Yerel Süreli Yayın Ortaklaşa Yayıncılık Sahibi ve Sorumlu Yazı İşleri Müdürü
Erdal Çınar
847. Sk. No:14/201 Kemeraltı İzmir Yönetim Yeri
Katip Mustafa Çelebi Mahallesi Tel Sok. No:28 Kat:3 Beyoğlu / İSTANBUL
Tel: 0 (212) 2936220 Kapak Tasarım Harman Şaner Mizanpaj Mustafa Horuş Basım Yeri Ezgi Matbaacılık
Çobançeşme Mah. Sanayi Cad. Altay Sk. No: 10 - A Blok Yenibosna / İSTANBUL
Tel: 0 (212) 452 23 02 25.03.2010
Eleştirel Bakış ... 5 12 Eylül Sonrasında Türkiye Sosyalist Hareketi Üzerine ... 27
Ertuğrul Kürkçü
Toplumsal Proletarya ... 39
Haluk Yurtsever
Kapsam ve Bileşim Olarak İşçi Sınıfı ve Emek Süreçleri ... 77
Muhsin Dalfidan
Öznenin Diyalektiği ... 103
Mehmet Ortakaya
İktidar Yürüyüşünde Zorunlu Bir Adım “Kültürleşme” ... 125
Ali İleri
Ekonomik ve Siyasal Alanların Ayrımı Ekseninde
Üretimden Gelen Güç ve Siyasal Güç Olarak İşçi Sınıfı ... 167
Alp Hakan Güvenir
Türkiye İşçi Sınıfının Üç Eyleminin Karşılaştırmalı Değerlendirilmesi ... 183
Haluk Yurtsever
İşçi Hareketinin Krizi ve Çıkış Yolları ... 195
Öznur Ağırbaşlı
Marksizmin Doğuşu ... 209
Eleştirel Bakış
Küçük burjuvalar ve proletarya
Amerika Birleşik Devletleri’nde (ABD) aylardır hararetle tartışılan sağlık refor-mu tasarısı, Amerika’nın “sosyalizm girdabına” sürüklenmesine izin vermeye-ceğini haykıran binlerce protestocuyu sokağa dökebiliyor1. Bu “vergi ödeyen”
muhafazakar Amerikalılar, Amerikan Tabip Örgütünün de etkisiyle, herkesin sağlık sigortasından yararlanabilmesini sağlamaktan uzak Obama’nın orta yolcu2
tutumu ile şekillenen tümüyle kapitalist reformun bile kendi ceplerine konacak olan bir akrep olduğuna inanıyor görünmekteler. Sokağa dökülen bu “bireysel özgürlük” yandaşları için, nüfusun yüzde yirmisinin hiçbir sağlık güvencesine sahip olmaması hiçbir şey ifade etmiyor, kapitalist ütopyaya inanıyorlar. Elbet-te, Obama’nın orta yolcu reformunu yeterli bulmayarak soldan eleştirenler de mevcut.
György Lukàcs, Tarih ve Sınıf Bilinci’nde Marx’ın bir mottoya dönüşen “insan-ların varlığını belirleyen şey, bilinçleri değildir; tam tersine, on“insan-ların bilincini be-lirleyen, toplumsal varlıklarıdır”3 sözünü, sınıfların “sahte bilinci” ve “bilinci”
arasında bir ayrım yaparak çözümlemişti. İnsanların kendi yaşamsal varlıklarına ilişkin bilinçleri her an için ve tüm eğilimleriyle birlikte “bireyden bireye değil, işçiden kapitaliste, toprağın kiracısından onun sahibine vb.” ilişkilerde ortaya çıkıyordu ve Lukács, söz konusu “bilinç, bir yandan öznel olarak toplum- tarih-sel durumdan gelen hak edilmiş, ‘olumlu’ olarak anlaşılır ve anlaşılması gereken bir şey gibi gözüküyor, ama aynı zamanda nesnel düzeyde toplumsal gelişmenin özünü ıskalayan, bu gelişmeyi gereği gibi yakalayıp ifade edemeyen bir şey, kısa-cası ‘sahte bilinç’ olarak gözüküyor”4 sonucuna varıyordu.
Lukács’ın tezi bir dizi tartışmayı kışkırtsa da, çözümlemesinde ara sınıfların, Gramsci’nin kavramı ile yazarsak “hegemonya kapasitesine” sahip olmadıkları, bu yüzden de genellikle bir “sahte bilinç” durumunu hegemonya kapasitesine sahip sınıflar arasında salınımlı şekilde sürdürdükleri sonucuna varması dikkat çekicidir: “Kısacası küçük burjuvazi, toplumun kaderini ilgilendiren bütün ka-1 Tonak, E. Ahmet. “Sağlık Reformu ve Piyasa’nın Görünmez Eli”, Ekmek ve Özgürlük, sayı:2, Ekim 2009, s.36. 2 Agm, s.37.
3 Marx, Karl. Ekonomi Politiğin Eleştirisine Katkı, çev. Sevim Belli, Sol, Ankara, 1993, s.23. 4 Lukács, György. Tarih ve Sınıf Bilinci, çev. Yılmaz Öner, Belge, İstanbul, 1998, s.117.
rarlara karşı ilgisiz davranacak ve sınıf mücadelesinde kimi zaman o yanda kimi zaman bu yanda (...), sadece kendi bilincinde yer alan asıl hedefleri, giderek içi boşalmış, toplumsal davranışlardan gitgide kopuk, salt ‘ideolojik’ biçimler hali-ne gelmek zorundadır. Ancak bu hedefler, kapitalizmin gerçeklikteki ekonomik sınıf çıkarlarıyla çakıştığı sürece, (...) küçük burjuvazi tarihsel yönde aktif bir rol oynayabilir.”5
İşte ABD’de kapitalist ütopyaya pür bir şekilde sahip çıkan ya da tüm Orta Doğu ve Asya’daki Müslüman toplumlarda Muhammed’in savaşçısı imiş görüntüsüne bürünerek, kadınların üzerine kabus gibi çöken diktatörlükleri mümkün kılan, sermayenin bu kriz ve geçiş çağında sermayenin faşosu olarak özgül bir biçimde yeniden konumlanan küçük burjuvazidir.
Lukács, kapitalizm koşullarında, ekonomik alanda olduğu gibi, ideoloji alanında da burjuvazi ile proletaryanın birbirleriyle ister istemez yüzleşen sınıflar olduğu kanaatindeydi. Bu bakımdan, “burjuvaziye bir çözüşme süreci, kesintisiz bir bu-nalım olarak görünen süreç, elbette proletarya açısından da bubu-nalım biçiminde ortaya çıkıyor (...), ideolojik bakımdan bu durum, toplumun iç yapısına yönelik giderek artan kavrama gücü,burjuvazinin ölüm kalım mücadelesi paralelinde proletarya açısından sürekli bir güç artışını temsil ediyor” diye yazarken, Büyük Ekim Devrimi’nin yarattığı iyimserlik içindeyse de, “proletarya açısından zafere ulaştıracak silah gerçeğin kendisidir, ne kadar acımasız ise zafere o denli ulaşır” diye yazarken haklıydı6. Gerçekten de “gerçek”, proletarya açısından, kapitalist
sistemin kendi sınıf bilinci üzerinde yaptığı yıkıcı ve aşağılayıcı etkilerle7
müca-delesinde, bilinç ve iradesinin güçlenmesini sağlıyordu.
Burjuvazinin tarihsel bilincinin sınırları sermayenin tarihsel sınırları tarafından çizildiğine8 göre, kapitalizmin sonunda varacağı kaçınılmaz ekonomi bunalımı
gelip çattığında devrimin (ve onunla birlikte insanlığın) kaderi proletaryanın ide-olojik olgunluğuna, onun sınıf bilincine bağlanıyordu9.
Tekel işçilerinin direnişi
Türkiye’de ülke gündemini kuşatan son on hatta yirmi yılın en önemli işçi dire-nişi iki aydan fazla sürdü: Tekel işçileri, Ankara’da kentin merkezi bir yeri olan Türk-İş Genel Merkez binasının da bulunduğu Sakarya bölgesinde bir çadır kent kurdular. Her direniş gibi kendi özgüllükleri olan bu direniş, Türkiye işçi sınıfı hareketi bakımından bir çok bakımdan önem taşıyordu. Tümüyle sönümlenmiş sayılamayacağına göre, hâla da taşıdığı söylenebilir.
Bir kere kendine özgülükleri hayli fazlaydı: Bir grev biçiminde gelişmedi ama işçi sınıfını sürekli olarak genel greve çağırdı. Bir kitle gösterisi olarak sınırlanmaya 5 Age, s.129-30.
6 Age, s.139. 7 Age, s.154.
8 “Kapitalist üretimin nesnel sınırları, burjuvazinin sınıf bilincinin sınırları halini almaktadır” age, s.134. 9 Age, s.142.
çalışıldığında, önce miting kürsüsünü işgal etti ve sonra sınırlamak isteyenleri binalarını çepeçevre sararak sınırladı. Hükûmet karşıtı bir gösteri değildi ama kısa zamanda AKP hegemonyasını tehdit eden temel odak haline dönüştü. İşçi-ler politik olarak sola özel bir açıklık taşımıyordu ama kendi çıkarları ile militan solun sesi arasındaki içsel bağı kolaylıkla deneyimledi ve bu bilinç durumunu somut olarak da yansıttı.
Direniş bir çadır kent haline dönüştükçe, hem işçiler hem de siyasal bir işçi ha-reketi inşasına gönül vermiş -şimdi EDP adını alan partinin bileşenlerinden olan Özgürlükçü Sol Hareket dışındaki- çeşitli renkleriyle tüm sosyalistler bu çadır kentin bir parçası haline dönüştüler. Deneyim kendi sınırlarını aştı ve ilk kez, işçilerle sosyalistler arasındaki mesafenin kapandığını değil ama kapanabileceğini bu kadar yakından gözleme fırsatı doğdu.
Ekmek ve Özgürlük’ün manşetiyle ifade edilirse, “sınıftan kaçış bitti”:
Turgut Özal’ın 24 Ocak 1980’de başlattığı neoliberal ekonomik politikalara dayalı sermaye birikim modelinde liberal ideologların “fuzuli” olduğunu, artık miyadını doldurduğunu hergün kafamıza kaktıkları “canlı emek”, onun taşıyıcısı insanların suretinde onların kavgaları aracılığıyla bir kez daha toplumsal ve ekonomik ilişkilerin ağırlık merkezine geri dönüyor. Bu sosyalist hareket için muazzam bir yeniden kuruluş momenti demek. Meşruluğunu emekçilerin mücadeleleriyle buluşarak yeniden üretmek, varlık nedenini hergün yeniden doğrulamak için çok daha elverişli bir dönemin kapısı açılırken sosyalist hareket bu dönemin toplumsal mü-cadelelerine dahil olabileceği kanalları yeniden kurmak, bir politik mer-kez haline gelmek ve sermaye siyasetlerine karşı bir işçi sınıfı siyasetini işçilerin sınıf mücadelesi içinden geçirerek inşa etmek sorumluluğuyla karşı karşıya10.
