 1, pasajda I. Ahm ed5den merhûm diye söz etmektedir. Bu hükümdarın ölüm tarihi ise 1617 yılıdır. O halde bu kayda göre eserin telif tarihi 1617 yılından sonra olmalıdır. Nitekim 2. pasajda yer alan “ Merhûm Sultân M urâd Hân hazretlerinin zamânmdan berû yirmi

beş yıldan mütecâvizdir55 ibaresi, hem yukarıdaki düşüncemizi destekle­

mekte, hem de bize kesin telif tarihini vermektedir. Burada adı geçen

hükümdar III. M urâd5dır. Onun ölüm tarihi olan 1595 yılma 25 ilâve

ettiğimizde 1620 rakamını buluyoruz ki, bu sırada Osmanlı tahtım II. Osman (1617-1622) işgal etmektedir. Nitekim şu mısralarda:

(27)

“ Âsumân-ı devlet u zıll-ı hüdâ Osman Hân Halk-ı âlem sâye-i adlinde buldular emân Âfitâb-ı lem ca-i hilm ü hayâ Osmân Han Zıll-i adlinde anun buldu cihân emnü emân Âfitâb-i mülk ü zill-i Hakk Osmân Hân Halk-i âlem sâye-i adlinde buldular emân55

(Metin, 35/0 <\) geçen Osmân Hân da II. Osmân olmalıdır. Verdiğim iz bu izahattan çıkan sonuca göre:

a) Kitâb-i Müstetâb'*m telif tarihi 1620 yılında veya az sonradır. b) Yazarın eserini II. Osmân5a sunmuş olmalıdır.

c) II. Osmân5m ıslahat teşebbüslerine geçmesinde Kitâb-i Müste-

tâVm etkisinin olduğu düşünülebilir.

d) Yazarın ismini saklaması ise, II. Osmân5a yakınlığı nedeniyle, payitahtta bu hükümdara karşı mevcut husumeti bilmesi ile ilgili olmalıdır.

e) Yazar, III. Murâd, III. Mehmed, I. Ahmed ve II. Osmân devir­

lerinde yaşamıştır. >

V I . E SE R İN K A P S A M I

Eser, kısa bir giriş ile 12 bölüm ve zeylden oluşmaktadır. Girişte^ değişen şartların “ nizâm-ı âleme ihtilâl ve re£âyâ ve berâyâ in licâP5 verdiği belirtilmekte, “ sâhib-i hükümet55 onların ahvâl-ı âleme ne denli “ tedbîr ve tedârük55 ile düzen getirebilecekleri anlatılmaktadır.

I. Bölüm: Burada Osmân G azfden Sultan III. M urâd zamanına kadar her kademedeki devlet yönetimlerinin şeriat ve kanunlarına uygun hareket ettiklerinden, adâleti gözettiklerinden, bu yüzden de geniş ülke- lerin fethedildiğinden ve reâyâmn refalı içinde bulunduğundan söz edil­ mektedir. Eserin yazarına göre, III. M urâd5dan beri adâlet bir yana bı­ rakılmış, vezirler ve beyler birbirlerine düşmüş, K u l tâ5ifesi içine yabancı karışmış, makam sahipleri “ hemen bugünü hoş görelim, irtenin ıssı var­ dır55 duygusu içinde öz çıkarları peşindedirler. Gerekli tedbirler alınmazsa devletin temelinin kazılması mukadderdir.

II. Bölüm: K u l tâifesi5nin ahvâli ve dirlik tevcihi hakkındadır. K ap u ­ kulu askerlerinin, hiç gereği yok iken, sayısı artırılmış ve gelirler giderleri karşılayamaz olmuştur. Bunun nedenlerinden ilki, serdârların gelişigüzel tevcîhatta bulunmalarıdır. Kanûn-i kadîme göre, serdârlar, serhadlerde ve muharebelerde zafer kazanıldıktan sonra, savaş mahallinde “ terakki veyâhûd ibtidâdan dirlik vermeğe55 yetkili idiler. Oysa yukarıda belirtilen

(28)

tarihten sonra, İstanbul’dan çıkar çıkmaz “ beğlerbeğleri ve sancakbeğleri ve sâ’ir mansıb nâmında âleme belâ nâzil olan rüşved sebebiyle tebdil ve tağyir ve azl ve nasb itmeğe başlamışlardı” . Sipahilik, çaşnigirlik, çavuşluk tevcihleri alanı satanı belli olmayan bir alış-veriş konusu teşkil etmiştir. Aralarına karışan yabancılar dolayısı ile sayısı artan K u l tâ’ifesinin maaşları ödenemez olmuş, ödense bile “ kesik para55 verildiğinden, asker “ üslûb-ı sâbık55tan çıkmış, kânûn gözetilmediğinden Celâlîler ve fitne ehli türe­ miştir. Bunlara kimler sebep olmuştur?

II I . Bölüm: Bu bölümde yazar, hazîneye zarar gelmesinin bir nedeni olarak sadr-ı azâmlarm, K u l tâifesinden birine, “ rikâb-ı hüm âyûnca arz eylemeden terâkkî ve ibtidâdan dirlik vermeğe başlamalarını göstermektedir. Bu yüzden dirlikler almur-satılur hale gelmiş, “ Isâ takyesin M usâ5ya giydi­ rilir55 olmuştur. Böyle dirlik sahibi olanların “ Devlet-i Aliyye55ye ne şekilde hizmet edecekleri ortadadır. Rüşvetin bir belâ halini almasını da mansıb- larm ehline verilmeyişinde aramak lâzımdır.

IV . Bölüm: K u l tâ5ifesinin bir nizâmı vardır. Bir kulun tâ vezîr oluncaya kadar mertebeden mertebeye geçişi kanûna tâbidir. Buna göre, sekiz on yılda bir veya gerektiği zamanda, Rumeli memleketlerinden oğlan devşirilmesi emrolunurdu. Bu işi bilir yayabaşılarm devşirdiği oğ­ lanlar Divan-ı hümâyûn5 a getirilir, pâdişâh arz odasında iken gösterilir, sonra kapu ağası yararlarını iç oğlanlığma seçer, diğeri Türk terbiyesi almak üzere aileler yanma gönderilirdi. Sonra “ acemi oğlanları55 ocağına alınır, buradan da Yeniçeri tâ5ifesine katılırlardı. İç oğlanların terbiye ve öğretimden geçmeleri saraydaki odalarda yükselmeleri ve görevle taşraya çıkmalarının belli kuralları vardı. Lâkin bu kanûıı Sultân III. M urâd devrinin ortalarına doğru bozuldu. Ocaklara “ ecnebi55 girmesinin yolu açıldı. “ Meselâ kadîm î bölük halkı yedi sekiz bin nefer iken şimdi yirmi binden ziyâde olub ve Yeniçeri ocağı kadîm î sekiz bin iken b a cdehu mer­ hûm Sultân Süleymân Hân hazretlerinin zamân-ı şeriflerinde on iki bin olub şimdi ise kırk bine karîb olmuştur55. Kezâlik sâ5ir ocakların neferi bir iken üç olmuştur. Böylelikle sayıları artmış, ancak “ saplama ve ecnebi55 olmayan devirlerdeki “ mansur ve muzaffer55 askerden eser kalmamıştır. Yeniçerilikten vezir oluncaya dek neferlikte, ağalıkta, sancak ve beğler- beğlikte görev yapanlar “ recâyâ nedür, asker nedür, hükümet ve adi ve zulm nedir55 bilen kimseler iken, Kanûn-ı Âl-i Osmân bozulmakla alıval-i âlem here ü merc olmuştur. Bunun sebebi de baştaki bozukluktur. “ Serdar olanlar ve Âsitânede sadrda olanlar satarlar, beyler dahi akçalarıyle satun alırlar; yoksa kimesne gelüb darben dirlik ve sancak ve beğlerbeğlik almış yoktur55. “ Celâlî zuhûr etti, zorba peyda oldu diye taaccüb etmenin gereği yoktur.55 Devlet-i Aliyyenin temeli bizim tarafımızdan yıkılmaktadır.