Sosyalist hareketin bir bütün olarak bu sorumluluğun altından kalkabilecek güç-leri derlediğini ve harekete geçirebildiğini söylemek için henüz erken, ama iri-li ufaklı sosyairi-list grupların Tekel Direnişi’nde gösterdiği dayanışma, ataklık ve güçleri oranında işçilerin öz inisiyatifiyle bütünleşmeye yönelen müdahaleleri, bu sorumluluğun altından kalkılabileceğine dair yanıp yanıp sönen deniz fener-leri gibiydi.
Ancak bu deniz feneri, sosyalist hareketin en azından büyükçe bir kesimini, bir “yeniden kuruluş” perspektifi içinde “sabah akşam parti diye konuşmak yerine vurguyu siyasal bir işçi hareketine kaydırma”ya ve partiyi “bu hareketin bir ifa-desi sayma”ya “her ikisinin de eş zamanlı olarak yeniden kuruluş ihtiyacıyla yüz yüze olması nedeniyle, işçi hareketiyle sosyalist hareket arasında adı konmamış bir yazgı birliğinin oluştuğunu, doğru değerlendirildiği takdirde bunun bir ola-nağa çevrilebileceğini, iki ayrı koldan gelişip sonradan buluşma modelinin bu 10 Kürkçü, Ertuğrul. “Sınıftan Kaçış Bitti”, Ekmek ve Özgürlük, sayı: 6, Şubat 2010, s. 1- 2.
yüzden de terk edilmesi gerektiğini, kendisini işçi hareketinin yeniden kurulu-şuna vakfetmeksizin sosyalist hareketin yeniden kurulamayacağını” anlamaya, “sosyalist hareketin ‘kendine özgü’ sorunlarını abartmanın bir gayya kuyusun-da debelenip durmak anlamına gelebileceğini” görmeye yöneltmeyecekse, sözü edilen, “işçi sınıfı siyasetini işçilerin sınıf mücadelesi içinden geçerek inşa etme sorumluluğu”nun da altında kalınacağı, en azından bizim için bir sır değil11.
Ancak direnişin kimi zaaflarına da değinmeden geçmemeliyiz. Sendikal bürok-rasi, rollerini geriletecek her hamleyi başarıyla savuşturdu. İşçiler kürsü işgal edebildiler ama sendikal bürokrasiyi aşan bir eylem özyönetimi (eylem komite-si) kuramadılar. Bu sadece işçilerin politik geriliğinden kaynaklanmadı, aksine, daha çok eylemin öncü değil artçı bir eylem olmasıyla ilgiliydi. Tek Gıda İş Sen-dikası, Tekel özelleştirmeleri sürecinde hükûmetlerle uzlaşıcı bir tutum takınmış, özelleştirme karşıtı mücadeleye çok sonra, özelleştirmenin somut sonuçları açığa çıkınca, işçilerin aşağıdan tepkilerini kontrol etmek için göstermelik olarak baş-lamıştı. Nitekim direniş başladığında da, işçiler işlerini değil, özelleştirme süre-cinde kendilerine vadedileni talep ediyorlardı. Tekel fabrikaları çoktan satılmış, depoları çoktan boşalmış ve Tekel arazileri çoktan sermayeye bırakılmıştı. Bir artçı12, çoktan kaybedilmiş konumlardan elde kalanları savunmaya yönelen
direnişle karşı karşıya isek de, direnişin sesi, kapsamı ve yarattığı deneyim ile sonuçlar, öncü bir direnişle kıyaslanabilecek düzeydeydi. Buna rağmen, sendika-cılar aşılamadı, eylem öz yönetimine fırsat vermedikleri gibi, işçiler ile toplumsal muhalefet, işçiler ile sosyalistler, işçiler ile AKP karşıtlığı arasındaki ilişkileri so-mut düzeyde çözümlediler ve başından sonuna kadar eylemdeki inisiyatiflerini yitirmediler13. Türk işçiler, Kürt işçilerle eylem içinde yeniden kardeşleştiler ama
sendikacılar onları kentlerine hatta fabrikalarına böldü, ayrı ayrı çadır kurdur-dular. Çadırlar bir kez ayrıldıktan sonra, sınıf bilincindeki sıçrayışlar da yerini sendikacıların manipülasyonlarına bıraktı.
Tekel işçilerinin direnişi, sendikacıları aşamadı ise de, onları ilk kez, bir genel greve sahiden zorladı ve ilan edilen genel grev tarihi yaklaştıkça, bir kez daha hem işçiler, hem sendikacılar, hem de sosyalistler sınanacak; bu sınavın sonunda ya AKP hegemonyası daha da güçlenecek ya da siyasal işçi hareketinin inşası için güçlü bir adım atılmış olacak. Tekel işçilerinin zaferi, bu sınırlı anlamda sosya-listlerin de zaferidir.
Dersler
Sungur Savran’ın eylemin ortalarında yaptığı değerlendirme, son derece duru ve tümüyle aktarmamıza vesile olacak kadar da “gerçek”ti. Çıkardığı dersler de öyle: 11 Kalyon, Kenan. “Doğru Yolda”, Ekmek ve Özgürlük, sayı: 7, Mart 2010.
12 Eylemin artçı niteliğinin çözümlenmesi için ayrıca bkz. Kalyon, Kenan. “Tekel Direnişinin Prizmasından”, Ekmek ve
Özgürlük, sayı: 6, Şubat 2010.
13 Cevat Paloğlu’nun Ekmek ve Özgürlük’te aktardığına göre, “Mustafa Türkel Türk-İş Genel Sekreterliğinden ayrılış nedenini açıklamak için işçilerle yaptığı toplantıda “ulusalcılar bizden darbe yapmamızı, partiler hükûmeti devirmemizi, solcular da devrim yapmamızı bekliyor” demiş ve eklemiş: “Oysa Tekel işçisinin bütününü bile eyleme katamadık.” İs-tifasının daha önemli nedenini Danıştay kararı sonrası yeni eylem biçimini açıkladığı konuşmasında ima etti: Sendikal bürokrasiye ‘siz anlarsınız’ dedi.” Ekmek ve Özgürlük, sayı: 7, Mart 2010.
Bu yaşananların dersini çıkarmak, kafalarda artık önyargı haline gelmiş fikirleri kazıyıp atmak gerekiyor. Birinci ders, sınıf mücadelesinin sona erdiği iddiasının bütünüyle bir efsane olduğu. (...)
İkincisi, Tekel işçilerinin ideolojik olarak geri olduğu gerekçesiyle bu eyle-min CHP ve MHP’nin değirmenine su taşıyacağını düşünenler yanıldıkları-nı anlamalı. İşçi sıyanıldıkları-nıfı mücadele ettikçe karşısında bütün düzeni bulur. (...) Üçüncüsü, ideolojik gerilik madalyonunun ters yüzü: Birçok insan bugün boyutları küçük olan sosyalist hareketin işçi hareketine olsa olsa zarar ve-receğini, zaten işçilerin de ideolojik tavırları dolayısıyla sosyalistlere kulak vermeyeceğini söyleyip duruyor. Kürsü işgali sırasında meydanda kim vardı? Sosyalistler ve devrimci demokratlar! Daha önemlisi, bugün işçinin temel talebi haline gelen “genel grev” şiarını ortaya ilk kim atmıştı? Sos-yalistler ve devrimci demokratlar! Bugün, hem de Trabzonlu işçiler bizim kendilerine gece gündüz destek veren, ayazda soğukta oturma eylemlerin-de yanlarından ayrılmayan arkadaşlarımıza ne diyorlar? “Biz eskieylemlerin-den olsa sizi dövmeye kalkardık. Ama şimdi nasıl insanlar olduğunuzu öğrendik.” İşçiler ve sosyalistler bugün aynı şiar etrafında birleşti: Genel grev! Yani
sosyalist hareketin en zayıfı bile, mücadele eden sınıf için burjuva partile-rinden daha iyidir. Her kim sosyalistlerin işçilerden uzak durmasını istiyor-sa, bilinçli ya da bilinçsiz olarak işçi sınıfını burjuva hegemonyası altında tutmaya destek oluyor.
Dördüncüsü, sendikaların artık hiçbir işe yaramadığını, tarihin gerisinde kaldığını, hatta toptan terk edilmeleri gerektiğini söyleyenler, bu büyük sınıf mücadelesinin sendikalar olmasa buraya kadar gelemeyeceğini artık görseler iyi olur. Sendikaların derin yapısal sorunlarla kıvrandığını yadsımak bizden uzak olsun! Ama daha iyi bir örgüt biçimi yükselmedikçe, sendikalar sınıf mücadelesinin vazgeçilmez araçlarıdır. Sendikalar işçinin örgütüdür; onları terk etmek değil, sendikal bürokrasiden geri kazanmak gerekir.
Beşincisi, sendikaların temel sorununun “küreselleşme” karşısında “kriz”e düşmeleri değil, bu işçi örgütlerinin tepesine çöreklenmiş, elde ettiği mad-di olanaklarla işçi sınıfından farklılaşmış, bu yüzden burjuva düzeni ile bütünleşmiş ve onun politikasını uygulayan bir sendika bürokrasisi oldu-ğu ortaya çıkıyor. (...)
Tekel işçisi bürokrasinin duvarlarını aşamayabilir. O zaman bu mücadele yenilgiye uğrayacaktır. Ama o durumda bile, Tekel işçisi geleceğe tarihsel
önemde, paha biçilmez değerde bir deneyimi bırakmış olacak.(abç)14
Bunlar, sınıf mücadelesinin ABC’si ve sınıftan kaçış bittikçe, Tekel direnişinde açılan hızlı okuma kursunda unutulan bu ABC’yi sökerek alfabeye vakıf olan devrimciler, bu alfabe ile daha çok direniş kitabı okuyabilirler.
Tekel direnişi ve liberal ulema
Üstelik ideolojik olarak da böyledir bu, bu alfabe, kimlerin, burjuvazinin ve mahut iktidarın sesiyle konuştuğunu anlamayı kolaylaştırır. Örneğin, AKP dümenindeki liberal solcular, Taraf Gazetesi’ndeki köşelerinden Tekel direnişine atacak başka çamur bulamayınca, direnişi Ergenekon’la ilişkilendirme aymazlığını göstermekte ikilemeyerek, yerlerini bir kez daha görünür kıldılar. Bu tutumları, onların “AKP yandaşı, sahte demokrat ve sahte sol vb.” yüzlerini göstermeye merakla yazılacak binlerce sayfadan, görmek isteyen için daha etkili oldu15. Eşitlik ve Demokrasi
Par-tisi (EDP) adlı piyasacı sosyal reformist partinin kurulmadan sönümlenmesinin ardında yatan nedenlerden biri de, Tekel işçilerinin direnişinin sınıftan kaçışın meşruluk kodlarını değiştirmekte gösterdiği başarıydı. Bir yıl önce Ergenekon rüz-garıyla solun ensesinde boza pişirme hevesine kapılan liberal solcuların hemen hemen tümü bu direnişin altında kaldı. Bu direnişe Ergenekon şüphesi yaftası ya-pıştırdıklarında da, solla göbek bağlarını tümüyle kesmiş oldular.