V . Bölüm: Yeniçerilerin sayısı, K anunî devrinden sonra çoğalmıştır, ancak işe yararları azalmıştır. Yeniçeri olarak defterde kayıtlı olanların

(29)

çoğu bir yolunu bularak, sefere gitmez olmuşlardır. Eskiden, İstanbul civarındaki kefere bağlarım talan edilmekten korumak için ihdas edilen “ koruculuk55 bahane edilerek, devrimizde zengin Yeniçeriler, Yeniçeri ağa kapusunda para verip sefere gitmekten kurtulmuşlardır, “ O da koru­ cusu55 diye bin nefer koruculuk ihdas edilmiştir. O da koruculuğa diye bir şey, kananda yoktur.

Yeniçerilerin ve diğer kapu-kulunun nizâmı bozulduğundan; seferler başarısızlıkla sonuçlanmış, sonunda da ıo beğierbeğlik Kızılbaş eline düşmüştür. Rumeli'de elden çıkanlar da düşünülürse, tez elden tedbîr

alınması gerekmektedir. ...

V I. Bölüm: Acem î oğlanları, eskiden ancak bin nefer kadar olup, ikişer buçuk akçaya mutasarrıflardı ve Yeniçeri olduklarında üç akça alırlardı. Şimdi ise hem sayıları artmış hem de beş, altı, yedi akçalı olmuş­ lardır. Defterde ismi olup, kendisi beşikte ya da işinde gücünde birçok acemî oğlanı mevcuddu. Acemiyân iki üç misli artmış olmasına rağmen hiçbir hizmet görülmemekte ayrıca yevmiyeleri ziyâde olmağla beytü l- mâl-i müslimîne “ gadr ve zarar ve itlaf ve israf55 olmuşdur. Sâ5ir ocak­ ların durumu da pek farklı değildir. Ne alan bilür ne satan bilür, katcâ Devlet-i Aliyyeyi kayırur kalmamıştır. Bütün bunları ıslâh etmek ve iradı masrafa üstün getirmek lâzımdır.

V II. Bölüm: Ulûfeli kapu-kulundan başka, Anadolu, Rumeli ve A ra­ bistan'da zeâmet ve tîmâr tasarruf edenler iki yüz bin askerden fazla idi. R u ­ meli zuemâsı sefere memur olduklarında otuz kırk nefer âdemleri ile gelir­ lerdi. İşte Arab, Acem ve Rûm ’da birçok memleketler ve kaleler bu askerle fethedilmiştir. Yoksa Kapu-kulları, sadece pâdişâhın kafadarlarıdır. Ancak bütün tîmâr ve zeâmetler, vüzerâ ve ekabirin sepetlerine girmekle zuemânın ocakları sönmüştür. “ Hemen her sefer oldukça yalnız kapu-kulu ile her yıl bir seferdir gider oldu ve bu sebep ile hem K u l tâ’ifesi emre mahkûm ol- mayub ve hem memleket ve re*âya ve hazîne elden çıktı55. Beğlerbeği ve sancakbeğlerinin ve diğer tîmâr sahiplerinin cebülüleri gittikçe azaldı.

Yeniçeri kullarının mevcudu otuz beş bin olduğu halde bunlardan pek azı sefere memûr yazılır diğerleri, korucu, tekaüd, kalelerde nöbetçi diye rikâb-ı hümâyûna bildirilirlerdi. Ancak sefere yazılanların bile defterlerde ismi olduğu halde sayıları yedi sekiz bin neferi geçmezdi. Fakat mevcud olmayan kapu-kullarını, serdarlar mevcud gösterip, kendilerine gelir saymağa başlamışlardı. Bu durum K u l tâ’ifesini Celâlî yapmış ve eski zaferler artık kazanılamaz olmuştur.