Örneğin, Tanıl Bora, “Tekel İşçileri Eylemi: Tekel’in Sesi” başlıklı yazısında te-kel direnişine yönelen pohpohlamaların eylemdekilerce alımlanmasının bir bi-çiminin “yurttaki- dünyadaki bütün başka konuları ‘sahte gündem’ ilan eden bir tekelcilikle, radikal görünümlü bir apolitizme kapı açtığını”, “hatta ilgası istenen ‘sahte gündem’ konusu Ergenekon olduğunda, basbayağı gericiliğe var”dığını unutmamak gerektiğini16 yazdığında tam olarak bu pozisyonda duruyordu.
Yap-tığı, pervasızca, direniş için özellikle ilk günlerde İslamcı basın ve Taraf Gazetesi tarafından yayılan Ergenekon şüphesini, böylesi bir uyarı kılığında meşrulaştır-maktan başka bir şey değildi.
Kaldı ki, bugün Türkiye’de apolitizm, olsa olsa bizzat liberal sol tarafından be-nimsenen konformizmle ilgilidir. AKP hegemonyası altında “parlamenter liberal demokrasi” düşleri görmeye dayanan bu konformizmin, sağına soluna sinizm ve apolitizm teşhisleri koyması ayrıca can sıkıcıdır. Açıkça gündemi “askeri vesa-yete karşı mücadeleye indirgeyen” ve kendi pozisyonunu da AKP’nin yürüttüğü bu mücadeleyi desteklemekle sınırlayan bu konformizm, Ergenekon davası üze-rinden “AKP’nin avanesi olmaktan çekinmediği gibi, bunu açıkça savunmakta ve kendi yanında olmayan solu” sinizm ve apolitizm teşhisleriyle yıldıracağını sanmaktadır17. Liberal sol, muktedirlerin mahut iktidar dilinin içinden bir
dil-15 Liberal sol, gerçekte direniş karşısında kafa bulandırmak amacıyla, epeydir varlığından şüphe duyduğumuz beyninin sol yanını Tekel işçileri sayesinde nihayet çalıştırarak, direnişin artçı karakterini tespit etme maharetini gösterdi ve buradan bir eleştiri çıkarmaya çalıştı. İddia oydu ki, bu direniş, çalışanların kazanılmış haklarını korumayı aşan bir perspektifi içermiyordu ve “sosyal devlet çağının bakiyesi olan istihdam statülerini ‘tutan’ savunmacı tutum; üç otuz paraya geçici veya yarını belirsiz haksız- hukuksuz işlere muhtaç edilen işsiz kitlesini gözeten bir politik kaygıyla birleşemedikçe, loncavârî bir imtiyaz talebine dönüşerek yalıtılacaktı”, “giderek esnekleşen, güvencesizleşen emek rejiminin dışladığı, “lüzumsuzlaştırdığı” nüfusu gözetmeyen bir politika, bir dil, muhafazakâr kalacaktı”. Bu sözlerin Tekel direnişi karşısında edilebilmesi için, uzun süre emek hareketinden bihaber kalmak gerektiği açıksa da, bir so-yutluk düzeyinde gerçeklik payını teslim etmeliyiz. Somutluk düzeyinde ise, Tekel direnişi artçı bir direniştir ama artçı direnişlerin “muhafazakâr” olduğunu ileri sürmek, söz cambazlığı değilse eğer, liberal bir buluştur. Genç sivillerin biz 4-c’ye razıyız diye eylem yapmak istemesi ile bu ideolojik amaçlı eleştirinin ilgisi bizce tartışmasızdır. Tanıl Bora’nın yazısı için bkz. http://tinyurl.com/yfl4z9n, indirilme tarihi: 10.03.2010.
16 Agy.
17 Bu konuda, bkz. Mısır, Mustafa Bayram. “Ergenekon Davaları ve Solun Tutumu Üzerine Bazı Gözlem ve Değiniler”,
le, AKP orada dururken işçi direnişlerini bile “muhafazakâr” diye yaftalamaya hevesli hegemonyacı bir ideolojinin yayıcısı olma konumuna hızla sıçramıştır. Tekel direnişi de bunu açıkça görünür kılan bir eşikti.
Yapılan eleştiri ise, açık ki tamamen temelsizdi. Hepimiz oradaydık ve bir kere, direnişin hiçbir günü örneğin Ergenekon için böyle bir sahte gündem ilanı yapıl-madığı gibi, yapılsa bile bu ortamda bunu “gericilikle” suçlamanın kendisi, aynı metodoloji içinden yazarsak, açıkça burjuva ideologluğuna ve AKP ajanlığına vararak gericileşir. Elbette ben, Tanıl Bora gibi “niyet okuyarak” aynı hatayı yap-mayacağım -şizofrenik sonuçlarıyla baş edebildiği müddetçe kendisini bir tür solcu sanmaya devam edebilir!18
Somut durumda, sözü uzatmadan Ali Özgür Özkarcı’nın “liberallerden nefreti-min birkaç kısa nedeni” şiirinden bir kısa bölümle bitireyim bu bölümü, başka söze gerek bırakmıyor:
Kabul ediyorum en çok üstdilinize bayılıyorum Kıkır kıkır kıkırdaklarınıza da
Çok esnek çok fit kıvraklığınıza Okuru aşağılamanıza bayılıyorum
Öyleyse niçin yazıyorsunuz bakın bunu anlamıyorum Bunlar biliyoruz didaktik kaçıyor
Didaktik vantrologlara göre Taktik diye de okunabilir
Zaten yazarınız ölmüştü değil mi?
Başınız sapolsun kaybınız yok demek ki.19
Tekel işçilerinin konuştuğu konjonktürde, sınıftan kaçışın nihayet, şiirde de bit-tiğini görüyoruz20. Şimdi görevimiz, yeniden moda olmasını engellemek ve
siya-sal işçi hareketinin yeniden kuruluşu için her alanda var güçle çalışmak olmalı... Güvenlik projesinin seyri
Tekel direnişinde, Adıyamanlılarla Trabzonlular nesnel çıkarları üzerinden kar-deşleşmekle kalmadılar, kardeşleşmenin tarihsel olarak nesnel çıkarları olduğu-nu da gördüler. Elbette bu, “26 yıldır silahlı bir isyan ve çatışma biçiminde süre 18 Ama Tanıl Bora dahil, bunların değil devrimci ve Marksist işçi sınıfının haklarını savunmak anlamında solcu dahi olmadıklarının artık kavranması ve mevcut kuramsal tutumlarına değil -bu olsa olsa polemik konusu olurdu- ama
politik tutumlarına dair gerçek bir öz eleştiri yaparak konumlarını değiştirmedikçe yol arkadaşı bile olunamayacağının bilinmesi gerekir. Şundan ötürü, solda durmayı aşağı yukarı bizim gibi içeriklendirdiklerini sandığımız kimi, özellikle
Devrimci Yol kökenli bazı çevreler, bu zatlara hâla akıl hocası muamelesi yapıyorlar ve bu artık trajik bile değil, bas-bayağı komik oluyor: Direnen Tekel işçileri ellerine kalem alıp bir de Birikim eleştirisi yapacak değiller ya!.. 19 Özkarcı, Ali Özgür. Yamuk, Pan-Heves Kitaplığı, İstanbul, 2009, s. 41.
20 Altın Portakal şiir ödülü geçen yıl işçi sınıfı şairi Kemal Özer’e verilmişti; bu yıl ödülü “tüm devrimciler adına” Emirhan Oğuz aldı. Çok umutlanmayalım, toplumda gerçek bir karşılık bulması mücadelelere bağlıdır ama en azından solda ve kısmen de sola açık olan kültürel ortamımızda sanki “hava döndü, işçiden işçiden esiyor yel”.
giden Kürt halkının kendi kaderini tayin hakkı mücadelesinin barışçı bir biçimde sonuçlanması bu hakkın Türkiye Cumhuriyeti tarafından tanınmasına ve Kürt halkının kendi geleceğine özgür koşullarda karar vermesine bağlı” olduğunun programatik olarak kavrandığı anlamına gelmiyor.
AKP Hükûmeti Kürt Sorununu hem iç hem de bölgesel bir güvenlik projesi ek-seninde “çözmeye”(!) kararlı görünüyor. Bunun savaşın daha da derinleşmesi anlamına gelebileceği açık. Kürt Özgürlük Hareketi her düzeyde bir savunma pozisyonunu muhafaza etse de, gerek ülke içinde KCK operasyonları ile gerekse de Batı Avrupa’daki operasyonlarla yoğunlaşan saldırılar karşısında bu savunma pozisyonunun “barış için nefes alınan bir ortam oluşmadıkça” sürdürülmesi ol-dukça zor. Bunu sözcüleri de açıkça ifade ediyor.
AKP hükûmetinin 2009 ortalarından bu yana söylem ve tavır değişiklikleriy-le sürdürdüğü “açılım” siyaseti, esas olarak, radikal bir kurtuluş perspektifiydeğişiklikleriy-le mücadele eden Kürt Özgürlük Hareketini saf dışı etmeyi, kalan sağ eğilimlerle de güvenlik projesi olarak açılımı ilerletmeyi öngörüyor. ABD’nin desteğiyle, Güney Kürdistan liderliğinin onayıyla sürdürülen bu “açılım”, Kürt sorununun çözülmesini gözeten bir özgürlük girişimi değil bir bölgesel egemenlik projesi; bir bölgesel istikrarsızlık dinamiği olarak görülen PKK’nin saf dışı edilmesini gözeten bir güvenlik hamlesidir.
Bu güvenlik hamlesi karşısında, geçen sayımızda da vurguladığımız üzere, bu güvenlik projesine karşı aşağıdan kurulacak bir barış mücadelesi görevi bütün aciliyeti ile önümüzde duruyor: “Kürt sorununun barışçı ve demokratik bir bi-çimde çözüm yolunun açılabilmesi süre giden çatışmanın sonlandırmasını ön gerektirir. Çatışmanın sonlandırılması savaş sebeplerinin giderilmeye başlandı-ğına dair somut göstergelerin görünür kılınmasıyla yakından ilgilidir. Bu bağ-lamda Kürtlerin kimlik ve varlıklarının tanındığının tescil edilmesi; ilk elde ‘ba-ğımsızlığın teminatı’ kabul edilen Lozan Antlaşması’nın, Türkçeden gayrı anadil sahiplerinin hak ve özgürlüklerini güvenceye alan bütün hükümlerinin ayrımsız ve şartsız uygulanması; savaş ve insanlığa karşı suçları dışarıda bırakan bir Ge-nel Af ilanı; operasyonların karşılıklı olarak durdurulması; PKK silahlı güçlerini Türkiye sınırı dışına çıkartırken, devletin de “terörle mücadele” amacıyla bölge-ye sevk ettiği güçleri asıl bölge-yerlerine döndürmesi; koruculuğun tasfibölge-yesi ve taraflar arasında çok yönlü müzakerelerin başlatılması çatışmanın çözümü açısından ya-şamsal önemdedir.”
Beşinci Enternasyonal
Bu sayıda Tekel direnişi vesilesiyle işçi sınıfının oluşumu tartışmalarına odak-landığımızdan ötürü, dünyadaki ve bölgedeki gelişmeleri, yukarıda değindiğimiz Kürt Sorunu’nun aciliyet bağlamı ve yanda bir kutu içinde Reuven Kaminer’in değerlendirdiği Beşinci Enternasyonal girişimi ile sınırladık.
Karakas ve Delhi Arasında
7 Aralık 2009 Reuven Kaminer/ www.venezuelanalysis.com
Çeviren: Ayşe Tansever
Geçen ay, Kasım 2009’da solun uluslararası iki önemli konferansının eş zamanlı yapılması sırf bir rastlantı olamaz. Bir tanesi, 11. Uluslararası Ko-münist ve İşçi Partileri toplantısı Hindistan, Yeni Delhi’de yapıldı, Delhi Kararları (DK) açıklandı. Venezuela Karakas’ta ise, sol partilerin dünya toplantısı yapıldı ve Karakas Bildirgesi (KB) yayınlandı.
İki belgeyi karşılaştırmak kolay değil çünkü Delhi Kararları (DK) Karakas Bildirgesi’nden (KB) yaklaşık 3 kere daha kısa, çok daha genel ve özgül. KB somut mücadelenin çeşitli cephelerindeki ilerici duruşları sıralamasının dı-şında uluslararası düzeyde önemli girişimler öneriyor.
İkisinin yaptığı çağrılarda da önemli farklılıklar var. Ancak ikisinin de bir-birlerine ters ya da alternatif olarak yazılmadığını vurgulamak gerekir. İçe-rikten çok, şekil olarak var olan farklılıkları incelerken aşırıya kaçma tehli-kesi vardır.
İki metinde de genel olarak sosyalizme çağrıyı daha somutlaştırma isteği göze çarpıyor. İki belge de kapitalizmin içinde bulunduğu krizi inceleme ve krize sosyalist bir çözüm getirme teması üstüne oturuyor. Motivasyon açıktır. Kapitalizmin içinde bulunduğu kriz, acil teorik ve politik bir sorun olarak sosyalizm sorununu ortaya koyuyor. Kriz ayrıca ekonomideki sınıf işbirliği açısından sosyal demokrasiye ve ekonomide her şeyin kendi kendi-ne işleyeceği inancına bir darbedir. Bu temel sorunda DK ve KB’nin ortak duruşu, birlik ve işbirliği için geniş bir temel sağlayabilir diye umutlanıla-bilir. İki konferans da sosyalizm talebine yeniden bir şekil vermeyi ve onu acil sosyo-politik bir konu haline getirmeyi umuyor. Artık günümüzde sos-yalizmi soyut bir perspektif olarak görmek yeterli değildir. Eğer sosyalizm bir anlam taşıyorsa, günümüz krizine en güvenilir ve en iyi çözüm olarak kendisini sunmak zorundadır.
Sosyalizm nedir?
Sosyalizme bakışlarında iki belge arasında önemli farklılıklar gözleniyor. KB açıkça 21.yy sosyalizmi diyor ve Chaves’in Sovyetler Birliği’nde Stalinist de-formasyon konusunda açıkça övücü olmayan söyleyecek şeyleri var. Chaves ve Venezuela’nın Latin Amerika ittifakları ABD emperyalizmi ile mücade-lenin başını çekseler de, KB emperyalizme karşı mücadele ve ulusal
bağım-sızlığın yeterli olmadığını açıkça söylüyor. Kısacası anti-küresel hareketlerin “daha iyi bir dünya mümkündür” gibi temel sloganlarının ötesine geçme-lerinin zamanı gelmiştir. Kapitalist küreselleşmeye karşı hareket, kendisini sosyalizm uğruna daha devrimci bir hareket haline dönüştürmelidir. DK özellikle daha temkinli ve Latin Amerika’daki günümüz görüntüsünü tanımlamada tutuktur. Latin Amerika’daki mücadeleyi bir savunma cephe-si olarak temellendirir: “Latin Amerika’daki günümüz halklar ve işçi sınıfı eylemleri, hakların nasıl korunabileceği ve mücadele ile kazanılabileceğini gösterdi” denilir. (www.11IMCWP.in) Olumlu ama soğuk olarak değerlen-dirilebilecek bu DK değerlendirmesi ile KB’nin bu ve diğer önemli stratejik sorunlara bakışındaki farklılık çok dikkat çekicidir.
DK’nın temel talepleri ile kolayca uzlaşılabilmesine karşılık söylemleri ya-van, özü kısırdır. DK’nın kapitalizme karşı savları ayrıntılı ve açık olmasına karşın aynı belgede sosyalizmin rolünün belirsizliği hemen göze çarpan bir farklılıktır. Daha açık söylersek, günümüzde sosyalizmin gelişmesine yeni bir öncelik verme zorunluluğuna karşın, sosyalist alternatifin tarihsel ve çağdaş olarak çizilişinde derinlik olmayışı hemen kendini ortaya koyuyor. Kimse DK’dan her şeye uyan tek bir sosyalizm formülü beklemiyor ama bu konudaki değişik görüşleri ve sosyalizm yolundaki farklıların ayrıntı-lı incelenmesi ihtiyacını da görmemezlikten gelemeyiz. Bu temel konuda komünist hareket içinde çeşitli ideolojik eğilimler ve politik yaklaşımların olduğu elbette bir gerçekliktir. Sosyalizm gerçekten gündemde olacaksa, bu eğilimlerin ve önlemlerinin tartışılma ihtiyacı bastırılamaz.
DK haklı olarak “Emperyalizm Sovyetler Birliği’nin ölümü ile kendine bir can simidi buldu” ve “sosyalizmin modern toplum çerçevesini çizmedeki başarıları ve katkılarını silemedi” diyor. (www.11IMCWP.in) Buna rağmen Sovyet projesine en ufak bir eleştiri getirilmiyor. Sovyet sosyalizmi ve onun acı çöküşünü doğuran zaaflarla ilgili herhangi bir tartışmadan tamamen ka-çınılması büyük bir sorundur. Bu büyük bir zaaftır ve bu konudaki suskun-luk sosyalizm düşmanlarının sosyalizme saldırılarına kapı açacaktır. Ayrıca çok sayıdaki ciddi ilerici açısından komünistlerin bu soruna bakışları çok önemlidir.
Bolivar Devrimi ilerliyor
KB’nin tarihi, Chaves’in 2005’te “21. yy sosyalizmi”ni ilan edişi ve Venezuela’da yeni, kitlesel, devrimci bir parti kurma temeline oturur. Ve-nezuela, Bolivya, Ekvator ve Paraguay’da Bolivar devriminin gelişip kök salmasını, devrimci ve bağımsız Küba ile tarihi bağlar kurulmasını buraya eklemek önemlidir.
ABD emperyalizminin politik, ekonomik ve askeri yollarla Bolivar devrimi-ni yalnızlaştırmak ve altını oymak için sürekli düzenbazlıklar yapması ise, bu alanın günümüzde emperyalizme karşı savaşta ne kadar önemli olduğu-nun inandırıcı kanıtıdır.
KB, DA’dan farklı olarak taraf olma ve fikirler geliştirmede öneriler yap-maktan kaçınmıyor. Solun ortak eylemler yapabilmesi için yeni platformlar yaratmada ayrıntılı planlar öneriyor: (1) Üzerinde hemfikir olunan politi-kalar doğrultusunda ortak gündemi koordine edecek Geçici Yürütme Sek-reterliği (GYS) kurma; (2) Dünya Barış Hareketi örgütleme; (3) Kamu ileti-şiminde, özel kurumlar geliştirmek ve medya savaşını kazanmak.
Bütün bu yukarıda sayılanlar eğer doğru düzgün uygulanırsa barış ve sosya-lizm mücadelesine güçlü bir canlılık gelecektir. Ama Chaves ve Venezuela liderliği bu girişimlerin ötesine geçerek 5. Enternasyonal’in yeniden kurul-ması doğrultusunda yeni, cesur bir öneri getirdiler. “Kasım 19–21 tarihleri arasında Karakas’ta birçok ulustan sol politik partiler, Komutan Hugo Cha-ves Frias’in, sosyalist eğilimli parti, hareket ve akımların emperyalizme kar-şı mücadelelerini birleştirip, kapitalizmi devirerek sosyalizmi kurmaları ve ekonomik kaynaşmaya dayalı yeni tip bir dayanışma çerçevesinde ortak bir strateji oluşturabilecekleri alan yaratacak olan 5. Sosyalist Enternasyonal’i toplama önerisini öğrendiler.” (www.venezuelanalysis.com )
Yeni Enternasyonal yolunda çeşitlilik ve tartışma
Çağımız solcu ve öğrencileri, Marksist enternasyonalin pratiği, kavramları ve hedefleri kadar, idealleri doğrultusunda maddi ve örgütsel temel alanı yarat-manın tek aracı olan enternasyonalin karmaşık sorunlar içerdiğini bilirler. Chaves yeni enternasyonal tartışmalarının en başında, önceki girişimlerin tarihsel sonuçlarını nasıl anladığını özetlemeyi önemli gördü. Bu görüşler Kiraz Janicke’nin Chaves’in Karakas konuşması üzerine yazdığı rapor-da özetlendi ve resmi Venezuela web sitesinde yayınlandı: “Konuşmasın-da Chaves “Konuşmasın-daha önceki enternasyonal deneylerini kısaca özetler: 1864’de Karl Marx tarafindan kurulan 1. Enternasyonal; 1889’de kurulan ama 1. Dünya Savaşı’nda emperyalistler arası sürtüşmeler sırasında çeşitli sol parti ve sendikaların kendi kapitalist sınıfları yanına geçmesi ile 1916’da çöken. 2.Enernasyonal; Rus devrimcisi Vladimir Lenin tarafından kurulan 3. En-ternasyonal Stalinizm döneminde Chaves’e göre “yozlaşmış” ve dünyadaki sosyalizm mücadelelerine “ihanet etmiştir”; 1938’de 4. Enternasyonal Leon Trotsky tarafindan kurulmuş ama sayısız parçalanmalara uğramış ve bazı guruplar onun politik devamı olduklarını iddia etseler bile artık yok olmuş-tur. Chaves yeni enternasyonalin “dayatmasız” işlemesi ve farklı bakış açıla-rına saygı göstermesi gerektiğini söyledi.” (www. venezuelanalysis.com)
Yukarıda çizilen çerçevede Chaves’in önerisi ve çeşitli örgütlerin ilk re-aksiyonlarından kalkarak herhangi bir sonuca sıçramak acelecilik olur. Chaves’in ana başlıklarındaki tarihsel ‘imaları’ dikkate almamak akıllıca ol-masa bile, ben öneriden ‘demokratik merkeziyetçiliğe’ dayalı bir enternas-yonale geri dönülmeyeceği sonucunu çıkarıyorum. Tarihsel olarak enter-nasyonal, merkezi disiplin altında bir çeşit dünya partisi fikriydi. Chaves’in çeşitlilik içinde birlik kavramı ile sanki yeni bir enternasyonal kavramı önerdiği vurgusunu yapmak önemlidir.