V I I I . Bölüm: K anunî Sultân Süleyman devrinde yapılan seferlerde her türlü tedbîr alındığı için sayısız başarılar elde edilmiştir. Esasen, pâdişâh ka­ tılsın katılmasın, Sipâhî ve silahdâr bölükleri ile Yeniçeri ağası veya sadr-ı

(30)

a czamın bulundukları seferler, gerçek seferlerdir. III. M urâd’m saltanatının başına kadar kânûn olmadığı için sipahî ve silâhdar ile Yeniçeri ağası pâdişâh sefere gitmediği zaman vüzerâ eşliğinde sefere gitmezlerdi. Çünkü bunlar pâdişâhın hassa ordusunun kumandanları idiler. O nerede olur ise bunlar da orada olurlardı. Ancak III. M urad’dan itibaren sipâhî, silahdâr ve Yeniçeri ağası vüzerâ ile sefere çıkmağa başlamışlardır. Bu suretle “ Kânûn-ı Âl-i Osmân55 bozulmuş ve her yıl bazen Acem diyarına, bazen RumeliJ,ne seferler olmakla Anadolu memleketlerindeki reâyânın ekseri perakende ve perişan olduklarından başka birçokları Celâlî ve eşkiyâ olmuşlar, köylerin de birçoğu harâb hale gelmiştir.

Bozukluğun sebeplerinden biri de hazînenin boşalmasından ileri gelmektedir. Düzensiz masrafların gelirlerden fazlalığı nedeniyle K u l tâ5ife- sinin ulûfeleri ödenmez olmuştu. Bu yüzden “ ekser K u l tâ5ifesi birer kâr ve kisbe sâlik olmuş ve kimi bazı devletlûlerin kapusunda hademeleri olmuşlardır55. Seferlerde hizmete yarar kul kalmamıştır. Oysa saltanatın devamlılığı için üç şey gereklidir: Reâyâ, hazîne, asker, devrimizde bu üçü de bozulmuştur. Çünkü reâyâdan hazîne, hazîneden ordu hâsıl olur, ordu ile de düşmana başarı sağlanır. Ancak bütün bunların tam işleyebil­ mesi için: Adalet, kanûn-ı kadîm üzere mansıb ve dirliği ehline vermek gerekmektedir.

Sadr-ı a czamlık müessesesi de bozulmuştu. Eskiden cem-ci âlem vezîr-i a czamdan korkar iken şimdi vezîr-i a czam 5lar olur olmaz kimselerden kork­ mağa başlamışlardır. Bunlar da “ bu günü hoş görelüm, irtenen ıssı vardır55 diyerek maslahatçı idareyi benimsemişlerdi*

IX . Bölüm: Devletin basma çöken belâlardan biri de rüşvettir. “ Âsi- tâne-i sacâdetde olan ehl-i menâsib yirmi beş otuz yıldan berû rüşvet tarî­ kine sâlik olmuşlar ve rüşveti dahî bir mertebeye iletmişlerdir ki hedâyâ deyû âşkâre kapudan kapuya verilür ve almur olmuşdur55. Âsitâne5nin durumuna paralel olarak, beğlerbeği, sancak beğleri ve diğer görevliler de aynı belâya tutulmuşlardır. Kadılar, rüşvetle geldikleri makamda, şerîat ve kanûnu uygulamayı düşünmekten çok, verdiklerini toplama verdine düşmüşler, beğlerbeği ve sancakbeğleri ise, “ sen çok aldun ve ben az aldum55 deyû birbirleriyle kavga etmekten Devlet5e sadakati unut­ muşlardır.