Chaves projesi her bakımdan politik arenaya bir bomba gibi düşmüştür ve emperyalizme karşı sosyalizm için mücadelede enternasyonalin rolü konu-sunda yeni ve geniş kapsamlı tartışmalar başlatacaktır. Bu tartışmalar ideo-lojik ve politik bilincimize ancak zenginlik katar. Sürecin daha çok başında-yız ve aceleci yargı eğiliminden kaçınmak akıllıca olacaktır.
Not: Bu yazı Marxmail listesine Reuven Kamine tarafından yollanan mek-tuptan alınıp yeniden yayınlanmıştır.
Sınıflar21
“Siyasal işçi hareketinin yeniden kuruluşu ile sosyalist hareketin yeniden kuru-luşu arasında bir yazgı birliği”nden söz edenler açısından, işçi sınıfının kapsam ve bileşimine dair tartışmalar, proletaryanın halklaşması, toplumsal proletarya, halklaşan işçi sınıfı gibi birbirini andıran kavramlarla ifade ediliyor. Bu kavram-ların bir ve aynı muhtevaya sahip olup olmadığı, elbette bir dizi kuramsal tartış-maya işaret ediyor ve bu tartışmayı yeniden çağırıyor ama bu, sadece kuramsal bir sorun değil. Bu tartışma, bizi, kuramsal olduğu kadar bizatihi işçi hareketinin siyasal temelde yeniden kuruluş eşiklerinin neler olabileceğini gözlememize ya-rayacak pratik bir soruna taşıyor22.
Bugüne dek Marksistler arasında, genel olarak sınıflar bahsinde ekonomik in-dirgemeciliği aşmaya yönelen bazı görüşler savunulmuştu. Bu görüşler, altyapı ve üstyapı süreçlerini toplumsal bütünlük olarak görerek toplumsal temel fikrini savunan (E. P. Thompson) ya da altyapı ve üstyapı bölünmesini benimseyen (E. Mandel) ama üstyapıyı altyapının basit bir yeniden üretimi saymayan, birbirle-rine telif edilebilir Marksist yaklaşımlardan büyük ölçüde farklılaştı. Bunlardan bir kısmı Marksizm içi eleştirel düşünmeyi kışkırtmayı sürdürse de, diğerleri Marksizmden açıkça koptu.
21 Bundan sonraki “sınıf tartışmalarıyla” ilgili bölümler esas olarak, Praksis’in 1. sayısında yayınlanan “Tarihsel ve Top-lumsal Çerçeveler Olarak Sınıflar” (Mısır, Mustafa B. Praksis, sayı: 1, Kış 2001, ss. 120- 135) adlı makaleye dayan-maktadır.
22 Özel olarak işçi sınıfı üzerine odaklandığımız bu sayımızdaki, Haluk Yurtsever’in “Toplumsal Proletarya”, Muhsin Dalfidan’ın “Kapsam ve Bileşim Olarak İşçi Sınıfı ve Emek Süreçleri” yazılarına bakılabileceği gibi, ayrıca bkz. Kalyon, Kenan. Bir Çağ Dönümün Eşiğinde, Çalışanlar, İstanbul, 2004, ss. 95- 120.
E. P. Thompson ve E. Mandel çizgileri dışında kalan Marx esinli yaklaşımları üç başlıkta toplamak mümkün. İlki, yapısalcı olarak nitelenen Althusser- Po-ulantzas yaklaşımı; bu yaklaşım, sınıfın toplumsal var oluşundaki ekonomik belirlemeyi “son yargıda” kertesine indirgeyerek, “sınıf mücadelesi süreçlerini altyapı ve üstyapının birliği çerçevesinde ele alan, siyasal etkinlikleri artıkdeğer üretiminin gerçekleştiği emek sürecinden başlayan, üstyapı düzeyindeki siyasal ilişki ve pratiklere kadar uzanan bir toplumsal ilişkiler sistemi olarak” değerlen-diriyordu23.
Yapısalcı Marksizmin eleştirisi, son kırk yılın temel gündemlerinden olduğun-dan ötürü, sınıfların üretim tarzının düzey ve kertelerindeki yapısal yerler olup olmadıkları, sınıf etkileri ve kapasitelerinin neler olduğu gibi sorunlara burada girmeyeceğiz. Bu tartışmaların, sınıf kapasitesi kavramında olduğu gibi çok azı yol açıcıdır ve metodolojik olarak sınıf çözümlemeleri için somut durumun so-mut tahlili bakımından olanak sağlar24.
E.P. Thompson’un yapısalcı çözümleme ile sert bir polemiğe girdiği biliniyor25.
Karşılık olarak, Thomson’un, sınıfın kendinde durumunu bir sınıf durumu ola-rak kabul etmediğinden ötürü, sıklıkla iradeci bir model geliştirmiş olmakla ve bu modelinde sınıfın nesnel, bilinçten önceki varoluşuna kayıtsız kalmasıyla eleştirilmiştir. Örneğin Anderson, Thompson’u, “sınıf bazı insanların (miras ola-rak devraldıkları veya paylaştıkları) ortak deneyimleri sonucunda aralarındaki çıkar birliğini hissedip ve çıkarlarının kimliğini kendilerinin arasında eklemleyip bunu kendi çıkarlarından farklı (ve genellikle kendi çıkarlarına karşıt) çıkarlara sahip insanlara karşı ifade etmeye başladıkları anda oluşur” derken iradeci bul-masına katılmak gerekir26.
Anderson’un vurguladığı gibi, en iyisi, Marx’la birlikte, toplumsal sınıflar kendi-lerinin bilincinde olmayabilirler, ortak şekilde hareket edemeyebilir ve davrana-mayabilirler ama hala, maddi ve tarihsel olarak sınıf olarak kalırlar, demektir27.
Kalabalık
İkinci görüş kendisini Marx’ın esini ile ilişkilendirse de, Marksizm kapsamın-da değerlendirilmesi pek de olası değildir: Bu yaklaşım, ya kapsamın-daha ılımlı şekilde Hindess’deki gibi “sınıf” kavramının kendisini sorgulayarak sınıfları bölen “nes-nel çıkarın olmadığını, çıkarın ancak topluluk içi oydaşma, ya da söylem içinde kurulabileceğini” ileri sürerek “toplumsal özne konumlarını ancak karar alma yeteneğine ve belli araçları harekete geçirme gücüne sahip bulunan toplumsal 23 Öngen, Tülin. Prometheus’un Sönmeyen Ateşi, Alan, İstanbul, 1994, s.224.
24 Bu konuda bir tartışma için bkz. Özuğurlu, Metin. “Sınıf Çözümlemesinin Temel Sorunsalları”, Praksis, sayı 8, Güz 2002, s.29 vd.
25 Thompson’un yaptığı gibi, Teorinin Sefaleti’nde (çev. A. Fethi Yıldırım, Alan, İstanbul, 1994, s.41- 42) andığı sekiz temel gerekçeyle yapısalcı çözümleme eleştirilebilir. Ancak, Althusser’in tüm çalışmasının salt yapısalcı olarak nite-lenmesi de haktanır olmayacaktır.
26 Anderson, Perry. Marksizmde Tartışmalar, çev. A. Özdemir, Göçebe, İstanbul, 1998, s.62. 27 Age, s.65.
gruplarla” sınırladı28. Ya da Laclau- Mouffe’taki gibi sınıfları tümüyle reddederek
toplumsal öznenin bizzat “söylem içinde kurulacağını”29 ileri sürerek, zamanla
postmodern tartışmaya iyice eklemlenerek özne fikrinden de kurtuldu. Bu so-nuncusunun dünyada akademik Marksizm içindeki ölümü tamamlanalı epey oluyor, böylece, bu pozisyonu inşa edenler yani Laclau ve Mouffe, postmoder-nizm sonrasındaki 2000’li yıllarda, burjuva ideolojisinin ana akımı liberalizm içinde konumlandılar. Ancak, Türkiye’nin kendine has bağımlı entelektüeli, konformizmi gereği, vaktiyle solculuğu tasfiye etmek için icat edilmiş olan bu postmodern konumu o kadar sevdi ki, tüm dünyada post-Marksist pozisyonu savunan “eleştirel teolog”lardan bir dizisi sadece bu ülkede kaldı. Ne yazık, bir de Mouffe’u yanlış okuyor ve Schmitt’çilik yapıyorlar; bu boyuttaki konformizmin bu erkek ve kadınları faşizmin ideologluğuna kadar sürüklemesi artık şaşırtıcı bile olmayacak!
Bu yaklaşım, bugün büyük oranda değişim geçirmiş halde, özneyi kalabalığa (multitude30) çözündürerek Hardt ve Negri geleneğinde sürdürülmektedir. Sol
ve devrimci bir iddia ile ortaya çıkması bakımından zaman zaman sermaye mu-halefetinin önüne konulan bu özgül post- Marksist konum hakkında da çokça söz etmeye gerek duymuyoruz. 2009 yılı içinde yayınladıkları Commonwealth31,
bu bayların sermaye için yeni bir Leviathan (Ejderha)32 istediklerini açıkça ortaya
koydu. Ancak, fazladan Commonwealth, küresel düzeyde bir refah devleti için olanak olarak kullanılabilirdi. Nihayet, bu çokluk diye yanlış çevrilerek müp-hemleştirilmiş kavramın Hobbes’un Ejderha’sına kurduğu tebaa gibi sermayenin yeni Commonwealth’inin küresel tebaasından başka bir şey olmadığını anlamış olduk.
Gene de sözü açılmışken, proletaryanın tarihsel devrimciliğinin yarattığı
enkaz-lar içinden yeniyi kurma güç işinden korkan bazı devrimci gençlik hareketleri
içinde bu bayların sesi yankılandığından ötürü sadece bir cümle ile değinelim: Üzerine çok kalem oynatılsa da, “çokluk” diye çevrilen bu kavram, teorik açıdan bulanık33, sosyolojik açıdan belirsiz34, felsefi açıdan karanlık35 ve stratejik açıdan
“boş”tur36.
28 Öngen, age, s.208.
29 Laclau, Ernesto. “Politika ve Modernitenin Sınırları”, Postmodernist Burjuva Liberalizmi içinde, der. ve çev. Yavuz Alogan, Sarmal, İstanbul, s.101.
30 Bu kavram Türkçe’ye “çokluk” olarak çevrilmektedir. Kavramın tarihi, ta Hobbes ve Spinoza’ya, hatta İngiliz cumhu-riyetçi geleneğine, Harrington’a gider. Multitude, özel olarak Harrington’da haklar dilekçesi için sokağa çıkmış olan kalabalıkları anlatır; Hobbes, bu kalabalıktan biraz da tiksintiyle gene aynı anlamda teba olması gereken “kalabalık” olarak; Spinoza ise Hobbes’çuluğunu yenmeye çalışarak ama aynı anlamda anar. Kalabalık gibi bir karşılık dururken çokluk diye müphem bir sözcüğün tercih edilmesi, elbette ideolojik bir tercih. Fakat, ülkede entelektüel fukaralık o kadar yaygın ve liberal zırtapozların tekelindeki, geriye dönüp, Harrington, Hobbes, Spinoz çevirilerinde de multitude’u “çokluk” yapıyorlar. Bence sakıncası yok, zaten Hardt ve Negri, devrimci geleneğimize ait sayılamazlar; Machiavelli- Bodin -Hobbes -Rouseau -Hegel çizgisinde, burjuva egemenlik ideolojisinin kapsamı içinde devinirler.
31 Hardt, M. ve A. Negri. Commonwealth, Harvard University Press, Oxford, 2009. 32 Hobbes, Thomas. Leviathan, çev. Semih Lim, Yapı ve Kredi, İstanbul, 1994. 33 Bensaïd, Daniel. Köstebek ve Lokomotif, çev. Uraz Aydın vd., Yazın, İstanbul, s.133. 34 Age, s.136.
35 Age, s.142. 36 Age, s.144.
Genel olarak burjuva ideolojisi içinde kalmakla birlikte sosyolojik düşünüşten ayrılmayan üçüncü bir yaklaşım, sınıfları ekonomik birimler olarak kabul eden ama bir dönem oynadıkları tarihsel rolü artık yitirdiklerini düşünen Gorz ya da Giddens yaklaşımıdır. Bu yaklaşım içinde toplumsal değişim fikrini hala savu-nan ama aynı şekilde işçi sınıfının varlığını tanımakla birlikte artık bir devrimci rol oynayamayacağını öne süren 1960’ların eleştirel teorisi -Marcuse vd.- de sa-yılabilir ama toplumsal değişimdeki ısrarı ile diğerlerinden ayrılır.
İşçi sınıfı
Yukarıda yaptığımız özet, elbette her özet gibi, bir indirgeme ve bazı genellemeler içerir. Bunu veri kabul ederek, sınıfların ontolojik gerçekliğini ekonomik birim-lerden öteye, siyasal, toplumsal ve tarihsel özne olarak sınıf oluşumlarına taşıdı-ğımız zaman karşımızda, sınıf adlı toplumsal çerçeveyi hangi mayanın bir arada tuttuğu sorusu belirir. Bu konuda da bir kısmı Lukacs’tan köklenen, diğer bir kısmı ise Gramsci’ye uzanan farklı tartışmalar Marksizm içinde, hâlâ sürmekte. Ancak, yukarıda sayılan üç konum dışındaki tüm Marksist birikimi veri kabul ederek, somut sınıf çözümlemeleri bakımından elverişli olabilecek bir tartışma, sınıfın üretim sürecindeki konumu ile toplumsal konumu arasındaki ilişkiyi açıklaştırmak üzere sınıf çıkarı ve sınıf kapasitesi kavramları ile yürütülen tartış-madır. Sınıf çıkarı, genel olarak nesnel çıkar biçiminde ama hem öznel hem de tarihsel nesnel çıkar olarak kavranmakta, sınıf kapasitesi ise, sınıfın toplumdaki ekonomi dışındaki siyasal ve kültürel hegemonya olanağını da içerecek şekilde değerlendirilmektedir.37
İşçi sınıfının ontolojik varlığı elbette altyapıya, toplumsal temele gömülüdür. Bu yüzden, sınıflar üretim süreci içinde de ekonomik özneler olarak, bilinçli hareket edebilirler -aksi, bireysel ya da toplu iş sözleşmesinin göz ardı edilmesi olurdu. Ve elbette bir ilişki olarak sınıfın kurulmaya başladığı yer, bizzat sömürü ilişkisidir; sömürü ilişkisinin mekânıdır; özcesi, işçi sınıfı öncelikle Marx ve Engels ile ar-dıllarının benimsediği gibi, “üretim araçlarına sahip olmama; geçim araçlarına doğrudan erişimden yoksun olma; az ya da çok sürekli emek gücü satışı olmaksı-zın geçim araçlarını almak için yetersiz gelire sahip” üretken ve üretken olmayan tüm emekçileri kapsar38.
Marksizm için sınıf, aynı zamanda, tarihsel ve toplumsal bir bütünlük olarak da betimlenebilir. Lenin’in meşhur tanımı bu bütünlüğe vurgu yapıyordu39. Elbette,
37 Sınıf çıkarlarının nesnelliğinin siyasal stratejilere etkisi vardır: “nesnel sınıf çıkarları, sınıf mücadelesi açısından üzerinde önemle durulması gereken bir konudur. Çünkü karar alma ve eyleme geçme süreçlerinin biçimlenmesi, sınıf çıkarlarının gerçek kabul edilip edilmemesine göre değişmektedir. Eğer işçi sınıfının kolektif hareketinin gerisinde nesnel çıkarların olduğu kabul edilirse, bu çıkarlara dayanarak harekete geçecek toplumsal öznelere (sınıflara) dayanan stratejilere; yok eğer sınıf çıkarları ancak eylemden veya söylemden sonra gerçeklik kazanan bir olgu ise, bu kez ortak gereksinimler doğrultusunda birlik oluşturma kapasitesine sahip bazı toplumsal gruplara dayanan stratejilere (örneğin kadın hareketle-rini, çevrecileri, marjinalleri de içine alan halk hareketlerine, popüler cephelere) öncelik verilecektir” Öngen, age, s.212. 38 Mandel, Ernest. Marx’ın Kapital’i, çev. Osman S. Binatlı, Yazın, İstanbul, 2008, s. 181- 82. Bu konudaki tartışmalar
için ayrıca bu sayıda Haluk Yurtsever’in makalesine bkz.
39 Lenin’in tanımını “meşhur” sayıyorum zira, bu sayımızdaki üç ayrı yazıda tekrar ediliyor. Bu sayıda Haluk Yurtsever, Muhsin Dalfidan ve A. Hakan Güvenir yazılarına bakılabilir.
bu bütünlük içinde belli bir toplumsal formasyonda açığa çıkan, oluşan, kurulan sınıfın “nesnel çıkarlarının” önemli bir rolü vardı. Ama bu rol, zamanla ortaya çıkan tarihsel bütünlük içinde, kimi zaman çok zayıf bir bağ haline de dönüşe-bilirdi. Böyle bir anda ve mekanda bile sınıf, nesnel olarak sınıf olma niteliğini yitirmediği gibi, bu niteliğin tarihsel olarak nesnel sınıf çıkarlarına dayanmadığı ileri sürülemez.
1 Mayısların anlamı
Sorunu açıklamak için, dünya tarihsel bir sistem olarak kapitalizmin kuruluşun-da işçi sınıfının oluşumuna -elbette, çok kısa ve kısa olduğu ölçüde de kabaca- bakabiliriz: İşçi sınıfının, öncelikle sermaye ilişkisi olarak, bir iktisadi ilişki ola-rak doğduğunda bir tartışma yoktur. Fakat bu aynı sınıf, ekonomik mücadelesi içinde -sendikalizm- sonuç alamayınca siyasal olarak da örgütlenme becerisini objektif olarak göstermiştir, büyük kitle partileri inşa etmiş, siyasal devrimlere kalkışmış, -sovyetler, fabrika komiteleri, işçi komiteleri vb. özyönetsel meclisler tarzı- kendine has siyasal organlar yaratarak kendi kendisini iktidar olarak ör-gütlemeye yönelmiş ve “devrimler yapmış”tır.
Başlangıçta daha çok ekonomik olan çıkara dayanır gibi görünen bu sürecin, za-manla siyasal mücadelesi içinde kaynaşan ve kurulan daha büyük bir toplumsal bütünlük yarattığında tartışma yoktur. İşçi sınıfı siyasal mücadelesi içinde bazı gelenekler ve kurumlar yarattıkça toplumsal bütünlük olarak sınıf da artık ekono-mik olan çıkarlarından öteye bir varlık -ontolojik bütünlük- haline dönüşmüştür. Böylece, ekonomik olan çıkarları işçi sınıfı için ilk baştaki kurucu rolünü her yeni
deneyim için korumakla birlikte, siyasal mücadelesi içinde edindiği deneyimler,
verdiği ölüler ve edindiği tarihsel çıkarlar -özgürlük, eşitlik ve kardeşlik idealleri, genel olarak sosyalizm- bu bütünlüğün yeniden üretimi için toplumsal temel de-ğil ama vazgeçilmez koşullar, tarihsel belirleyiciler haline dönüşmüştür.
Buna 1 Mayıs gösterileri ve bunun kazanılması için verilen mücadeleler örnek gösterilebilir. 1 Mayıs bir kez kazanılmakla artık, sınıfı yeniden üreten bir tarih-sel temsil haline dönüşür. Türkiye’de de devrimci politik hareketlerin 1 Mayıs’ın yasal ya da meşru bir biçimde kutlanamadığı bundan kısa süre öncesine kadar, her şeyleri pahasına bu gün için mücadele etmeleri gayet anlaşılır bir işçi sınıfını “oluşturma” mücadelesiydi. Keza birkaç yıldır devam eden Taksim ısrarının ar-dında da büyük oranda bu aynı neden vardır.
Ekonomik indirgemecilerle uvriyeristler40, işçi sınıfını bütünselliği içinde bir
ta-rihsel fail olarak anlamakta güçlük çektikleri için; bir yanda sömürülen bir sınıf diğer yanda ise onu kendisi için sınıf yapacak işçi sınıfı partisi vardır. Halbuki, varsayımsal olarak “işçi sınıfı partileri” de sözünü ettiğimiz bütünlüğün tarihsel taşıyıcılığı üstlenen siyasal olarak kurucu toplumsal birimdir.