X , Bölüm: Pâdişâhın “ sağ kanadı vezîr-i a czamı ve sol kanadı Ha- rem-i muhteremede olan kapu ağasıdır55. Kânûn-i Âl-i O sm ânfde kapu ağası pâdişâh5m sol veziridir, vezîr-i a czam5dan sonra. îçerûye müteallik umûr-i küllî ve cüz5îyi arz itmeğe sâhib-i arzdır ve taşrada olan b a czı ahvâller bilinmek içün pâdişâhlar kapu ağasiyle müşâvere itmek kanûıı-i kadîm dir55. Ancak III. M urâd5m cülûsunda kapu ağası olan Mahmud A ğ a 5dan sonra kapu ağalık ahvâli de bozulmuştur. Öte taraftan K u l sis­

(31)

teminin bir yanı olan “ iç oğlanları55nm durumu da karışmıştı. Eskiden beri bunlar devşürme ve yâhûd sahîh kul cinsi pişkeş olı gelmiştir. Şimdi ise saray5da on oğlanda bir sahihçe kul cinsine rastlamak mümkün olma­ maktadır. Bozuluşun önemli âmillerinden biri de bu olmuştur.55 denerek bunların mevcud durumları hakkında bilgiler verilmektedir.

X I. Bölüm: Eserin son iki bölümünde buraya kadar anlatılan devlet ve toplum hayatında görülen bozuklukların nasıl düzeltilebileceği ve ne gibi tedbirler alınması gerektiği üzerinde durulmaktadır.

Pâdişâh, “ memâlik-i mahrûsada olan recâyânm ,.eyyâm-ı adâletinde âsûde -hal olmasını55 sağlamakla sorumludur diyen yazar eskiden sadr-ı a5zam olan kimseye verilen talimat üzerine durmaktadır. Bunlara riayet edilmesi nedeniyle âlem nizam ve intizam üzre yürümüştü demektedir. Devam lı inhitatın baş nedenlerinden birinin de, iyi sadr-ı a czam gelme­ mesinde bulmaktadır. Çünkü vezîr-i a czam olanların sû-i tedbîri ve rüşvet almaları, cümle âlemde olan yaramazlıklar, bid’atler, hilâf-ı kanûnİarm

ortaya çıkmasının tek sebebidir. .

X II. Bölüm: Burada da pâdişâhın ne tip bir devlet adamını sadr-ı a czam tayin etmesi gerektiği üzerinde durulmakta “ pâdişâha lâyık ve lâzım olan İslâmî kavî ve diyaneti mükemmel ve Kânûn-ı Âl-i Osmânı icrâ ider zamân-i sâbıkda olan ecdâd-l izâmlarmm vüzeraları gibi tarîk-i hakkı gözedir bir müselmâm bulub sadr-ı a czam 55 ataması gerektir, den­ mektedir. Ayrıca vakit kaybetmeden bu nitelikleri olan bir kimseyi bulub derhal sadr-ı a czamlığa tayin etmesi hususunda pâdişâh da uyarılmaktadır. Bunların yanı sıra bu bölümde eserin telif sebebi de yazar tarafından açık- lanmaktadır.

ZeyPde de: pâdişâhın devlet görevlerine aşağıda belirtilen sual­ leri tevcîh ederek, “ umûr-ı din ve devlete m ütecallik55 düşüncelerini ve önerdikleri tedbirleri öğrenmesini istemektedir. Vezirlere, hükümette olan ulemâya Altı Bölük ve Yeniçeri ocağının ihtiyar kullarına sorulması istenen hususlar şunlardır: i-Eskiden seferlerde daimî başarı kazanılıp düşman elinden memleketler ve kaleler alınırken nice yıldır düşman ülkemizi çiğnemekte ve fetihler elden gitmektedir. Reâyâ perişandır, beytü5l-mâl-i müslimîn boşyere sarf ve telef olmaktadır. Bunun sebebi nedir? Başarısız­ lıklarda ve devamlı gerilmede, K anunî Sultan Süleymân5dan sonra bizzat pâdişâhların ordunun önünde sefere çıkmamalarının etkisi var mıdır? 2- Şimdi gerek Yeniçerilerin gerekse Altı Bölük Sipâhî halkının sayıları artmışdır. Örneğin Kanunî devrinde Yeniçeriler 011 iki bin iken, şimdi otuz beş bin, A ltı Bölük Sipâhî kulları dokuz bin iken on dokuz bin olmuş­ lardır. K ü l tâ5ifesinin sayısı bu kadar artmış olduğu halde eski zaferler neden kazanılmamaktadır? 3-Yeniçeri ve Altı Bölük süvarilerinin sayıları fazla olmasına rağmen, sefer vukuunda sayıları defterlerde yazılanın çok