40 “Ekonomik indirgemecilerin göz ardı ettiği şey, toplumsal kurum ya da olayların bir kez oluştuktan sonra, gelecek top-lumsal (bir gün ya da bir ay ya da on yıl sonra vs.) yapıyı etkileyebilecek bir içerik kazanabilecekleridir. Enternasyonal kurulduktan sonra, işçi sınıfı artık bir daha ekonomik olana indirgenemeyeceği gibi, sadece onunla da tanımlanamaz. Enternasyonal, artık onun ontolojik bir parçası haline dönüşür. Bu burjuva sınıfı içinde öyledir; burjuva devleti, burjuva sınıfını toplumsal bir bütünlük haline getirir.” Mısır, agm, s.129.
İşçi sınıfı bir kez örgütlerini yaratmakla, bu türlü -sınıf olarak yani, bu artık tarih-sel ve toplumsal çıkarlarını bütünlüklü talepler manzumesi olarak ifade edebilen yani yeni bir dünya isteyen bir tarihsel- toplumsal özne olarak- varlığına tarih-sel bir süreklilik kazandırır. Şu halde, ekonomik olanın “genişletilmiş” yeniden üretimi ancak sömürü ilişkisinin yeniden üretimidir ama buna bağlı olarak sınıf mücadelesinde işçi sınıfının edindiği deneyimlerin ideolojik- politik- kültürel ve sair toplumsal süreç ve ilişkiler içinde, özetle sınıf mücadeleleri içinde yeniden üretimi -sınıfın bizzat kendiliğinden varlığı ya da örgütlü varlığı aracılığıyla- “işçi sınıfının tarihsel ve toplumsal bir fail olarak yeniden üretimi”dir. Böyle bir çer-çeve, bizi ekonomik olanla siyasal alan karşıtlığından da Tekel işçilerinin tarihsel direnişinin önemini taleplerinin sınırlılığıyla ölçmekten de kurtarır.
Eski ama bitmeyen tartışma
Marx’ın kendinde, yapısal yerler olarak sınıflardan söz ettiğini iddia etmek güç-tür. Bu yüzden Cohen, “proleter, kendi yaşam araçlarını elde etmek için kendi emek gücünü satması gereken bağımlı üreticidir”41 diye bir tanımlamaya
girişti-ğinde sınıfın ontolojik bütünlüğünün anlaşılması yolunda sadece küçük bir adım atmış olmaktadır. Bu adım, sınıfı yapısal bir yer olarak tanımlamak eğilimini sonraki adımlarda iyice belirginleştirdiğinde, düpedüz yanlış bir adım olarak kalmakla yüzleşir. Bu yol yerine önerdiğimiz yeni yol, yani sınıfların sömürüdeki kökenleri sayesinde zorunlu olarak birbirleri ile ilişki içinde görüldüğü Marksist sınıf kuramı, Callinicos’un tarifi ile, “toplumsal derecelenmeleri tanımlamakla değil, toplumsal değişimi açıklamakla ilgilenir”42.
Thompson’a hak verilmesi gereken yer, işçi sınıfının oluşumunda deneyimin oynadığı önemli rolle ilgilidir. Burada deneyimden anladığımız, bir bütün ola-rak, sınıf oluşumu sürecinin bir yandan ekonomik ve siyasal mücadelelere, diğer yandan da bu mücadelelere doğrudan bağlı olmaksızın -örneğin, gündelik çalış-ma vd. ilişkileri içinde- sınıfı oluşturan bireylerin kendinde varlığına bağlanan kültürel yeniden üretimlerine sıkı sıkıya bağlı olduğudur. Deneyim kavramı, sı-nıf oluşumu sürecinin işçi sısı-nıfı kurumları ile bağlantısını kurmamıza, işçi sısı-nıfı partilerinin işlevini kavramamıza ve hatta organik aydınlarının siyasal önemini anlamamıza da yardımcı olur.
Thompson’la sınıf mücadelesini açıklamak konusunda anlaşmak ise daha zor-dur. Bir sınıf, elbette, ekonomik olandan ibaret değildir ama sınıf mücadelesi ile sömürüyü denkleştirerek Ste Croix kadar43 ileri gitmesek bile, sömürünün sınıf
mücadelesini açıkladığını söylemek, sınıf mücadelesinin, savaşan taraflar arasın-da sınıf bilinci olmasa arasın-dahi gerçek çatışmalararasın-dan oluştuğunu vurgulamak ge-rekir. Burada benimsenen içeriğiyle sınıfın bütünsel bir açıklaması Ste Croix’in önerisini daha çok anlaşılır bulacaktır:
41 Cohen, G. A. Karl Marx’ın Tarih Teorisi, çev. Ahmet Fethi, Toplumsal Dönüşüm, 1998, s.94.
42 Callinicos, Alex. Tarih Yapmak: Toplum Kuramında Etkinlik Yapı ve Değişim, çev. Nermin Saatçioğlu, Özne, İstanbul, 1998, s.71.
Sınıf (aslen bir ilişkidir), sömürü olgusunun kolektif toplumsal ifadesi, sömürünün bir toplumsal yapıdaki somutlanma yoludur. Sömürü ile kas-tettiğim, başkalarının emeğinin ürününün bir kısmının sahiplenilmesidir. Bir sınıf (belirli bir sınıf) bütün toplumsal üretim sistemindeki konumla-rıyla özdeş kılınmış, her şeyden önce üretim koşullakonumla-rıyla (yani üretim ve emek araçları) ve diğer sınıflarla ilişkilerine göre (öncelikle mülkiyet ya da denetleme derecesi bakımından) tanımlanan bir topluluk içindeki kişiler grubudur. Verili bir sınıfı oluşturan bireyler kendi kimliklerinin ve bir sınıf olarak ortak çıkarlarının tamamen ya da kısmen bilincinde olabilirler ya da olmayabilirler ve böyle diğer sınıfların üyelerine karşı düşmanlık hissedebilir ya da hissetmeyebilirler.44
Sınıf bilincinin olanakları
Marksist bir sınıf kuramı, tabakalaşma kuramı olmadığından ötürü, karşı karşı-ya kaldığı en önemli sorun, sınıf bilincinin edinimidir. Her ne kadar Lenin’den beri kendiliğinden sınıf ve kendisi için sınıf ayrımı ile öncü parti ile bilinç taşıma formülü kabul görmüş sayılmaktaysa da, bu konularda da yeniden düşünmek gerekir: Kendiliğinden sınıf ve kendi için sınıf ayrımını reddetmek için nesnel bir gerekçe yoktur. Ancak, öncü parti yerine işçi sınıfının ontolojisine gömülü, bü-tünlüğüne ait bir parça olarak siyasal partiden, bilinç taşıma yerine deneyimden söz etmek, geniş anlamda Lenin’le çelişmek anlamına gelmez. Kaldı ki, Lenin de değer verdiğimiz bir yoldaşımız, fikirleri hâlâ aydınlatıcı olduğundan her eşikte yeniden tartıştığımız bir çağdaşımızdır sadece...
Bu çerçevede, deneyim kavramı, işçi sınıfı söz konusu olduğunda, sınıf bilinci-nin edinimi için en uygun yordamı sunmaktadır. Bir sınıfın deneyimleri, salt ekonomik ya da siyasal mücadele süreçlerine değil, kültürel varoluş biçimleri-ne kadar yaygınlaştırılabilir. Bir sınıfın sınıf bilinci edinmesi bütün bu debiçimleri-neyim alanlarındaki sınıf oluşumu süreçlerinin bütünleşmesinden geçer. Eğer Lenin’in kendinde sınıf ile kendisi için sınıf arasındaki sürece partinin müdahalesi öneri-si, bir deneyim bütünleştirmesi önerisi olarak anlaşılır ise, bunu yapabilecek tek yoğunlaşmış araç da parti olduğuna göre, bu öneri, bütünsel Marksist bir sınıf kuramı içinde rahatlıkla yer alabilir.
Teori pratikle etkileşimi içinde kurulmalı ve sınanmalıdır. Sanırım Lenin’in yap-tığı budur. Teori ile pratik arasındaki bu ilişki, doğrudan teorinin pratiği etkile-me olanaklarını da gösterir. Şu halde sınıf bilincine ilişkin yapılacak çıkarımlar, hem bir toplumsal bilinç biçimi olarak Lenin’in kendiliğinden sınıf bilinci dediği şeyi yani ortak sınıfsal deneyimlerin sonucunu merkezine almalı hem de bizzat açıklamanın kendisi sınıf bilincini kurucu işlev görmelidir.
Bilinç doğrusal, kümülatif bir yoldan değil, özgün deneyimlerle ilgili olarak somut bir biçimde gelişir. Toplumsal gelişimin bir aşamasında gelişen kavrayış, başka 44 Akt. Callinicos, age, s.69.
bir zaman ve mekanda onun uygunluğunun garantisi olamaz -eğer öyle olsaydı, dünya devrimi çok uzun zaman önce başarıya ulaşırdı. Burası, örgütün önem-li olduğu noktayı gösterir; örgüt kurumsal olarak deneyimleri kendi hafızasında saklar ve bu bakımdan sınıf bilincinin kurulmasında belirleyici bir işlev görür. Kendiliğinden hareket, devrimci kalkışmalara dahi girebilir ama yenilgi dönem-lerinde bunu taşıyamaz; elbette gericilik dönemdönem-lerinde örgüt de karşı devrimci ideolojik saldırılara karşı bağışık değildir yani örgüt de etkilenir ama örgüt, te-orinin yani sınıf bilincinin dile getirildiği bir biçim sağlamakla, geçmişin dene-yimlerinin öneminin bugünün ve geleceğin sorunlarına ilişkin olarak değerlen-dirilebileceği bir çevre sağlar: işçi sınıfı kendiliğinden, kendi tarihinin farkında değildir -bu farkına varış, parti çevresi aracılığıyla canlı tutulur.
Burada, işçi sınıfının -bir üretim tarzından, öteki üretim tarzına geçene dek, de-neyimlerin sürekliliği esasında- sürekli bir oluşum içinde olduğunu benimseme-miz, proletaryanın tarihsel bir özne olarak nihai teşekkülünün sınıf bilinci edin-mesi yoluyla olacağını vurgulamayı özellikle gerektirir. Sınıf bilinci sorununun sınırlarının, toplumun varolan çatışma içindeki durumu tarafından çizileceği açıktır. Bu durumda, sorunun entelektüel bir çözümü, yani “model-inşacı” bir bilgisi yoktur. Yalnızca bireysel ve rastgele olarak değil kolektif bir şekilde parti aracılığıyla eyleme geçme imkanı eyleme bilinçli bir yön verebilir ve sınıf onun sonuçlarını özümseyebilir.
Proletaryanın halklaşması mı?
Kapitalizmin bir uzun dalga krizinin çöküş evresinde bulunduğu genel kabul görüyor45. Ama bu tersten işçi hareketinin de kriz içinde olmadığı anlamına
gelmemeli. Kriziyle cebelleşen sermaye, yeni bir birikim tarzı için işçi sınıfının geleneksel örgütlerine ve konumlarına karşı saldırıya geçti46, örgütlü kapitalizm
döneminin sosyal uzlaşması bozuldu ve sınıf sistem dışına sürüldü47, sınıf
olu-şumu süreçleri sekteye uğrayarak işçi sınıfı şekilsizleşti48 ve parçalandı49, bunlar
yanında sınıfa katılımın da çeşitlenmesi ile önceki döneme nazaran işçi sınıfının heterejonleşmesi arttı50.