(32)

çok altındadır. Birçoğu ticaret ve sanatla uğraşmaktadırlar. Aralarına ecnebi girmiş bu kulların iştirak, ettikleri seferden hidmet ve nusret bek- lenilebilir mi? 4-Eskiden, başta vezirler olmak üzere her kademedeki ümerâ tâ’ifesinin “ mükemmel kapu halkı53 ile, sefer vaki oldukta derhal katılmaları mümkün olurken, şimdi dirlikler gelişigüzel dağıtıldığından buna imkân olamamaktadır. Kanun-ı kadime uyulmamasının nedenleri nelerdir? 5 - K u l içine, “ recâyâ oğlu, olan Etrâk, Ekrâd ve Çingâne ve T ât ve Acem ve sâ5ir55 kânûn-ı kadîme aykırı olarak, ne yolla katılmışlar­ dır? 6 - Ulûfeye mutasarrıf kullara her üç ayda ulûfeleri Dîvân-ı hümâyûn­ da verilmek kânûn-ı kadîm iken, şimdi sadece Yeniçerilere tamâm ulûfe verilip, sipâhîlere dahî para kesik üzre virilüb ve sâ5ir kulların “ mültezim­ ler kapusuna55 Yehûd ve diğer kefere eline düşürüldüğü doğru mu? 7 - Pâdişâh hâslarından, her yıl nice yük akçe hazîneye girer iken, şimdi gelmez olmuştur. Hâsların birer yolu bulunarak, onun bunun elinde kalmasına sebep olan kimlerdir? “ Bu cümle ahvâlleri giru üslûb-ı sâbık üzre nizâm ve intizâm buldurmasının tedbîr ve tedârüki ve re5y-i sevâb ne üslûb üzre görülmesi münâsibdür?53

V I I . K ÎT Â B -I M Ü S T E T Â B ’m M E V C U D ; N Ü S H A L A R I

Enderun’dan yetişmiş ismi bilinmeyen yazarın II. Osmân adına

ı6205lerde kaleme aldığı K itâ b-i M üstetâb’m bugüne dek kataloglara geç­

miş bir tek nüshasının bulunduğu bilinmekte idi (Bkz. İstanbul Kütüpha­

neleri T arih-C oğrafya Yazmaları K atalogları. Türkçe Tarih Yazmaları, İstan­

bul 1943, s. 290-291). X V I I . Yüzyıl Osmanlı dirlik ve düzenlik tarihi

için birinci derecede bir kaynak olan K itâb-i M üstetâb’m bugün iki nüshası

daha meydana çıkmıştır. Bunlardan biri Türk Tarih Kurum u K ütüp­ hanesi No. 537'de, diğeri de Süleymaniye Kütüphanesi Fatih Bölümü Nr. 3514/de kayıtlı bulunmaktadır.

I . Süleymaniye K tp., Hamidiye No. 983 (Kısaltması M ):

: 64 (Vrk. 53 a5da.n sonra gelen kısım ahlâk ve terbiyeye ait bir risâle)

: 2 2 8 x13 4 mm. (155 X 75 mm.) ...

: Nesih. Bölüm ve önemli yerler kırmızı (surh), sayfa ke­ narları kırmızı cetvelli.

• î7 ■ • ' - ■ ■ '

: Venedik.

: H afif müzehheb. istinsah Tarihi : Yok.

Varak Ölçü Y azı Satır K âğıt Başlık

Figur

Memperbarui...

Referensi

Memperbarui...

Related subjects :