Tüm bunlar işçi sınıfının ortadan kalktığını ya da niteliksel bir dönüşüm geçirdi-ğini göstermiyor elbette. Aksine işçi sınıfı son otuz yıl içinde sayıca çok büyüdü ve proleterleşme görülmemiş bir hız kazandı. Ama hem siyasal hem de sendikal düzeydeki örgütlenme düzeyleri bunun tersine geriledi.51 Bu çerçevede
proletar-yanın halklaşmasından çok, tersinden halkın kitleler halinde proletaryaya katıl-masından söz etmek daha doğrudur.
45 Bu konuda, Yaşayan Marksizm’in 1. sayısındaki “Eleştirel Bakış” yanında dergide yer alan yazılara bakılabilir. 46 Kalyon, Kenan. Bir Çağ Dönümünün Eşiğinde, Çalışanlar, İstanbul, 2004, s.102.
47 Age, s.106. 48 Age, s.107. 49 Age, s.108. 50 Age, s.109. 51 Age, s.104.
Sorun, daha fazla kozmopolit bir görünüm edinen ve daha fazla kadınlaşan sınıfın bu dönemdeki oluşum sürecinin, ırkçılığa ve patriyarkaya -erkek ege-menliğine- karşı mücadelelerle, özellikle kapitalizmin doğal sınırlarına dayan-masının doğurduğu ekolojik krizin yarattığı mücadelelerle çok daha ilgili hale gelmesidir.
Bugün işçi sınıfının oluşumunda özellikle ekolojik krize verilen tepki eko-sosyalist temelde özgül bir rol oynayabilir ve oynamaktadır da. Sadece kırsal proletarya ile küçük köylülüğü bütünleştiren bir dizi çevreci taban hareketi-ni yehareketi-niden ve yehareketi-niden üretmesi bakımından değil; her tikel hak mücadelesihareketi-ni evrensel eşitlik ve özgürlüğe, her farklılığı özgüllüğü içinde kapitalizm karşıtı bütüne, üretim sürecindeki mücadeleleri dünyaya -köye, kente ve hatta top-rağa- bağlayarak, bugünün daha fazla kozmopolitleşme gereği duyan yeni işçi sınıfı enternasyonalizminin değerlerini bu mücadeleler içinde kurmayı başar-masından ötürü de...
Burada kabaca betimlense de, bugün ırkçılığa, patriyarkaya ve ekolojik krize kar-şı mücadele etmeyen bir işçi hareketinin kendini kurabilmesi mümkün görün-memektedir. Ama bu proletaryanın halklaşmasından öte bir anlam taşır; Istvan Mészáros’un belirttiği gibi, “gerçekten de toplumsal metabolizmayı denetleme-nin alternatif yolunu çizebilecek tek uygun güç emektir; emeğin belli kesimleri değil, sermayenin uzlaşmaz karşıtı olarak emeğin bütünü”52.
Çıt çıt
Kapitalizmde yurttaş, burjuva kültürünün ve değerlerinin sembolüdür. Ayrıca kapitalist devlet de, egemen sınıfları egemen sınıf olarak -gerektiğinde egemen sınıflar arası çelişkileri de zor yoluyla gidererek- kuran, oluşturan bir tarihsel kurumdur. Özel olarak kapitalist devlet, işçi sınıfı bilincini “bastıran” ve egemen sınıf bilincini “kuran” bir aygıttır. Bunu hem yalın devlet aygıtı (zor-yasallık: “zor kullanma tekeli”), hem siyasal toplum (meşruiyet), hem de ideolojik aygıtlar (ikna ve meşruiyet üretimi) aracılığıyla yapar.
Sınıfları yurttaşlar olarak eşitleyen yasalar, işçi sınıfının her tür kalkışmasını “toplumsal barışı” bozmakla itham eder. Yurttaş olarak işçi, toplumsal barışın kurucu öznesi oldukça, devrimci eylemin öz deneyiminden uzaklaşır; çoğu kez, ideolojik aygıt -bu bakımdan devlet oluşumunun kontrolünde- olan sendika-lar tarafından yürütülen direnişler, onun yurttaş osendika-larak kuruculuğunu sınıfının üyesi olarak terk etme noktasına çıkmasını -başka bir sınıf olduğunun farkına varmasından bağımsız olarak- çoğu kez sağlayamaz; çünkü “zor” ve “aldatmaca” ile partinin ona sağladığı çevreye, yani deneyiminin sınıf bilinci düzeyine çıka-bileceği tek çevreye ulaşamaz. Ama en geri eylem bile yankı bulacak materyali sağlar ve örgüt -parti- daha ileri bir eylem için bir biçim oluşturarak bu yankının üzerine oturur.
Sonuç olarak, işçi sınıfı, bir, toplumsal -kapitalist üretim tarzında toplumun ser-maye ilişkisi ile içsel bölünmesinden doğan- ve tarihsel -fail olarak toplumu dö-nüştüren- bir ilişkidir; iki, bu ilişki maddidir ve maddi bir temele dayanır ki bu maddi temel doğrudan ya da dolaylı sömürü ilişkisidir; üç, işçi sınıfı sürekli bir oluşum halindedir. İşçi sınıfının sürekli bir oluşum halinde olması, onun bağım-sız olarak hareket edemeyeceği anlamına gelmez, aksine, oluşumunun bu özel tarihsel evresinde, bir kez partisine kavuşmuş ve tarihsel programını (sosyalizmi) ilan etmişken, bu süreklilik sadece onun devrimci bir tarihsel fail olarak gücünü ve olanaklarını gösterir.
Tekel işçilerinin direnişi bütün bu tarihsel çelişkileri içererek, sınıf bilincinin edinilmesi yolunda, önemli bir deneyim bırakmıştır. Ötesi mi? Mücadele henüz bitmedi ve sürüyor...
Karamsar olanlara diyebileceğimiz ise Ali Özgür’ün şiirindeki şu dizeden ibaret: Çıt çıt...
Mustafa Bayram Mısır
Kozmik Keramet(*) Ali Özgür Özkarcı I
Ayçekirdekleri olmadan olmuyor. Şimdi ayrıntılı bir bilgi veremeyeceğiz. Halk ayçekirdeklerini çıtlatırken
ve halkın sakince kabukları yere atmasını Üç artı bir konforlu kozmikliğe tercih edeceğiz Şimdi ayrıntılarla didişmeyeceğiz.
En önemlisi: Herkes seyredecek ve hiçkimse bilet parası vermeyecek.
Nasılsa Ahmet unutmak tercih sebebi diye geçecek Ahmet geçecek, feministler bizi bir seferliğine affedecek Çıt çıt sesi ile popcorn yerken çıkarılan ses değiştirilmeyecek Bir de ayçekirdekleri sembol muamelesi görmeyecek.
II
Ahmet ayakkabıları parlatıyor
Bu sefer Köyceğiz’e resim yapan paşa ihtmalleri konuşuluyor
Ahmet moloz döküyor
TEKEL meselesinde sadece bütçeler konuşuluyor
Ahmet çöp topluyor
Aileyle okunacak kitap listeleri hazırlanıyor
Ahmet porno film satıyor
Tüsiad gerilimin piyasalara faydası yok diyor
Ahmet sadece parklarda sosyalleşebiliyor
Nail Koç yat kazası geçiriyor
Ahmet karısını gündeliğe gönderiyor
Anayasa kısmi değiştiriliyor
Ahmet korsan kitap satıyor
Büyükelçilerin anıları çok satıyor
Ahmet çok çocuk yapıyor
ÇYD raporları nüfusun kontrol altına alınmasını istiyor
Ahmet: Ammına Kodduklarım diyor Ahmet siyasi bir tespit yapıyor. Çıt Çıt.
(*) Ali Özgür Özkarcı, Heves Dergisi çevresinde öne çıkan 2000’li yıllar deneysel şiirinin, kendisi öyle nitelemese de, şiiri öyle nitelenmeyi hak eden “yeni binyıl toplumculuğunun” öncü şairlerindendir: Özkarcı’nın bu şiiri, Tekel işçilerinin di-renişi ile ilgili olmasının ötesinde, 2000’li yılların deneysel şiirinin güncel işlevsel bağlamda da politikleşme olanaklarını göstermesi bakımından ayrıca övgüyü ve ilgiyi hak eder.
12 Eylül Sonrasında
Türkiye Sosyalist Hareketi Üzerine
(*)
1Ertuğrul Kürkçü
I
Herkese merhaba. Önce, geciktiğim için özür dilerim. Biraz zor oldu buraya ulaş-mak. Umarım bir şey aksatmadım. Aydın’ın konuşmasının ortasından itibaren dinliyorum ama biz Aydın’la birlikte çok uzun zaman geçirdiğimiz için az çok ne söyleyeceğini tahmin ediyorum. Fakat ne söylersek söyleyelim bence bugün bu problemi masada çözebileceğimizi sanmıyorum. Çünkü çözebilecek olsaydık hepimizin kendince temsil etmeye yeltendiği hareketlerin durumları bugün ol-duğundan farklı olurdu. Bu durumun ne olduğunu bildiğinizi sanıyorum. Gene de bunların böyle olmuş olması, doğru bir fikri temsil etmediğimiz ya da doğru bir fikre erişemeyeceğimiz anlamına gelmez. Her zaman madde fikre doğ-ru hareket etmeyebilir. Fikrin sağlamlığı bakımından bu bir [aleyhte] kanıt teşkil etmeyebilir. Ama yine de ortada bir problem olduğu apaşikar.
Türkiye solu dediğimiz zaman ben genel olarak bundan sosyalist hareketi anlıyo-rum -sosyal demokrasiyi özellikle son on yıldır sol içinde mütalaa edemiyoanlıyo-rum, onun bir protofaşist harekete dönüşmüş olduğu kanaatindeyim- bu nedenle ben bir bütün olarak [Türkiye’de] solu, sosyalizmi Türkiye İşçi Partisi’nden (TİP) başlayan geleneğin çeşitli kurumlarının etkisinde olan, bu [geleneğin] etkilediği * Bu metin, Ertuğrul Kürkçü’nün 2009 yılı Karaburun Sosyal Bilimler Kongresi’nde 12 Eylül Sonrasında Sol başlıklı bir oturumda yaptığı konuşmanın bant çözümüdür. (I) başlıklı bölüm birinci tur çözümünü, (II) başlıklı bölüm ikinci tur çözümünü, (III) başlıklı bölüm ise sorulara verilen yanıtların çözümünü içermektedir. Köşeli parantez içindeki tamam-layıcı sözcükler bizzat Ertuğrul Kürkçü tarafından eklenmiştir.